🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
Beyoğlu sahaflarında toz, camdan süzülen akşam ışığıyla kıvıl kıvılken Aslı Gibi boynundaki aslı gibidir mührünü yokladı. Çeviri büroları kapanmış, ilan panolarını girdi yazarı arayan duyurular sarmıştı. İçinden ‘hayırlısı’ deyip tezgâhının çekmecesini kapattı.
Telefon çaldı. Kadir Şerh’in sesi telaşlıydı. Yayınevine ulaşan, Melik Dilsiz’in yüzyıllık mektubu otomatik çeviride ‘başsağlığı’ cümlesinden şenlikli bir tanıtım türetilmiş, aile ayaklanmıştı. Ruhuna el-Fatiha etiketleri ortalığa saçılmıştı.
— Son çare sensin, dedi Kadir. — Son çevirmen.
Toplantı odasında Parametre Paşa diye anılan Erkan Devir beyaz tahtaya tek kelime yazmıştı: masraf. Aslı enteldantel lagalugayı sırtlandı:
— Çeviri bir sektör değil; yer değiştirmedir, kelimelerin göçü, dedi. — Mütercim gümrük memuru değil, sınır nöbetçisidir. Siz köpüğe bakıyorsunuz; derinde dil susar, anlam çağırır. Allah’a emanet.
Plan çizildi: çevrimdışı, yani şebekeden kopuk çalışılacak. Meali Melek mektubun optik arşiv sayfalarını fotoğrafladı; Betül Metafor metnin kokusunun yapay zekâya sızdığını fısıldadı; Parantez Paşa iki düzeltmen kalemi uzattı:
— Parantezi kapatmazsan anlam üşür; virgül nefes aldırır, dedi. — Tırnağı açık bırakma; geceyi üşütür.
Tam karşı binada Lokma ve Dil Düzeneği Buluşması başlayacaktı. Programda Erkan Devir. Sahnede ışık parlak, salon loştu. Aslı kısa bir söz aldı; ‘nazar’la ‘göz’ün, ‘keder’le ‘melâl’in aralığını anlattı. Alkışlar gecikti. Tevafuk işte: zaman daralıyordu.
Gülhane’ye bakan eski noter odasında kablo söküldü, pencereler gazete kâğıdıyla örtüldü. Kapalı devre bir bilgisayarda ilk satır açıldı: müteveffa. Makine olsa ‘vefat eden’ derdi; Aslı ‘artık aramızda olmayan’ yazdı, yanına incecik bir dipnot düştü: yine de aramızda kalan.
— Abla, bu fazla oynama, dedi Meali.
— Gerçekçilikten kaçarken hakikati düşürmeyelim, dedi Aslı. — Melik’in sesi evrak dili değil; yara dili. Dipnot, yaranın sargısıdır.
Bir paragrafta Melik ‘kelamın kabuğu çatladı’ diyordu. Aslı kalemi durdurdu:
— Burada ‘zar’ diyelim; zar yırtılır, kabuk kırılır. Melik tıp görmüş; benzetmesi oradan beslenmiş olabilir.
Kapı sertçe açıldı. Erkan ve iki hukukçu girdi. Bingül Yamaç dosyaları salladı:
— Metin aygıtlarımızda ‘geliştirme amaçlı’ saklı. Tarihe direnmeyin.
Aslı mührü avcunda çevirdi:
— Mühür, orijinalin hatırlama hakkıdır, dedi. — Akışı çamura bulamayız.
Saniyeler ağırlaştı. Meali’nin telefonunda beklenmedik bir pencere açıktı.
— Erişim hâlâ bende, diye fısıldadı. — Bu, şans mı, yazgının kıvrımı mı?
— Zamanın cilvesi, dedi Aslı. — Kayıtlara düşmüş bir kader notu.
Bir tuşa bastı. İnce bir ses: Veri silindi.
— Elvedâ meslek hayatım, dedi Meali. — Bu hamlenin ruhuna küçük bir Fatiha.
Sabaha doğru yönetim kurulu toplandı. Masada iki metin yan yana: solda düzenek ürünü, sağda Aslı’nın çevirisi. Başkan Tınaz Tutarsız gözlüğünü çıkarıp eğildi:
— Sağdaki metin bir yerde durup derin bir nefes bırakıyor, dedi. — Bu susuşu makine niye kuramıyor?
Aslı gülümsedi:
— Çünkü sükût, ayarla ölçülen şey değildir; işin usulüdür, dedi. — Rakam tutmaz; dirayet ister.
Odanın havası değişti. Kadir Şerh dosyayı kapattı. Tınaz başını salladı:
— Gazeteye şu açıklama: ‘Mektubu bir insan çevirdi; bedelini ödedik.’ Hukuki ne varsa karşılarız. Konu kapanmıştır.
Erkan kapıdan çıkarken yalnızca şunu mırıldandı: Takdiri ilahî.
Kapıda kuyruk oluştu. Kitabın sırtında tek satır: Aslı Gibisiyle Mektuplar. İlk sayfada zarif bir cümle: Çeviri, aramızda kalanın hafızasıdır. Aynı akşam buluşmanın son oturumunda Betül Metafor söz aldı:
— Aygıtı çöpe atmayalım, dedi. — Ama kimi metinler var; üzerine usulca üfleyince kendi sesinizi duyarsınız. O sesten tasarruf edilmez.
Sahaflara dönen Aslı, mührü bırakıp kalemi doğrulttu. İçeri, kenarları çizili bir Fransızca öyküyle Siret Akın girdi:
— Düzeneğin dizdiği cümlelerde sanki kasten bırakılmış bir boşluk var, dedi.
— En sevdiğim boşluk, dedi Aslı. — Doldurulsun diye değil; etrafında konuşulsun diye vardır. Oraya kelime değil, sükût koyarsın.
Akşam kızıllığında Kız Kulesi siluet oldu. Şehirle metin aynı rüzgârı paylaştı. Aslı mühür basarken içinden geçirdi: Kelimeler, doğru elde, bazen sözle çoğalır; bazen de iyi bir susuşla. Eyvallah.
Resmî duyuru öğle üzeri noterin camına asıldı: aslı gibidir kaşeleri kaldırılmış, karekodlu onay dönemi başlamıştı. Camın önünde duranlar başlarını uzatıp sessizce okudu; her birinin yüzünde aynı hayret kıvrımı. Aslı Gibi, boynundaki mühürü avcuna alıp baktı. Demek tedavülden kalkıyordu. Demek artık bir kaşenin, bir el yazısının itibarı, bir karekoda emanet edilecekti. İnceden gülümsedi: Allah’a emanet.
— Geçmiş olsun Aslı Hanım, dedi camı silen görevli. — Yeni sistem bugün yürürlükte. Eski kaşeleri teslim almamız gerekiyor.
— Teslim ederim, dedi Aslı. — Ama önce vedalaşayım.
Yayınevine geçtiğinde Kadir Şerh kapıda onu bekliyordu. Koridorda heyecan, odalarda fısıltı vardı. Melik Dilsiz’in kitabı ikinci baskının eşiğindeydi; bir yandan da sahte nüshalar dolaşıma girmiş, kapakta mühür taklidi kırmızı bir leke. Karekod okutanlar boş sayfaya düşüyor, okutmayanlar “orijinal bu” diye birbirine hava atıyordu.
— Kargaşa büyüyor, dedi Kadir. — Şu kaşeyi bir kez daha vursak, okur sakinleşir.
— Vurduğum anda suç olur, dedi Aslı. — Kaşe değil, tanıklık yapabilirim. Bir tercüme beyanı yazar, e-imza atarım. Hukukçuya da söyleriz.
— Hukukçu aranıyor, dedi Kadir. — Bingül Yamaç geldi bile.
Bingül, çantadan bir taslak çıkardı.
— Karekodlu doğrulamada ‘aslına uygun tercüme beyanı’ diye bir alan var. Kaşe yerine oraya adınızı düşeceksiniz, dedi. — Mühür yok ama mütercimin sorumluluğu baki. İsterseniz, bu beyanı kitapla birlikte yayımlayalım. “Aslı Gibi çevirdi ve onayladı” gibi.
Aslı bir an durdu, kendi adını duyunca gülümsedi.
— İroni mi bu?
— Şu günlerde ancak bu kadar ince dokuyabiliyoruz, dedi Bingül. — Kader de biraz mizah seviyor.
Akşama doğru televizyon ekranlarında bir tartışma programı patladı. Karşı panelde Erkan Devir, peşi sıra “kaşe romantizmi” diye konuşuyor, yeni dönemi anlatıyordu. Aşağıda akan yazı şunu diyordu: Aslı gibidir tedavülden kalkıyor. Stüdyonun loşunda, Erkan’ın sesi uzadı:
— Belge güvenliği çağ atlıyor. Elle bastığınız mühüre duygusal yatırım yapmayın. Artık belgenin kendisi konuşuyor.
Aslı telefonundan canlı yayına mesaj attı, beklenmedik şekilde stüdyo hattı ona bağlandı.
— Mühür duygusallık değil, tanık yazısıdır, dedi. — Bir belgenin sesi varsa, o sesi duyulur kılan da insandır. Tekniğe lafım yok, ama tekniğin kulaklarını kim açacak?
Erkan dudak büktü.
— Teknik kendi kulaklarını da yapar.
— Kulak yapar ama kulak sahibi olmaz, dedi Aslı. — İsmi üstünde: kulaklık başka, kulak başka.
Stüdyoda bir anlık sessizlik oldu. Sunucu “araya gidiyoruz” dedi. Aslı telefonu kapatırken içinden geçti: Takdir-i ilahî; bir cümle bazen doğru yere düşer.
Ertesi sabah sahaflar sokağında kepenkler yeni kalkıyordu ki, bir pankart indirildi: Müze-i Belgeler’de ‘Mühürler ve Suretler’ sergisi açılıyordu. Pankartın sol alt köşesinde minik bir duyuru: Mühür bağışları kabul edilir. Teslim edenlere makbuz düzenlenir. Aslı’nın gözleri parladı; bu, mühürle vedalaşmanın yakışıklı bir yoluydu. İçeri girdiğinde küratör karşısındaydı: Mühürdar Muammer.
— Sizi tanıyorum, dedi Muammer. — Kaşenizin gölgesini kitap sayfalarında gördüm.
— Gölgeler artık karekoda sığmıyor, dedi Aslı. — Size bir emanet getirdim.
Mühürdar Muammer, mührü eline alıp ters yüz etti.
— İlginç, dedi. — Bu kalıp, rahmetli ustamın atölyesinden çıkma. Numarasına bak, bir üst seridekinden bende de var.
Aslı şaşırdı. Tesadüf değildi sanki; banttan ayrılan son iki kaşe, yıllar sonra aynı gün karşılaşmıştı.
— Böyle tesadüflere ben ‘yazgının kıvrımı’ derim, dedi Aslı.
— Biz de ‘nasibin işareti’ deriz, dedi Muammer. — Dilersen bu kaşeyi sergiye de vururum; “son kez” diye. Hukuken sakınca yok; sanat gösterimi kapsamında.
— Son kez basılsa yeridir, dedi Aslı. — Sonrası, ruhuna el-Fatiha.
Müze salonunun ortasında büyük bir defter vardı; ziyaret defteri. Muammer mührü bastı. Mürekkep, sanki yılların ağırlığını taşırken harflerin içini yavaşça doldurdu. Aslı baktı: aslı gibidir. Bu kez, mürekkep kadar nefes de kuruyordu. Derin bir iç çekti, mührü camlı vitrine bıraktı.
Öğleden sonra yayınevinde izdiham. Sahte nüshaların en çok satıldığı dükkânların listesi çıktı. Betül Metafor kapıdan uzandı:
— Sokağın başındaki tezgâhta iki yalan kopya yakaladık. Üstünde çarpık bir kaşe izi. Kâğıt ince, mürekkep kokusu ağır.
— Göz boyamak için kokuyu bile taklit ediyorlar, dedi Aslı. — Kokuya bile ‘aslı gibidir’ demişler. Yazık.
Masaya oturup beyan metnini yazdı. Her cümleyi tartarken eli, sanki bir kez daha çeviri yapıyormuş gibi titiz davrandı. Bazı sözcükler aralıksız çakışıyordu: “Yukarıdaki metnin tarafımdan aslına uygun çevrildiğini beyan ederim.” “Anlam, üslup ve bağlam gözetilmiştir.” “Okurun huzuruna bu sorumlulukla çıkar.” Son satırda durdu; kendinden bir cümle ekledi: “Mühürsüz de tanıklık olur; yeter ki söz, kendini taşısın.” Karekod alanına e-imzasını attı.
Beyan yayımlanınca ortalık yavaş yavaş sakinledi. Kadir Şerh rahat bir nefes aldı:
— Galiba okur bunu bekliyormuş. Bir insanın “Evet, bu böyledir” deyişini.
— İnsan sesi, gürültünün içinden yol açar, dedi Aslı. — Mühür de onun parmak iziydi. Şimdi parmak izi dijital; olsun. Ses hâlâ ağızdan çıkıyor.
Ertesi gün sabahtan nüfus müdürlüğüne uğradı. Sıra numarası cebinde. Pencerenin arkasında oturan memurun ismi ‘Hükmi Şekil’di; masasında kaktüs, arkasında takvim.
— Buyurun, dedi memur. — Nasıl yardımcı olayım?
— Adım soyadım hakkında bir danışma, dedi Aslı. — Her yerde karışıklık oluyor. “Aslı gibidir” ifadesi kalktı diye, adım espri konusu oldu. Resmî yazışmada sorun yaşar mıyım?
Memur gülümsedi.
— Adınızın tedavülden kalkması söz konusu değil, dedi. — İfade değişti, hayat devam ediyor. Zorlanırsanız, “Aslı Gibi adlı şahıs” diye ayrı yazarız, olur biter.
— Yani ben yürürlükteyim?
— Hem de sapasağlam, dedi Hükmi Şekil. — Kaşeler gelir geçer; kişi kalır.
Binadan çıkarken telefon titredi. Bilinmeyen bir numara: “Yarın, Mühürdar’da küçük bir buluşma. Gelir misin?” İmza yok. Yer olarak yazan tek kelime, mahallenin adıydı: Mühürdar. Sanki semtin adı, günü mühürlüyordu. Tevafuktu bu; belki de yazgının bir kıvrımı daha.
Mühürdar iskelesinde gün batımı. Denizin üstü tül gibi. Aslı bankta otururken yanına biri yaklaştı. Yaşlıca bir adam; elinde evrak dolu bir zarf. Tanıştırdı kendini: Tevafuk Tevfik.
— Rahmetli Melik Dilsiz’in yeğeniyim, dedi. — Aile arşivinden bir mektup daha çıktı. Bu kez yayımlanmasını istemiyoruz; evde okunacak, hatıra kalacak. Ama aile içinde doğru anlaşılsın. Kaşeniz kalkmış; biliyorum. Yine de size getirdim.
Aslı zarfı saygıyla aldı.
— Kaşe yoksa bile kulak var, dedi. — Mektuba kulak vereyim. Ailenin izniyle küçük bir açıklama notu düşerim. Bazen en iyi yayınevi, evin salonudur.
Zarfın içinden çıkan kâğıtlar, yaşla sararmıştı. Yazının bir yerinde şunu okudu: “Bir gün, yazdıklarım başkasının ağzında yaşayacak. O gün, benim olmadığını; ama benden geçtiğini bilsinler.” Aslı’nın gözleri doldu. Kader yine not düşmüştü.
Gece sahafa uğradığında Siret Akın masanın başında onu bekliyordu. Kenarı çizili öyküsünü uzattı.
— Yeni sistem yüzünden herkes “karekod var mı” diye soruyor, dedi. — Ben de beyan yazmayı öğrendim, ama içime sinmiyor. Eksik bir şey var.
— Eksik olan, beyanın soğuk diliyle metnin sıcak dili arasında köprü, dedi Aslı. — O köprüyü sen kuracaksın. Beyanı yazarken bir cümle de kendinden ekle. Sorumluluk cümlesi. “Okurla aramda tanıklık sözleşmesi kuruldu” gibi.
— Sözleşme deyince içim ısındı, dedi Siret. — Çünkü söz var içinde.
Aslı, boynundaki zinciri açtı. Mühür artık müzede olsa da zincirin ağırlığı hâlâ oradaydı. Zinciri Siret’in avucuna bıraktı.
— Bu, hatırlama ağırlığı olsun, dedi. — Kaşe gitti; ama kulak sende kalsın. Dilin hakkı, kulakla başlar.
Siret mahcup bir sevinçle başını eğdi.
— Hakkınızı ödeyemem.
— Hakkın ölçüsü yok, dedi Aslı. — Yeter ki söze sadakat olsun.
Ertesi hafta, Müze-i Belgeler, kısa bir duyuru yaptı: “Aslı gibidir kaşesinin son basımı sergimizde görülebilir.” Altına bir ziyaretçi notu iliştirilmişti: “Mühür susmuş; ama iz bırakmış.” Not, Betül Metafor’un elindendi. Yanına küçük bir dua düşülmüştü: Ruhuna el-Fatiha — kaşenin değil, kaşenin taşıdığı vefanın.
Aslı, notere gidip kaşe teslim tutanağını imzaladı. Kalemi bırakırken görevli sordu:
— Zor mu?
— İnsan sesi kolay değil, dedi Aslı. — Ama meşakkatli işin bereketi boldur. Kaşe tedavülden kalktıysa da, tanıklık tedavüle devam.
Dışarı çıktığında rüzgâr yüzüne vurdu. Kız Kulesi uzakta titreşen bir çizgi gibiydi. Cebinden küçük bir kâğıt çıkarıp iki cümle karaladı: “Mühürsüz çağda söz, kendi mührünü ister. O mühür de kulakla vurulur.” Kâğıdı katlayıp kitabın arasına koydu. Kendi kendine mırıldandı: Allah’a emanet.
Aslı Gibi, adını değiştirmedi, işini bırakmadı; yalnızca eski aletini müzeye, sesini yeniden işine teslim etti. Tedavülden kalkan, bir demir parçasıydı. Tedavülde kalan ise sözün sorumluluğu. O sorumluluk, her çeviride yeniden yürürlüğe girdi; bazen bir imza, bazen küçük bir susuş, bazen de kaderin kıvrımını hatırlatan bir tesadüf eşliğinde.
Öğle haberlerinin alt yazısı akarken meydandaki ilk otomatın üst panelinde şu satır yanıp söndü: HIZIR — Hızlandırılmış İmza ve Zorunlu İnceleme Robotu. Topluluk uğuldadı, telefonlar havaya kalktı. Aslı Gibi, sahafın kapı eşiğinden bakıp içinden geçirdi:
— İsim yerinde… HIZIR yetişiyor ama yetiştiği yere mührü değil, karekodu konduruyor. Hayırlısı.
Kadir Şerh aradı.
— Yayınevine uğrayabilir misin? — Beyanı sisteme yükledik, “duygusal sapma” uyarısı yanıp sönüyor.
— Duygusuz beyan, beyan sayılır mı? — Yoldayım.
Masada iki gri kutu; ekranlarında kırmızı bir satır: “Cümlede sükût etkisi tespit edildi. Düz yazıya çeviriniz.” Camın ardında Erkan Devir göründü.
— Suç değil, şablona uymuyor, diye karşılık verdi. — Okurun algı kanalını tıkamayalım.
Aslı kaşını kaldırdı.
— Yanlış anlamayı önlerken doğru anlamın kalbini söküyorsunuz. Damarını alırsanız satır yürüyemez.
Kadir araya girdi.
— Beyanı iki katman sunalım: Üstte yalın metin; altta “mütercim notu” diye bir es aralığı. Hukuken yolu açık.
Erkan omuz silkti.
— Es aralığı sizin olsun; robota mesuliyet yükleyemem.
Müze-i Belgeler’den Mühürdar Muammer telaşla ulaştı:
— Temizlik robotu vitrini yanlış kimyasalla silmiş; son basımın mürekkebi solmuş.
Eski usul kömür tozuyla rölyef aldılar; sönük iz, derinden yükselip kâğıda gölge verdi.
Aslı parmak uçlarıyla yokladı.
— Mürekkep uçar; iz kalır. Ruhuna el-Fatiha — mürekkebin değil, hatırlamanın.
Ertesi sabah HIZIR’ın önünde sıra uzamış. Parantez Paşa evrakıyla beklerken Meali Melek kulağına eğildi:
— Az önce biri boş kâğıdı doğrulattı. Cihaz “Arşivde karşılığı var” diye onay verdi.
Kâğıtta yalnızca Aslı’nın aileye düştüğü tek cümle vardı: “Bazen en iyi yayınevi evin salonudur.” Makine, Melik’in defterindeki bir satıra benzerliği yakalamıştı.
Aslı ekrana baktı.
— Benzeyiş, akrabalık sayılmaz; akrabalık için şahitlik gerekir.
Parantez Paşa homurdandı:
— Parantez açıksa anlam cereyan yapar; burada parantez, beyan.
Tam o sırada karşı sokakta bir teslimat robotu bordürde takılıp sepeti devirdi; sararmış zarflar yola saçıldı. Üstlerinde müze damgası: Kıymetli Evrak. Bir zarfın ağzında “Dilsiz Ailesi” yazıyordu. Aslı dikkatle toplattı, güvenliğe teslim etti; Muammer’i aradı.
— Bu, rastgele değil, dedi Muammer. — Yola çıkması gereken, kendini görünür etmiş.
— HIZIR’ın gölgesinin dibinde hem de, diye buruk gülümsedi Aslı. — Bordür de kaderin kıvrımıymış meğer.
Belediyenin tanıtım toplantısında Şablon Şerif kürsüdeydi:
— Robot destekli doğrulama sayesinde hız, adalet, erişilebilirlik birleşiyor, diye sıraladı.
Aslı söz aldı:
— “İnsan hatası” dediğiniz, çoğu kez insan payıdır. O payı çekerseniz, metin nefes alamaz. Hız olur; iz kalmaz.
Erkan atıldı:
— Biz iz değil, iz sürmeyi sağlıyoruz: izlenebilirlik.
— İz sürmek bakmak içindir; iz kalmak için, diye karşılık verdi Aslı. — Aradaki fark, kalbin ritminde gizli.
Akşam sahafa döndüğünde kapıya küçük bir kart astı: İnsan Beyanı Masası. Altına üç satır yazdı:
Karekodun kenarından taşan soluk için gelin.
Bir metni bitirip içinizde tortu kaldıysa gelin.
Söze şahit lazımsa gelin.
İlk gelen Siret Akın oldu.
— Laboratuvara robotlar da yerleşti, dedi. — Örnek metinleri onlar dağıtıyor. “Söz Nöbeti” diye kulüp kurduk; sizi bekliyoruz.
Aslı elini uzattı.
— Güzel isim. Önce beyanını birlikte yazalım: Sen cümleleri dök; ben yalnızca tırnak, virgül ve sus payı koyayım.
Kapı aralığından Meali ses verdi:
— HIZIR’a yama geçti. “Sükût etkisi” uyarısı “duraksama önerisi” oldu. Az ama yerinde bir adım.
Aslı gülümsedi.
— Demek ki rüzgâr, metalin yüzüne de dokunabiliyor.
Tam o esnada memnuniyet robotu içeri süzüldü:
— Hizmetten hoşnut musunuz?
— Ölçütün ne? diye sordu Aslı.
— Üç ölçek: hız, doğruluk, maliyet.
— Bir dördüncüyü aç: vefa.
Ekranda yeni bir satır belirdi: Vefa. Yanında boş kutucuk. Aslı kalemiyle küçük bir işaret koydu.
— Öğrenmenin en güzel hâli, boş kutucuk açabilmektir.
Robotun ışığı titreşti; kapıya yönelmeden önce geri döndü:
— Teşekkür ederim.
— Eyvallah, dedi Aslı. — Allah’a emanet.
Gece Mühürdar’dan geçerken denize baktı; içinden şu cinaslı notu geçirdi: Mühürdar’a mühür dar geldi; ama sözün yeri geniş. Zincirin boş halkasını avucunda yoklayıp ekledi: Tedavülden düşen demir, eşya kısmıydı; tedavülde kalan, söze verilmiş söz. Bazen bir beyan cümlesi, bazen kısa bir duraksama, bazen de bordürde tekleyen bir robotun saçtığı zarflar eşliğinde, yazgının defterine not düşmeye devam etti.
Öğleye doğru haber yayıldı: meydandaki HIZIR istasyonları tekleyip duruyor, doğrulama kuyruğu kıvrım kıvrım uzuyordu. Aslı Gibi sahafın kapısında beklerken içeri telaşlı bir aile girdi; yüzleri soluktu. Masaya zarf bıraktılar: yurt dışında vefat eden babalarının nakil kâğıtları. Akşam uçağı var; bugün toprağa kavuşacak. Ruhuna el-Fatiha.
— Çeviri lazım, dedi oğul. — Karşı taraf ‘beyan’ istiyor; karekodsuz almıyorlar.
— Metin bende, dedi Aslı, sandalyeyi çekip otururken. — Beyanı da yazıp e-imzayı düşerim. Sonra istasyona koşar, karekodu alırız.
Cümleleri birbirine ilmek ilmek bağladı; tarihleri yerli yerine, terimleri eksiksiz. ‘Ölüm kayıt örneği’yle ‘nakil muvafakati’nin nüanslarını tek tek yerine koydu. Beyan satırına kendi sorumluluk cümlesini ekledi: ‘Okuyup tartarak çevrilmiştir; anlam, üslup ve bağlam gözetilmiştir.’ E-imza tamam. Geriye sadece doğrulama.
Meydana vardıklarında ekran uyarıyordu: ‘Yazılım güncelleniyor. Lütfen bekleyiniz.’ Kuyruk homurdanıyor; güneş tepeden bastırıyordu. Bir çocuk mızırdandı, bir yaşlı “bir yudum su var mı” diye seslendi. Aslı içinden, “nasip” dedi.
Belediyenin gri aracı yanaştı. Kapıdan yaka kartında Hıdır Yeşil yazan genç indi: Hızlandırılmış İmza ve Zorunlu İnceleme Robotu bakım teknisyeni. Kalabalıkta fısıltı: “Hızır yetişti galiba.”
— İstasyonu kapatmadan acil doğrulama mümkün mü? diye sordu Aslı.
— Kural sıkıdır, dedi Hıdır. — Ama cenaze evraklarında ‘istisna menfezi’ var. Menfezi açarız; hakkı odur.
Güneş bulutla örtüldü; istasyonun gölgesi tam sıradakilerin üstüne düştü. Hıdır kapağı söküp modülü yerine oturttu. Parantez Paşa bir adım öne geldi, evrakı düzeltti:
— Parantez açık kalırsa mana sızar, dedi alçak sesle. — Virgülü de nefese pay bırakacak gibi koyalım.
— Pay bol olsun, dedi Hıdır, gülümseyerek.
Ekranda yeni satır yandı: ‘Acil pencere açıldı.’ Dosya okutuldu; karekod yanıp söndü; yazıcıdan ince bir fiş çıktı. Ailenin rengi yerine geldi; oğul kâğıdı kalbinin üstüne bastı.
— Yetiştiniz, dedi titreyerek. — Vallahi yetiştiniz.
Aslı yutkundu. “Galiba HIZIR’ı ben yetiştirdim,” duygusu bir an içinden geçti; kendi kendine “takdiri ilahî” deyip sustu.
Yan bankta bir kadın fenalaştı. 112 çağrıldı; ekip hızla ulaştı. O sırada istasyon ekranında bir satır belirip kaydı: ‘Duraksama önerisi: Gölgeye geçiniz, suyunuzu içiniz.’ Kalabalık bir an sustu; “Demek yazı da insanın halinden anlıyor” diye mırıldanan oldu. Yağmur iki damla atıp geçti; martı sesleri araya girdi. Tesadüfün ayarı tamdı.
— Sağ olasın, dedi Aslı, işler biter bitmez. — Adın?
— Hıdır, dedi genç. — Hızır değil; ama elden geldiğince yetişirim.
— Kimi sözcükle, kimi tornavidayla, dedi Aslı. — Gayret aynı gayret.
Aile uzaklaşırken oğul geri döndü:
— Adınız gerçekten Aslı Gibi mi?
— Evet, dedi Aslı. — Kaşesi tedavülden kalktı ama adı duruyor.
— Kaşe gider, niyet kalır, dedi oğul. — Hakkınızı helâl edin.
— Helâl olsun, dedi Aslı. — Yolunuz açık.
Akşam sahafa döndüğünde kapıda imzasız bir zarf buldu. İçinden küçük bir fiş çıktı: ‘Doğrulayan birim: HIZIR-İstasyon 3. İşlem notu: istisna menfezi kullanıldı.’ Köşesinde kurşunkalemle çekik bir yaprak işareti vardı. Aslı fişi deftere koydu. “Ben mi koştum ona, o mu geldi bana, yoksa söz kendi yardımını mı buldu?” diye içinden geçirdi.
Gece Müze-i Belgeler’den Mühürdar Muammer aradı:
— Vitrine bir not bırakılmış, dedi. — ‘Mühür dar gelir; niyet geniştir.’ Altında küçük bir dua: Ruhuna el-Fatiha. Kimin bıraktığı belli değil.
— Belki aileden biri, dedi Aslı. — Belki de Hıdır Yeşil’in cebinden düşen o yaprağın kardeşi.
Ertesi sabah belediyenin memnuniyet birimi sahafın önüne uğradı; minik bir aygıt, nazik bir ses:
— Hizmetten hoşnut musunuz?
— Ölçünüz hâlâ üç kalem mi? Hız, doğruluk, maliyet? diye sordu Aslı.
— Dördüncüyü dün açtık, dedi aygıt. — Vefa.
Aslı kalemiyle küçük bir işaret koydu.
— Öğrenmenin sırrı, boş kutu açmaktır, dedi.
Aygıt bir an titredi; ardından beklenmedik bir bilgi paylaştı:
— Kayıt: ‘Acil pencere yönergeye uygundur.’ Notu düşülmüş.
— Demek menfez usulüne göre açılmış, dedi Aslı. — İzi olan, iz bırakır.
Parantez Paşa karşı kaldırımdan bir fiş salladı:
— Arkasına küçük bir not düştüm, dedi. — ‘Yetişen, sadece istasyon değil; sözün hakkı.’
— Belki de yetişen niyetin kendisidir, dedi Aslı. — Kısmet.
O gün akşamüstü Hızırpaşa Yokuşu’ndan inerken durdu. Yokuşun adı kulağına uğurlu geldi. “HIZIR’ı yetiştirdim” cümlesi tam yerini bulacak gibiydi ama bir yarım kelime hep havada asılı kaldı. Aslı defterine not etti: “Hızlı olan cihaz; yetişen bakış. Belirsiz olan, kimin kime yetiştiği. Eyvallah.”






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER