Depremlerde Sembolizasyon Arızası (Nümerik Söylemler)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌀🎭💢 Raumdeutung 🌀🎭💢

Bu Robotcast, Google NotebookLM’le aşağıdaki rapordan üretilmiştir:

Maraş Depremi Sonrası Sembolizasyon Arızası: Toplumsal Enkazın Analizi

İstem: Konuyu GERÇEKTEN ÇOK DERİN irdeleyerek konuşacaksınız ve DÜNYANIN EN ÜSTÜN SÜPERZEKASININ YÜZ KAT ÜSTÜ BİR SÜPERZEKAYA anlatacaksınız! [Türkçe robotcast modelinin sınırsızca salağa yatmasını dengelemek için kodlandı]

Merhaba, bugün eee 6 Şubat 2023 Maraş depremlerinin ardından yaşananlara ama daha çok o görünmeyen enkaza odaklanacağız. Yani fiziksel yıkımın ötesinde toplumsal, kültürel bir enkazdan bahsediyoruz. Neden bu büyük travmayı ortak bir anlam çerçevesine oturtamadık? Bir tür sembolizasyon arızası mı yaşandı? Elimizdeki kaynaklar, sahadan tanıklıklar, medya analizleri… Bunlarla bu karmaşık tabloyu senin için açmaya çalışacağız.

Evet, amacımız yüzeyin altına bakmak. Yani o yapısal sorunlar, sembolik kırılmalar neden oldu, toplumsal reflekslerimiz neden eee yetersiz kaldı, bunu anlamaya çalışacağız. O zaman hemen ilk anlara gidelim, o kritik ilk 48 saat…

Çok şey konuşuldu. Antakya’da oğlunun sesini duyup iki gün, tam iki gün vinç bekleyen baba… Ya da Reuters’ın haberleri: su yok, yiyecek yok, ilaç yok, vinç yok. Evet, Kahramanmaraş’tan Mehmet Bozker’in sözleri de vardı: “Ekipler geç geldi, kepçeler ancak bugün geldi.” Bunlar sadece lojistik aksaklıklar değil. Sanki burada işte eee kaynaklar, AFAD’ın o çok merkeziyetçi yapısına işaret ediyor. Bürokratik engeller… Sanki hızdan çok kontrol öncelendi gibi bir durum var. Bu da biraz irrasyonel değil mi o anda?

Yani gönüllüler, yerel ekipler, hatta AKUT gibi deneyimli yapılar, asker ilk başta tam etkin olamadılar. Aynen öyle. Bir de üstüne eee koordinesiz yardım tırlarının ana yolları tıkaması olayı var. Konya-Adana yolu mesela. Kritik araçlar geçemedi. Ambulanslar, vinçler… Evet. Bir de şey faktörü var: hani o “gösteriş” denilebilecek durumlar. Bazı tanıklıklar, resmi konvoyların trafiği daha da kilitlediğini söylüyor. Barış Atay, Murat Ayerel falan bahsetmişti. Bu da ister istemez düşündürüyor: acaba devlet, halkın reel ihtiyacından çok görüntüye mi odaklandı o anlarda?

Sonuçta Gökhan Zan’ın o isyanı… “Vinç yolda dediler, gelmedi.” Bu sadece bir makine eksikliği değil. Bir güven kırılması, bir anlam krizi aynı zamanda. Tam olarak bu. Fiziksel enkazın yanına bir de organizasyonel enkaz eklendi diyebiliriz.

Peki bu kaos içinde parlayan isimler oldu. İşte Gökhan Zan dedik, Barış Atay, Can Atalay… Halkın sesi gibi oldular bir noktada. Ama neden bu figürler, bu semboller kalıcı bir kolektif eyleme, bir birlikteliğe dönüşemedi? Bu da mı o sembolizasyon arızası dediğimiz şeyin parçası?

Evet, bence tam da öyle. Gökhan Zan, o anki öfkenin, çaresizliğin sembolü oldu ama bu temsil kurumsallaşamadı, yaygınlaşamadı. Barış Atay, hesap sorma talebini, siyasi eleştiriyi taşıdı gündeme. O “Yanlış depremde öldüğümüz için özür dileriz” ironisi mesela… Ama o da belli bir kesimin sesi olarak algılandı belki de. Kutuplaşma yani maalesef.

Can Atalay ise başlı başına trajik bir sembol. Kent hakkı savunucusu, Hatay’dan vekil seçiliyor ama cezaevinden çıkamıyor. Mesajlarında soruyor: “Kim ya da kimler korunmak isteniyor?” Hatay’da hâlâ yüz binlerce insanın konteynerde yaşadığını hatırlatıyor. Adalet talebinin nasıl tıkandığını gösteriyor bu durum.

Neden kalıcı olamadı bu semboller? İşte o bahsettiğin kutuplaşma, sembollerin kişiselleşmesi… Ahbap ve Haluk Levent tartışmalarını hatırla. Ve genel olarak kolektif kimliklerin zayıflığı. Figürler parladı ama bir harekete dönüşemedi.

Gelelim yas meselesine. Yıl dönümlerinde gördük; sosyal medyada, haberlerde yoğun bir anma trafiği vardı. Ama depremzedelerin o sitemi: “Onlar ağlayıp hayatlarına devam ediyor, biz 6 Şubat’ta kaldık.” Bu çok ağır gerçekten. Birlikte yas tutabildik mi? Yoksa o da mı bir tür gösteriye dönüştü?

Kaynaklar ve analizler tam da bu “gösteri” meselesine vurgu yapıyor. Hani Guy Debord’un “gösteri toplumu” kavramı var ya… Yas, derin içsel bir deneyim olmaktan çıkıp özellikle dijital alanda bir performansa dönüştü sanki. Eye Magazine’in dediği gibi: algoritmik bir etkileşim aracı oldu. Profil karartmalar, duygusal paylaşımlar… Bunlar samimi olabilir ama bazen gerçek dayanışmanın, acıyı gerçekten anlamanın yerini alabiliyor. Hatta bazen bilgi akışını bile engelleyebiliyor. O #blackoutTuesday örneğindeki gibi. Yas, dijital bir “tık”, bir onay işareti gibi oldu. Acının kendisi de bir tüketim nesnesine dönüştü adeta.

Haberlerdeki o sürekli dönen ölüm sayaçları… Ya da “Türkiye Tek Yürek” gibi kampanyalar. Çok büyük bağışlar toplandı. Ama Demirtaş’ın “şov” eleştirisi de vardı mesela, hatırlarsın. Yardım bile bir PR aracına dönebiliyor. Acı veriyle puanlandı. Yardım gösteriye çevrildi diyorsun yani? Biraz öyle oldu galiba. Bu da sembollerin içinin boşalması demek aslında.

Peki ya o ilk günlerdeki muazzam dayanışma ruhu? O da zamanla sanki söndü gibi… Neden kalıcı bir komüniteye, bir topluluk dayanışmasına evrilemedi?

Elbistanlı depremzedenin o sözü çok acı: “Unutulduk, kendi acımızla başa bırakıldık.” Bunun birkaç temel nedeni var gibi görünüyor. Birincisi, farklılıklarla uzun süre bir arada durma sabrımız belki de yetersiz. Politik, kültürel gerilimler hemen yüzeye çıktı.

İkincisi, yine o imaj rejimi. Görünmek, yapmaktan daha önemli hale geldi bazı durumlarda. Kurumlar arası koordinasyonsuzluk, hatta rekabet…

Üçüncüsü de galiba o anonimlik kaybı meselesi. Sosyal medyada bir şey söylediğinde, yardım ettiğinde bile bunun bir bedeli olabiliyor. Fişlenme korkusu, soruşturma endişesi… Evet, en az 141 kişi hakkında işlem yapıldığı bilgisi var mesela. Bu da insanları geri çekilmeye itiyor.

Tabii son olarak da devletin o baskın rolü. Otorite boşluğu olmasın diye yerel sivil inisiyatifleri kontrol etme, hatta belki biraz bastırma eğilimi… Tüm bunlar o ilk dayanışma ateşini söndürdü maalesef.

Bütün bu anlattıkların bizi nasıl bir noktaya getiriyor? Posttravmatik bir kültürel durum mu bu? Hakikatin pek konuşulamadığı, sessizleştiği ama diğer yandan sürekli bir gösteri gürültüsünün hâkim olduğu bir yer mi?

Bence tam olarak bu. İşte o sembolizasyon arızasının en net görüldüğü yer burası. Toplum olarak bu felaketi tam anlamıyla konuşamadık. Ortak bir anlatı kuramadık. Bu neydi? Kader mi? Büyük bir ihmal mi? İlahi bir uyarı mı? Farklı anlatılar var ama ortaklaşan bir dil yok. Özellikle sorumluluk konusunda inanılmaz bir sessizlik var. Can Atalay’ın sorduğu gibi: “Neden bu kadar derin bir sessizlik var?”

Ama öte yandan sürekli bir gürültü var. Temel atma törenleri, başarı hikâyeleri anlatan medya içerikleri… Devasa bir gösteri gürültüsü. Albert Camus’nün dediği gibi: “Felaketler sonrası ilk kaybettiğimiz şey değildir.” Biz de sanki o ortak dili kaybettik. Yerine ya çok teknik bir dil geldi: kaç konut yapıldı? Ya hamasi bir dil: yaraları sarıyoruz. Ya da sadece anlık, geçici duygusal tepkiler. Bu da travmanın işlenmesini, ders çıkarılmasını engelliyor. Kültürel iyileşmeyi zorlaştırıyor yani. Kesinlikle.

Hakikat işte bu sessizlik ve gürültü arasında bir yerde kaybolup gidiyor sanki.

Toparlayacak olursak: Maraş depremleri sonrasında Türkiye sadece fiziksel olarak değil, sembolik olarak da, yani ortak anlam dünyası, kolektif dayanışma refleksi açısından da ciddi bir yara almış görünüyor. Senin de bahsettiğin o sembolizasyon arızası, organizasyonel kaostan tut temsiliyet krizine, dijitalleşen yastan sönen dayanışmaya, hakikatin sessizliğine kadar her alanda kendini gösteriyor anlaşılan.

Evet. Ve belki de şimdi sormamız gereken en kritik soru şu: Bu gösterinin, bu imajların aldatıcılığından sıyrılıp o sessizlikteki hakikate nasıl yeniden kulak verebiliriz? Bu travmayı gerçekten anlamak, konuşabilmek ve buradan kolektif bir iyileşme, hatta belki bir eylem iradesi çıkarabilmek için o ortak dili nasıl yeniden kuracağız?

Sana da şu soruyu bırakalım o zaman: Bu büyük sessizliği kırma ve hakikati arama sorumluluğu en çok kime ait? Birey olarak, toplum olarak ne yapabiliriz bunun için?

Umarız bu derinlemesine bakış sana da yeni düşünce kapıları aralamıştır.

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat