Solculuk Polemiği (2001)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

İstem: [4.1] Aşağıdaki polemiği oku ve detaylı çalış! Şimdi bugünkü okurlara eski bir polemiği tanıtmak olarak detaylı adım adım açıkla, bir o yazıdan bir bu yazıdan alıntı yaparak! ALINTILARDA SAKIN PARAPHRASE YAPMA, BİREBİR HARFİYEN AKTARMAK ZORUNDASIN!
(Solculuk üzerine, Aydın Çubukçu; Aydın Çubukçu Neyi Teorize Ediyor?, Mehmet Kuzulugil)

Elbette! Şimdi bu iki uzun ve önemli yazıdan harfi harfine alıntılar ile, bugünün okurlarına “eski bir polemiği” tanıtır biçimde adım adım gidelim. Amacımız, Aydın Çubukçu’nun “Solculuk Üzerine” metnindeki tezlerle, Mehmet Kuzulugil’in “Aydın Çubukçu Neyi Teorize Ediyor?” başlıklı cevabındaki eleştiriler arasındaki tartışma hattını, her iki yazıdan BİREBİR alıntılarla aktarmak. Her adımda, bir Çubukçu’dan, bir Kuzulugil’den alıntı kullanacağım.


Polemiğin Giriş Noktası: “Sol”un Kapsamı ve Anlamı

Aydın Çubukçu, Türkiye’de “solculuk” teriminin belirsizliğini ve bulanıklığını şöyle özetliyor:

“Bazı terimler, tanımlamak istedikleri olayı, nesneyi, olguyu ya da akımı açıkça tanımlamaktan çok, karıştırırlar. Türkiye’de, ‘solculuk’, böyle terimlerden biridir.”
“Bir yandan, ‘komünistim, sosyalistim’ demeyi göze alamayanlar için kolaylık sağlıyordu, diğer yandan da temel bazı sorunlarda ortak görüşlere sahip olan bir grup aydını adlandırıyor; onlar arasındaki kimi görüş ayrılıklarını örtüyordu.”

Kuzulugil ise, Çubukçu’nun bu girişini kabaca özetleyip, yaklaşımını eleştiriyor:

“Aydın Çubukçu’nun yazısı sol ‘teriminin’ ülkemizde anlam kazandığı kritik dönemeçlere ilişkin bazı çözümlemelerle başlıyor. Çubukçu, sol terimine özellikle 60’lı yıllarda yürütülen kimi tartışmaların anlam yüklediğini haklı olarak vurguluyor ve bu yüklenen anlamın fazla geniş olmasından yakınıyor.”

“Aydın Çubukçu’nun amacı ise başka. Sosyalizmi bir işçi sınıfı ekonomizmine indirgemek için önünde engel olarak gördüğü kimi ‘ideolojik – kültürel’ değerleri solculuk sepetine koyup nehire bırakmak niyetinde.”


“Sol”un Sınıfsal Niteliği ve Tanım Sıkıntısı

Çubukçu, “sol”un sınıfsal temelden koparıldığında belirsizleştiğini vurguluyor:

“Bu noktada, ‘sol’u, bir ideoloji olarak tanımlamak, ama onun hangi sınıfın ideolojisi olduğunu belirsiz bırakmak doğru olmaz. Sınıf niteliği netleştikçe, ‘sol’un yukarıda değindiğimiz kapsamı daralacak, genel ve soyut nitelikler ekseninde yapay olarak özdeşleştirilmiş siyasi akımlar arasındaki temel farklılıklar görülecektir.”

Kuzulugil burada iki itirazı birleştiriyor: Hem “solcu” teriminin “terim” olamayacağını, hem de bilimsel sosyalizmin “ideoloji” olmadığını savunuyor:

“Solcu bir terim değildir. Solculuk da bir ‘terim’ değildir! ‘Proletarya Diktatörlüğü’ bir terimdir. Çünkü kendisi bir teorik bağlamda ortaya çıkmaktadır. … Solculuk, ‘belli bir’ teorik çerçevenin ya da bu teorik çerçeveye referansla oluşmuş ayrışmaların içinde anlam kazanmamaktadır.”

“Önce kendisininde çok iyi bildiğni zannettiğim bir açıklık: Bilimsel sosyalizm bir ideoloji değildir. Bilimsel sosyalizm marksizmin kendisidir. Bilimsel sosyalist ‘görüş’ bir yanıyla ‘bir miktar ideolojik’ olmakla birlikte daha çok bilim, siyaset ve örgüttür.”


“İşçicilik” ve Ekonomizm Eleştirisi

Çubukçu, solun kitleselleşememesini, “solcu aydın”ın işçiye tepeden bakışıyla ilişkilendiriyor:

“Klasik ‘solcu aydın’ tipi, genelde halk kitlelerini karanlık içindeki bir yığın gibi görür. Bütün gerici eylemlerde onlar yer almıştır, gerici partileri iktidara getiren onların oylarıdır, onlar cahildir, aydın düşmanıdır vs! … Bu yüzden bir işçi toplantısında sakallı ya da takkeli bir işçi gördüğünde korkusu depreşir.”

Kuzulugil ise, Çubukçu’nun buradan, işçi sınıfı ile her türden ideolojik farklılığı “önemsizleştirici” bir noktaya çektiğini düşünüyor ve “işçicilik” ile “ekonomizm” eleştirisi getiriyor:

“Çubukçu solculuğun bir sınıfsal tercihe, bir sınıfsal ayrışmaya oturmadığı görüşünü dile getiriyor ve bilimsel sosyalist ideolojinin kendini tanımlamak için oluşturacağı referans çerçevesini buraya, sınıfsal ayrışmaya çekmek gerektiğini ortaya koyuyor. … Böylece ‘solculuk’ üzerine yürütülecek mücadele ‘marksizmin siyasal araçlarla’ kendini ortaya koymasına indirgenir. Marksizmin ise bir tür ‘işçiliğe’ indirgenmesi bu tercihin mantıksal sonucudur!”


Siyaset ve İdeoloji İlişkisi

Çubukçu, siyasetin sınıfsal karakterine ve ideolojinin vazgeçilmezliğine şöyle vurgu yapıyor:

“Her siyaset, belli bir sınıfın toplumsal-ekonomik çıkarlarını ifade eder. Siyasetin asıl hedefi, siyasi iktidarı ele geçirmektir. Ancak bu iktidarın ve ona giden yolda kullanılacak araçların ve taktiklerin içinde, her adımı birbirine uygun hale getiren, birbirleriyle düşünsel bir tutarlılık içinde olmalarını sağlayan bir ‘duvarcı ipi’ gibi, ideoloji yer alır. İdeolojisiz bir siyaset olmaz.”

Kuzulugil burada keskin bir şekilde karşı çıkıyor:

“‘Her siyaset, belli bir sınıfın toplumsal-ekonomik çıkarlarını ifade eder. Siyasetin asıl hedefi, siyasi iktidarı ele geçirmektir’ [ÇUBUKÇU Aydın]
Bütünüyle yanlış. Bütünüyle!”

“Birincisi, hiçbir siyaset ‘temelinde yer alan’ sınıfın toplumsal – ekonomik çıkarlarını açık olarak ifade etmez. Siyaset ideolojilere benzer bir biçimde ama bu sefer bilinçli ve örgütlü olarak temel aldığı sınıfın çıkarlarını tüm toplumun çıkarları-yla özdeşleştirerek, böyle bir özdeşlik (yanılsaması) yaratarak yol alır.”


Emek Platformu ve Sendikalar Üzerinden Polemik

Çubukçu, Emek Platformu’nu ve “Emek Programı”nı, işçi-emekçi hareketinin kitleselleşmesi açısından önemli buluyor:

“Emek Programı, işçilerin ve emekçilerin örgütlü kesimini büyük ölçüde temsil eden sendikaların ve meslek örgütlerinin, ağır kapitalist saldırı karşısında açık bir tavır koyabilmek amacıyla bulup gerçekleştirdikleri bir mücadele biçiminin adı olmuştur.”

Kuzulugil, Emek Platformu ve Emek Programı’nın, gerçek bir taban hareketi değil, sendika bürokrasisinin ürünü olduğunu savunuyor ve sahada bir karşılığının olmadığını iddia ediyor:

“Emek Platformu, sendika şubeleri düzeyine kadar inen bir sendikal ‘platform’dur. … Bileşenleri açısından bakıldığında böyle bir iddiası da yoktur. Dahası sendikal bürokrasinin mutlak kontrolü altında olduğu ve sağcı devlet-patron sendikalarını barındırdığı ölçüde örgütlü bir sınıf tabanı oluşturma hedefi açısından olsa olsa baltalayıcı olabilir.”

Ve çok somut bir örnek aktarıyor:

“14 Nisan günü düzenlenen mitinglerden birinde miting alanında yapılmış video röportajlar var. Burada kendilerine yöneltilen ‘ne için buradasınız’ sorusuna Emek Programı ile bağlantılı bir yanıt veren bir tek işçi yok.”


“Solun Birliği” ve Siyaset

Çubukçu, “solun birliği” söylemini eleştiriyor:

“‘Solcu’ çevrelerin inanmaya ihtiyaç duydukları ‘solun birliği’ efsanesi, işte bu gerçekler üzerine kurulmuştur. Aslında hepsini toplasanız 100 bin kişi etmeyecek olan bu ‘bilinçli solcular’, kendi aralarında defalarca birlik arayışına girmişler, her defasında yine bu temel gerçekler yüzünden, eskisinden daha kötü bir biçimde bölünmüşlerdir.”

Kuzulugil, Çubukçu’nun burada ÖDP’ye yüklenmesini not ediyor ama asıl hedefin “siyasetsizlik” olduğuna işaret ediyor:

“Çubukçu’nun yazısında genişçe bir yer ayırdığı ‘solcuların birlik merakı’ ile ilgili söylenmesi gerekenler var. Çubukçu bu apolitik ve ‘tekkecilik’ kokan meseleyi ÖDP’ye atfederek eleştirmiş. Yazısını da zaten ÖDP’nin yolun sonuna geldiğini anlatarak bitirmiş.”

Ve bir yerde şöyle devam ediyor:

“Denilebilir ki Özgürlük Dünyası’nın 111. sayısı ‘sınıfın birliği davasına’ ayrılmıştır. Çubukçu’nun yazısında da bu sürmektedir. Anlaşılan o ki, EMEP partiyi örgütlemekten vazgeçmiştir. EMEP siyasal örgütlenmeyi bir kenara bırakmıştır. Sınıfın birliği davasından anlaşılan kesinlikle siyaset dışı bir davadır.”


Polemiğin Sonuçları ve Temel Çatışma Hattı

Çubukçu, yazısının sonunda “yeni bir solculuk” biçiminin tarihsel olarak iflas ettiğini söylüyor:

“Türkiye’de artık bu tipte ‘solculuk’ tarihinin son demlerini yaşıyor. Belirsiz ideolojik ilkeler ekseninde yapay birlikler oluşturmak, sosyal demokratlar bakımından da yolun sonunu bulmak üzeredir. Bir de ‘yeni sol parti’yi deneyecekler ve hep beraber göreceğiz.”

Kuzulugil ise, tartışmayı şu eleştirilerle bağlıyor:

“Siyasal ayrımları önemsizleştirirken, önemli siyasal hatalar yapmak mümkündür.”

Ve Çubukçu’nun “garip SİP’li tasvirleri ve kimi kandıracağını anlamadığım psikolojik tahlillere” fazla değinmediğini de ekleyerek, “Doğru olmazdı. Günahı Çubukçu’nun boynuna…” diye bitiriyor.


Kapanış

Bu polemik, bir yandan 2000’lerin başında Türkiye sosyalist hareketinde “işçicilik”, “sınıf”, “ideoloji”, “solun birliği”, “sendikalar”, “siyaset” gibi kavramlar etrafında gerçek bir yol ayrımını gösteriyor. Çubukçu, soldaki ideolojik bulanıklığın ve sınıf ölçütünden kopuşun altını çizerken; Kuzulugil ise, bu eleştirileri “ekonomizme”, “sendikacıcılığa” ve “siyasetten kaçış”a dönüştüğü için şiddetle reddediyor.

Her iki yazı da, kendi içlerinde dönemin temel tartışmalarını harfi harfine şöyle şöyle savunuyorlar. Polemiği kavramak için yukarıda görüldüğü gibi özellikle birebir cümlelerle o dönemin dilini ve tartışmanın dozunu görmek çok kıymetli. Bugünün okuruna, 2001 yazındaki bu metinlerin atmosferi böyle aktarılabilir.

Başka bir bölüm veya karşılıklı bir tematik konu başlığı üzerinde de tek tek harfi harfine alıntılarla adım adım çalışabilirim. İsterseniz örnek bir temayı (mesela “sınıfın birliği” ya da “emek platformu tartışması”) daha da derinleştirebilirim!

İstem: [4.1] bağlam ekle!

Tabii! Bu polemiği, 2001 Türkiyesi’nin siyasal ve toplumsal atmosferi, soldaki aktörlerin pozisyonları ve tartışmanın arka planı ile birlikte bugünün okuruna çok daha anlaşılır şekilde anlatmak için kısaca bağlamı şöyle ekleyebiliriz:


Bağlam: Türkiye’de 2001 Krizi, Sol, Emek ve Siyaset

Zaman ve Mekân:
2001 yılı, Türkiye için hem ağır bir ekonomik krizin hem de toplumsal-siyasal değişimlerin yılıydı. Bankalar batmış, işsizlik ve yoksulluk artmış, IMF programları ülkeyi kasıp kavurmuştu. Ülkenin siyasal sistemi derin bir meşruiyet krizi yaşıyor, hükümetler kısa ömürlü ve zayıf kalıyor, seçim tartışmaları ve “yeni sol parti” arayışları gündemi kaplıyordu.

Emek Hareketi ve Sendikalar:
Tam bu süreçte, sendikal hareketin bir “Emek Platformu” adı altında bir araya gelmesi, toplumsal muhalefetin odağı haline gelmişti. DİSK, Türk-İş, KESK ve diğer sendikal yapıların katılımıyla oluşan bu platform, bazı büyük mitingler örgütledi. Fakat hareketin gerçek anlamda kitleselleşip kitleselleşemediği, bürokrasiyle taban arasında bir yarılma olup olmadığı solda tartışma konusuydu.

Solun Durumu ve SİP-EMEP-ÖDP:
O dönemde sosyalist hareket, üç ana bileşen etrafında kümeleniyordu:

  • EMEP (Emek Partisi): Daha çok sendika tabanına yaslanan, “işçi hareketi” vurgusunu öne çıkaran ve “birlikçi” çizgiyi önemseyen bir parti.
  • SİP (Sosyalist İktidar Partisi, bugünkü TKP): “Açık kimlikli komünist parti” iddiası, bağımsız, kendi örgütsel varlığını önceleyen ve sendikal bürokrasiye mesafeli bir yaklaşım.
  • ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi): Solun en geniş “cephe” denemesi, farklı eğilimlerin ve aydınların bir arada tutulmaya çalışıldığı, ama çok renkliliğin krize dönüştüğü bir birlik modeli.

Dönemin Tartışma Konusu:
Büyük soru şuydu:

  • Türkiye’de sol, “işçicilik” mi yapmalı, yoksa solun ideolojik/kültürel/bağımsız çizgisini mi korumalı?
  • Sınıfın birliği ile “solun birliği” aynı şey mi?
  • Sendika bürokrasisiyle kitle hareketi arasındaki fark nerede başlıyor, nerede bitiyor?
  • Emek hareketiyle gerçek bir toplumsal-siyasal alternatif doğar mı, yoksa bu ancak “açık kimlikli” bir sosyalist (komünist) partinin bağımsız hattıyla mı mümkün olur?

Çubukçu-Kuzulugil Polemiği de tam bu tartışmanın göbeğinde:

  • Çubukçu, EMEP’e yakın bir yazar olarak, solculuğun belirsizliğine, aydın-işçi mesafesine, kitlelerle bütünleşme gereğine, “sendika bürokrasisinin ötesine” geçmeye ve sınıfın birliğine vurgu yapıyor.
  • Kuzulugil ise SİP’in/Gelenek çevresinin sesi olarak, Çubukçu’yu “ekonomizme”, sendikal bürokrasiyle uzlaşmaya, siyasetten kaçmaya, ideolojik mücadeleyi ihmal etmeye dönük olmakla eleştiriyor. Ayrıca, kendi örgütlerinin işçi hareketiyle teması olduğu halde “aydın, sekter, işçiden kopuk” diye yaftalanmasına da öfkeleniyor.

Büyük Resim:

Kısacası, 2001’in büyük krizinde, “solun toplumsal bir güç olabilmesi için neye yaslanmalı, neyi aşmalı?” sorusu üzerinden,

  • Kitle (işçi) hareketiyle birleşme iddiası mı,
  • Bağımsız ideolojik-politik örgüt mü,
  • Birleşik sol cephe hayalleri mi
    tartışılıyordu.

Ve o günkü tartışmanın bugüne aktardığı şeyler, hâlâ Türkiye solunun çoğu temel meselesinde canlılığını koruyor.


Bu bağlamla beraber, yukarıda verdiğim alıntı-alıntı ilerleyen “adım adım” karşılaştırmayı okuyucu çok daha rahat kavrayacaktır.
Başka bir detay ya da dönemin başka bir aktörü hakkında ek soruların olursa yine detay ekleyebilirim!

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Solculuk Polemiği (2001)”

  1. Geri bildirim: Kolla örgütü — muhaberat derlemesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER