🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🌊➰🧭 AKIŞ 🌊➰🧭
Akıl hastası / Kafası karışık (mental disorder) / Gelmiş ve Geçecek / Geçenek bilinçdışıdır: Neden tarihin dışına düştük? / Gelenek ve Geçenek: Eleştirel Tarih ve Eşleştirel/Analitik Bağlam
Ankara’dan Bakırköy’e yılbaşı sürprizi için yola çıktığımız günü hatırlamıyorum; bu yüzden anlatıyı babamın sesinden topluyorum. Annem, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde şef muavini olarak geçici görevde, biz ise hemşire lojmanına misafir olamayan iki ziyaretçi. Bir hemşire aracılığıyla haber uçuyor, annem pencereye çıkıp el sallıyor, sabah erken üçümüz hastanenin kafeteryasında buluşuyoruz. Çay ve poğaça alıyoruz, masamız ortak; hastalar, yakınlar, hekimler ve sağlıkçılar aynı zeminde, aynı hamurdan pay alıyoruz. Derken poğaçalardan biri önümden bir el tarafından kapılıp gidiyor. Küçük bir çocuk olarak öfkelenmeme ramak kalmışken yetişkinlerin düzeni devreye giriyor; ‘akıl hastası olduğu için öyle yaptı, kızma, yenisini alırız’ deniyor ve olay kapanıyor. O kapanışın içinde açılan bir kapı vardı: daha birkaç ay sonra, ‘annen ne iş yapıyor’ diye sorulduğunda ‘doktor’ demem, ‘akıl hastası nedir’ diye sorulduğunda ise ‘yaramazlık yapan büyük insan’ diye cevap vermem bu kapının işaretleriydi. Yetişkinlere çocuk muamelesi yapan bir uygarlığın dili, aklı, iyi niyetli görünen etiketleri ve dikişleri bu küçük sahnede bir araya gelmişti. ‘Uzay çerezi’ yazısını hecelettiğim o gün, çocuk aklının merakını saklamayan bir kahkaha kadar basitti dünya; ama o kahkaha, dilin ve zamanın nasıl çalıştığına açılan bir geçit de olabilirdi.
Zamanı ikiye yaran cümle
Zamanı önce ‘şimdi’ ve ‘şimdi değil’ diye ikiye ayırıyorum. ‘Şimdi değil’ zaten eskiden beri ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’ diye ikiye ayrılır; bunu herkes bilir. Fakat ‘şimdi’nin de ikiye ayrıldığını kimse kolay kolay söylemez. ‘Şimdi’nin içinde ‘gelmiş’ ve ‘geçecek’ diye iki boyut daha vardır. ‘Gelmiş’, önümüze düşen özgül izdir; yüz yüze gelişin, kulağımıza değen sözün, burnumuza gelen kokunun veya içimize konan o isabetli çağrışımın adıdır. ‘Geçecek’ ise aynı izle az sonra karşılaşmanın, tanımanın, ‘evet buydu’ demenin adı. Bunu gündelik bir sahnede görmek kolaydır: randevuya gelmiş bir arkadaş, dikkatimizin odağına yerleşir; etrafta akıp giden kalabalık ise az sonra geçip gidecek, arka planın dokusunu oluşturacaktır. ‘Gelmiş’ ile ‘geçecek’ birbirini tamamlayan iki yüzdür; biri figürü öne çıkarır, diğeri sahneyi görünür kılar. Bu iki yüzün dengesi bozulduğunda, ya figür sahneyi yutar ya sahne figürü siler. Tam bu noktada Şekil 1’e bakmak, iki parçayı tek bakışta görmemize yardım eder; görselin üstünde konuşmaya gerek yoktur, bakış kendi işini yapar.
Gelenek ve Geçenek: çifte akımın haritası
Zamanın ana nehri Gelenek’tir; Geçmiş’ten Şimdi’ye uğrayarak Gelecek’e akarken bize öngörülebilirlik ve tutarlılık sağlar. Ancak bu nehirle birlikte akan ince bir bant daha vardır; ona Geçenek diyorum. Geçenek, ‘gelmiş’ ile ‘geçecek’ arasında ters yönde dolaşır ve bilgiyi az sonra olacaklardan Şimdi’ye sızdırır. Şimdi, bu iki akımın menteşesidir; menteşeyi yok saydığımızda ya sadece tarih yazıcısı oluruz ya da sadece sezgi dilencisi. Şekil 2 tam da bu ikiliyi aynı çerçevede serer:
Üstteki düz çizgi Gelenek’in hattıdır, alttaki dairesel bant Geçenek’in geri-yansıması. İkisi aynı anda çalışır; biri sahneyi taşır, diğeri sahnenin izini birkaç dakika geriye gönderir. Bir olay yaklaşırken zihnimize düşen o spesifik çağrışımı ‘gelmiş’ diye duyumsarız; olay gerçekleştiğinde yaşadığımız keskin tanıma ise ‘geçecek’tir. Şimdi, iki akımın üst üste bindiği yer olarak hem anlatının düğümü hem çözümüdür.
Dikiş ve doğuş: neden–ne–niçin ile nasıl’ın yerleri
Şimdi, bu çifte akımı dilin iç mekanizmasına bağlamak istiyorum. Şekil 3 bunu berraklaştırır:
Gelenek hattında nedensellik, koşulları ‘sütur’ gibi birbirine diker; bu dikişten ‘ne’ çıkar, yani olay belirir; olay yaşanır yaşanmaz ondan ‘niçin’ ‘südur’ eder, anlam ve amaç doğar. Telefon örneği basittir: biri tuşa basar, hat çalışır; bu nedenler bir araya gelir, ‘ne’ olur, telefon çalar; çalmasıyla birlikte ‘niçin’ belirir, arayanın amacı konuşmanın anlamını açar. Geçenek’te akış tersine çevrilir; ‘niçin’ sanki bir çekim merkezi gibi şimdinin içine zayıf bir iz bırakır, bu iz önce ‘ne’nin zihinsel eşdeğerini üretir, işte buna ‘gelmiş’ deriz; birkaç dakika sonra olay gerçekleşir, ‘geçecek’ tanınır; ardından nedenler, yani sütur zinciri geriye yazılır. ‘Nasıl’ her iki hatta yayılan, görünmeyen ama işleyen kavis gibidir; tercümenin, eşlenmenin, bağ kurulmasının kipidir. Böylece iki yön bir tek desende buluşur; menteşe ‘ne’dir, kapı ‘şimdi’dir.
Freud’un çifte yanıtı ve Lacancı menteşe
Psişenin ve toplumun uzun süredir çözemediği iki yanılsama vardır. Birincisi Ego’nun kendi evinde ağa olduğuna inanmasıdır; ikincisi geçmişin anlamının peşinen belli olduğu zannıdır. Freud, bu ikisine iki kısa cümleyle karşı koydu: Ego kendi evinde ağa değildir ve geçmişin anlamı sonradan kararlaşır. Bu cümleler, Bakırköy’deki çocuk tanımıyla yan yana durduğunda daha da görünür olur; ‘yaramazlık yapan büyük insan’ sözünde Ego’nun yetişkince iktidarı bir anlığına askıya alınır. Lacan, bu iki cümleyi özneye menteşe yapar; geçmişi sonradan kararlaştıran özne, Ego teyitçiliğine rehinliğini fark ettiğinde, Geçenek bandının işitilebilir hale geldiğini anlarız. Zaman oku burada tek yönlü değildir; anlam, ‘sonradan’ işlenirken şimdinin içinden geriye ve ileriye doğru ince bir sızıntı başlar.
Etiketin dikişi, ritüelin açıklığı
Tıp ve psikoloji tarihinin iyi niyetli görünen geleneği, arızayı adlandırarak dikiş atma işini kurumsallaştırdı. Etiket, sütur gibi çalışır; ‘ruh hastası’, ‘kafası karışık’, ‘deli’, ‘biraz değişik’, ‘biraz cins’… Bu sözler bazen bakım niyetiyle söylenir ama aynı anda hüküm taşırlar. ‘Şifa dilerim’ kalıbı, kimi ağızlarda el altından bir muska gibi iş görür; bir yandan iyilik ister, bir yandan ‘şifayı benden kap’ alt anlamını dolaşıma sokar. Geçenek buna başka bir cevap verir: ritüel açar, eşleştirir, tamir etmeden temas kurar, tamamlamadan bitiştirir. Eleştiri yerine analiz önerilir; perdeye hangi hayalin yansıtılacağını tartışmaktan çok, perdenin kendisinin nasıl göründüğünü duyumsamaya çağırır. Lacan’ın ‘perde namevcudiyetin putudur’ cümlesi, gündelik konuşmanın tonuna indiğinde, hükmün değil ilişkinin, kuralın değil ritüelin kapı araladığını görürüz.
Obsesyon ve histeri: iki iyi dileğin psikanalizi
Nevrotik uygarlık iki uca abanma eğilimindedir. Biri Gelenek’e yaslanır, ‘geçmiş olsun’ der, ‘bol şans’ diler; olayları dikişleyerek kapsar, hikâyeyi düz yolda ileri sürer. Diğeri Geçenek’e yaslanır, ‘ne(yin) var’ diye sorar, ‘geçecek’ der; çağrışımı sahneye çağırır, sesin ve bedenin titreşimini önemser. Bu iki iyi dileğin birbirini nasıl körleştirdiğini görmek için kulak kesilmek yeterlidir; kim hangi sözü ne zaman basıyor, hangi söz kime nasıl çarpıyor. ‘Böyle gelmiş böyle gider’ bir yekparelikten söz eder; bazen acıyı sindiremeyen bölümün adıdır bu. ‘Bu da gelir bu da geçer’ ise atılıp geride bırakılan parçayı, çok-aşamalı bir roketin atmosfere bıraktığı modülü hatırlatır; ileri fırlayan parça ise mekik dokuyarak yolculuğa devam eder. İyileşme, bu iki sözü birbirine bağlayabildiğimiz ölçüde mümkün hâle gelir.
Enerji ve entropi: ‘bu da geçecek’in fiziği
‘Gelmiş’, enerji korunumuna denktir. İşçinin sabah işine gelmiş olması, aybaşının bir kez daha gelmiş olması, gök cisimlerinin önceki yerlerine geri gelmiş olması, randevuya tam saatinde gelmiş bir arkadaş… Bütün bunlar, ritmin korunduğunu, dünyanın tekrar tekrar aynı nakışı işlediğini anlatır. ‘Geçecek’ ise entropidir; sahne kurulur, işler, ısınır ve dağılır. Isı, kontrolün dışına taşan bir paydır; işe yararlık kaçınılmaz biçimde azalır. ‘Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’ sözündeki değişim, hem enerji dönüşümünü hem entropiyi içerir. Bu yüzden sahneler biter, fakat ritim sürer; yas tutmanın, sindirmenin ve yeniden başlamanın zemini buradadır.
Geçenek bilinçdışıdır: sonradanlığın kısa koridoru
Geçenek, karar verilemeyen bir askı bölgesinde çalışır. Gelecek kararlaştırılamaz çünkü bir yanıyla çoktan gelmiştir; geçmiş kararlaştırılamaz çünkü bir yanıyla hâlâ geçecektir. Bu askı, bilinçdışının doğal iklimidir. Freud’un ‘Nachträglichkeit’ dediği sonradanlık burada devreye girer; bir olayın anlamı, sonra kurulan bir bağlamla geriye doğru yerleşir. Lacan’ın ‘geçiş’ dediği deneyim de bu koridorda olur; özne, duyduğu sesin kendisine nasıl döndüğünü, söylediği sözün kendisini nasıl değiştirdiğini geçerken fark eder. Dijital bulut çağında her şeyin kaydı varken tarihin dışına düşmemiz şaşırtıcı değildir; kayıtların çokluğu, kararlaşmayı otomatik kılmadığı gibi, çoğu zaman onu daha da erteler.
Precog–Déjà vu: varsayım olarak gerçek ve işleyiş taslağı
Şimdi, çoğu kişinin ‘tesadüf’ diye geçtiği bir olguyu, varsayım olarak gerçek kabul edip anlatının içine alıyorum. Yakın geleceğe ait küçük olayların, birkaç dakikalık bir pencereden şimdimize zayıf bir iz bıraktığını düşünelim. Fizikte bazı denklemler zamanın iki yönünde de çalışır; biz gündelik hayatta ileri akışı yaşarız ama bilgi geri yansıyabilir. Bu geri-yansıma, konuşkan cümleler halinde gelmez; bir kelime, bir koku, bir görüntü kırıntısı ya da bedende bir titreşim olarak belirir. Hipervijilans, yani aşırı uyanıklık, bu zayıf izi eşiğin üzerine taşır; iz, bir anda ‘gelmiş’ olur. Az sonra olay gerçekleştiğinde déjà vu ile ‘geçecek’ tanınır; ‘evet buydu’ deriz. Ardından nedenler geriye doğru yazılır: kim aradı, niye aradı, nasıl oldu. Radyo benzetmesi burada işe yarar; taşıyıcı dalga zayıf ve gürültü içindedir, zihin hem alıcı hem çözücüdür, sinyali demodüle ederek bir imgede, bir sözcükte, bir ‘şimdi kapı çalacak’ hissinde toplar. Büyük olayların paraziti çoktur, küçük gündelik olayların desenleri daha okunaklıdır; pencerenin kısa olmasının sebebi de budur. Sinyal güçlendikçe netleşir, olay olup bittiğinde artık gerek kalmadığı için söner. Evren sanki ‘spoiler’ verir ama özgür iradeyi korumak için bu spoiler’ı kısa tutar.
Gelenek: eleştirel kapsam; Geçenek: eşleştirel bağlam
Kültürel düzlemde de iki akım birlikte işler. Gelenek, ‘bugün hâlâ söz edilenler’i tarihin içinden temize çıkaran bir eleştirel bakıştır; doğal seçilim benzetmesi burada yerindedir, yekpare kalabilenler geleceğe taşınır. Geçenek, ortada bırakılmış, eksik, yarım, yaralı parçaları acıları yatışsın diye eşleştirir; onları tamamlamadan bitiştirir. Bu, Sokratçı bir çöpçatanlıktır; yapay ya da cinsel seçilime benzer, kalpleri ve halleri feth eder. Gelenek kural koyar; Geçenek ritüelleşir. ‘Perde namevcudiyetin putudur’ cümlesini bu bağlamda tekrar okuyunca, put dikiciler ve put kırıcılar arasında dönen tartışmanın ötesine geçeriz; perdeyi bizzat ele alır, onun üzerinde duran hiçbir hayali nihai saymayız. ‘Eleştiri’yi kör bir hükme dönüştürmeden, ‘analiz’i korkak bir kaçınmaya çevirmeden, iki tavrı birbirine menteşeleriz.
İnkar ve ikrar: iç nabzın altı kıvrımı
İçimde çalışan bir ritmi, maddelemeye düşmeden anlatıyorum. Bir söz önce ‘asla kabul edilemez’ diye duvara çarpar, sonra ‘kesin kabul edilmeli’ diye taş kesilir; çarpıp taşlaşan bu iki uç arasında ‘neden kabul edilmez’ diye yönelir, ‘yanılış sebepleri sayılsın’ diye ısınır, ‘doğurusallaşma belirtileri’ diye terler, ‘kabulleniş mümkünatları’ diye döker. Off ile başlayıp Ses’e, oradan Yönel’e, His’e, Teri’ye ve Dök’e uzanan bu kıvrımlar, obsesyon ile histerinin nabzını tek gövdede atar. Dikişin gerektirdiği yerde sütur atar, sızıntının işe yaradığı yerde südura alan açar.
‘Akıl hastası’ndan özneye: vaka nasıl yazılır
Geri dönelim; Bakırköy’ün kafeteryasındaki poğaçanın kapıldığı ana bir kez daha bakalım. Olay, yetişkinlerin dilinde etiketle kapatılmıştı; ‘akıl hastası’ denmiş, ‘yenisini alırız’ diyerek sahne toparlanmıştı. Çocukluk, bu toparlanmanın ortasına bir diken bırakmıştı: ‘yaramazlık yapan büyük insan’. Bu cümle, hakaret etmiyordu; iktidarı askıya alıyor, yetişkinin çocuğa benzer bir sorumluluktan muaf tutulmasına itiraz ediyordu. O anda bir ‘gelmiş’ izi vardır; şaşkınlık ve üzüntü, bakış ve sessizlik. Az sonra ‘geçecek’ olur; kabullenme, çekilme, susuş. Yıllar sonra bu sahneyi anlatırken, nedenler kurulur, geçmiş yazılır. Vaka böyle yazılır; etiketi vakanın üstünden çekip almak değil, etiketi vakayla birlikte görmek, dikişin tuttuğu ve sızıntının işlediği yerleri ayırt etmek gerekir. Ego’nun evinde ağa olamayışı, burada çıplak bir gerçek gibi parlar; çünkü dilin ve kurumların düzeni, hepimizin bedenini ve sesini çoktan rehin almıştır.
Günlük dilin küçük dönüşleri
Şimdi, okuru kulak kesilmeye davet eden küçük bir dönüş öneriyorum. ‘Geçmiş olsun’ dediğinde aslında ‘gelmiş olanı dolaylayıp geçeceğe aktarıyorum’ demiş olursun; iyi gelir ama bazen bir şeyi yekpare kılar. ‘Geçecek’ dediğinde ‘az sonra yaşanırken tanıyacaksın’ dersin; bu, yükü hafifletir ama bazen boşluk bırakır. ‘Ne(yin) var’ sorusu, kişinin gelmiş izini bulmasına yardım eder; ‘bol şans’ dileği ise bazen neden–sonuç hattına aşırı güveni tazeler. ‘Şifa dilerim’ kalıbında saklı hükmü fark ettiğinde, aynı iyi niyeti başka bir tınıyla dile getirmeyi denersin; ritüel, sözün tonunda başlar. Kimi anda dikiş gerekir, kimi anda sızıntıya izin vermek daha iyi bir bakımdır; bunu dogmayla değil, şimdinin menteşesinde duyarız.
Sonuç: iki akım, bir menteşe
Bütün bu anlatı, Şimdi’yi bir menteşe ve Ne’yi bir kilit olarak yeniden adlandırıyor. Gelenek yolu taşır; geçmişten getirdiğini geleceğe ulaştırır. Geçenek kapıyı aralar; az sonra olacaklardan ince bir iz getirir. Biri olmadan öteki ya körleşir ya savrulur. ‘Gelmiş’ ile ‘geçecek’ arasındaki ritmi duyan bir okur, etiket yerine ilişkiyi, hüküm yerine ritüeli, kapatma yerine eşiği tutmayı seçebilir. Bakırköy’ün kahvaltı masasında kapılan poğaça, yıllar sonra incinmiş bir çocukluğu değil, sahneyle kurulan yeni bir bağlamı bırakır; bu bağlam, ‘bu da geçecek’ derken ‘böyle gelmiş’i de işitmemizi sağlar. Şimdi’nin menteşesinde durup Şekil 1-2-3’e sırayla baktığımızda, üç ayrı camın tek bir ışığı kırdığını görürüz; ışığın adı ‘gelmiş ve geçecek’tir, kırılışı ise bizim konuşmamızdır. Bu konuşma sürdükçe, hem dikiş atarız hem doğuşa yer açarız; sahne dağılır, ritim kalır.
~ İnkar ve İkrar (Obsesyon ve Histeri) ~
1) Yanlış: Asla kabul edilemez! (Off)
2) Doğru: Kesin kabul edilmeli. (Sese)
3) İnkar: Neden kabul edilmez? (Yönel)
4) Fol: Yanılış sebepleri sayılsın! (His)
5) Sahi: Doğurusallaşma belirtileri… (Teri)
6) İkrar: Kabulleniş mümkünatları. (Dök!)

































Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Mikrosezi: Geçenek’ten Şimdiye Sızan Dakikalar-Öncesi İz | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: AKIŞ 🌊➰🧭 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER