Maraş Depremi Sonrası Sembolizasyon Arızası: Toplumsal Enkazın Analizi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌀🎭💢 Raumdeutung 🌀🎭💢

gecmis-olsun

(link, robotcast)

Giriş

2023 yılının 6 Şubat’ında Maraş merkezli peş peşe depremler, on bir ilde yıkıma yol açarak on binlerce can aldı. Fiziksel felaketin ardından ülkede beliren sosyal, politik ve kültürel enkaz, bu raporun odak noktasıdır. Yaşanan travmanın ardından Türkiye toplumu, acıyı kolektif bir anlam çerçevesine oturtmakta zorlandı – adeta bir “sembolizasyon arızası” yaşandı. Bu kavram, büyük bir toplumsal travmanın ortak sembollere, ortak söyleme ve eyleme dökülememesini; acının kolektif hafızada anlamlı bir yere yerleştirilememesini ifade ediyor.

Bu raporda Maraş depremlerinin sonrasında gözlenen gerçeklere odaklanacağız. Abartılı teorik söylemlerden kaçınılarak, saha gerçeklerine dayalı bir analiz sunulacak. Arama-kurtarma ve yardım faaliyetlerindeki somut aksaklıklar, travmanın toplumsal yankıları, ortaya çıkan sembolik figürlerin rolü ve kolektif yas sürecinin nasıl bir “dijital matem ekonomisi”ne dönüştüğü ele alınacak. Bunu yaparken herhangi bir çözüm önerisi veya politik gündem çıkarsaması yapılmayacak; amaç sadece yaşananların anlaşılmasına katkı sunmaktır. Kaynaklar Türkçe başta olmak üzere farklı dillerden seçilmiş, birincil görgü tanıklıkları ve medya içerikleriyle desteklenmiştir.

Afet Sonrası Aksaklıklar: İletişimsizlik, İrrasyonalite ve Organizasyon Bozukluğu

Maraş depremlerinin hemen ardından, arama-kurtarma çalışmalarında ciddi organizasyonel aksaklıklar yaşandı. Enkaz altındakiler için kritik öneme sahip ilk 48 saatte, pek çok bölgede yeterli ekip ve ekipman yoktu. Antakya’dan bir depremzede, enkaz altındaki oğullarının sesini duyduğu halde iki gün boyunca “bir tane bile vinç bulamadığını” gözyaşları içinde anlatıyordu. Reuters haberine göre, felaketin ilk günlerinde su, yiyecek, ilaç, ceset torbası ve hatta vinç gibi en temel ihtiyaçlar bile birçok yere ulaştırılamadı; yüz binlerce insan kış soğuğunda kendi imkanlarıyla hayatta kalmaya çalıştı. Kahramanmaraş merkezinde enkazda yakınlarını arayan Mehmet Boskert’in şu sözleri manzarayı özetliyordu: “Evden kendi kendime çıktım ve kardeşimi aramaya başladım. Umarım bulurum ama çok geç kaldılar, ekipler geç geldi, kepçeleri ancak bugün getirdiler. Umarım bir şey yapabilirler”. Bu gecikme, enkaz altındaki birçok kişi için hayati farklar anlamına geldi; yardım geç geldiği için saatler ilerledikçe umutlar da tükendi.

Koordinasyon eksikliği yalnız sahada değil, kurumsal düzeyde de belirgindi. Türkiye’de afet yönetiminden sorumlu AFAD’ın son derece merkeziyetçi yapısı, ilk müdahaleyi yavaşlattı. Yerel ekipler ve gönüllüler, AFAD’ın bürokratik onay mekanizmalarına takıldılar. Birçok kurtarma gönüllüsü, “AFAD’ı arıyoruz ama ulaşamıyoruz; kendi başımıza kimseyi kurtarmamız izin verilmiyor” diyerek isyan etti. Uzmanlar, askerin ve bazı sivil arama-kurtarma kuruluşlarının (ör. AKUT) ilk etapta devre dışı bırakılmasının, yerel inisiyatiflerin bastırılmasının müdahaleyi aksattığını belirtiyor. Merkezi yönetim, afete hızla reaksiyon verme konusunda irrasyonel denebilecek bir tutum sergiledi: En tepeden emir gelmedikçe kimse harekete geçemedi, fakat o emirler de zamanında gelmedi.

Arama-kurtarma araçlarının ve yardımların sahaya ulaşamamasının bir nedeni de plansız sevkiyatlar ve gösteriş amaçlı konvoylardı. Depremin hemen ardından Türkiye’nin dört bir yanından yardım TIR’ları yola çıktı. Fakat koordinasyon eksikliği nedeniyle bu iyi niyetli çabalar, kimi zaman felaket bölgesinde trafik keşmekeşine yol açtı. Uzmanlar, “Organize olmadan gönderilen TIR’lar, afet bölgesinde öyle bir trafik yaratıyor ki ambulansların veya kurtarma için gereken vinçlerin hızla ulaşmasını engelleyebiliyor” diyerek uyarıda bulunmuştu. Nitekim, deprem sonrası Konya-Adana gibi ana güzergahlarda kilometrelerce uzayan yardım konvoyları, yol açtıkları sıkışıklıkla kritik araçların bölgeye varmasını yavaşlattı. Bu durum, iyi koordine edilmemiş yardım faaliyetlerinin afetzedelere faydadan çok zarar verebileceğinin acı bir örneğiydi.

Gösteriş ve protokol uğruna yapılanlar da kurtarma çalışmalarını sekteye uğrattı. Depremin üçüncü günü bölgeye gelen Cumhurbaşkanı konvoyu, Hatay’da trafiği durma noktasına getirdi. Zamanla yarışan ambulanslar ve iş makineleri, bu güvenlik konvoyunun yarattığı yoğunluk yüzünden beklemek zorunda kaldı. Hatay milletvekili Barış Atay, bu olayı “Sen iki dakika konuşacaksın diye, afet bölgesinde ambulanslar 10 saat bekledi” diye eleştirdi. Gazeteci Murat Ağırel’in paylaştığı bir video da durumu doğruluyordu: “Cumhurbaşkanı Antakya’daki deprem bölgesine geldi. Alınan önlemler nedeniyle trafik durdu. Antakya’ya 8 km var, arkada da bir o kadar kuyruk var. Bu arada konteyner evler, iş makineleri, gıda malzemeleri gibi ‘önemsiz’ şeyler (!) deprem bölgesine gitmeye çalışıyor” diyerek ironiyle tepki gösterdi. Hatta sadece Cumhurbaşkanı değil, bazı bakanların koruma konvoyları bile yollarda arama-kurtarma ekiplerinin geçişini engelledi. Tüm bunlar, afet sonrasında devlet aklının “önce görüntü”ye odaklandığını, reel ihtiyacı ikinci plana attığını gözler önüne serdi.

Bu organizasyonel kaos ve irrasyonalite, doğrudan afetzedelerin yaşamına mal oldu. Enkaz altındaki insanlar, iş makinesi eksikliği yüzünden günlerce kurtarılmayı bekledi. Köylerde yakınları çöken toprak evlerin altında kalan vatandaşlar, kendi elleriyle kazma kürek olmadan kazı yaparak birkaç kişiyi sağ çıkarabildiler; ama çoğu yerde profesyonel ekipman gelmediği için insanlar toprak altında boğularak can verdi. Şehir merkezlerinde ise soğuk hava, kan kaybı ve susuzluk birçok enkaz altındakini hayattan kopardı. Gökhan Zan gibi gönüllüler, resmi makamlardan sözler alıp beklentiye sokuldu ama sonuç hüsran oldu: “Bizi Cumhurbaşkanlığı’ndan aradılar, ‘ne lazımsa buradayız’ dediler. ‘Vinç yolda’ dediler, gelmedi! Saatlerce o soğukta bekledik, gelen olmayınca kendi imkanlarımızla tekrar denedik. Bana yalan söylediler, hakkımı helal etmiyorum” diyerek isyan etti Gökhan Zan. Bu sözler, kurtarma çalışmalarındaki sistemsizliğin ve güven erozyonunun altını çiziyordu.

Özetle, Maraş depremleri sonrasında müdahale sürecine bir “enkaz da organizasyonel olarak eklendi” demek yanlış olmaz. Kimi gözlemciler, 1999 depremi sonrasında dile getirilen “devlet nerede?” feryatlarının 2023’te yine duyulduğunu, üstelik iktidarın bizzat 1999’daki aksaklıkları eleştirerek iktidara gelmiş olmasına rağmen benzer hataların tekrarlandığını vurguladı. Bu tablo, toplumsal hafızada derin bir güvensizlik yaratırken, aynı zamanda ileride hesap sorulması gereken ciddi bir yönetim zaafiyeti olarak da kayda geçti.

Sembolik Figürlerin Rolü: Can Atalay, Barış Atay, Gökhan Zan ve Kolektif Temsil Krizi

Deprem felaketinin ardından ortaya çıkan birkaç simgesel figür, halkın sesi olma potansiyeli taşıyordu. Özellikle Can Atalay, Barış Atay ve Gökhan Zan isimleri etrafında sembolik anlamlar inşa edildi. Ancak bu figürlerin ortaya koyduğu umut ve temsil, kalıcı bir kolektif eyleme dönüşemedi. “Sembolizasyon arızası” kavramı bu bağlamda da kendini gösterdi: Toplum, bu sembolleri ortak bir harekete evriltecek şekilde kullanamadı.

Gökhan Zan, Hataylı eski milli futbolcu ve antrenör, depremin ilk saatlerinden itibaren hem sahada aktif oldu hem de sosyal medyada ve ekranlarda çarpıcı çağrılar yaptı. Enkaz altından kendi ailesini çıkarmaya çalışırken ulusal kanallara bağlanarak Hatay’ın yardım çağrısını tüm ülkeye duyurdu. Onu izleyen milyonlar, devletin yetişemediği yerde bir vatandaşın çığlığını duydu. Gökhan Zan, bir yandan kurtarma çalışmalarına fiilen katılırken bir yandan da yetkilileri açıkça eleştirdi: “Üç gün bizi terk ettiniz, ölüme terk ettiniz” diyerek gecikmelere tepki gösterdiği basına yansıdı. Yukarıda da aktardığımız gibi, Cumhurbaşkanlığı yetkililerinin verdiği sözlerin tutulmamasını sert bir dille eleştirdi; gelmeyen vinçlerin, ulaşmayan yardımların hesabını sordu. Bu çıkışlarıyla Gökhan Zan, halkın öfkesinin ve çaresizliğinin sembolü haline geldi. Onun simgesel işlevi, “devletin yapamadığını halkın evladı yaptı” şeklinde özetlenebilir. Ancak tüm karizmasına ve samimiyetine rağmen, Gökhan Zan’ın temsil gücü kurumsallaşamadı. O, bir kahraman figür olarak parladı fakat bu parıltı kolektif bir harekete dönüşmedi. Bir süre sonra medya ilgisi azalınca, Zan’ın dile getirdiği yapısal sorunlar gündemin gerisine düştü. Hatay halkı için bir sembol olmaya devam etse de ulusal ölçekte kalıcı bir örgütlenmeye liderlik edemedi.

Barış Atay Mengüllüoğlu, Türkiye İşçi Partisi (TİP) milletvekili ve Hatay doğumlu bir isim olarak deprem sonrası sahada en görünür siyasetçilerden biriydi. Enkaz altından kurtarma çalışmalarına katıldı, yardım koordinasyonuna destek verdi ve sürekli olarak hükümeti ihmalleri nedeniyle eleştirdi. Atay’ın en çok ses getiren çıkışlarından biri, Cumhurbaşkanı’nın Hatay ziyaretindeki konvoy rezaletine dair sözleriydi. Hatay’da halkla birlikte yaşayan biri olarak, Erdoğan’ın gelişiyle şehrin trafiğinin felç olduğunu, ambulansların saatlerce bekletildiğini şu sözlerle dile getirdi: “Burada yaşıyorum. Sen ise buraya geldiğinde bütün şehrin trafiğini kilitledin. Afet bölgesinde ambulanslar 10 saat bekledi, sen burada 2 dakika konuşacaksın diye”. Barış Atay, ayrıca deprem sonrası hükümet söylemlerindeki çelişkileri ve yetersizlikleri de hedef aldı. Dönemin İçişleri Bakanı’nın “Bizim hazırlığımız İstanbul depremiydi” şeklindeki talihsiz açıklamasına karşı “Yanlış depremde öldüğümüz için özür dileriz!” diyerek acı bir ironi yaptı. TİP’li Atay’ın simgesel işlevi, hesap sorma ve siyasi muhalefeti deprem gündemine taşıma şeklinde öne çıktı. Onu ekranlarda izleyen pek çok insan, devletin eksik bıraktığı sorgulama görevini üstlendiğini düşündü. Ne var ki Barış Atay da neticede muhalefetteki küçük bir partinin temsilcisi olarak geniş kitlelere nüfuz etmekte zorlandı. İktidar yanlısı medya onu ve partisinin çabalarını ya görmezden geldi ya da “provokatörlük”le itham etti. Böylece Barış Atay’ın haykırdığı gerçekler, belirli bir kesimin alkışladığı ancak toplumun tamamına mal edilemeyen sözler olarak kaldı.

Can Atalay ise deprem sürecinin belki de en trajik sembolik figürüdür. Kendisi bir avukat ve yıllardır kent hakkı, imar güvenliği, işçi güvenliği gibi konularda aktivizm yapmış bir isim. 2022’de Gezi Davası sonucu tutuklanıp cezaevine konan Atalay, 2023 seçimlerinde deprem bölgesi Hatay’dan milletvekili seçildi. Yani Hatay halkı onu “meclise göndererek” bir sembol olarak yükseltti, fakat iradesi hapiste kalmaya devam etti. Deprem sonrasında Atalay’ın cezaevinden yazdığı mesajlar, adeta içeriden gelen bir vicdan sesi oldu. İlk yıldönümünde yapay zekâ aracılığıyla kendi sesiyle okunan mesajında, “53 bin 537 insanın ölümünün ardından neler yapıldı, tüm sorumlular yargılandı mı?” diye sordu. Özellikle devlet hastaneleri ve kamu binalarının çöküşüne dair soruşturmaların örtbas edilmek istendiğini, “Kim ya da kimler korunmak isteniyor?” diyerek dile getirdi. Ayrıca güncel duruma dair çarpıcı veriler paylaştı: Depremin üstünden bir yıl geçmesine rağmen sadece Hatay’da 223 bin 906 kişi hâlâ konteynerlerde yaşam mücadelesi veriyor; kalıcı konutuna kavuşabilen depremzede sayısı ise 3 binlerde kaldı. Can Atalay’ın sembolik rolü, hesap sorma ve adalet talebinin cisimleşmiş hali olmasıydı. Halkın yüreğinde, “orada dışarıda olsaydı mücadeleyi örgütlerdi” inancı yaygındı. Ne var ki Atalay içeride olduğu için bu sembolün ete kemiğe bürünmesi engellendi. Özgür kalsa dahi, mevcut siyasi atmosferde hesap sorma çabasının ne denli sonuç alabileceği belirsiz. Can Atalay, milletvekili seçilmesine rağmen Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmedi ve Meclis’te yemin edip görevine başlaması engellendi.

Bu üç figürün kolektif temsiliyette neden yetersiz kaldığı sorusunun cevabı, kısmen Türkiye’nin güncel toplumsal koşullarında yatıyor. Toplum o kadar kutuplaşmış durumda ki, ortak acıyı sembolleştirecek kişiler bile belirli kesimlerin kahramanı olup diğerlerince dışlanabiliyor. Örneğin, Gökhan Zan devlet kurumlarını eleştirirken kahraman olarak alkışlandı ama iktidar yanlıları tarafından “muhalefetin piyonu” diye etiketlenmekten kurtulamadı. Barış Atay’ın sert üslubu muhalif tabanda karşılık bulurken, birçok insan için TİP’in marjinal bir sesi olarak kaldı. Can Atalay’ın adalet mücadelesi toplumun vicdanına dokunsa da, iktidar yapıları tarafından etkisizleştirildi. Diğer yandan, sembollerin kişiselleşmesi de bir etken: Türkiye’de son yıllarda toplumsal tepki ve eylemler, bireyler etrafında dönüyor; kurumsal veya kolektif kimlikler zayıf kalıyor. Bir Haluk Levent örneği de bunu teyit ediyor: Deprem sonrası Ahbap platformuyla büyük bir sivil inisiyatifi harekete geçiren sanatçı Haluk Levent, muazzam bir iş başardı; ama süreç ilerledikçe o da tek başına bir imaj haline geldi ve sivil dayanışma çabası, devlet tarafından dışlanıp yalnızlaştırıldı. Benzer şekilde Zan, Atay, Atalay gibi isimler birer imge olarak parlatıldı, halkın umutlarını taşıdılar fakat bu kolektif bir harekete evrilmedi. Sanki herkes “birilerinin” kahraman olmasını izledi, alkışladı; ama milyonlar olarak birleşip sahici bir değişim talebi etrafında kenetlenme iradesi geliştirilemedi.

Kısacası, toplumun sembolik figürleri kolektif harekete dönüştürememesi da “sembolizasyon arızası”nın bir parçasıdır. Bu figürler birer uyarı işareti gibi parlayıp sönmüş, yerlerine yeni kolektif örgütlenmeler konamamıştır. Toplum, ortak acıyı paylaşmada ve bunu ortak bir güce dönüştürmede başarısız oldukça, bu üç ismin çabaları da ayrı ayrı mecralarda yankılanıp durdu. Hepsi geride bir iz bıraktı ama birleşik bir kolektif hafızaya ve eyleme dönüşemedi.

Yıldönümü Anmaları ve Dijital Matem: Yasın Tüketim ve Gösteri Nesnesine Dönüşmesi

Depremin ardından geçen süre içinde, acının işleniş biçimi de tartışma konusu oldu. Felaketin yıldönümlerinde yapılan belgeseller, anma törenleri, film ve programlar, beklenenin aksine derin bir ortak yas duygusu yaratmakta başarısız kaldı. Aksine, çoğu zaman bu etkinlikler yüzeysel bir duygusal boşalıma hizmet etti ve hızla tüketilip geride bırakıldı. Ortaya, adeta bir “dijital matem ekonomisi” çıktı: Acının dijital içeriklere dönüştürülüp hızla dolaşıma sokulduğu, tüketildiği bir döngü.

İlk yıldönümü yaklaşırken televizyonlar ve platformlar peş peşe deprem belgeselleri anons etti. Örneğin Medyascope üç bölümlük bir belgesel serisi hazırladı; devlet kanalı TRT ve Diyanet TV “Asrın Felaketi” temalı anma yayınları yaptı. Netflix ve diğer dijital platformlar da depremle ilgili içerikleri öne çıkardılar. Sosyal medyada #Unutmadık, #6Şubat gibi etiketlerle milyonlarca paylaşım yapıldı. Ancak bu yoğun görünürlüğe rağmen, depremzedeler ve genel kamuoyunda hissedilen şey gerçek bir “birlikte yas tutma” duygusu değildi. Bir Hataylı depremzede, TV’de belgesel izleyip ağlayan insanlara dair “Onlar izleyip gözyaşı döküyor, sonra hayatlarına devam ediyorlar; biz ise iki senedir 6 Şubat’ta kaldık” diyerek sitemini dile getirdi. Gerçekten de, anma içerikleri çoğu kişi için bir katarsis (arınma) sağladıktan sonra gündemden düşüyor, acı hızla sıradanlaşıyor.

Bu olgunun anlaşılmasında gösteri toplumu kavramı yararlı olabilir. Fransız düşünür Guy Debord’un tanımladığı “Gösteri Toplumu”nda, gerçek yaşantılar yerini imgelerin temsil ettiği bir sahte gerçekliğe bırakır. Nitekim deprem sonrası yas da büyük ölçüde dijital gösteriye dönüştü. Yas bireysel ve toplumsal olarak derin bir deneyim gerektirirken, sosyal medya bunu algoritmaların yönlendirdiği kamusal performanslara çevirdi. N/A Magazine’de yayınlanan bir inceleme, sosyal medyanın hem kişisel hem de kolektif yas sürecini “başka bir algoritmik etkileşim aracına” dönüştürdüğünü vurguluyor. Gerçekten de, deprem gibi bir trajedi sonrasında Twitter, Instagram, TikTok gibi platformlarda yas adeta belirli kalıplara girdi: Herkes karanlık bir görsel, bir ağıt veya dua paylaşır oldu; sanki acıyı hissetmenin ölçütü, bunu ne kadar görünür kıldığına indirgendi. Bu görünürlük baskısını aynı makale şöyle ifade ediyor: “Sosyal medya, görünürlüğü doğrulamayla eş tutan toplumsal normlar yaratarak, kamusal bir şekilde üzüntü sergilemeyi bir zorunluluk gibi hissettiriyor”. Yani gerçekten üzülmek yetmiyor, üzgün olduğunu ilan etmek gerekiyor – bu da kaçınılmaz olarak “empati performansı” dediğimiz olguyu besliyor.

Empati performansı, dayanışmanın yerine geçen sahte bir ikame haline geldi. İnsanlar, depremzedelerle dayanışma içinde olamamanın vicdan azabını, sosyal medyada hissiyat gösterileriyle telafi etmeye çalıştılar. Örneğin, birçok kullanıcı profil resimlerini kararttı, duygusal şiirler, fotoğraflar paylaştı. Bu eylemler ilk bakışta iyi niyetli olsa da, gerçek bir dayanışma pratiğine dönüşmedi. Hatta bazen zararlı bile olabildi: ABD’deki #BlackoutTuesday eylemine benzer şekilde (George Floyd protestoları sırasında Instagram’da siyah kare paylaşma furyası), bizim coğrafyamızda da dijital yas gösterileri kimi zaman somut bilgi akışını veya yardım çağrılarını gölgede bıraktı. Bir araştırmacının ifadesiyle, bu tarz kitlesel duygu gösterileri, “yas eylemini samimi bir deneyim olmaktan çıkarıp dijital bir ‘onay işaretine’ dönüştürüyor”. Yani insanların bu sürece katılımı, acıyı gerçekten paylaşmak veya yaraları sarmaktan çok, “ben de üzüldüm” demenin getirdiği bir vicdani rahatlama ve sosyal onay alma meselesine indirgeniyor. Sessizce acısını yaşayan, içinden yanan insan ise bu gürültülü performans arasında görünmez kalıyor.

Diğer yandan, deprem trajedisinin içerikleşmesi, acıdan bir tür “tüketim ürünü” çıkarılması anlamına da geliyor. Haber kanalları felaketin ilk günlerinde sürekli ölçek büyüten ölüm/yaralı sayacı yayınladı; bu bir noktadan sonra izleyici için rutin bir sayı güncellemesine dönüştü. Acı, veriyle puanlanır hale geldi: Kaç kişi öldü, kaç bina yıkıldı, kaç TL bağış toplandı… Her şey sayılara dökülünce, hissedilen duygunun da bir skoru varmışçasına davranıldı. Örneğin, depremin hemen ardından düzenlenen “Türkiye Tek Yürek” ortak yayını, 115 milyar TL’nin üzerinde bağış vaadiyle rekor kırdı. Ekranda her birkaç dakikada bir yeni bir yüksek meblağ anons edilip toplam rakam yükselirken, stüdyodakiler alkış tutuyor, bu başarı kutlanıyordu. O an belki birçok izleyici duygulandı, “milli birlik ve dayanışma” duygusuna kapıldı. Fakat ertesi gün, bu paraların önemli bir kısmının zaten kamu kurumlarınca (yani devletin kendi cebinden kendi cebine) aktarıldığı ortaya çıktı; bir kısmının ise hiç ödenmediği anlaşıldı. HDP eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, bu yayın için çok sert bir ifadeyle “Dün akşamki ‘yardım’ şovu tam bir aldatmacaydı. Büyük bir algı operasyonuydu” dedi. Gerçekten de, televizyon tarihinin en duygusal anlarından biri olarak pazarlanan bu yayın, yardımın da bir gösteriye dönüşebileceğini gösterdi. Yardım etme edimi bile bir PR ve rekabet aracına çevrildi; firmalar en yüksek bağışı yapmak için adeta yarıştı, kamu bankaları devlete bağış yapıp vergi avantajı sağladı vs.. Sonuçta depremzedelere bu paraların ne kadarı ulaştı bilinmez ama toplumun zihninde kalan yine görüntü oldu.

Sosyal medya çağında büyük felaketler, kolektif bir hikâyeye dönüşmeden hızla içerik döngüsüne giriyor. Maraş depremleri de istisna olmadı. İlk şokun ardından her yönden içerikler yağmaya başladı: Enkazdan kurtuluş mucizelerinin videoları milyonlarca kez izlendi, ağlatan hikâyeler trendlere girdi, gazeteler “asrın felaketi” manşetleriyle özel ekler yayımladı. Fakat birkaç hafta sonra gündem değişti; geriye yalnızca deprem yıldönümlerinde yapılan nostaljik/duygusal yayınlar kaldı. İkinci yılda “unutmadık” demek için belgeseller hazırlandı, anma törenleri yapıldı. Fakat depremzedelerin pek çoğu, anma programlarının kendi yaşadıkları acıya dokunmadığını hissediyor. Bir depremzede bu durumu, “Yıldönümünde herkes bir şeyler yapıyor ama bizim acımızı dindirmiyor. Bize hala konteynerde yaşadığımız, unutulduğumuz gerçeğini hatırlatıyor” şeklinde ifade etti (yerel röportaj, Hatay, 2024). Nitekim Hatay’da resmi anma törenlerine katılan depremzede Ekrem Öztürk, “Keşke bu depremde biz de ölseydik. Hatay kaderine terk edildi, unutulduk” sözleriyle isyan ediyordu.

Sonuç olarak, kolektif yas yerine yüzeysel bir duygusal tüketim döngüsünün hakim olduğu söylenebilir. Sessiz yas yerine medyatik hüzün imgeleri, gerçek dayanışma yerine performatif empati ikame edildi. Toplumsal acı, olması gereken dönüştürücü etkisini gösteremeden, dijital hafızanın hızlı döngüsünde eriyip gidiyor. Bu da toplumun travmayla sağlıklı baş etmesini engelleyen bir faktör olarak karşımızda duruyor.

Dayanışmanın Sönümlenmesi: Komünite Fikrinin Çöküşü ve Nedenleri

Deprem gibi büyük felaketler, genellikle toplumda güçlü bir dayanışma duygusu uyandırır; insanlar tüm farklılıklarını bir kenara bırakıp bir araya gelirler. Nitekim 6 Şubat felaketinin hemen ardından da Türkiye’nin dört bir yanında eşi benzeri görülmemiş bir yardım seferberliği başlamıştı. Bireyler, STK’lar, belediyeler, uluslararası gönüllüler – herkes bir şeyler yapmaya çalıştı. Bu dönemde oluşan dayanışma ruhu, felaketin ilk şokunu atlatmada kritik rol oynadı. Ancak zamanla bu ruhun sönümlendiği, kalıcı bir “komünite”ye dönüşemediği gözlendi. Peki, komünite fikri neden yeniden kurulamadı, neden çöktü? Bunun birden fazla boyutu bulunuyor:

1. Farklılıklarla Baş Etme ve Sabır Eksikliği: Dayanışma anlarının en büyük sınavı, sürdürülebilirliktir. İlk günlerin duygusal birliği içinde görmezden gelinen farklılıklar, zaman geçtikçe su yüzüne çıkar. Deprem bölgesinde bir süre sonra politik, kültürel, ideolojik ayrımlar yeniden belirginleşti. Örneğin bazı bölgelerde alevi-sünni gerilimi, bazı yerlerde merkez-çevre (köylü-kentli) ayrımı, yardım dağıtımında veya kaynak kullanımında gerginliklere yol açtı (yerel haberlerden). Gönüllü grupları arasında bile yöntem ve öncelik anlaşmazlıkları çıktı. Sabır gerektiren yeniden inşa sürecinde, insanlar hızlı sonuç alamayınca yılgınlığa düştüler. İlk baştaki coşkuyla kurulan gönüllü ağlarının bir kısmı, birkaç ay sonra dağıldı. Çünkü maraton koşmak gerekiyordu ama pek çok kişi ilk deparın ardından duraksadı. Toplumsal dayanışmayı diri tutmak için gereken uzun erimli sabır ne yazık ki gösterilemedi.

2. İmaj Rejimi: Günümüz toplumunda “görünmek” çoğu zaman “yapmak”tan daha önemli hale gelmiş durumda. Bu durum, dayanışma pratiklerine de sirayet etti. Bir işi sessizce yapmanın değeri azalırken, yaptığını vitrine koymanın değeri arttı. Deprem sonrası birçok kurum, şirket veya ünlü isim, yardımlarını büyük reklam kampanyalarıyla duyurdu. Konvoyların önüne kameralar dizildi, bağış yapanların isimleri afişe edildi. Bu imaj rejimi, işin özünden sapmalara yol açtı. Mesela, bir yardım dağıtım noktasında birkaç siyasi partinin gençlik kolları sadece kendi logolarını taşıyan çadırda yardım dağıtmak isteyince tartışma çıktı – amaç gerçekten yardım mıydı, yoksa kendi grubunun görünürlüğünü artırmak mı? Maalesef bu tür olaylar, ortak iş yapma kültürünü zedeledi. Devlet kurumları ile sivil toplum arasındaki uyumsuzluk da aynı nedenin bir parçasıydı: AFAD ve Kızılay gibi kurumlar kendi hiyerarşilerini ve görüntülerini korumaya çalışırken, bağımsız inisiyatiflerle sağlıklı işbirlikleri kuramadılar. Ortaya, “her koyun kendi bacağından asılır” misali parçalı bir tablo çıktı. Hatay’ın yeniden inşasıyla ilgili bir değerlendirme raporu, “Kamunun genel yaklaşımı, kurumsal ve sivil organizasyon yapısıyla koordinasyonsuzluk ve iletişim eksikliğine yol açıyor” diyerek bu durumu tespit etmişti. Yani herkes kendi görüntüsüne odaklanırken, ortak hedef ikinci plana düştü.

3. Anonimlik Kaybı: Bir topluluğun gücü bazen anonim kitlelerin sessiz katkılarından gelir. Oysa modern çağda anonimlik alanı daraldı. Sosyal medyada herkes bir profil, bir kimlik olarak var ve isimsiz kalarak hareket etmek imkânsızlaştı. Bu durum, dayanışma hareketlerini de etkiledi. Örneğin, deprem sonrasında insanlar şikayetlerini, taleplerini sosyal medyada dile getirdiklerinde hemen etiketlenip fişlendiler. Belli görüşte olanlar birbirini retweet etti, karşı görüştekiler engelledi vs. Oysa bir mahalle dayanışma grubunda bu kadar kimlik vurgusu olmaz; insanlar yan yana gelir, birbirini şahsen tanımasa da yardıma koşar. Dijital çağda ise her yardım çağrısı, her eleştiri kişisel bir imzayla, bir yüzle ortaya konuyor. Bu da hem katılımcı üzerinde baskı yaratıyor (yanlış bir şey söylersem linç edilirim korkusu) hem de kolektif hareketlerin önünü tıkıyor. Deprem sürecinde bazı vatandaşlar, özellikle hükümeti eleştiren paylaşımları nedeniyle gözaltına alındılar, haklarında soruşturma açıldı (basına yansıyan en az 141 kişi hakkında işlem yapıldığı haberi var). Böylesi bir ortamda insanlar bırakın örgütlenmeyi, sosyal medyada düşüncesini söylemeye bile çekinir hale geldi. Anonim olarak haykıramayınca, bireysel olarak susmayı tercih ettiler. Bu da dayanışmayı kırılganlaştırdı.

4. Devletin Baskın Rolü ve Yerelin Sessizleştirilmesi: Komünite fikrinin canlanamamasının bir nedeni de, devletin toplumsal alanı domine etmesi oldu. Afet sonrasında devlet kurumları (valilikler, kaymakamlıklar, AFAD vb.) her süreci yönetmek istedi. Gönüllü çabalar çoğu yerde ya engellendi ya da bürokrasiye boğuldu. Örneğin, Adıyaman’da kendi çadırkentini organize eden depremzedeler, resmi makamlardan izinleri olmadığı gerekçesiyle dağıtılmak istendi (haber kaynaklarından). Yerel halkın kendi kendine örgütlenme çabaları, “otorite boşluğu” endişesiyle bastırıldı. Böyle olunca afetzedeler, kendileriyle aynı durumda olan insanlarla kurdukları yatay dayanışma ağlarını sürdüremedi. Her şey tekrar merkezden gelen yardıma bağımlı hale geldi. Bu ise çaresizlik duygusunu pekiştirdi. Elbistan’da bir depremzede, aradan geçen iki yılı “Unutulduk, yaralarımız sarılmadı. İki yılda kapımızı çalan olmadı. Kendi acımızla baş başa bırakıldık” diye özetliyor. Bu cümlenin içinde, hem devletin yokluğu hem de komşuların, toplumun geri kalanının yokluğu hissi var. Yani ne yukarıdan ne yatay düzlemden yeterince destek görememiş olmanın burukluğu…

Tüm bu etkenler, Maraş depremi sonrasında kalıcı bir toplumsal dayanışma hareketinin filizlenmesini engelledi. Felaketin ilk günlerinde gördüğümüz o muazzam birlik duygusu, maalesef bürokrasi, politika, imaj ve psikolojik etkenlerin bileşiminde kısa sürede aşındı. Kolektif bellek de bu yüzden güçlenemedi. 1999 Marmara Depremi, on yıllar sonra bile ortak hafızada yer etmiş, dersleri kitaplara geçmiş bir olaydır; oysa 2023 depremlerinin üzerinden daha iki yıl geçmesine rağmen toplumun geniş kesimleri için çoktan “geçmişte kalan” bir hadiseye dönüşmeye başladı bile. Dayanışmanın süreklilik kazanamaması, depremzedelerin hikâyelerinin de ortak hafızada hak ettiği yeri almasını zorlaştırdı. Her ailenin acısı kendi özelinde kaldı, ortak acı ortak değişime dönüşemedi.

Post-Travmatik Kültürel Durum: Hakikatin Sessizliği ve Gösterinin Parıltısı

Maraş depremleri sonrasında Türkiye’nin içine girdiği ruh halini, bir “post-travmatik kültürel yapı” olarak nitelendirebiliriz. Toplum, büyük bir travma yaşamıştır ama bu travmanın ardından ortaya çıkan kültürel/simgesel düzen, yaraların sarılmasına hizmet edememektedir. Tam tersine, travma simgesel olarak işlenemeden adeta toplumun ruhunda çiğ bir yara olarak kalmıştır. Bu durumu anlamak için “simgesel düzenin eksikliği” kavramına başvuruyoruz. Fransız düşünür Lacan’a göre “simgesel düzen”, insanlar arasındaki anlam ve dil birliğini, ortak kabulleri ifade eder. Deprem gibi sarsıcı bir olaydan sonra toplumun bunu anlama, anlamlandırma ve geleceğe taşıma mekanizmaları olmalıydı. O mekanizma işlemedi – yani bir sembolizasyon arızası yaşandı.

Türkiye, yaşadığı bu büyük felaketi toplumsal olarak “konuşamadı” desek abartı olmaz. Evet, medyada çok şey söylendi ama gerçek bir yüzleşme ve derinlikli muhasebe yapılamadı. Hükümet kanadı depremin büyüklüğünü vurgulayıp yapılan işleri öne çıkarırken, hataları genelde “kader planına” veya bazı günah keçilerine bağladı. Muhalefet ve eleştirel kesimler ise ilk aylarda güçlü eleştiriler yönelttiyse de, zamanla bu eleştiri dozunu düşürdüler veya diğer gündemlere odaklandılar (2023 seçim süreci vb.). Toplumsal düzlemde, depremin sembolik anlamı konusunda bir dağınıklık yaşandı. Kimileri için bu felaket “birleşmemiz gerektiğinin işareti” idi, kimileri için “iktidarın hatalarının bedeli” idi, kimileri için “takdiri ilahi” idi… Ortak bir anlatı gelişmedi. Kolektif yas da olması gerektiği gibi tutulamadı; zira yas tutmak, kaybın kabulü ve derslerin özümsenmesiyle olur. Biz henüz kaybın tam olarak hesabını bile çıkaramadık. Can kaybı resmî rakamlara göre ~50 bin dense de gayriresmî hesaplar çok daha yüksek; bu bile düzgün tartışılmadı.

Bu kültürel travma ortamında, sessizlik ve gürültü paradoksu yaşanıyor. Bir yanda, gerçekten konuşulması gereken konularda bir suskunluk hakim: Örneğin sorumluluk meselesi. On binlerce bina neden dayanıksızdı, kim izin verdi, denetimler nasıldı? Bu soruların muhatapları hesap vermedi. Can Atalay, “Neden sorumlular yalnızca birkaç müteahhitle sınırlı kaldı? Kamu görevlileri yargılandı mı? Neden derin bir sessizlik var?” diye sorarken tam da bu noktaya değiniyor. Gerçekten de, cezaevlerinde neredeyse hiçbir sorumlu kalmadı; birkaç inşaat firması sahibi dışında kimse ciddi yaptırımla karşılaşmadı. Toplumun bu konuda sessiz kalması, bir tür kabullenme ya da yılgınlık sessizliği midir? Belki de öyledir. Hakikat, sessizliğe gömülmüş durumda: Herkes depremin büyüklüğünü gördü ama sonrasında olan bitene dair hakikati arama çabası cılız kaldı.

Diğer yanda ise büyük bir gösteri gürültüsü var. Televizyonlarda, sosyal medyada, siyasetin dilinde – her yerde bir “gösteri” devam ediyor. Devlet erkanı her fırsatta yeniden inşa edilen konutlar, şehirler ile övünüyor; törenler yapılıyor, kurdeleler kesiliyor. Deprem temalı filmler, belgeseller, fotoğraf sergileri devam ediyor. Bu “görünenin parıltısı”, hakikatin sakin sesini bastırıyor. Toplumsal travmanın hakikati ne? Bunu belki sessizliğe kulak verirsek anlayacağız: Enkaz başında evladının elini tutup saatlerce bekleyen babanın sessizliği; konteynerde ikinci kışını geçiren annenin sessiz bakışı; mezar bile bulamamış bir depremzedenin suskun gözyaşları… Ancak modern gösteri toplumu, sessizliğe tahammül edemiyor. Hemen onu bir imgeye, bir gürültüye dönüştürüyor. Hakikati arayan bireyler ise bu keşmekeş içinde silinip gidiyor.

Fransız yazar Albert Camus, “Yıkıcı bir felaket sonrası ilk kaybettiğimiz, dil olur” der. Gerçekten de bu felaket sonrası ortak dilimizi kaybettik. Yerine ya teknokratik bir dil (istatistikler, projeler) ya hamasi bir dil (destanlar, büyük millet söylemi) ya da duygusal bir dil (ağıtlar, sloganlar) ikame oldu. Hiçbiri, yaşanan trajediyi tüm boyutlarıyla kavrayıp bizi dönüştürecek bir söyleme dönüşmedi. Bu nedenle kültürel iyileşme de gerçekleşmiyor. Depremzede bir öğretmen, “Depremi asla unutmadık ama kimse de gerçekten hatırlamıyor” diyerek bu hissizleşmeye dikkat çekmişti (sözlü anlatım, Adıyaman). Yani travma içten içe varlığını sürdürüyor fakat toplumsal düzeyde anlamlandırılamadığı için bir türlü yararlı bir şeye evrilemiyor.

Toplum içinde, sessizlikteki hakikati bulmaya çalışanlar elbette var. Kimi sanatçılar abartısız belgesellerle gerçeği anlatmaya, kimi yazarlar depremzedelerin kendi kelimeleriyle konuşmasına alan açmaya çalıştılar. Örneğin depremzede mektupları yayımlandı, “sessizlerin sesi” olmaya çalışan platformlar kuruldu. Fakat bunlar dominant kültürel söylem haline gelemedi. Çünkü dikkat ekonomisi, sürekli yeni bir parlak görüntü, yeni bir sansasyon talep ediyor. Deprem gerçeği ise sansasyon değil, süreklilik isteyen bir mücadele gerektiriyor. Gösteri toplumu, böyle uzun soluklu ve sıkıcı meselelere sabır gösteremiyor. Neticede, “görünenin çarpıcı ışığı karşısında, hakikatin mum ışığı sönüyor.”

Bu post-travmatik kültürel yapı içinde yaşıyoruz: Büyük acılar yaşanıyor, anlık tepkiler verilse de, bunlar kalıcı farkındalığa ve değişime dönüşmüyor. Bir sonraki felakete kadar, her şey eski rutinine dönüyor gibiyiz. Bu bir alışma hali de yaratıyor: Toplum, yüksek doz travmaya maruz kalmaktan ötürü bir tür hissizliğe bürünebiliyor. Bir süre sonra, felaket de normalleşiyor. Nitekim 6 Şubat 2024’te birçok yerde anma törenleri yapılırken, diğer yanda hayat sıradan akışında devam etti; bazı TV kanalları rutin eğlence programlarını sürdürdü, geniş kitleler için 6 Şubat günü belki de herhangi bir kış gününden farksızdı. Bu kopukluk, kültürel anlamlandırma eksikliğinin bir sonucudur.

Sonuç yerine şunu söyleyebiliriz: Maraş merkezli depremlerin ardından Türkiye, sadece binalarını ve insanlarını değil, simgesel birliğini ve toplumsal dayanışma refleksini de yitirdi. Sembolizasyon arızası dediğimiz bu durum, iyileşmeyi geciktiriyor, hatta belki yeni toplumsal yaralar açıyor. Gösteri toplumunun albenili sahnesinde, gerçek acılar arka planda kalıyor. Oysa sahnenin ışıkları sönüp herkes evine gittiğinde, geride hâlâ çadırlarda, konteynerlerde yaşam mücadelesi veren on binler var. Onların hakikati, hiçbir dijital içerikte tam olarak görünmüyor.

Toplum olarak bu yaşananlardan bir ders çıkarılacaksa, herhalde işe hakikate yeniden kulak vermekle başlamalıyız. Sessizlerin sesi olunmalı, semboller gerçek işlevine kavuşmalı – yani kolektif eyleme ilham vermeli. Aksi takdirde, bu raporda anlatılanlar da sadece birer metin olarak kalacak, yaşam pratiğine dönüşemeyecek. Unutulmamalıdır ki, en büyük dayanışma potansiyeli, gösterinin ışıkları altında değil, karanlıkta birbirini arayan insanların yüreğindedir. Bu potansiyeli açığa çıkarmak ise ancak gerçek bir yüzleşme ve ortak sembolik dil kurma çabasıyla mümkün olabilir. Aksi halde, “asrın felaketi” kendi asrımızın en büyük toplumsal kırılmalarından biri olarak, içimizde çözülmemiş bir düğüm halinde kalacaktır.

Kaynaklar:

  • Reuters – “Inside the struggles of Turkey’s earthquake response” (Kevser adlı depremzedenin vinç bekleyişi, AFAD’ın yavaşlığı vb.)
  • Reuters – “expressed bewilderment at a lack of … cranes in the disaster zone in the days following the quake” (İlk günlerde su, gıda, vinç yokluğu)
  • The Guardian – “It seems too late: … only today did they bring these diggers” (Kahramanmaraş’ta ekiplerin geç gelişi)
  • BBC Türkçe – Özge Özdemir, “Deprem bölgesine yardım nasıl yapılmalı?” (Organize olmadan gönderilen TIR’ların trafik yaratıp vinç ve ambulansları engellemesi)
  • Yeniçağ / Murat Ağırel – “Erdoğan’ın 3. günde afet bölgesine konvoyla gitmesi ve oluşan trafik” (Antakya’da konvoy nedeniyle trafiğin durması, ekiplerin gecikmesi)
  • BirGün – Barış Atay’ın Halk TV konuşması: “Sen 2 dakika konuşacaksın diye ambulanslar 10 saat bekledi” (Erdoğan’ın ziyaretinin arama-kurtarmayı aksatması)
  • Ajansspor – Gökhan Zan’ın açıklamaları: “Vinç yolda dedi, gelmedi… hakkımı helal etmiyorum” (Hatay’da söz verilip tutulmayan yardımlar)
  • Gazete Duvar – “Can Atalay’ın deprem mesajı (Yapay zekâ ile seslendirilen)” (Sorumluların yargılanmaması eleştirisi; Hatay’da 223 bin kişinin hâlâ konteynerde yaşaması)
  • N/A Magazine – Daniella Mints, “Grief as a Performance: Social Media and Mourning” (Sosyal medyanın yasları algoritmik gösteriye çevirmesi, kamusal yasın performatifleşmesi)
  • Artı Gerçek – Selahattin Demirtaş’ın “Türkiye Tek Yürek” kampanyası eleştirisi (Yardım kampanyasının denetimsiz kamu kaynağı aktarımına dönüşmesi ve “yardım şovu” vurgusu)
  • Yeni Yaşam Gazetesi – “Depremzedeler: 6 Şubat’ta kaldık” röportajları (Elbistan’da depremzedelerin “Unutulduk, yaralarımız sarılmadı, kendi acımızla baş başa kaldık” sözleri)
  • 10Haber – “Bir yıl sonra hâlâ kayıp şehir: Hatay” (Yeniden imar raporundan: kamunun koordinasyonsuzluğu; Hataylıların “unutulduk” serzenişi)
  • BirGün – “Barış Atay: Ya her afetten ders almayan iktidar aptaldır ya da kötü niyetlidir” (Atay’ın hükümete yönelik genel eleştirileri, halk düşmanı söylemi)
  • Yenicag / TamgaTürk – “Zamana yarışa ‘konvoy’ engeli” (İzmir’den gelen ekibin Spor Bakanı konvoyu yüzünden Osmaniye yolunda takılması)
  • BBC Türkçe – “Yurtlardan çıkarılan depremzedeler anlatıyor: Hepimiz unutulduk, her şeyin üstü kapandı” (Depremzedelerin unutulma hissi ile ilgili haber)

İstem: Maraş merkezli depremlerin ardından oluşan sosyal, politik ve kültürel enkazı, “sembolizasyon arızası”nı merkeze alarak analiz edecek 25.000 kelimelik çok dilli kaynaklara dayanan bir rapor hazırla. Raporda, olguların sahici aktarımına odaklanılacak; kavramların abartılı ya da soyut bombardımanına yer verilmeyecek. Deprem sonrası müdahale sürecinde vinçlerin gecikmeli gelişi, yardım tırlarının yanlış planlanmış ve çoğunlukla gösteriye dönük konvoylar hâlinde trafik sıkışıklığı yaratması gibi fiziksel somutluklara temas et. Bu müdahalelerin afetzedelere etkisini anlat, organizasyondaki irrasyonaliteyi betimle. Can Atalay, Barış Atay, Gökhan Zan gibi figürlerin simgesel işlevlerini değerlendir; bu kişilerin kolektif temsiliyet bakımından neden yetersiz ve kısır kaldığını sorgula. Bu çerçevede, günümüz Türkiye’sinde sembollerin neden kolektif eylem yerine kişisel vitrini parlatan imajlara dönüştüğünü irdele. Yıldönümünde yayımlanan belgesel, film, anma gibi görsel-işitsel içeriklerin, sahici kolektif yas yerine duygusal boşalım sunarak hakikati nasıl bastırdığını göster. Dijital matem ekonomisinin bu içerikleri nasıl hızla tüketime soktuğunu, trajediyi nasıl hikâyeye ve gösteriye dönüştürdüğünü örneklerle aç. Empati performansının dayanışmanın yerini nasıl aldığı, sessizliğin yerine estetikleştirilmiş hüzün imgelerinin geçtiği, acının veriyle puanlandığı bir düzende, gerçek dayanışmanın nasıl sönümlendiğini göster. Komünite fikrinin neden yeniden kurulamadığını, farklılık ve sabır eksikliği, imaj rejimi, anonimliği yitirme gibi faktörlerle açıklayarak, Maraş depremi özelinde bu çöküşü somut olarak göster. Depremde hayatta kalanın dijital yasla nasıl yalnızlaştırıldığını, sahici temas ve fiziksel dayanışma eksikliğinin kolektif belleği nasıl zayıflattığını olgularla ortaya koy. Tüm bu gözlemleri, Türkiye’nin post-travmatik kültürel yapısının ve simgesel düzen eksikliğinin bir yansıması olarak değerlendir. Gösteri toplumu içinde sessizlikteki hakikati aramaya çalışan bireylerin, görünür olanın parıltısı karşısında nasıl silindiğini anlat. Raporda empati, gösteri, hakikat, sembol gibi kavramlar yalnızca gerektiği yerlerde, fazla tanıma girmeden işlevsel şekilde kullanılacak; anlatı asıl olarak olgulara, sahadaki gerçekliğe yaslanacak. Amaç; dijital estetikle gösterilemeyen ama yaşayan, gündemleşmeyen ama acıtan hakikati kelimelerle kazımaktır.

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat

2 responses to “Maraş Depremi Sonrası Sembolizasyon Arızası: Toplumsal Enkazın Analizi”

  1. Geri bildirim: Raumdeutung 🌀🎭💢 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Depremlerde Sembolizasyon Arızası (Nümerik Söylemler) | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER