Parapraksis Olarak Angajman: Foucault, Heidegger, Žižek ve Öcalan

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

⏳⛰️🛡️ Süreç Heval ⏳⛰️🛡️

(İngilizcesi ve Almancası)

IPA/FLŽ: Çağımızın Mandela’sı mı, Çağın Medyatik Mitolojisi mi?

Tarihsel olayların kıyısında, felsefi düşünce zaman zaman ayağa kalkar, sesini yükseltir, taraf olur. Bunu yaptığında hata yapması kaçınılmazdır. Ancak bu hatalar, düşünürlerin değersizliğini değil, felsefenin gerçeklikle kurduğu riskli, tutkulu ve kaçınılmaz ilişkiyi gösterir. Slavoj Žižek’in kavramlaştırdığı biçimiyle her politik angajman, bir parapraksistir: felsefi tahayyülün, dünyaya karışma arzusunun ürettiği çarpık ama hakiki bir eylem. Michel Foucault’nun İran devrimindeki coşkusu, Martin Heidegger’in Nazi Partisi’ne katılımı ve Slavoj Žižek’in Abdullah Öcalan’a verdiği destek, bu anlamda birbirine denk düşen tarihsel-felsefi jestlerdir. Bu angajmanlar, her biri kendi bağlamında sorunludur; ama tam da bu sorunluluklarıyla, düşüncenin sınırlarını ve olanaklarını açığa çıkarırlar.

Heidegger: Ontoloji ve Tarihin Karartısı

Heidegger’in 1933’te Nazi rejimine verdiği açık destek, felsefe tarihindeki en çetrefilli skandallardan biri olarak anılır. Onun düşüncesine hayranlık duyanlar, bu angajmanı genellikle kişisel bir yanılgı ya da dönemin koşullarıyla açıklamak ister. Ancak Žižek bu kolaycılıklara itiraz eder: Heidegger’in hatası, düşüncesinin derinliklerinden fışkıran bir ontolojik parapraksistir. Yani Nazi hareketinde, modernitenin nihilist uçurumuna karşı bir “tarihselliğin kurtarılması” imkânını gördü. Ulus, kök, aidiyet gibi kavramları, teknikleşmiş Batı’nın parçalanmışlığının karşısında “birlikli varoluş”un ontolojik temsilleri olarak okudu.

Ancak bu ontolojik sezgi, tarihsel gerçeklik karşısında trajik bir biçimde kör kaldı. Holokost, ırkçı yasalar, entelektüel tasfiyeler Heidegger’in gözünde “modern teknikliğin” tezahürlerinden biri olarak silikleştirildi. Onun için Auschwitz, sadece Gestell’in (çerçeveleme) aşırılaşmış haliydi. İşte felsefi körlük budur: düşüncenin evrensel hakikate saplanıp, tarihin acısını, bedenini, kanını göz ardı etmesi.

Yine de bu körlük Heidegger’in büyüklüğünü iptal etmez. Bilakis, felsefi sezginin tarihe çarpıp parçalanması, düşüncenin gerçekliğe ne kadar tehlikeli bir yakınlık içinde olduğunu gösterir. Heidegger, tarihin gerçeğini yanlış bir olayda duydu. Olayın çağrısını duydu — ama içeriğini tanıyamadı. Ve bu, felsefenin sonsuz riski değil de nedir?

Foucault: Devrim, Coşku ve Mistifikasyon

Michel Foucault, 1978-79 İran devrimini izlemek için bizzat Tahran’a gittiğinde, ayaklanmanın bir “politik-ruhsal kopuş” yarattığını iddia etti. Ona göre bu devrim, modernliğin epistemik hapishanesini parçalayan bir tür “manevi olay”dı. Foucault’nun ilgisini çeken, devrimin belirli taleplerinden ziyade, o anda yaşanan coşkuydu: bir halkın, tarihsel determinizmi askıya alarak, ölüm riskine rağmen ayağa kalkması, Kantçı anlamda bir “sublime”di. Ayaklanma, Kant’ın Fransız Devrimi için söylediği gibi, içerdiği şiddetten bağımsız olarak, Batı dışı bir özgürlük nosyonunun sahnelenmesiydi.

Ne var ki Foucault, bu olayın içeriğini gözden kaçırdı. Ayaklanmayı mümkün kılan enerjiler —köktendincilik, kadın düşmanlığı, Batı karşıtı popülizm— bizzat devrimin yapı taşlarıydı. Foucault ise bu yapıyı, bir olayın saflığı olarak yorumladı. Ve burada felsefi angajman, tam da olayın koşullarını “felsefi anlamda idealize ederek” kendi üzerine kapanır.

Žižek’in bu konudaki yaklaşımı açıktır: Foucault, doğru biçimde angaje oldu, ama yanlış içeriğe — ya da yanlış formülasyonla. Olayın kendisi bir event’ti, ama bu olay, içerdiği biçimsel coşku kadar, maddi içerikleriyle de hesaplaşmayı gerektiriyordu. Oysa Foucault, coşkuyu yücelterek, onu ideolojik güçlerden ayırmaya çalıştı — ki bu, bizzat devrimin en güçlü motorlarını gözden kaçırmak anlamına geliyordu.

Žižek ve Öcalan: Gerçekleşmiş Ütopyanın Peşinde

Slavoj Žižek’in Abdullah Öcalan’a yönelik tavrı, klasik bir entelektüel romantizmden ziyade, çağdaş siyasetin çelişkilerine dair bir provokasyondur. Ona göre, Öcalan’ın son yıllarda geliştirdiği doğrudan demokrasi, feminizm ve ekoloji temelli paradigması, hem Batı solunun ütopyacı tahayyülünü aşıyor, hem de Ortadoğu’nun kadim hiyerarşilerine meydan okuyor. PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakıp, demokratik konfederalizme yönelmesi, Žižek’in gözünde tam anlamıyla bir “politik metafizik kırılma”dır: gerçekliğin içinden doğan bir olanak, “gerçekleşmiş bir olay”.

Ancak burada da sorular vardır. Öcalan’ın düşüncesinin merkezi, karizmatik bir liderliğe dayanır; bu liderliğin zamanla “mutlak” bir figüre dönüşmesi, demokratik süreçleri boğma riski taşır. Dahası, silahlı geçmişin üzerini örtmek, angajmanı “masumlaştırmak” değildir. Žižek, bu çelişkileri bilir, ancak görmezden gelir. Ona göre Kürt hareketi, tarihsel olarak örselenmiş, uluslararası sistemin kıyısına itilmiş, ama yine de umudu koruyabilmiş nadir örneklerden biridir. Bu örneğe sahip çıkmak, sadece bir halkın haklarına değil, Avrupa’nın kendi vicdanına da sahip çıkmaktır.

Yani Žižek’in Öcalan desteği de bir parapraksis’tir: haklı bir savunma, ama aşırı bir idealleştirmeyle birlikte. Fakat yine de bu idealleştirme, bir düşünce hatasından çok, geleceğe açılan bir etik jesttir. Öcalan figüründe, Žižek sadece bir lider değil, bir dönüşümün alegorisini görür.

Parapraksis Olarak Felsefe: Hatayla Hakikatin Buluşması

Bu üç angajman —Heidegger’in, Foucault’nun ve Žižek’in— farklı biçimlerde ama ortak bir ontolojik çatlak üzerinden okunabilir. Her biri, felsefi düşüncenin tarihe dokunmaya çalıştığı noktada ortaya çıkar. Ve her biri, hatalıdır — ama tam da bu nedenle kıymetlidir. Çünkü hatalar, düşüncenin tarih karşısındaki saflığını değil, onun dünyaya karışma çabasını gösterir. Bu çaba daima kirlenir, daima bulanır. Ama düşünceyi felsefe yapan da budur.

Bu noktada Žižek’in Lacancı arka planı devreye girer. Her olay, bir “Gerçek”le ilişkilidir — ama bu Gerçek, doğrudan temsil edilemez. Dolayısıyla her temsil, bir çarpıtmadır. Olaylar, ancak bu çarpıtmalar içinden, anamorfik bir şekilde görünür hale gelir. Heidegger’in Nazizm okuması, Foucault’nun İran devrimi yorumu, Žižek’in Öcalan desteği, her biri bu anamorfik çarpılmalardır. Ama asıl mesele, bu çarpılmalardan kaçmak değil, onlara içkin olan hakikati çözümlemektir.

Felsefe Kirlenmeden Düşünemez

Angajman kirletir. Ancak bu kir, felsefenin etik boyutudur. Felsefi düşünce, sadece mesafeli eleştiriyle değil, riskli katılımla da var olur. Heidegger’in Nazizme yönelmesi, tarihsel olarak yıkıcı ama felsefi olarak uyarıcıdır. Foucault’nun İran coşkusu, yanlıştı ama anlamlıydı. Žižek’in Öcalan’ı idealize etmesi, tehlikelidir ama ufuk açıcıdır.

Her biri, felsefenin parapraksis olarak işlediği örneklerdir. Bu nedenle, onları mahkûm ederek değil, yüzleşerek okumalıyız. Çünkü düşüncenin gerçekliği, hataya temas ettiği yerdedir. Her angajman, bir çarpılmadır; ama bu çarpılmanın içinden geçmeden, hakikate ulaşamayız.

Bu yüzden sorumluluk, sadece düşünürlerde değil, bizdedir de: onların hatalarının içinden geçerek, düşüncenin kendisini yeniden kurmak. Çünkü dünya hâlâ devrimler, felaketler ve umutlarla dolu. Ve her felsefi angajman, bu dünyanın içine atılmış bir çağrıdır — bazen doğru, bazen yanlış ama daima gereklidir.

Sonuç: Angajmanın Hatası, Düşüncenin Onurudur

Her büyük düşünür, bir noktada tarihe dokunur — ve o dokunuşun kaçınılmaz bedeli, hatadır. Ama bu hata bir sapma değil, felsefi düşüncenin dünyaya açıldığı noktadır. Heidegger’in Nazi hareketine angajmanı, Foucault’nun İran devrimindeki coşkusu ve Žižek’in Abdullah Öcalan’a verdiği destek, birbirinden radikal biçimde farklı bağlamlarda, aynı epistemolojik ve etik yapıya sahiptir: hepsi birer parapraksistir.

Slavoj Žižek’in In Defense of Lost Causes (Kayıp Davaları Savunarak, 2008) adlı çalışmasında detaylandırdığı gibi, bir angajmanı yalnızca yanlış çıktığı için yargılamak düşünsel açıdan yetersizdir. Çünkü angajmanın değeri, sadece “neye” değil, “nasıl” angaje olunduğundadır. Foucault, yanlış içeriğe doğru biçimle angaje olmuştu; Heidegger, düşüncesinin özünü yanlış tarihsellikte kristalleştirmişti; Žižek ise, tarihsel bir kırılma anını politik bir alegoriye dönüştürerek, Öcalan’ı çağdaş evrensel özgürlük tahayyülünün simgesine dönüştürdü.

Bu yüzden asıl mesele, bu angajmanların hatalı olup olmamasından çok, hangi hakikat rejiminde üretildikleridir. Çünkü her gerçek olay —her Event— bir fazlalıkla gelir; içinde taşıdığı anlam, onu aşar, sapmalar üretir, çelişkiler barındırır. Politik angajman, bu çelişkilerin tam ortasında yer alır ve düşüncenin hakikatle temas ettiği en kırılgan noktadır. Buradaki hata, düşüncenin zayıflığı değil, onun dünya karşısındaki cesaretidir.

Tam da bu yüzden, düşünürleri hatalarıyla yargılamamalı, onları hatalarının içinden anlamaya çalışmalıyız. Çünkü düşüncenin onuru, hatasızlığında değil; dünyaya karışma riskini alabilmesindedir. Ve her parapraksis, bu riskin başka bir adıdır.

İstem: aşağıda Žižek’in kitabından Foucault’nun İran angajmanını ve Heidegger’in Nazi angajmanını oku ve Žižek’in Öcalan angajmanını oku ve hepsini bağlayan makale yaz! Bu angajmanların birer hata olması o düşünürleri küçültmez, çünkü zaten her angajman bir parapraksistir! çarpıcı ve sürükleyici olacak! (In Defense of Lost Causes kitabından ilgili kısımlar, PKK lideri Öcalan, zamanımızın Mandela’sıdır Slavoj Žižek) / genişlet ve zenginleştir / sonuç tekrar yaz, kitap atıfı ekle / alıntının türkçesi

12 Yorum

Filed under Suni muhaberat