Psikozlar 1’in Aktarımı

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

Seminer 3.1: 16 Kasım 1955 (Jacques Lacan)

“Psikozlar 1955-56, Jacques Lacan, Ders 1, 16 Kasım 1955”

Bu başlık, bir tarih ve bir ders numarası vermekle kalmaz; söylemin konumlanışını, yerini ve zamanını saptar. Lacancı bir okuma için bu, öznenin sözünü bir sahaya çakan üç sabitleyici imleyendir: bir isim (Jacques Lacan), bir dizin (Ders 1), bir tarih (16 Kasım 1955). İsim, ders, tarih üçlüsü, söylemin ‘nereden’ ve ‘ne zaman’ geldiğine dair hayali bir sahnede tutamak sağlarken, daha önemlisi, sembolik düzende bir yer tayin eder: burada konuşulacak olan şeyin adı ‘psikozlar’dır ve bu ad, konuşmanın tüm süresince bir ‘çağırma’ işlevi görür. Başlıktaki yıl aralığı, bir dönemsellik ve bir dizi vaadi taşıyarak, tekil bir konuşmanın bir dizgeye eklemleneceğini haber verir; ders 1 ibaresi, bu dizgenin açılış imleyeni olarak çentiğini atar ve bundan böyle her tümce, bu ilk çentiğe geri çağrılır. Tarih, söylemi tarihsiz bir genellemeye değil, belirli bir kesite bağlar; psikotik deneyimin zamandışı bir ‘tuhaflık’ değil, belirli bir tarihsel söylem bağlamı içinde ele alınacağını duyurur. Bu yüzden başlığın kendisi, ders boyunca tekrar tekrar geri döneceğimiz bir sembolik koordinat takımını kurar; Lacan’ın bu dersi, önceki iki yılda ‘sembolik–hayali–reel’ üçlemesini yapılandırdıktan sonra açtığını bilmek, başlığın işlevini pekiştirir: başlık, söylemi bir ‘ders’ çerçevesinde, analitik aktarımın kamusal bir varyantı olarak düzenler ve dinleyeni, konuşanın karşısında belirli bir yer tutmaya davet eder; Lacan’ın seminer geleneğinde bu yer, ne tamamen hayali özdeşleşmeye ne de salt akademik bilgi aktarımına indirgenir; üçüncü bir yerde, sembolik aktarımda çözümlenecektir (🔗).

“Nasıl öğrendiyseniz, bu yıl ‘psikozlar’ meselesi başlıyor.”

Bu tümce, dinleyicinin belleğine seslenerek açılır ve ‘öğrenme’ fiilini ön-yerleştirir; dinleyici burada zaten bir aktarım bağının öznesidir, çoktan ‘öğrenmiş’ olandır. Bu ön kabul, semineri bir ‘yeniden-bitişme’ alanı yapar: daha önce edinilmiş bir imleyenin –“bu yıl”—şimdi yeni bir içeriğe bağlanacağını ilan eder. ‘Meselesi başlıyor’ deyişi, bir konusu olan, ama konusu üzerinde mutabakatın peşinen varsayılmadığı bir alanın açıldığını bildirir: mesele, verilmiş bir veri yığını değil, tartışma ve örgütlenme bekleyen bir imleyenler dizisidir. ‘Psikozlar’ kelimesinin çoğul oluşu, ‘psikoz’ adlandırmasının tekil bir özdeğe değil, sınırları tartışmalı, fenomenleri dağınık ve adlandırması her zaman yeniden kurulan bir alanlar topluluğuna işaret eder. Tümcenin çekirdeği –“başlıyor”—, dersin ‘giriş’ kipinde olduğunu gösterir: konuşan, bir sonuca varmadan önce, dinleyeni bir başlangıç işlevine çağırır; analitik söylemde bu, ‘bilmiyorum’ varsayımıyla açılan bir yer bırakmak demektir. Kısacası, tümce, dinleyeni pasif bir alıcı olmaktan ziyade, ‘zaten öğrenmiş olan’ bir özne olarak, ama şimdi yeniden başlayacak bir tartışmanın muhatabı olarak kurar; böylece aktarım bağındaki sahanın sembolik parametreleri (öğrendi–başlıyor) tek cümlede yerini alır (🔗).

“Psikozların tedavisinden hemen söz edilemeyeceği gibi, Freud’da psikozun tedavisinden çok daha az söz edilebilir; bu, kelimenin tam anlamıyla hiçliğe indirgenir, çünkü Freud bundan hiç söz etmemiştir; ancak tümüyle ima düzeyinde değinmiştir.”

Bu tümce, iki eşik çizer: birincisi, ‘psikozların tedavisi’ üzerine konuşmayı erteleyen metodik bir ket; ikincisi, Freud’da ‘psikozun tedavisi’ diye bir başlık bulunmadığını tespit eden filolojik bir ket. İlk ket, seminerin ‘hemen’ pragmatik çözüme sıçramayacağını, önce kavramsal yerleştirmeyi hedefleyeceğini ilan eder; bu, Lacancı usulde, söylemin aceleyle hayali ‘iyileştirme’ vaatlerine kapatılan bir kapı olduğunun işaretidir. İkinci ket, Freud korpusunda psikotik tedavi üzerine sistematik bir kurulumun bulunmayışını belirtir; “hiçliğe indirgenir” vurgusu, söz konusu konuda doğrudan metinsel referans eksikliğini kayda geçirir, fakat cümlenin sonuna eklenen “ima düzeyi” ifadesi, Freud metinlerinde psikoza ilişkin dolaylı izleklerin –özellikle Schreber çözümlemesi gibi—bulunduğunu ima eder. Böylece cümle, pedagojik bir rota çizer: önce metnin ima ettiğini ve analitik söylemin çerçevesini çözeceğiz; ‘tedavi’ başlığını, ancak kavramsal ayrımlar netleştikten sonra ele almanın bir anlamı olabilir. Bu, tedaviye dair tartışmanın, doğrudan teknik reçetelerden değil, önce “hangi söylem alanında neye psikotik diyeceğiz?” sorusundan başlaması gerektiği yönünde bir konum alış demektir; Lacancı çizgide bu, psikoza ilişkin merkezi ayrımın –defterden silme ile bastırma ayrımı—henüz bu aşamada ilan edilmese de, metodik olarak bir ‘tedavi söylemi’ne körlemesine geçişin durdurulması anlamına gelir (🔗, 🔗).

“Önce Freudcu doktrinden hareket ederek bu konuda ne getirdiğini görmeyi deneyeceğiz; sonra, bizzat bu yorumların içinde—geçen yıllar boyunca zaten geliştirmiş olduğumuz kavrayışların içine—psikozların bizim için ortaya koyduğu bütün güncel sorunları sokmaktan geri duramayacağız:”

Bu cümle, iki zamanlı bir yöntemi duyurur: ilk zaman, Freudcu metnin öncelenmesidir; ikinci zaman, halihazırda kurulmuş Lacancı kavrayışların –sembolik, hayali, reel üçlemesinin—içine psikotik sorunların yerleştirilmesidir. “Hareket ederek” fiili, Freud metnini bir çıkış noktası, bir fırlatma rampası olarak kurar; ama hemen ardından, ‘yorumların içinde’ ifadesi, Freud’un metninin taklit edilmesinden değil, onun üzerinden kendi kavram örgüsünün –evvelce ‘öğrenilmiş’ olanın—yeniden çalıştırılmasından söz açar. ‘Güncel sorunlar’ ibaresi, psikoza ilişkin tartışmanın triptik bir düzene bağlanacağını haber verir: doktrin–yorum–bugün; böylelikle tarihsel metin, bugünkü klinik kavrayışların zemininde yeniden ‘konuşur’. Bu, metinlerarası bir otorite devretmekten ziyade, imleyenler dizisinin bugünkü bağlamda yeniden eklemlenmesini metodik ilke edinir: Freud tek başına yetmez, ama onsuz başlanmaz; Lacancı kavrayışlar tek başına yetmez, ama onlar olmadan “bugün”ün soruları çoğu kez hayali sahaya düşer (🔗).

“– önce klinik ve nosografik nitelikte sorunlar; bana öyle geldi ki analizin sağlayabileceği tüm fayda belki de bunlarda henüz tamamıyla ayrıştırılmamıştır,”

Bu birim, ‘klinik’ ile ‘nosografik’i yan yana koyarak, fenomenlerin betimlenmesi ile sınıflandırmanın düzenini birbirinden ayırır. “Önce” vurgusu, seminerin ilk durağının sınıflandırma-öncesi bir tarama değil, bizzat sınıflandırma sorunlarının kendisi olacağını bildirir; çünkü psikotik olguların nasıl adlandırıldığı, hangi sınırlar içinde tutulduğu ve hangi ölçütlerle ayrıldığı, sonra söylenen her şeyi kaderler. Lacan burada, analizin –yani semptomun dilegelişinden kavramsal eklemlemeye kadar—sağlayabileceği faydanın nosografide henüz tam ayrıştırılmadığını belirterek, mevcut tanı/ayrım şemalarının psikanalitik bulguları tüm derinliğiyle içermediğini ima eder. Böylelikle psikotik alanın ‘betim’ ve ‘tasnif’ rejimlerinin, analitik söylemin imleyen ekonomisiyle gözden geçirilmesi gerekliliği ortaya konur; yoksa klinikte ‘görülen’ şey, kavramsal düzenekle çakışmaz ve tedavi söz konusu olduğunda hayali kısa devreler üretir. Burada hedef, nosografiyi yadsımak değil, onu sembolik kayıt açısından yeniden yazıma açmaktır: paranoya–şizofreni ayrımı gibi başlıklar, daha sonra metin içinden verilecek örneklerde görüleceği üzere, Freud’un çizdiği “su bölümü çizgisi”yle yeniden düşünülmelidir (🔗).

“– sonra tedavi sorunu: kuşkusuz, bu yılki çalışmamızın varacağı yer burası olmalıdır.”

Bu tümce, tedavi başlığını ‘sonra’ya atarak, önce kavramsal yerleştirme zorunluluğunu pekiştirir. “Varacağı yer” deyişi, bir hedef imleyeni kurar: yol birikimli ilerleyecek ve vardığında ‘tedavi’yi artık bir teknik reçete listesi olarak değil, bir söylem ekonomisinin zorunlu sonucu olarak ele alacaktır. Tedavinin sona saklanması, pratik sorumluluktan kaçış değil, pratikte körleştirici olabilecek aceleci makulleştirmelerin önünü almak içindir; psikotik öznenin sözünün nerede ‘kesildiğini’, hangi imleyenin ‘defterden silinmiş’ bulunduğunu bilmeden, tedavide atılacak her adım, sembolik–hayali–reel karışmasını büyütür. Böylelikle ‘sonra’ imleyeni, analitik sabrın adıdır; ve ‘olmalıdır’ kipliği, basit bir temenni değil, dersin yapısal telos’unu işaret eder: kavramların yerli yerine oturtulması ölçüsünde, tedavinin de söylem içindeki yeri netleşecektir (🔗).

“Madem ki bu nişangâh…”

Buradaki ‘nişangâh’, dersin hedef imleyenidir; önceki tümcelerde ‘psikozların tedavisi’ ve ‘nosografik sorunlar’ diye adlandırılmış olan ve konuşanın bakışını doğrulttuğu hedef. Cümlenin bir ‘madem ki’ ile açılması, konuşanın kendi söylemine içkin bir geri-bağ kurduğunu gösterir: hedefi koymuş olmak, hedefin söylemi nasıl şekillendirdiğine dair bilinçli bir farkındalığı da talep eder. “Nişangâh” kelimesi, Lacancı terminolojide sıkça rastlanan imgesel–sembolik karışımı bir metafor olarak da çalışır: bir şeye doğrultmak, bir şeyin de bizi doğrultmasına izin vermek anlamına gelir; aktarım bağında hedef belirlemek, aynı zamanda özneyi bu hedefe doğru konumlandırır. Bu yüzden ‘madem ki’ bağlacı, yalnızca retorik bir dönemeç değil, söylemin kendi koşullarına dair bir işaret fişeğidir: hedef konduysa, şimdi bu hedefin dilsel sonuçlarını da üstlenmek gerekir.

“ve kuşkusuz bu bir rastlantı değildir; varsayalım ki bir sürçme olsun: bu anlamlı bir sürçmedir”

Burada söz, “lapsus”u paranteze alarak, dilsel kazanın semptom değerini doğrudan derse taşır. Hedefe ‘nişan almak’ ifadesinde olası bir sürçmeyi bile önceden sahneye sürmek, dersin tamamında izlenecek yöntemi gösterir: dilin kendi hareketi, kavramların yanında ikinci bir tanıklık oluşturur. “Rastlantı değildir” vurgusu, semptomun keyfiyetini değil, dilegelmiş biçimini ciddiye alır; ‘anlamlı sürçme’ formülü, psikanalitik dinlemenin çekirdeğidir. Bu, dinleyiciye pedagojik bir çağrıdır: birazdan duyacağı her kavramsal ayrım, aynı zamanda söylemin kendi iç sürçmeleri üzerinden de izlenmelidir; zira psikotik söylemde ‘anlam’ı doğrudan kavrama iddiası değildir psikanalizin getirdiği, aksine, imleyenin dönüş yolunu kulak kesilerek takip etmektir. Böylece konuşan, kendi sözüne de aynı kulakla eğilerek aktarımın eşitliğini tesis eder: seminerdeki söz, klinikteki söz gibi, sürçmeleriyle birlikte okunacaktır (🔗).

“…bu nişangâh bize daha şimdiden ilksel türden bir aşikârlık çıkaran bir soru yöneltmektedir; her zamanki gibi en az fark edileni yapılmış, yapılmakta olan ve yapılmak üzere olanda bulunur.”

Bu tümce, ‘hedef’in etkisini bir soruya çevirir: hedef, bir ‘bilgi’ değil, bir soru üretir; ve bu soru, ‘aşikârlık’ biçiminde çıkar karşımıza, ama bu aşikârlığın ‘ilksel’ oluşu, onun en az fark edilen olduğuna delalet eder. Lacancı okuma için, ‘en açık olan’ın en az görülen olması, hayalî özdeşleşmenin parlak yüzeyine karşı bir uyarıdır: gözümüzün önünde olan, tam da bu yüzden görünmezdir. ‘Yapılmış, yapılmakta olan ve yapılmak üzere olan’ triptiği, psikotik alana ilişkin araştırmanın statik bir durum resminden ziyade, bir süreç ekonomisi içinde ilerlemesi gerektiğini bildirir. Bu, tedavi beklentilerinin çoğu kez “yapılmak üzere olan”a yığılmasına karşın, “yapılmış olan”ın (klinik–nosografik tarih) ve “yapılmakta olan”ın (mevcut pratiklerin söz rejimi) analitik sorgusunu öne alır. Böylece tümce, araştırmanın zamansallığını, öznenin söylemsel zamansallığıyla üst üste koyar: psikotik söylem, yalnızca bir ‘şimdi’ fenomeni değil, bir eklemleniş tarihidir; bu tarihin en aşikâr imleyenleri, en az ‘görünen’ olma eğilimindedir (🔗).

“Psikozların tedavisine gelince, şunu görmek çarpıcıdır: şizofrenilere yaklaşmaya çok daha gönüllü davranılıyor, çok daha canlı bir ilgi besleniyor, onlardan çok sonuç bekleniyor; paranoyalara yaklaşmaya kıyasla bu çok daha fazladır.”

Bu cümle, klinik sahadaki ‘çekim’ farkını saptar: şizofreni, daha çok merak çekmekte, daha çok umut bağlanmakta, daha çok ‘sonuç’ beklentisi biriktirmektedir; paranoya ise göreli olarak daha az tercih edilen, daha az ilgi gören bir alandır. Lacancı bağlamda bu, hayalî sahada ‘büyüleyici olan’ ile sembolik sahada ‘sert düğüm’ olanın ayrışmasına tekabül eder: şizofreninin fenomenolojisi –dağılmalar, neolojizmler, kopuşlar—dikkati celbeder; paranoya ise, bir ‘örgütlenme’ ve ‘delillendirme’ ekonomisiyle çalıştığı için, yüzeyde daha az ‘ilginç’ ama düğümsel olarak daha inatçı bir çekirdek sunar. “Sonuç beklemek” ifadesi, tedavi söyleminin sıklıkla haz–umut ekonomisiyle karıştığını, bu yüzden de sembolik darboğazları ıskaladığını ima eder; Lacan burada, yıl boyunca ‘paranoyaların konumu’na ağırlık vereceğini birazdan söyleyecektir ve bu cümle, o yönelişin klinik sahadaki rasyonunu işaretler: şizofreniye yönelen ilginin gölgesinde kalan paranoya düğümü, psikotik alanın ana anahtarlarından biridir; Freud’un Schreber okumasıyla açılan çizgi de bu düğümü merkeze alır (🔗).

“Soru işareti niyetine bu gözlemi hemen şimdi öneriyorum. Belki cevabı vermek için uzun süre oyalanacağız, ama şüphesiz, cevabı, daha en baştan hareketimizin iyi bir bölümü boyunca, zemin altında kalmayı sürdürecek.”

Bu tümceler, seminerin pedagojik ritmini açıklar: ‘hemen şimdi’ konan bir soru işareti, hızlıca yanıtlanmayacak, fakat bir ‘zemin altı’ imleyeni olarak tüm ders boyunca çalışacaktır. Lacancı söylemde soru işareti, yalnızca merak ifadesi değil, öznenin yerini açan bir imleyendir; yanıt gecikir, çünkü yanıt acele kurulduğunda hayalî tutunma olur; oysa soru, özneyi söylemin dolaşımına bağlar. ‘Zemin altında kalmak’, sorunun bir tür ‘kepenk imleyeni’ gibi iş göreceğini gösterir: her kavramsal ayrımda, her klinik sapakta, bu soru geri gelecektir. Bu pedagojik ritim, psikotik konular konuşulurken ‘ani açıklıklar’ peşine düşmekten sakındırır; psikotik fenomenlerin semantik istila gücü, soru işaretinin ritmiyle denetlenir; bu, seminerin etik tonudur.

“Başka bir deyişle paranoyaların konumu, biraz imtiyazlı, biraz düğümsel—söz konusu olan bir düğüm anlamında, fakat aynı zamanda dirençli bir çekirdek anlamında—paranoyaların konumu bir şeydir; ve psikoz sorununu Freudcu doktrinle ilişkileri içinde ele almaya, ele almaya başlamaya bu konumu seçmemiz hiç de sebepsiz değildir.”

Bu cümle, ‘paranoyaların konumu’nu seminerin stratejik merkezi olarak belirler. ‘İmtiyazlı’ deyişi, yalnızca ayrıcalık değil, mecburiyet anlamını da taşır: başka yerden gidilse, düğüm kaçırılabilir. ‘Düğüm’ ve ‘çekirdek’ eşleşmesi, Lacancı topolojinin –o gün için adı konmasa da—ileride düğümleme mantığına açılacak bir habercisidir; burada şimdiden, paranoyanın bir ‘ayrıştırıcı merkez’ işlevi gördüğü saptanır. Freudcu doktrinle ilişkilendirilerek başlamanın gerekçesi, Freud’un psikoza doğrudan ‘tedavi’ şemalarıyla değil, söylemin imleyen düzeni üzerinden –örneğin Schreber metnini ‘bir dil’ gibi okuyarak—yaklaşmış olmasındadır; bu yaklaşım, paranoyayı bir ‘delirme’ olayından çok, bir adlandırma–adlandırılamama ekonomisi olarak ele alır. ‘Hiç de sebepsiz değildir’ vurgusu, pedagojik bir tercihin ötesinde, kavramsal bir zarureti dile getirir: paranoya düğümü çözülmeden psikotik alanın genel dil–özne ilişkisi açıklığa kavuşmaz (🔗).

“Nitekim öte yandan çarpıcı olan şudur: Freud ilkin paranoyayla ilgilenmiştir…”

Bu giriş, Freud’un psikotik alanla ilk temasını ‘paranoya’ başlığı üzerinden işaretler. Bu, metodik bir öncelik bildirir: Freud, psikotik söylemde ‘deliren anlamlar’ ile ‘organize delillendirme’ arasındaki ayrımı, önce ikinci başlık altında –paranoya—işler. Lacancı bakış için bunun anlamı, psikotik imleyen ekonomisinin, herhangi bir semantik saçılma olarak değil, belirli bir imleyen düğümünün etrafında örgütlenme girişimi olarak ele alınmasıdır. Freud’un Schreber okumalarında yaptığı, Schreber’in metnini bir ‘dil’ olarak çözmek ve belirli imleyenlerin nasıl birbirini zincirlediğini göstermektir; bu öncelik, paranoyanın “dille denklik kurma çabası”nı klinik bir hakikat olarak öne çıkarır.

“elbette ne şizofreniyi ne de bu hareketi bilmemezlikten geliyordu;”

Bu yan cümlecik, Freud’un şizofreniyle çağdaşlığını ve alandaki hareketle irtibatını kayda geçirir; metodik öncelik, bilgisizlikten değil, kavramsal bir seçimden gelir. Bu, psikotik alanın iki ana kıyısının –paranoya ve şizofreni—Freud için de görünür olduğunun altını çizer; Lacancı amaç, biri uğruna ötekini ihmal etmek değil, ayrımın yapısal nedenini aydınlatmaktır. Böylece ‘ilk ilgi’ ile ‘genel farkındalık’ birlikte tutulur: kavramsal odak, alan bilgisinin eksikliği değil, teorik gereklilikten doğmuştur.

“şizofreninin kurulmasına çağdaştı kendisi”

Bu ifade, şizofreninin nosografik bir ‘kuruluş’ anı olduğuna işaret eder. Freud’un çağdaşlığı, onu bu kuruluşa dışarıdan bakan biri değil, aynı anda kendi söylemini kuran biri konumuna yerleştirir. Bu, iki kuruculuğun yan yana yürüdüğü bir tarihsel şerittir: bir yanda psikiyatride şizofreninin adlandırılması; öte yanda psikanalizde bilinçdışının dil olarak kavranışı. Lacancı okuma, bu çağdaşlığın bir tesadüf olmadığını, iki adlandırmanın da sembolik düzlemin düzenini yeniden yazdığını varsayar.

“…tümüyle çarpıcı ve pek özgündür ki—Zürih okulunun çevresinde dönen çalışmaları kesinlikle tanıyıp takdir etmiş, hattâ teşvik etmiş, psikanalitik kavram ve kuramı Bleuler’in çevresinde geliştirilenlerle ilişkiye sokmuş olsa da—Freud bunlardan epeyce uzak kalmıştır.”

Bu tümce, Freud’un Zürih okulu (Bleuler çevresi) ile kurduğu mesafenin altını çizer. ‘Tanıma–takdir–teşvik’ üçlüsü, bir tür bilimsel muarefe ve mübadeleyi gösterir; ‘ilişkiye sokma’ ifadesi, psikanalizin kavram setinin –örneğin bastırma, yineleme zorlantısı—Zürih psikiyatrisiyle diyaloğa açıldığını belirtir. Fakat ‘uzak kalma’ vurgusu, psikanalitik söylemin kendi özerk kavram ekonomisini koruduğunu ve psikozu, psikanalizdışı sınıflandırmaların içinden yitirmemek için mesafeyi muhafaza ettiğini bildirir. Lacancı bakış için bu, psikotik olguları ‘psikolojik anlama ilişkisi’ne indirgeme riskine karşı bir uyarıdır; Freud, Schreber metnini okurken, ‘deliliğin anlamı’nı hayali empatiyle değil, imleyen zincirinin düzeniyle çözer; Zürih ile bağ, bu çözümlemeye malzeme sağlar ama yöntemi belirlemez (🔗).

“Ve size, hemen şimdi başvurabileceğiniz bir metin noktasını göstermek için—zaten döneceğiz buna, ama şimdiden haberdar olmanız da yararsız değil—hatırlatırım ki Schreber vakasının incelemesinin sonunda, ki Freud’un psikozlara dair getirdiği her şeyin temel metnidir, başyapıttır, orada Freud’dan, izin verilecekse böyle söyleyeyim, bir “su bölümü çizgisi” fikrini göreceksiniz: bir yanda paranoya, öte yandaysa—kendisi öyle istiyor—“parafreni” denmesini istediği her şey…”

Bu pasaj, Freud’un Schreber metnini psikotik alanın ‘temel metni’ olarak sahneye sürer ve orada çizilen “su bölümü çizgisi”nin –paranoya / parafreni—kader belirleyici olduğunu hatırlatır. ‘Su bölümü’ mecazı, tek bir tepenin iki yamacına ayrılan bir akış istikametini imler; psikotik fenomenler iki büyük akışa ayrılır: paranoya ve parafreni. Freud’un ‘parafreni’ terimi, daha sonra şizofreni başlığı altında toplanacak alanı işaretler; bu yüzden Lacan, bu ayrımı seminerin girişinden itibaren merkeze alır. Pedagojik jest açıktır: dinleyicinin ‘hemen şimdi başvurabileceği’ metin, dersin aktarım bağını Freud’un metniyle takviye eder; seminer, bir ‘alıntı–okuma’ ekonomisi üzerinde ilerleyecektir ve ‘temel metin’ imleyeni, bu ekonominin baş imleyenidir (🔗, 🔗).

“ve bu, son derece tam olarak, şizofreniler alanına bizzat Freud’un verilmesini arzuladığı terime tekabül eder, ya da yine, analitik nosolojide şizofreniler alanı denmesini önerdiğine”

Burada Freud’un kullandığı ‘parafreni’ teriminin, şizofreniler alanına denk düşecek şekilde konumlandırıldığı açıkça söylenir. ‘Arzuladığı terim’ ibaresi, adlandırmanın keyfi olmadığını, Freud’un psikotik alanı farklılaştırma gayretinin bir sonucu olduğunu vurgular. Analitik nosolojide şizofreniler alanı diyeceğimiz şey, bu yüzden Freud’un ayrımında “parafreni” olarak belirir; Lacancı çizgide bu, paranoyanın ve şizofreninin, bir ‘fenomen’ farklılığından ziyade, imleyen örgütlenmesinde iki farklı düzenek sunduğunu hatırlatır: paranoyada delillendirme ve adreslenmişlik, parafrenide ise dilin kendisinin çözülüşüne eşlik eden bir imleyen çökmesi daha ön plandadır. Bu ayrımın dersin başında görünür kılınması, tedaviye geçmeden önce imleyen ekonomisini yerli yerine koyma ısrarının bir parçasıdır (🔗).

“…parafreni ki tüm “demans”ı tam olarak karşılar. Bunlar, ileride söyleyeceklerimizi kavramanıza gerekli mihenklerdir; size bunları işaret ediyorum.”

Bu cümle, ‘parafreni’ başlığını, o dönem için “demans” diye anılan geniş bir sahayla eşleştirir. “Tam olarak karşılar” vurgusu, Freud’un ayrımının kapsam iddiasını kayda geçirir; demans, burada fenomenolojik bir ‘çürüme’ değil, imleyen örgütlenmesinin belirli bir tarzda sökülmesiyle ilişkilenen bir sahadır. Konuşan, bunları ‘mihenk’ olarak verir; mihenk taşı, bir metali sınarken kullanılan taş olduğu için, ileride söylenecek her şeyin bu ayrım taşına sürtüleceği bildirilir. Böylece dinleyiciye, tüm ders boyunca bu iki büyük imleyeni –paranoya / parafreni—aklında tutması için bir çağrı yapılır; açıklamaların her dönüşünde bu mihenge dönülecektir.

“Demek ki Freud için psikozlar alanı ikiye ayrılır: kelimenin tam anlamıyla psikozlar…”

Burada bir tekrar ve bir keskinleştirme vardır: alan ikiye ayrılır; ama ‘kelimenin tam anlamıyla psikozlar’ deyişi, paranoyayı bu başlığın altında, demanstan ayrılmış bir ‘psikoz’ olarak konumlandırır. Bu, psikotik alanı ‘genel delilik’ diye amorf bir küme olmaktan çıkarır; terimlerin sınırını sembolik olarak çizer. Lacancı okuma için bu çizim, tedavide hedef şaşmasını önleyen bir sınır işaretidir: paranoyayı demansın çözülme fenomenleriyle özdeşleştirirsek, onu adreslenmiş bir söylem olarak duyamayız; oysa paranoyada işiten adres, titizlikle çalışır. Bu ayrım, daha baştan seminerin işitme tarzını belirler.

“psikiyatrik alanın toplamında bunun aşağı yukarı neyi kapsadığını bilmek için şunu söyleyelim: psikoz demans değildir.”

Bu tümce, “psikoz demans değildir” formülünü çıplak bir ilke olarak ilan eder. Bu, ‘psikoz=delirme=çürüme’ şeklindeki gündelik hayali kavrayışa karşı bir sembolik düzeltmedir. Klinik pratikte, psikotik öznenin sözünün demans eşitlemesine kurban gitmesi, onu ya tutmayan bir ‘anlama ilişkisi’ne ya da yalnızca organik bozulma şemasına teslim eder; Lacan burada, en başta bu eşitlemeyi reddeder. Böylece ‘psikoz’ adı, düşünülecek bir söylem düzeni olarak, ‘çökme’ betimlerinden ayrıştırılır; paranoya/ adres / delillendirme üçlüsü bu ayrımı taşıyacaktır.

“Psikozlar, isterseniz—bu terimi kullanmak lüksünden vazgeçmek için neden yoktur—”

Konuşan, ‘psikozlar’ terimine itiraz olmadığını, tersine, terimin kullanılışının makul olduğunu söyler; ancak bu kabul, az önce ilan edilen “psikoz ≠ demans” ayrımı üzerine kuruludur. “Lüks” sözcüğü, terimlerin sırf moda diye reddedilmesine karşı bir ince gönderme taşır: esas mesele adın kendisi değil, adın sınırları ve kullanım tarzıdır. Lacan, adları iptal etmez; onları, imleyen ekonomisine uygun sınırlar içinde tutar.

“daima “delilikler” diye adlandırılmış olana ve meşru biçimde hâlâ böyle adlandırılana tekabül eder”

Bu tümce, ‘psikozlar’ teriminin, gündelik dilde ‘delilikler’ diye anılan geniş sahaya eşitlendiğini, ama bunun meşruiyetinin teknik bir ayrımı gölgelemediğini belirtir. “Tekabül eder” vurgusu, bir çeviri jestidir: teknik terim gündelik adlandırmayla bir ölçüde ‘bitişir’; fakat az önce çizilen çizgi, bu tekabülün körleştirici bir özdeşlik olmadığını hatırlatır. Böylece seminer, gündelik dil ile teknik dil arasında geçirgen ama dikkatli bir kanal açar; ‘delilik’ kelimesini kullanmak mümkün ama ancak ‘psikoz demans değildir’ mihengine sürtülerek.

“…delilikler alanında Freud çok net iki kısım yapar; psikozlar konusunda o kadar da nosolojiyle uğraşmamıştır; ama burada çok nettir; ve müellifinin niteliği göz önüne alındığında, bu ayrımı tümden ihmal edilebilir sayamayız.”

Burada Freud’un nosolojiye mesafeli oluşu kabul edilir, fakat psikotik alanı ikiye ayırdığı yerde ‘çok net’ olduğu vurgulanır. Bu, bir otorite argümanı değil, bir metin iğnelemesidir: Freud, ayrım çizgisini koyduğu zaman, bunu gelişigüzel değil, metin içi gerekçelerle yapar; Schreber okumasında bu gerekçeler, imleyen örgütlenmesinin farklı tarzlarıdır. “Müellifin niteliği” ifadesi, Freud’un kurucu söylem içindeki yerini hatırlatır; Lacan için Freud’un çizdiği ayrım, yeniden düşünülmeye açıktır ama ‘görmezden gelinemez’. Seminerin metodu, Freud’a atıfla başlayıp, Lacancı kavramlarla bu ayrımı yeniden işlemek ve –Lacan’ın yerli söyleminde—‘defterden silme’ ayrımına bağlamaktır (🔗, 🔗).

“Geçerken şunu da işaret edeyim ki—olduğu gibi—zamanıyla bütünüyle uyum içinde olmadığını fark etmekten başka bir şey yapamayız; ve işte bu, şu muğlaklıktır:”

Bu tümce, Freud’un zamanının hâkim nosolojik eğilimleriyle tam uyum içinde olmadığına işaret eder; ‘muğlaklık’ burada basit bir kararsızlık değil, ileri–geri konumlanış olasılığının açık tutulmasıdır. Lacan, Freud’u ya ‘çok geri’ ya da ‘çok ileri’ olmakla –birazdan açıkça söyleyeceği üzere—iki kutuplu bir muhtemel konuma yerleştirir. Bu, tarihsellik ile kavramsal özgünlük arasında bir gerilim alanı açar: Freud, çağdaşlarının dengesinden başka bir ‘denge’ önerdiğinde, ya henüz gelmemiş bir ayrımı sezmiş ya da dönemin içinden gelen bir imleyene fazla yer açmış olabilir; Lacan bunun muhasebesini ders boyunca adım adım yapmayı ima eder.

“– ya çok geri kaldığı için,”

Bu yarım tümce, Freud’un, paranoya terimine verdiği genişleme nedeniyle, zamanı için ‘geri’de sayılabileceğini söyler. Burada ‘gerilik’, dönemin psikiyatrisinde halihazırda daraltılmış olan ‘paranoya’ kavrayışını yeterince benimsememek anlamına gelir. Lacan bu olasılığı açık tutarak, tarihsel okumayı idealize etmez: Freud’un ayrımının bugünkü sonuçlarını olumlaması, onu kutsallaştırma değildir; tarihsel sınıra işaret etmek, metnin bugünkü okunuşunu güçlendirir, zayıflatmaz.

“– ya da tersine çok ileri gittiği için.”

Karşı yarı tümce, öncekinin simetriğidir: Freud, aynı nedenle ‘çok ileri’ de sayılabilir; paranoya teriminin genişletilmesi, ileride yapılacak kavramsal çözümlemelerin izini önceden açmış olabilir. Lacancı söylem, iki olasılığı birlikte tutar; ‘ileri–geri’ diyalektiği, burada bir değer yargısı değil, bir okuma aygıtıdır. Psikotik alanın adlandırmasının bir ‘su bölümü’nden başladığını hatırlamak, hem tarihselliği hem de kavramsal gerekliliği aynı anda kavramayı mümkün kılar.

“Fakat ilk bakışta çok geridir.”

Cümle, pedagojik bir karara varır: ‘ilk bakışta’ geridir. ‘İlk bakış’ ibaresi, hükmün nihai olmadığını, yalnızca başlangıç için bir optik ayarı işaret ettiğini gösterir. Bu, dersin ilerleyen kısımlarında ‘neden böyle görünür’ sorusunu açıktan taşıyacaktır; Lacan, başlangıç optiğini ilan eder, böylece dinleyicinin kendi görme alışkanlığını ‘yakalar’.

“Başka deyişle, paranoya terimine verdiği genişletme, onun zamanında bu terime verilenden çok daha öteleri kapsamaktadır; bu tamamen açıktır.”

Bu cümle, başlangıç bölümünün optik düzeltmesini yapar: Freud’un paranoya terimini genişletmesi, tarihsel standartların ötesindedir. “Tamamen açıktır” vurgusu, bu kısmın sonuç bildirisidir: bundan sonra seminer, paranoyanın bu geniş kavrayışını merkeze alarak, şizofreni/parafreni ayrımını ve nosografik ‘demans’ başlığını yeniden yazma yönünde ilerleyecektir. Bu açıklığın ilanı, bugün hâlâ etkisini sürdüren bir yanlış eşitlemeye –psikoz=demans—karşı baştan bir bariyer kurar; Lacancı tedavi düşüncesinin, paranoya düğümünden geçerek inşa edilmesinin nedeni budur. Bu nedenle, metodun ilk sayfalarında Freud’un Schreber metninin ‘temel metin’ olarak işaret edilmesi, yalnız arşivsel bir sadakat değil, psikotik söylemi ‘dil’ olarak ele alma ısrarının kurucu gerekçesidir (🔗, 🔗, 🔗).

“Bu şeylere aşina olmayanlar için birkaç mihenk koyuyorum.”

Bu giriş birimi, söylemin adresini ilk andan kurar: hitap ettiği özne, alanın ayrıntılarına henüz aşina olmayan dinleyicidir; bu, aktarım bağını ‘öğretim’ kipine sokar ve konuşmayı ansiklopedik bir gösteri yerine, yol işaretleri yerleştiren bir geçiş olarak konumlar. “Mihenk” sözcüğü, ileride dokunulan her imleyen demetinin bu taşlara sürtülerek sınanacağını, yani sonraki ayrımların keyfî değil, burada ilan edilen ölçütlerle denetleneceğini bildirir. Böylece konuşan, hem yönü hem yöntemi belirler: önce birkaç sabitleyici, sonra genişleme; bu, seminerin ritmini ve dinleyicinin beklenti tertibini düzenler. İmlenen şey bir ‘özet’ değil, bir koordinatlar takımından ibarettir; dolayısıyla her yeni cümle, bu mihenklerin çağrısına geri dönecek ve anlamını oradan alacaktır. Sözün ilk jesti böylece hayali kanaatleri dağıtmak yerine, onları sembolik bir çerçeveye bağlayacak sabitleri kurar. (PagePlace)

“Paranoyanın ortaya çıkışından, yani XIX’uncu yüzyıl başında Kant’ın bir öğrencisi olan bir psikiyatrla sahneye çıkışından beri denilen “paranoya tarihçesi”ni yapmak istemiyorum.”

Burada iki eşzamanlı hareket vardır: bir yandan tarihsel referans dişli bir imlenen olarak sahaya sürülür, öte yandan tarihçeyi anlatmayı reddeden bir jestle sınırlama çizilir. “Sahneye çıkış” formülü, ‘paranoya’nın bir doğa verisi olarak değil, bir adlandırma eylemi olarak tarihsel bir anda belirdiğini ima eder; ama konuşan, kronolojik anlatıya kapılmayacağını belirterek nosografik tarih merakını dizginler, çünkü hedefi tarih dökümü değil, bugünkü ayrımı işletecek mihenkleri belirlemektir. Kant’a bağlı bir öğrenciden söz ediş, adlandırmanın felsefe–psikiyatri eklemleniminde doğduğunu üstü kapalı hatırlatır; yine de bu bağlantıyı genişletmeyiş, metodik bir ketlenme hareketidir: dış bilgiyle doldurma değil, metnin kendi imleyen akışıyla ilerleme. Böylece tümce, tarihsel zeminin varlığını kabul ederken, söylemi tarih anlatısına havale etmeyen bir içkinlik ilkesini yürürlüğe koyar. (Internet Archive)

“Bu tümüyle episodik bir hadisedir.”

Bu çok kısa hüküm, az önce imlenen tarihsel ayrıntının söylemdeki ağırlığını hafifletir: ‘episodik’ nitelemesi, o erken adlandırma hamlesinin tek başına belirleyici olmadığını, bugün çalışılacak ayrımlar için yalnızca tali bir arka plan işlevi gördüğünü ilan eder. Böylece konuşma, tarihsel prestije yaslanmaktan kaçınır ve mihenkleri şimdi kuracağı kavramsal düzleme çeker. “Hadise” sözcüğü, süreğen bir yapıdan ziyade, bir parıltı-anı ima eder; bu da dinleyiciyi, adlandırmanın anlamını onu doğuran kişi ya da döneme bağlamak yerine, burada açılacak imleyen düzeneklerinde aramaya davet eder. Hükmün kısalığı, amacın netliğini pekiştirir: dışarıdan gelen adların otoritesi değil, içeriden geliştirilecek ayrım işi belirleyicidir.

“Paranoyanın en geniş yayıldığı an, paranoyanın hemen hemen “delilikler” dediğimizle özdeşleştiği andır; bu da aşağı yukarı şu örneğe denk düşer: tımarhanelerdeki hastaların yüzde yetmişine yakını “paranoya” etiketini taşımaktadır.”

Burada bir nosografik şişme fenomeni saptanır: ‘paranoya’ adlandırması, bir dönem ‘delilikler’le neredeyse eşitlenmiş, genişlemiş ve kurumsal etiketlemeyi kaplamıştır. Verilen yüzde, bir rakamın kesinliği iddiasıyla değil, “aşağı yukarı” diye şartlanarak, ölçünün sembolik işlevini öne çıkarır: mesele hesabın doğruluğu değil, adlandırmanın ‘su baskını’ etkisidir. Bu saptama, dinleyicinin zihnindeki “paranoya = belirli bir küçük sendromlar grubu” ön kabulünü tersyüz eder; konuşan, tarihsel olarak tam tersi bir fazın yaşandığını hatırlatır: etiketsel genelleme. Böylece “paranoyanın konumu”na ileride verilecek düğümsel ağırlığın bir bahanesi değil, bir zemini kurulur: eğer bir ad bir dönemde her şeyi kapladıysa, bugünkü daraltmalar da sorgulanmalıdır; ikisini bağlayacak olan, adın imleyen olarak devinimi ve kurumsal kullanım rejimidir. (Frontiers)

“Demek ki bugün psikoz ya da delilik dediğimiz her şey, o zamanlar paranoyaydı.”

Bu cümle, bir öncekinin sonuç hükmüdür: ‘psikoz/delilik’ kümeleri dönemin pratiğinde ‘paranoya’ etiketi altında toplanmıştır. Bu, tanı adlarının değişebilirliğini ve kurumun dile yerleşik pratiklerinin, imleyenlerin anlamını genişletip daraltabildiğini gösterir. Söz konusu sonuç, şimdi yapılacak ayrımların tesadüfî olmadığını ima eder: ‘paranoya’yı bugün düğümsel kılan, bir zamanlar bütün alanı kaplamış olması değil, bu kaplamanın gösterdiği dille-ilişki kipidir; ama konuşan henüz bu kipin adını koymaz, yalnızca sonucu kaydeder. Bu retorik ekonomi, dinleyicinin zihninde bir boşluk açar ve “paranoyanın düğümü”nü dinlemeye hazırlar: genişleyebilmiş olan bir adın bugün neden düğüm olarak geri döndüğü, seminerin ilerleyen kesitlerinde işlenecektir.

“Ama Fransa’da başka eğilimlerimiz vardır: paranoya kelimesini, Fransız nosolojisine girdiği anla aşağı yukarı özdeş görmek…”

Şimdi odak, yerel nosografik âdetlere çevrilir. “Başka eğilimler” ifadesi, bir ulusal okul alışkanlığını imler: adlandırma, Fransa’da beliriş anına yapışmış, kelimenin kapsamı o ‘geç giriş’ anıyla aşağı yukarı özdeş sayılmıştır. Bu, önceki genişleme fazının tam karşı-kısmıdır ve konuşan, iki tarihsel optiğin karşıtlığını dinleyicinin önüne koyar: bir fazda paranoya her şeydir, öbüründe geç gelen bir adlandırmanın dar çerçevesidir. Böylece cümle, nosografik alışkanlığın düşünceyi nasıl kılavuzladığını ifşa eder; seminerin görevi, bu alışkanlığı askıya alıp kavramsal mihenkleri işletmektir.

“son derece geç bir an: bu, elli yıl kadarlık bir sürede oynar”

Buradaki parantez niteliğindeki kayıt, gecikmenin büyüklüğüne vurgu yapar ve “oynar” fiiliyle sabit bir tarihten çok, bir aralık ve salınım ima eder. Bu, tarihsel kronolojinin iğnelediği bir ‘geç kalmışlık’ hissi üretir; ama konuşan, rakamı mutlaklamaz, hareketi vurgular. Dinleyen özne için bu, kavramların ‘gelip yerleşme’ süreçlerinin lineer olmadığını, bir dil oyununa eklemlenişin daima gecikmeli olduğunu hatırlatır; bu gecikme, anlamın kendi yer değiştirmesinin koşuludur. Böylece parantez, hem tarihsel hem söylemsel gecikmeyi bir arada düşünmeye çağırır.

“…ve burada, Alman psikiyatrisinde temsil ettiğinden esasen bambaşka bir anlayışla özdeşleştirilmiştir.”

Bu sonuç cümlesi, iki okul arasındaki kavrayış farkını kesinler: Fransa’da ‘paranoya’, Almanya’daki temsilinden esaslı biçimde farklı bir anlayışa sabitlenmiştir. “Özdeşleştirme” ifadesi, adın bir ‘kavrayış’la yapıştırıldığını, hareket kabiliyetinin daraltıldığını gösterir. Konuşan bu farkı şimdilik açmaz; yalnızca mihenk taşlarına ikinci bir taş ekler: aynı ad, farklı nosografik bağlarda bambaşka bir şeye dönüşebilmiştir. Dinleyiciye düşen, ileride bu dönüşümlerin imleyen düzenindeki sebeplerini dinlemeye hazır olmaktır; çünkü tedaviye ilişkin sorular, bu adlandırmaların nasıl çalıştığı bilinmeden yönünü şaşırır. (Internet Archive)

“Fransa’da bizim “bir paranoyak” dediğimiz şey…”

Bu yarım birim, konuşanın şimdi bir ‘tanım alışkanlığı’nı oyuna sokacağını haber verir: “bizim” deyişi, kolektif bir nosografik bakışın sözde aşikâr kategorisini işaretler. Tırnak içindeki ad, gündelik ve mesleki söylemin iç içeliğini duyurur; ‘paranoyak’ bir öz ad gibi dolaşmaktadır. Bu giriş, birazdan bu ‘alışılmış’ tanımın nasıl kurulduğunu ve nasıl bozulduğunu gösterecek bir hazırlıktır; böylece dinleyici, kendi dilinin otomatiğine yabancılaşmaya çağrılır.

“ya da en azından, bir Jacques Lacan’ın “Kişilik ile İlişkileri İçinde Paranoyak Psikozlar” başlıklı tezinin, zihinlere—gerekli küçük çevreye, ona yakışan küçük çevreye—büyük bir kargaşa salmaya kalkışmasından önce “paranoyak” denen şey: artık paranoyaklardan eskisi gibi söz edilmiyor”

Bu uzun birim, iki şey yapar: bir, ‘paranoyak’ denen şeyin eskiden nasıl düşünüldüğünü sahaya sürer; iki, Lacan’ın kendi tezinin bu düşünüşte bir sarsıntı yarattığını ama bu sarsıntının ‘küçük bir çevre’yle sınırlı kaldığını belirtir. “Kişilik ile İlişkileri İçinde Paranoyak Psikozlar” vurgusu, ‘paranoyayı kişilik’ kategorisine ezberden yatıran karakterolojik şemanın eleştirisine işaret eder; ancak konuşan, kendi katkısının etkisini büyütmez, bilakis alçaltır: “ona yakışan küçük çevre” dar çerçevede bir oynama yaratmıştır. Bu öz-dizgin, dinleyicinin ilgisini kişisel yazar otoritesinden, söylenen kavramsal ayrımlara çeker. “Artık eskisi gibi söz edilmiyor” saptaması, bir kırılmaya işaret eder ama bunun kapsamını tartışmaya açar: kırılma, geniş bir nosografik dönüşüm değil, yerel bir titreşimdir. Dolayısıyla ‘bizim paranoyak dediğimiz şey’in muhtevası, şimdi tanıtlanacak örnekle açılacaktır. (PagePlace)

“…o zamanda “paranoyak konstitüsyon”du; yani kötücül, tahammülsüz, huysuz kimselerdi: gurur, kuşku, alınganlık, kendini olduğundan üstün sayma; herkes için paranoyanın temelini oluşturan özellik buydu.”

Burada eski yerel kavrayışın çekirdeği tarif edilir: ‘paranoyak konstitüsyon’ denen, karakterolojik bir tiptir ve belirti listesi mizaç çizgileri üzerinden verilir. Bu anlayış, deliliği bir ‘kişilik bozukluğu’nun aşırılığa varmış hali olarak kavrar; paranoyayı bir anlamlandırma rejimi veya imleyen düğümü olarak değil, ‘kötü karakter’ kümelenmesi olarak konumlandırır. Bu, hayali düzeyde sabitlenmiş bir tipolojidir; çünkü sıralanan nitelikler, ötekiyle kıyaslayarak kurulan benlik imgelerinin etrafında dolaşır. Konuşan bu listeyi yeniden üretirken onu onaylamaz; bir sonraki cümlede “her şeyin kolaylaştığı”nı söyleyerek ironik bir mesafe alır. Böylece karakterolojiye dayalı makulleştirme, açıklama konforu sağlasa da klinik ve imleyen işleyişini karartmanın adı olur.

“Bundan hareketle her şey kolaylaşıyordu; her şey açıklanıyordu: fazla paranoyak olduğunda, kişinin hezeyana varması kaçınılmaz oluyordu.”

Bu hüküm, karakterolojinin sağladığı yalancı rahatlığı ifşa eder: açıklama ‘kolay’dır, çünkü bir kişilik özelliği ‘fazla’ olduğunda hezeyan ‘doğal’ olarak beklenir. Buradaki alaylı ton, süreklilik ve doz mantığına yaslanan bu psikogenezci bakışın eleştirisidir: “fazla olursa delirme” şeması, semptomu bir nicelik artışına indirger ve imleyen kırılmasını ıskalar. Böylece konuşan, psikogenez adını anmadan onun şemasını resmeder ve ardından bunu ele alacak eğretilemeleri ileride devreye sokmak üzere zemin hazırlar: ‘fazlalık’ anlatısı, sembolik düğümü görmez. Şimdi yapılacak iş, bu makulleştirmenin konforunu bırakıp, söylemin yapısına inmek olacaktır.

“Aşağı yukarı—hiç de abartmaksızın—Fransa’da bulunduğumuz yer buydu; Sérieux ve Capgras’ın anlayışlarının bir sonucu olarak demiyorum…”

Cümlenin ilk kısmı, resmedilen yaklaşımın karikatür olmadığını, yaygın yerin tespiti olduğunu vurgular; ardından gelen ket, bu tablonun Sérieux ve Capgras’ın klinik kavrayışından türemediğini özellikle belirtir. Konuşan burada adını andığı iki figürü aklamaz ama onlara atfedilecek indirgemeci karakterolojinin haksız olacağını söyler; çünkü onların tanımladığı ‘yorum hezeyanı’ çizgisi, aslında fenomenlerin inceliğini gözler. Böylece, “bu tablo onların suçu değil” derken, yerel yaygınlığın başka bir popülerleşme hattından geldiğini ima eder; bir sonraki cümlede ismi verilecek olan Genil-Perrin, bu popüler karakterolojik kavrayışın taşıyıcısı olarak işaretlenecektir. (Internet Archive)

“çünkü okursanız göreceksiniz: tersine, burada tam da paranoyak psikozun gerçekten nasıl yapılandığını, temellerini ve dayanaklarını yeniden kurmaya olanak veren çok ince bir klinik söz konusudur”

Bu cümle, Sérieux ve Capgras’a yöneltilecek kolaycı itirazı boşa çıkarır: onların yapıtında asıl bulunan, ‘ince klinik’tir ve bu, paranoyak psikozun yapısal temellerini yeniden kurmaya imkân tanır. “Okursanız” ifadesi, dış referansı çağırsa da, burada dersin içkin okuma ilkesini bozmadan bir uyarı işlevi görür: popüler adlandırmalar yerine metni bizzat görme gereği. “Yapılandığını” vurgusu, paranoyayı bir belirtinin toplamı değil, bir düzenek olarak ele alır; böylece karakterolojiden ayrılan çizgi netleşir. İnceliğin altını çizen söyleyiş, klinikte “yorum hezeyanı”nın, imleyen eklemlemeleriyle çalıştığını belirtir; bu, ileride Lacancı şemanın sembolik adreslenmişlik vurgusuna bağlanacaktır. (Internet Archive)

“…daha ziyade, Bay Genil-Perrin’in “Paranoyak Konstitüsyon” başlığı altında, kişiliğin anomalisine dair şu karakterolojik kavrayışı—özcesi, “karakterin sapkın yapısı” diye niteleyebileceğimiz bir yapı; kitabın damarı ve üslubu da bu esinden iz taşır—öne çıkardığı eserin yaygınlaşması sonucunda.”

Şimdi yayılan anlayışın taşıyıcısı adlandırılır: Genil-Perrin’in “paranoyak konstitüsyon” başlıklı yaklaşımı, paranoyayı kişilik anomalisi, yani karakter sapkınlığı olarak damgalar. Konuşan, bu damganın yalnızca bir kavramsal önerme değil, eserin üslubuna sinmiş bir eğilim olduğunu da söyler; böylece bilimsel söylemin üslup katmanının nosografiyi nasıl şekillendirdiğine işaret eder. “Yaygınlaşma” vurgusu, nosografik kamuoyunun bu kavrayışla doyduğunu belirtir; bunun sonucu, paranoyanın bir ‘delillendirme örgütü’ olarak değil, bir huylar toplamı olarak algılanmasıdır. Bu da hezeyanı “fazla olma” şemasına bağlayan sahte bir açıklık üretir ve klinik işitmeye zarar verir. (Google Books)

“Ve her sapkınlık gibi, bunun da sınır dışına taştığı, kendini şu iğrenç deliliğe attığı, ki yalnızca bu nahoş karakterin tüm özelliklerinin ölçüsüzce abartılmasından ibaretti, oluyordu.”

Bu cümle, karakteroloji–delilik sürekliliğinin mantığını çıplaklaştırır: ‘sapkın yapı’ sınırı aştı mı ‘iğrenç delilik’ olur; hezeyan da bu nahoş karakter özelliklerinin ‘abartısı’ olarak görülür. Konuşan, bu ‘katlanılamayan abartı’ tasvirinin cazibesini ve kliniği makul bir konfora çekişini ifşa eder; ama Lacancı hedef, bu konforu bozmak ve deliliği nicel aşırılık değil, simgesel bir düğüm bozulması olarak düşünmektir. Böylece “abartı”yla açıklama cazibesi reddedilir; çünkü bu cazibe, semptomun adresini ve söylem içindeki yerini görünmez kılar. Cümle, yerel nosografik alışkanlığın kökenini ifşa ederken, dinleyiciyi imleyen–adres–dilegelme hattına hazırlamaya devam eder.

“Bu anlayış—fark edeceksiniz—psikolojik ya da psikolojizan, hattâ psikogenezci bir anlayış diye rahatlıkla adlandırılabilir.”

Burada konuşan, eleştirdiği kavrayışı isimlendirir: psikolojizan/psikogenezci. Bu, fenomenleri kişilik süreçlerinin sürekliliğiyle ve neden–sonuç zincirinin “içkin gelişim” anlatısıyla açıklama eğilimidir. “Rahatlıkla” ifadesi, teşhis koymanın zorlu olmadığını, çünkü şemanın açık seçik kendini ele verdiğini gösterir. Böylece seminer, ‘psikojenetik yeniden-makul’leştirmeye karşı bir karşı-mihenk kurar: psikotik olguyu kişilik gelişimine bağlayan açıklama, semptomu anlamanın önündeki en büyük engellerdendir; çünkü imleyen düzeyindeki kırılmayı ‘süreklilik’ masalıyla örter.

“Şeye dair organik bir tabana—sözgelimi mizaç—yapılan tüm biçimsel göndermeler, “psikolojik oluş” dediğimiz şeyi hiç değiştirmez: işte tam da budur; belirli bir düzlemde takdir edilip tanımlanan bir şeydir; ardından gelişim bağları, tümüyle sürekli ve kendi başına yeterli bir tutarlılık içinde tasarlanır; kısacası söz konusu olan, öte yandan, müellifinin kaleminde rastlanan bir bakış açısının reddi her ne olursa olsun, özde değişmeyecek olan, psikoloji bilimidir.”

Bu uzun cümle, söz konusu yaklaşımın mantığını serimler: organik göndermeler yapsa bile, asıl çerçeve psikolojik oluş şemasıdır; fenomen, belirli bir düzlemde tanımlanır, sonra gelişimsel bağlar kesintisiz bir tutarlılık içinde makulleştirilir. Böylece ‘organikçi’ görünen göndermelerin bile, özde psikolojizan bir modelin makyajı olduğu söylenir. Konuşan, müellifin retorik olarak bazı bakış açılarını reddetmesinin de bu özü değiştirmediğini vurgular; bu, üslup ile teorik öz arasındaki gerilimi işaret eder. Netice, fenomeni bir “kendinde yeter” psikoloji bilimine teslim eden bir kapanmadır; seminer ise bunun tam karşısında, ‘dil ve imleyen’ mihenkleriyle açılacaktır.

“Ben de bu tezde başka bir görüş sokmaya çalıştım.”

Şimdi konuşan, kendi çalışmasını bu sahneye sokar; ama “başka bir görüş” deyişi, iddiayı abartmadan, yalnızca bir eklemlenme hamlesi olarak duyurur. Bu hamle, karakterolojik makulleştirmenin yerine imleyen–adres–dile getiriliş örgüsünü koymayı hedefler; paranoya “kişilikten taşan” değil, belirli bir imleyen siyaseti içinde ‘delillendiren’ bir söylem olarak ele alınacaktır. Böylece cümle, yazar otoritesinden ziyade yöntemin değişimini ima eder: görüş değişince duyulan şey de değişir.

“O zamanda katiyen genç bir psikiyatr idim; ve buna, büyük ölçüde, o dönemin Fransız psikiyatrisi içinde çok önemli bir rol oynamış birinin çalışmaları, doğrudan öğretimi ve hattâ diyeceğim ki şahsi yakınlığı sayesinde girdim; Bay de Clérambault’dur bu.”

Bu birim, etkilenme matrisini içerden kurar: de Clérambault’nun çalışmaları, doğrudan öğretimi ve kişisel yakınlığı. Burada dışarıdan bir otorite çağrısı değil, aktarımın klinik gerçekliği verilir: bir öğretmen figürü ve onunla gelen dinleme yordamı. Konuşan, bilimsel filiasyonu biyografik bir ayrıntı olarak değil, klinik duyarlığın kuruluş koşulu olarak kaydeder; çünkü de Clérambault’nun ‘otomatisme mental’ çizgisi, hayali psikogenez yerine fenomenin kendi imleyen–ses–adres şeritlerini işitmeye çağırır. Bu aktarım vurgusu, seminerin etiğine denk düşer: söylem, kişisel yakınlıkla da kurulur ama orada kalmaz; kavramları çalıştırır. (Cairn.info)

“Bay de Clérambault… kişisini, etkisini, nüfuzunu ve adını, alanımıza giriş mahiyetinde bir söyleşide, yapıtını ancak orta, yaklaşık ya da kulaktan dolma bir bilgiyle tanıyanlar—ki sanıyorum hatırı sayılır bir sayıdadır—için anıyorum”

Burada konuşan, dinleyici kitlesindeki olası bilgi eksikliğini hesaba katar ve adı, etkisi ve nüfuzu üzerinden bir eşik tanıtır. “Giriş mahiyetinde” deyişi, şimdi verilen bilginin ayrıntı dersi değil, işitmeye çağıran bir işaret olduğunu bildirir. “Kulaktan dolma”ya karşı uyarı, az önce Sérieux/Capgras için yaptığı “okursanız” çağrısıyla uyumludur; popüler dolaşımdaki şöhret ve etiketler, klinik duyarlığı karşılamaz. Böylece isim, içerik yüklenmiş bir otorite değil, dinleme biçimini değiştiren bir referans olarak sahaya çağrılır. (Cairn.info)

“…aşırı uçta organikçi bir anlayışın azılı savunucusu sayılır; ve kuşkusuz, bu niteleme pek çok kuramsal sunuşunun açıkça güttüğü tasarıya uygundur.”

Bu cümle, de Clérambault’nun sabitlenmiş imgesini teslim eder: ‘organikçi’ savunucu olarak bilinir ve metinlerinin dış cephe tasarısı bunu destekler. Konuşan bunu reddetmez; fakat bunu teslim ettikten sonra az sonra içeri dönecektir: önerdiği fenomen nitelemesinin klinik değerini ve ‘athématique/ anidéïque’ yönünü konuşacaktır. Burada amaç, kişiyi putlaştırmak ya da karalamak değil, fenomenin işitilme biçimini ondan öğrenmektir; ‘organikçi’ dış iskelet altında, imleyen ve ses düzeneğine çok hassas bir klinik vardır. (Cairn.info)

“Ne var ki, bence tam burada, yalnızca şahsı ve öğretimi değil, buluşunun gerçek kapsamının da etkisine dair perspektif tutulabilir; çünkü söz konusu olan, kuramsal niyetlerinden bağımsız olarak, olağanüstü somut bir klinik değeri olan bir yapıt: Clérambault’nun, en gevşek anlamıyla söylemek gerekirse “sendrom” sayısı—klinik betim durumları—tamamiyle özgün ve yeni biçimde tespit ettiği; ve o günden beri psikiyatrik tecrübenin ortak mirasına dâhil olmuş, hatırı sayılır sayıdadır.”

Bu birim, de Clérambault’nun teorik çerçevesi bir yana, klinik betim gücünün kalıcı etkisini vurgular. “Kuramsal niyetlerinden bağımsız” ibaresi, fenomenin kendisine kulak vermeyi önerir: isimle özdeşleşen “organikçilik” etiketi, klinik keşiflerinin değerini gölgelememelidir. “Sendrom sayısı” ifadesi, fenomen gruplarını ilk kez adlandırıp tarif etme kudretine işaret eder; bu, söyleme yeni imleyenler sokmak ve işitilebilir kılmak anlamına gelir. ‘Psikiyatrik tecrübenin ortak mirası’na dâhil oluş, yerel popüler karakterolojilerden farklı bir kalıcılığı gösterir: duyarlık kazandıran betimler, teorik moda değişse bile sahada kalır. (Cairn.info)

“Ve psikozlar düzeninde Clérambault mutlak surette vazgeçilmezdir; ondan önce hiç görülmemiş, hattâ ondan sonra yeniden ele alınmamış son derece kıymetli şeyler getirmiştir.”

Bu hüküm, de Clérambault’nun katkısını vazgeçilmez kılar: yalnızca öncü değil, tekil kalmış bulgular da vardır. “Yeniden ele alınmamış” vurgusu, bu bulguların sırf sınıflandırma değil, duyma tarzı ile ilgili olduğunu ima eder; duyma tarzı değiştiğinde fenomenler ya kaybolur ya da bir başka ad altında yanlış yere konur. Bu nedenle, seminerin şimdi kurduğu mihenkler içinde, de Clérambault adı teknik bir anahtar olarak durur: psikozu, ‘dış etkilerle doldurulmuş açıklama’ olmadan, fenomenin kendi ses örgüsüyle dinlemek. (Cairn.info)

“Toksiklerle belirlenen psikozlardan söz ediyorum: eteromani vb.”

Burada örnek verilerek somutlanır: ‘toksikle belirlenen psikozlar’ ve özellikle ‘eteromani’. Bu, de Clérambault’nun fenomenolojiye sadık ayrımlarının düz, kaba neden–sonuç anlatısına indirgenmemesi gerektiğini anımsatır: toksik belirlenim bir “madde var, o yüzden oldu” makulleştirmesi değil, fenomen oluşumunun eşiğine yerleştirilen bir işaret olarak okunur; ‘vb.’ ibaresi, örneklemenin sınırlı olduğunu ve söylemin konusunun fenomenin işitiliş tarzı olduğunu hatırlatır. Böylece cümle, seminerin bu ilk bölümünde çizdiği genel hattı bir kez daha klinik bir örnekle çiviler: karakterolojiye karşı fenomenin örgüsü; tarihyazıma karşı mihenkler; kişisel otoriteye karşı işitme yordamı. (Cairn.info)

““Zihinsel otomatizm” kavramı, Clérambault’nun yapıtında, öğretisinde, görünüşe bakılırsa, psikoza ait olgular dizisinin—ustanın sözündeki gibi—“anıideaik”, yani bir “fikir” zincirine uygun olmayan temel karakterini göstermek kaygısıyla kutuplanmıştır; bu sözcelik bu ustanın söyleminde çok daha fazlasını ifade etmez—psikozun gelişim ya da evrimindeki olgular sırasının.”

Bu cümle, ‘zihinsel otomatizm’i bir “belirti demeti”nin üstüne çıkan, onları farklı bir eksene toplayan bir baş-imleyen olarak konumlar. “Kutuplanmıştır” sözcüğü, hem Clérambault’nun söz dağarcığında bu imleyenin dikkatleri sürekli kendine çektiğini hem de psikotik fenomenlerin farklı yüzlerini bu kutba göre ayrıştırma eğilimini dile getirir: amaç, tekil belirti adlarının, mesela halüsinasyon, vehim, yankılanma gibi terimlerin ötesine geçerek onları aynı işleve, ‘otomatizm’e bağlamaktır. “Anıideaik” ibaresi—Clérambault’nun “fikre bağlı olmayan” nitelemesi—psikotik görüngülerin bir ‘düşünce zinciri’ tarafından üretilmediğini, yani anlamlı bir iç neden–sonuç örgüsünün içinde gelmediklerini vurgular; böylece fenomenlerin ‘niye’leriyle oyalanan bir psikogenez anlatısına değil, ‘nasıl belirdikleri’ne kulak verilir. Cümlenin ikinci yarısındaki temkin, bu sözceliğin Clérambault’da yalnızca “gelişim sırası” üzerine bir fikir vermekle yetindiğini de kaydeder; yani “otomatizm” burada bir ‘tam açıklama’ iddiası değil, erişilen olgular dizisine iliştirilmiş bir isimlendirme teklifi olarak durur. Bu, Lacancı bakımdan önemlidir: imleyenler ‘açıklamayı bitirmez’; söylem içinde bir konumlama, bir adres ve bir işleyiş adını verirler. Zihinsel otomatizmin bir kutup olarak ilanı, psikotik söylemin “ben-üretiyorum” kipinden dışarı düştüğünü, konuşanın kendi sözünü kendinden ayrı, “üstüne gelen” bir gönderim olarak hissettiğini işaretler; bu, öznenin edimlerinden ziyade, edimlerin özneye ‘geldiği’ hissine tekabül eder. Clérambault’ya atfın çerçevesi, metnin kendisinde çizildiği kadar geniştir; otomatizmi fenomenlerin merkezine yerleştirme jesti, onun kuramsal dış iskeletinden bağımsız olarak, klinik duyma tarzını tanımlar (🔗; 🔗). Bu bağlamda, Clérambault’nun otomatizmi bir “belirti listesi” değil, işleyişin adı olarak kurduğu vurgusu, daha sonra Lacan’ın imleyen-ekonomisine bağlanacak dinleme biçimini hazırlar. Bu çerçeveye ilişkin ikincil literatür, otomatizmi tek tek belirtilere indirgemek yerine, hepsini “kendiliğindenlik” ve “dış-işleyiş” ekseninde toplayan bir şema olarak okur; bu, cümlenin “kutup” metaforunu doğrular niteliktedir. (PMC)

“Şimdiden fark edilebilir ki, yalnızca olguyu, varsayılan bir anlaşılır-lığa göre konumlamak bile şunu varsayar:”

Burada söz, ‘anlaşılır-lık’ denen şeyin—çoğu kez fark edilmeden—bir önkabul olarak devreye sızdığını açığa çıkarır. “Şimdiden fark edilebilir” ifadesi, analiz edilecek şeyin bir hatayı düzeltmek değil, hatanın nasıl mümkün olduğuna bakan bir çözümleme olduğunu bildirir. Psikotik fenomeni, baştan “anlaşılır” bir zincirin içine yerleştirmek, onu bir ‘hikâye’ içinde yer göstermek demektir; bu, fenomenin “fikirsizliği” vurgusuyla çelişir. Anlaşılır-lığa göre konumlama, özneyi bir içerik-üreten fail gibi varsayar; oysa psikotik söylemde beliren, öznenin kendi sözünün bile ‘dıştan işletildiği’ bir duyuştur. Cümlenin kendisi, bu sızıntı önkabule karşı uyarı işlevi görür ve dinleyen zihni, imleyen düzeneklerine geri çağırır: “anlaşılır” sandığın, çoğu kez anlatılaştırmanın konforudur; olguyu oraya yerleştirmek, olgunun kesintisini görmezden gelmektir.

“– yani ‘fikir’ diye adlandırılabilecek bir süreklilik olabileceğini,”

Bu alt birim, ‘anlaşılır-lık’ önkabulünün ilk gizli önermesini açar: bir ‘fikir’ sürekliliği. Bu, fenomenlerin ilkece bir ‘düşünce dizgesi’ tarafından üretildiğini peşinen kabul eder; böylece olgular, bir imleyen-eklemlenmeden çok, bir “iç içerik akışı”nın dışavurumları gibi düşünülür. Lacancı bakımdan bu kabul, hayali bir tutarlılığı simgesel bir tutarlılıkla karıştırır; çünkü ‘fikir’ diye çağrılan şey çoğu kez ben-imaçları ve onlara eşlik eden makulleştirme zinciridir. Clérambault’nun “anıideaik” vurgusunun değeri burada belirir: fenomenler, ‘fikir’ sürekliliğinin değil, işitilebilen ama öznenin failliğiyle özdeşleştirilemeyen bir ‘çalışma’nın ürünleri olarak duyulmalıdır. Bu, “gelip oturan” ses, “içime sokulan” düşünce, “kendiliğinden hareket eden” beden duyuları gibi otomatizm kiplerini, “içerik” yerine “işleyiş” merceğiyle dinlemeyi gerektirir. (PMC)

“– yani olguların ardışıklığının—size paranoyanın hezeyanî gelişimiyle çizdiğim tarzda—kendiliğinden gidecek bir şey olacağını;”

Burada ikinci gizli önerme açığa çıkar: ‘ardışıklık’ kendi kendine yürür varsayılır. Oysa psikotik söylemde öznenin deneyimi, kopuşların, “yerine oturmayan” eklemlerin, basitçe ‘ardışıklık’ diye adlandıramayacağımız sıçramaların deneyimidir. “Kendiliğinden gidecek” ifadesi, psikogenez anlatılarına özgü bir kaderci rahatlığı ifşa eder: yeter ki başlasın, ‘hikâye’ yürür. Lacancı bakımdan bu, imleyen zincirindeki dikiş noktalarını görmez kılar; psikotik yapıda kırılma, ardışıklığın motoru değil, bizzat ardışıklık yanılsamasını bozan şeydir. Konuşan, “hezeyanî gelişim” ifadesiyle daha önce çizdiği şemayı hatırlatarak, o çizimin eğitsel olduğunu, yani şimdi tam da o şemayı sorgulamak için sahaya sürüldüğünü de imler.

“…öyle ki, zincirde kırılma yapanın, tam da zinciri kıran olarak beliren şeyin, açılmış bir vaka gibi, anlaşılmaz bir şey gibi ve ondan sonra olup bitenle bağ kurmayan bir şey gibi kendini gösterdiğini belirleyebilmek için, anlaşılır-lığa—ve neredeyse—başvurulmuş olur.”

Cümle burada paradoksu çiviler: ‘anlaşılır-lık’ çağrısı, görünüşte “kırılma”yı tespit etmek içindir; oysa sonuç, kırılmayı, zincirin dışına düşen bir “vaka” olarak yalıtmaktır. Böylece kırılma, ‘kalan ardışıklık’ için dışsal bir kazaya indirgenir; “kırılma yapan” şey, “kırdı ve bitti” diye yadsınır, sonrası “yine kendi yolunda gider” varsayılır. Lacancı okuma, tam tersini teklif eder: kırılma, söylemin işleyişine içkindir; “anlaşılmaz” diye dışlanan şey, imleyen düzenin gerçek etkisidir ve ‘ardından olan’la bağı kopuk değil, başka bir düzende dikilmiş bir bağdır. Anlaşılır-lığa başvuru, işte bu nedenle hezeyanın “dile gelme” tarzını kaçırır; cümlenin kendi retoriği, “neredeyse” diyerek bu başvurunun bile fark edilmeden nasıl bir alışkanlık hâline geldiğini teşhir eder.

“Bu, pek de safça denmeyecek bir varsayımdır; zira hiç kuşku yok, daha common olanı yoktur.”

Buradaki yargı, meselenin zorluğunu kabul eder: söz konusu önkabul ‘naif’ değildir; tersine, en yaygın, en “ortak-duyusal” olan odur. Bu, klinikte karşılaşılan hemen-herkesin neredeyse otomatikçe yaptığı bir makulleştirme hareketini gösterir; anlaşılır-lık, gündelik anlamlandırma alışkanlıklarımızın doğal dilidir. Bu nedenle, bu dilin cazibesine kapılıp fenomeni o dilde düzlemek kolaydır. Lacancı disiplin, bu “kolay anlaşılır” olana direnmek için dilin işleyişine, yani imleyenlerin düğümlenişine ve kopuşlarına bakmayı talep eder; konuşanın bu cümlede yaptığı da, “ortak olan budur” uyarısıyla, analitik işitme eşiğini yükseltmektir.

“Ve yine de birçokları için… ve korkarım, sizin için de, en azından pek çoğunuz için …psikiyatrinin, “analiz” denilen soruşturma hareketinin devreye sokulmasından bu yana oluşturduğu büyük ilerleme, olgular zinciri içine “anlam”ın iadesinden ibaret sayılmaktadır.”

Burada söylem, eğitimsel bir şok verir: ‘analiz’in yeniliği, “anlam iadesi” değildir; çoğu kişi bunu böyle sanmaktadır. Bu sanı, analitik pratiği bir “yorum sanatı”na indirger; hezeyana, rüyaya, simgeye “anlam” bulunur ve mesele kapanır. Oysa Lacancı çizgi, “anlam”ı değil, “dile gelişin” kendisini ve imleyen fark dizisini öne çıkarır. “Anlam iadesi” anlatısı, öznenin konumunu güçlendirir gibi gözükürken, aslında onu bir “içerik sahibi”ne çevirir; oysa klinikte işittiğimiz, öznenin ‘sahibi olmadığı’ bir sözün ona musallat olmasıdır. Dolayısıyla “büyük ilerleme” diye belletilen şey, analitik işitmenin asıl kazanımını örter; bu kazanım, imleyen düzeyinde bir çözümleme kudretidir, “doğru anlamı bulmak” değil.

“Bu, kendi başına yanlış değildir; ama yanlış olan, şudur… diyelim ki gardıropların, ortak kanaatin ortalaması ile psikiyatrların “sensus communis”inin havale ettiği şekilde kalmış bulunan …söz konusu anlamın, “anlaşılan” şey olduğu yanılgısıdır; yani öğrendiğimiz; yeni olan: hastaları anlamaktır.”

Cümle, bir dengeleme yapar: “anlam”ın işitilmesi tek başına yanlış değildir; yanlış olan, bunu ‘anlama’ ile özdeşlemektir. Böylece “anlam” ile “anlama ilişkisi” ayrıştırılır; ilkinin, imleyenlerin birbirine bağlanışıyla doğan bir etkiler dizisi; ikincisinin ise empatik, psikolojizan bir özdeşleyim kipidir. “Hastaları anlamak” klişesi, işte bu ikisini karıştırır ve analizi, “iyi niyetli tercüme”ye çevirir. Bu eleştirinin hedefinde doğrudan Jaspers değil, Jaspers üzerinden kurumlaşmış “anlama ilişkisi”nin gündelikleşmiş kullanım şekli vardır; çünkü Jaspers’te “anlaşılabilirlik/anlaşılamazlık” ayrımı teorik olarak çok daha çetrefillidir ve tam da “sınırda” olana işaret eder (🔗; 🔗). Konuşanın itirazı, teorinin inceliğinin popülerleştirilirken düzleşmesine yöneliktir; ‘anlama’ etiketi, imleyen kırılmalarını “empati” ile doldurmanın bahanesi olmuştur. (PMC)

“Bu, saf bir seraptır! Bu anlaşılır-lık düşüncesinin gayet net bir anlamı vardır ve araştırmamızın tümüyle esaslı bir tetiğidir: bir şey ‘anlaşılabilir’ olabilir ve örneğin “anlama ilişkisi” dediğimiz şeyden—Jaspers’ın bütün ‘genel psikopatoloji’sinin eksenine yerleştirdiği şey—tam olarak ayırt edilemez olabilir.”

Bu vurgu, “serap” imgesiyle, ‘anlaşılır-lık’ın gözün önüne getirdiği yalancı sürekliliği çözer. Bir fenomen anlaşılabilir görünebilir; fakat bu görünüş, “anlama ilişkisi”nin teknik anlamıyla örtüşmek zorunda değildir. Jaspers’te “anlama” bir yöntem terimidir; empatik sezgi, genetik anlama, açıklama ile anlama arasındaki ayrım gibi katmanlar içerir. Konuşan, popüler “anladım” ile metodolojik “anlama”yı ayırır; birincisi çoğu kez düz bir makulleştirme refleksidir, ikincisi ise tutarlı bir fenomenolojik disiplindir (🔗; 🔗). Analitik araştırmanın tetiği de burada çekilir: “anlaşılır” görüneni, imleyenlerin örgütlenme düzeyinde sınamak ve serabı dağıtan noktaları işaretlemek. (PMC)

“Öyledir ki, kendiliğinden anlaşılan şeyler vardır: sözgelimi biri üzgünse, yüreğinin arzu ettiği şeye sahip değildir; bundan daha yanlış bir şey yok! Yüreğinin arzu ettiği her şeye sahip olup yine de üzgün olan insanlar vardır; hüzün, tümüyle başka türden bir tutkudur.”

Bu örnek, ‘anlaşılır’ görünenin nasıl çöktüğünü gösterir: “üzgün = arzusu eksik” şeması, ortak-duyu açısından pek çekici olsa da, deneyim tarafından durmadan yalanlanır. Arzu nesnelerinin sahipliğine rağmen ısrar eden hüzün, “nesne eksikliği” anlatısıyla açıklanamaz; hüznün psişik topolojide tuttuğu yer farklıdır. Lacancı bakımdan, ‘haz’ ile ‘keyfiyet’ ayrımının yaptığı baskı burada hissedilir: sahip olmanın doyurmadığı yerde haz ilkesinin ötesine taşan bir ısrar iş görür; ama metin, daha ileri terimleri henüz devreye sokmaz. Konuşan, yalnızca şu dersi çıkarmamızı ister: ‘kendiliğinden anlaşılan’ şey, çoğu kez, kendini fenomenin aleyhine kuran bir masaldır; hüzün, “nesnesi eksik” olduğu için değil, öznenin söylemdeki yerinin dolayımları yüzünden ısrar eder.

“Yine de çok azıcık ısrar etmek istiyorum: Bir çocuğa tokat attığınızda, pekâlâ “anlaşılıyor”: ağlar—kimse, ağlamasının hiç de zorunlu olmadığını düşünmeden; ve ben, tokat yediğinde “bu okşama mı tokat mı?” diye soran küçük bir oğlanı hatırlıyorum. “Tokat!” denirse, ağlıyordu; bu, ânın uzlaşmalarının, kuralının parçasıydı: tokat yemişse, ağlamak gerekiyordu; okşamaydıysa, mest oluyordu. Biraz hararetli ebeveynleriyle kurduğu ilişkiler biçiminin, Jaspers’in açıkladığı “anlama ilişkisi” kavramında gayet yaygın olan, bağlamın böylesi etkin bir iletişimini verdiğini söylemek gerek.”

Bu sahne, ‘anlaşılır’ denen refleksin toplumsal sözleşmeye borçlu olduğunu incelikle sahneler: çocuk, “tokat” adı verildiğinde ağlar; “okşama” dendiğinde sevinir. Yani duygulanım, çıplak uyarana “doğal” bir tepkiden ziyade, ilişkinin simgesel çerçevesine göre belirlenir. Konuşanın getirdiği anekdot, ‘anlama ilişkisi’nin sıkça dayandığı “empatik kavrama”ya bir itiraz değil, ona bir kayıt düşmedir: empati, bağlamın simgesel adlandırmaları ve anın kuralları üzerinden çalışır; dolayısıyla ‘anlaşılırlık’ dediğimiz şey, çoğu kez ilişki içi kodlara uygunluk demektir, fenomenin kendisine değil. Bu bağ, çocuğun ebeveynleriyle “hararetli” alışverişine gömülüdür; yani duygulanımın işaretlenme şekli, dildeki adlandırmaya bakar. Bu da otomatizm–işitme hattına dolaylı bir dönüş sağlar: psikotik söylemde duyulan “başkasının sesi” de adlandırmanın yerinden oynamasıyla gelir; “bu tokat mı okşama mı?” sorusu, öznenin ‘ne duyduğunu’ adlandırma eşiğine taşır.

“Bir dahaki sefere kadar, M. Jaspers’te “Anlama İlişkisi Kavramı” başlıklı gayet belirli bölüme bakabilirsiniz; orada—çünkü sürekli bir söylemin faydası da budur—tutarsızlıkların hızla belirdiğini göreceksiniz; ve bu kavramın ne denli sürdürülemez olduğunu da pek çabuk göreceksiniz; yani dönüp dolaşıp, Jaspers’in “anlama ilişkisini”, hep sınırda olan bir şey diye andığını; ama yaklaşıldığında, kelimenin tam anlamıyla ele avuca sığmadığını; ve onun en aşikâr saydığı örneklerin, mihenkleri; çok geçmeden ve zorunlu olarak kaçınılmaz şekilde, anlama ilişkisi kavramıyla karıştırdığı atıf merkezlerinin, bir tür ‘ideal referans’ olduğunu.”

Bu çağrı, Jaspers metnine doğrudan gitmeyi önerir ve “sürekli söylem”in faydasını—yani kavramı kendi metninde izlemenin değerini—vurgular. Konuşanın iddiası, popülerleştirilmiş ‘anlama ilişkisi’ anlatısının, Jaspers’in kendi “sınır” kavramını gözden kaçırdığıdır: Jaspers’te “anlaşılabilirlik” ile “anlaşılamazlık” arasında metodik bir sınır çizgisi vardır; “anlama ilişkisi” bizzat “sınırda” bir işlemdir ve “yaklaşıldığında” ele gelirliğini yitirir (🔗). Konuşan ayrıca, Jaspers’in ‘mihenk aldığı’ örneklerin giderek birer ‘ideal referans’a dönüştüğünü, yani fiili olguları kavramın içine çekmek yerine, kavramın örneği “temsil” olarak kullanmaya başladığını söyler. Bu, fenomenoloji için de bilinen bir risktir: örnek, yöntemin kılavuzu olurken, bir süre sonra yöntemi örneğe uydurmaya başlarız. Lacancı işitme, bu riski bertaraf etmek için, kavramı değil, imleyen farkını mihenk yapar; ‘ideal referans’lara yaslandığı yerde dikiş kaçırmayı dinler. (PMC)

“Ama çok çarpıcı olan, şudur: kendi metninde bile, ve bu serabı desteklemek için ne maharet dökerse döksün, her zaman bizzat olgular tarafından tek tek çürütülmüş örnekler vermekten kaçınamaz; örneğin intiharın, kesinlikle gerilemeye, ölüme meyil olması hasebiyle, herkesin—ancak ve yalnızca söyletilirse—doğanın gerilediği mevsimde, yani sonbaharda, daha kolay olması gerektiğini söyleyeceği şey; ama herkes uzun zamandır bilir ki istatistiklere göre insan, ilkbaharda çok daha fazla intihar eder.”

Bu birim, “anlaşılır” görünenle istatistikî hakikatin çarpışmasını sahneye çıkarır. “Sonbaharda artar” diye makul görünen beklenti, veriler tarafından yalanlanır; intiharlar ilkbaharda zirve yapar. Konuşanın amacı, intihar epidemiyolojisi dersi vermek değil, “anlaşılır-lık serabı”nı çökertmektir: fenomen, ortak-duyu tarafından nasıl ‘doğal’ görünen bir beklentiyle dolduruluyorsa, o beklenti tam da verilerle ters düşmektedir (🔗; 🔗; 🔗; 🔗). Bu, analitik işitmenin etiğini teyit eder: “anlaşılır” olanla yetinmeyip, söylemin ürettiği etkiyi ve onun verilerdeki, dildeki, bedendeki izdüşümlerini ayrıştırmak gerekir. Üstelik burada ‘bahar zirvesi’ne dair veriler, yalnızca mevsimsel bir kuruntuyu yalanlamakla kalmaz; “psikogenez” diye paketlenen nice anlatının, “makul gerekçeler”le kendini doldurduğunu da gösterir. Lacancı bakımdan çıkarılacak ders, psikotik fenomeni empatik tahminle değil, imleyenlerin tortusunu dinleyerek okumaktır; makulleştirme cazibesine kapılmadan, kopuşu kopuş olarak kaydetmektir. Bu nedenle, anlatı kılığındaki “anlaşılır-lık” değil, işleyişi imleyen düzeyinde duyma pratiği esastır; cümle tam da bunu, bahar istatistiğiyle gözümüze sokar. (durkheim.uchicago.edu)

“Bu, daha çok ya da daha az “anlaşılır” değildir; gerekli dilegelişler bulunur ve bu konuda ne denmek isteniyorsa o açıklanır; ilkbaharda sonbahardan daha çok intihar olmasının şaşırtıcı olduğunu kabul etmek ve bunun, “anlama ilişkisi” denen ve hep uçucu kalan seraptan başka hiçbir şey üzerine oturamayacağını görmek yeter. Sanki bu düzende, yakalanabilecek herhangi bir şey varmış gibi.”

Burada “anlaşılır” sözcüğü, Jaspers’çi “anlama ilişkisi”nin gündelik kanaate sızmış halini hedef alır; cümle, fenomeni “anlaşılır” kılan şeyin aslında söylem içindeki bitişmeler olduğuna işaret eder: “gerekli dilegelişler bulunur.” Yani, bir olgunun açıklanması, empatik bir sezgiye değil, imleyenlerin nasıl bitiştiğine bağlıdır; aksi halde “uçucu serap”a tutunuruz. İlkbaharda intiharların artması örneği, bu serabın kristal bir göstergesidir: kış-kasvet-ölüm şeması bize “makul” görünür, ama verilere bakınca ilkbahar ve yaz aylarında doruk görülür; böylesi bir karşı bulgu, empatik anlama refleksinin iç tutarlılığının zayıflığını ifşa eder (🔗; 🔗). Cümlenin sonundaki iğne, “sanki bu düzende, yakalanabilecek herhangi bir şey varmış gibi,” fenomeni “anlaşılır-lık düzeni”ne kapatmanın naifliğini teşhir eder: psikotik olguyu tutacak bir ‘doğal’ düzen yoktur, yalnızca dildeki çatallar, eklemlenmeler ve imleyen karşıtlıkları vardır. Jaspers’in “Verstehen/Erklären” ayrımını, metodolojik bir sınır problemi olarak koyduğunu hatırda tutarsak, burada eleştirilen şey Jaspers’in kendisi değil, onun kavramlarının popülerleştirilirken empatiye indirgenmesidir; “anlaşılırlık”ın, fenomeni anlatılaştırıp rahatlatan bir sis perdesine dönüşmesi bu yüzden “serap”tır (🔗; 🔗). Bu serap en kolay mevsimsellik mitlerinde yakalanır: kışın değil, baharda zirvelenen intihar olgusu, “doğal görünen” bağlantıların kırılganlığını örnekler ve bizi imleyen düzeyine geri çağırır; medya menşeli “kış artışı” anlatılarının sürekliliği de bu serabın kültürel yüzüdür (🔗). (PMC)

“Bu anlamda, eğer biz, şu kadarcık bile tahayyül etmeye varabilseydik… tahayyül etmesi çok güçtür, çünkü kelimenin tam anlamıyla tahayyül edilemez; ama yakınından geçilemeyen, iyice sarılamayan, gerçek bir kavrama alınamayan her şey gibi, son otuz yıldır psikiyatrinin rengindeki bir tür değişim olarak görüleni taşıyan gizli varsayım olarak kalmıştır. …psikogenezi, psikiyatrik nesnemize—hasta—ilişkiyi, o meşhur “anlama ilişkileri”ni yeniden içeri alma ile özdeşleştirmeye varsaydık; psikogenez buysa, diyorum ki… çünkü iki yıl boyunca sembolik, hayali ve reel üzerine verdiğim dersten sonra, çoğunuzun şimdi tam olarak ne demek istediğimi anlamaya muktedir olduğunu sanıyorum, …henüz muktedir olmayanlara da söylüyorum: psikanalizin büyük sırrı, psikogenezin olmamasıdır.”

“Psikogenez”in burada aldığı hedef, bir ‘nedenler hikâyesi’ne sığınma alışkanlığıdır. Cümle, psikiyatrik nesneyle ilişkiye “anlama ilişkisi”ni yeniden sokmayı, sanki psikanalizin öz işiymiş gibi düşünen eğilimi ters yüz eder. Lacancı bakımdan “psikogenez yoktur” denirken, ‘psişik olanın’ bir hikâye edilmiş neden örüntüsünden türemediği, öznenin konumunu belirleyen şeyin imleyenlerden kurulu bir düzen—sembolik—olduğu vurgulanır. “Tahayyül edilemez” ifadesi, bu düzenin empatiyle görülemeyeceğini, yalnızca dilin işleyişi içinde yeniden-üretilebileceğini bildirir; yani özneyi ‘anlama’ya değil, söylemini çözmeye çağırır. Buradaki “gizli varsayım”, son otuz yılın psikiyatri renk değişimini, fenomeni yeniden ‘psikolojik’ bir iç tutarlılık olarak okumaya meyil veren bir zemin varsayımı olarak teşhis eder: anlama ilişkisinin rehabilitasyonu. Oysa Lacancı önerme yalındır: özneyi belirleyen, anlamın haznesi değil, imleyen farkıdır; öznenin arızası da ‘nedenler anlatısı’nda değil, imleyen ekonomisinin bir kopuşunda yakalanır. Jaspers’in kavramsal arkeolojisini bilen herkes, “anlama”yı metodik bir sınır olarak koyduğunu görür; fakat o sınır, pratikte “psikogenez”e çevrildiğinde, analitik çalışma “hikâye kurma”ya indirgenir (🔗; 🔗). Cümlenin “sır” diye koyduğu şey, işte bu indirgemeye itirazdır: psikanalizin özgünlüğü, bir “olayların doğuş anlatısı” kurmak değil, öznenin imleyenlere tutunuşundaki dikişi işitmek ve tedaviyi o dikişten yürütmektir. (PMC)

“Psikogenez buysa, psikanaliz tam da bunun: – bütün hareketiyle, – bütün ilhamıyla, – bütün tetiğiyle, – bütün getirdikleriyle, – bizi götürdüğü her şeyle, – ve bizi tutması gereken her şeyle, …en uzak durduğu şeydir.”

Bu katmanlı vurgu, yalnızca kuramı değil, tekniği de bağlar: analiz, baştan sona “psikogenez”den uzak durmakla özgündür. “Hareket–ilham–tetik–getirdikleri” diye sıralanan öğeler, yöntemin dinamiğini sayar: analitik sahnede anlam vermek değil, imleyenlerin kendi işleyişini konuşturmak esastır. Böylece psikotik malzemenin ‘açıklanması’ ile ‘işitilmesi’ ayrışır: açıklama, nedenler anlatısıdır; işitme, söylemin kendi kendine katlanışlarını takip eder. Bu ayrımın klinik değeri, özellikle psikotik bağlamda belirgindir; çünkü psikotik söylem, zaten “dıştan işleyen” bir otomatizmin, öznenin üzerinde çalışmasının deneyimidir; orada “psikogenez” anlatısına abanmak, öznenin imleyenle bağını daha da hayalîleştirir. Lacancı etik, bu yüzden “yakın durma” değil, “uzak durma” buyurur: anlamın cazibesine kapılmadan yapısal ayrımı—sembolik–hayali–reel—korumak. Jaspers’in “anlama” programının metodik değeri saklı kalsa da, bu cümle pratikte empatiye çöken bir psikogenez diline klinik set koyar (🔗). (PMC)

“Şeyleri, çok daha ileriden ifade etmenin başka bir yolu da şudur: tam anlamıyla psikolojik olanın düzeninde—daha yakından sıkıştırmayı denersek—yani psikolojizan bir perspektife yerleşirsek, psikolojik olan, etolojidir; davranışların ve bireyin, biyolojik anlamda, doğal çevresini oluşturanla ilişkilerinin toplamıdır. Tam anlamıyla psikoloji sayılabilecek şeyin gayet meşru tanımı budur: bu, olgusal ilişkiler düzenidir; nesneleştirilebilir bir şeydir; yeterince sınırlı bir alandır ki bir bilim nesnesi teşkil edebilsin.”

Bu cümle, “psikoloji”yi doğrudan “etoloji”ye yaklaştırarak sınır çizer: doğa bilimlerinin ördüğü bir davranışlar toplamı, biyolojik çevreyle kurulan ilişkiler, nesneleştirilebilir ve ölçülebilir bağlantılar. Buradaki strateji, “psikolojizan” perspektifin sahasını daraltmaktır: ne kadar iyi tanımlanırsa tanımlansın, bu saha, insan öznesinin dil tarafından belirlenmiş düzenine erişemez; eriştiğini sandığında da onu hayalî formlar içinde dondurur. Böylece cümle, analizin “psikoloji”ye karşıtlığını tersine değil, çapraz bir ayrımla kurar: psikolojinin meşru bilim nesnesi, davranış–çevre ilişkileri düzlemidir; analizin nesnesi ise, bu düzlemi örgütleyen imleyen karşıtlıklarıdır. Jaspers’in fenomenolojik sınıflamalarının kıymeti burada yabana atılmaz; fakat o sınıflama, ancak imleyen işleyişine kulak veren bir okumanın ardından sahici bir değer kazanır (🔗). Böyle bakınca “psikogenez”e dönüş eğilimi, etolojik düzeydeki düzenlilikleri dilin düzeni gibi alıp, özneyi biyolojinin içine eritme tehlikesini taşır; bu da metnin önceki itirazını—psikanalizin psikogenezden uzak durması gerektiğini—teknik bir zemine bağlar. (PMC)

“Bir parça daha ileri gitmek gerekir; ve hattâ şu da söylenmelidir: doğal alanında ne kadar iyi kurulmuş olursa olsun, insan psikolojisi olarak psikoloji, tamı tamına şudur… Voltaire’in doğa tarihi için dediği gibi: “O kadar da doğal değildir” …kısacası, olabilecek en gayri-doğaldır.”

Bu pasaj, “doğal”a atıf yapan her psikoloji tasavvurunu tersine çevirir: insan psişiği ‘doğa’ya değil, dil ile gelen yasa ve yasakların kurduğu bir sembolik düzene aittir; bu yüzden “en gayri-doğal”dır. Voltaire göndermesi, retorik bir takviye değil, bir ölçü kaydırmasıdır: doğa tarihi bile “o kadar da doğal değil”se, insanın “psikolojisi” hiç değildir. Psikotik fenomenin “doğal” açıklamasına meyletmek—mevsimsel intihar mitinde olduğu gibi—bizi sistematik şekilde yanlış yola sokar; çünkü doğanın ritimleriyle değil, öznenin dildeki yer değiştirmeleriyle iş görür. Jaspers çizgisinin “anlama”sını sınırda tutma gayreti bile, pratikte “doğallaştırıcı” bir anlatıya kolayca çevirilebilir; o yüzden bu cümlenin vurgusu teknik bir öğüt taşır: doğadan gelen açıklayıcılık cazibesine kapılmadan, imleyenlerin gayri-doğal düzenine—sahnenin diline—bak. Bahar zirvesi verileri de “doğal”a bağlanmış önyargıyı kırar: “güneş–ısınma–iyimserlik” gibi içi boş nedensellikler çöker (🔗; 🔗). (PMC)

“İnsan davranışında, tam anlamıyla psikolojik olan her şey, derin anomalilere tâbidir; her ân, sırf kendi başına bile, hangi düzeni sokmak gerektiği sorununu yerinden sormaya yetecek paradokslar arz eder; ta ki, basitçe, işin içinden çıkılabilsin; ta ki evdeki dişi kedi, kendi yavrularını bulabilsin.”

Bu cümle, “anomaliler” ve “paradokslar” vurgusuyla, davranışa “doğal tutarlılık” atfeden şemalara karşı bir uyarıdır. İmlenen mecaz—annenin yavruları bulması—ev içi düzeni yeniden kurma çabasına işaret eder: analistin görevi, “evin içinde” kaybolan işaretleri yeniden işaretlemektir; yani imleyenlerin dağıldığı yerde tekrar dikiş atacak bir konum almaktır. “Hangi düzeni sokmak gerekir?” sorusu, psikogenez anlatısına değil, imleyenlerin örgütlenmesine gönderir; çünkü paradoksların düğümü, anlamın ötesinde, dilin karşıtlıklarında atılmıştır. Bu yüzden, klinikte “anlaşılır” diye yerleştirilen bir anlam çoğu kez paradoksu siler; oysa burada paradoks, öznenin yapısal koordinatıdır. Jaspers’in fenomenolojik tanımlarının “anomalileri” betimlemedeki gücü, analitik işitmeye ön-çizelge sunar; fakat paradoksu yerli yerine koymak, ancak imleyen farkına kulak verildiğinde mümkündür (🔗). (PMC)

“Psikanalizin gerçekten rölyefini ve esas tetiğini unutursak, geri döneriz… ki bu, psikanalizin doğal eğilimidir; her gün gözlemlenen bir eğilimdir …geri döneriz; belirlenmesi gereken bir zamandan beri kurulmuş her türden ‘efsane’ye: aşağı yukarı XVII’nci yüzyılın sonundan psikanalize kadar.”

Burada “doğal eğilim” diye adlandırılan kayma, analizi “psikolojik” bir anlatıya geri döndürme dürtüsüdür: özneyi empatiyle doldurmak, anlamı “iade etmek,” fenomeni “hikâyeye bağlamak.” Bu kayma, klinikte rahatlatıcıdır fakat yapısal olarak yıkıcıdır; çünkü öznenin sözündeki kopuş yerlerini örter. “Efsane” kelimesi, bu tür anlatıların tarihsel sedimantasyonuna işaret eder; XVII. yüzyıldan itibaren kurulan kişi–birlik, ben–sentez, üst–alt işlev gibi şemalar, her kriz anında geri çağrılır. Lacancı etik, analistin bu “doğal eğilim”ine karşı tetikte olmasını ister; aksi takdirde psikotik söylem, imleyen düzeyinde değil, “hikâye” düzeyinde çözülecek ve öznenin reel ile karşılaşması yanlış yerden ele alınacaktır. Jaspers’in uyarılarını ciddiye almak bu yüzden kritiktir: “anlama”yı metodik sınır diye anımsamak ve fenomeni “efsane”ye tercüme eden popülerleştirici dilin dışında kalmak (🔗). (PMC)

“Bu tür efsaneler pekâlâ böyle tanımlanabilir; geleneksel psikoloji ile psikiyatrinin toplamını teşkil edecek olsak: – kişiliğin birliği efsaneleri, – sentez efsaneleri, – üst ve alt işlevler efsaneleri, – “otomatizm” terimleri etrafındaki karışıklıklar, …nesnel alanın her türlü örgütlenmesi ki her ân çatlar, yarılır, yırtılır; olgular inkâr edilir; en dolaysız deneyimin bizzat kendisi tanınmaz.”

Bu blok, ‘efsane’lerin başlıcalarıyla, özellikle de “otomatizm” çevresindeki karışıklıkla hesaplaşır. Clérambault’nun “zihinsel otomatizm”i, fenomenleri ‘dıştan işleyen’ bir düzenek olarak adlandırırken, bu adı “kişilik birliği,” “üst–alt işlevler” gibi hiyerarşik şemalarla karıştırmak, kavramı nötrleştirir. Efsanenin işlevi budur: imleyen düzeyindeki yabancılığı, “benlik sentezi” masalıyla yatıştırmak. Oysa Clérambault çizgisi—psikotik malzemenin “anîdeaik” oluşu—tam tersine, ‘içerik–neden’ anlatısını askıya alır ve işleyişe kulak verir (🔗). “Her an çatlar, yarılır” vurgusu, bu efsanelerin fenomen karşısında dağılmasını kasteder: bahar intihar örneğinde görüldüğü gibi, veriler efsanenin altını boşaltır; yine de efsane, “anlaşılır” rahatlığı nedeniyle geri döner. Analitik görev, efsaneyi söküp, imleyenlerin örgütlenişine—otomatizmin “dış-işleyiş” imasına—geri bağlamaktır. Bu geri bağlama, Lacan’ın psikotik yapıyı, “imleyenin işleyişindeki bir kesinti” olarak yeniden kavramsallaştırmasına köprü olur (🔗; 🔗). (PMC)

“Bununla birlikte, aldanmayalım: burada da, sözüm ona “dolaysız deneyim”i—psikoloji, hattâ varoluşçu psikanalizin temeli olan o “dolaysız deneyim”i—öne alan bir efsane yolunda en ufak bir imada bulunmuyorum; bu “dolaysız deneyim”, bizi durdurmak ya da cezbetmek konusunda, başka herhangi bir bilimde olduğundan daha ayrıcalıklı değildir; yani söz konusu şeyin tatmin edici bir serimi olarak, en nihayetinde varmamız gereken şeyin ölçüsü hiç değildir.”

Bu cümle, yanlış bir karşıtlığa düşmeyi engeller: “efsaneler”e itiraz, “dolaysız deneyim”i yüceltme değildir. Tam tersine, “dolaysız” olanın büyüsüne kapılmak, Jaspers’in uyardığı türden bir metodik karışıklığa sürükler: fenomeni, “şimdi ve burada”nın empatik yoğunluğuyla doldurmak, imleyen işleyişini görünmez kılar. Bilimlerde “gözlem” nasıl tek başına yetmezse, klinikte “dolaysız deneyim” de hedef değildir; analitik serim, ‘tatmin edici’ olanı değil, ‘yapısal’ olanı gözetir. Bu yüzden, ne “psikogenez masalı”na, ne de “deneyim mistiği”ne teslim olunur; ikisi de fenomeni, ya anlatıya ya da sezgiye indirger. Analitik yol, dilden geçen yoldur: “anlam” yerine “bitişme,” “anlama ilişkisi” yerine “imleyen ilişkisi.” Jaspers’in metodu, “anlaşılabilirlik”in sınırını koyarken kıymetlidir; fakat pratikte “dolaysız deneyim”e kaydığında, bizzat kendi koyduğu sınırı ihlal eder; bu nedenle burada yapılan uyarı, hem fenomenolojiye saygılı, hem de analitik işitmenin özgünlüğünü koruyan bir dengelemedir (🔗). (PMC)

“Bu itibarla, Freudcu doktrinin, Freudcu öğretinin verdiği—bildiğiniz gibi—tam anlamıyla, bilimsel olanın geri kalanında olup bitenlere uygundur; onu bizim kendi efsanemizden ne kadar farklı tahayyül edersek edelim: yani öteki bilimler gibi, bu dolaysız deneyimin ötesinde tetikleyicileri devreye sokar; bunlar asla duyulur bir yolla yakalanamaz. Orada, fizikte olduğu gibi, neticede ayırt edilip duyulan renk değil, onun arkasında bulunan ve onu şartlayan şeydir.”

Bu cümle, ‘Freudcu doktrin’in epistemik tavrını, doğa bilimlerindeki kurucu jestle paralel yerleştirir: ‘dolaysız deneyim’in (duyulur, fenomenal verilenin) ötesine geçen soyutlayıcı tetikleyiciler devreye sokulur ve bunlar duyulur yoldan yakalanamaz. Lacancı bir okuma için burada kritik olan, analitik bilginin duyumsanabilir içeriği değil, o içeriği “şartlayan” düzenekler olduğudur: imleyenlerin örgütü, yasa, yasak, dışlama ve benzeri işlemler. Fizikte “renk”in ardındaki elektromanyetik dalga boyu ne ise, klinikte de “öznenin söylediği/duyduğu”nun ardındaki imleyen farkı odur; göz, dalga boyunu görmez, ama aynı zamanda “renk” de dalga boyu olmadan kurulmaz. Freudcu katkı tam bu yerde, deneyimi örgütleyen ve duyulur olmayan bir dizgeyi varsayarak konur: rüyanın “bir şey söylemesi”, semptomun “okunması”, yanılsamanın “dilsel eklemlenmesi” hep bu varsayımın türevleridir. Böylelikle analitik bilgi “anlatı”ya değil, yapıya yaslanır; Lacan’ın psikoza yaklaşımının Seminér III’te bu modern bilimsel jestle açılması (psikozu tedriçle değil, yapısal ayrımla düşünmek) tam da bu yüzdendir (🔗). Bu bakış, “özneyi anlamak” yerine, öznenin sözünü mümkün kılan koşulları kuramsallaştırır; dolaysız deneyim, verili bir veri olmaktan çıkar, imleyen düzeni içinden yeniden konumlandırılır. (Lacan Online)

“Freudcu ilerlemenin bu boyutunu da göz ardı edemeyiz; bu, az önce sözünü ettiğim anlama ilişkisinden farklı olan bir şeydir; yine de salt “dolaysız deneyim”de durmaz; hiçbir anda, hiçbir yerde, hiçbir ön-kavramsal, ön-özsel, “saf deneyim” denen herhangi bir şey içinde yakalanmış bir şey değildir, o deneyim.”

Burada, Jaspers’çı “anlama ilişkisi”nin (Verstehen) analitik sahaya yanlış bir şekilde hükmetmesine karşı sınır çekilirken, ikinci bir sınır daha konur: psikanaliz, “saf deneyim” romantizmine de dayanmaz. Lacancı klinikte ‘deneyim’, konuşmanın kurduğu sahnede, önceden (daima) bir simgesel düzen tarafından biçimlendirilmiş bir şeydir; öznenin itirafı, aktarım, adresleniş, hepsi bu düzenin işlevleridir. Bu nedenle “anlama ilişkisi” ile “deneyim mistisizmi” aynı hataya düşer: her ikisi de dile gelmiş içeriği, onu mümkün kılan dizgelerin önüne geçirir. Oysa analitik edinç, duyulur–anlaşılır olanın ardındaki işlemlere bakar; Jaspers’ın Verstehen’i metodik bir yarar taşısa da, empatiye indirgenmesi (veya fenomenal “yakınlık” olarak kullanılmaya başlanması) analitik işi yapıdan koparır (🔗; 🔗). Bu cümle, tam da buna karşı, deneyimin baştan kavramsal olarak (imleyenler yoluyla) örgütlü olduğunu ve klinik “veri”nin özünde bir söylem-ürünü sayılması gerektiğini vurgular. (PubMed)

“Gayet iyi, baştan yapay bir şey tarafından yapılandırılmış bir deneyimdir bu; ve bu “şey”, tam olarak, analitik ilişkidir; analitik ilişki bizatihi, öznenin gelip hekime söylemek üzere bir şeyi itiraf etmesiyle, ve hekim bu itiraftan ne yaptığıyla kurulur; ve her şey buradan itibaren ayrışır; bu, onun ilk giriş aleti, ilk işletim tarzıdır.”

Metin, analitik deneyimin “yapay” olduğunu bilerek vurgular; bu, yapmacık anlamında değil, kurucu sahne anlamındadır. Analitik ilişki, öznenin sözünü bir Öteki’ye (analiste) adreslediği bir sahnedir; bu adresleniş, aktarımın çekirdeğini oluşturur ve söylenen her şey bu sahne sayesinde “semptom” olur. “İtiraf” kelimesi, doğruluk rejimi kurmak için değil, söylemin yönünü göstermek için önemlidir: söz, Duyan Öteki’ye yöneltilir; böylece semptom, dilsel bir düğüm olarak biçimlenir. Lacan’ın Seminér III açılışı, bu düzlemden psikoza girer: psikozu, öznenin dil ve Öteki ile ilişkisindeki ayrışma üzerinden ele almak; o yüzden “her şey buradan ayrışır”. Klinik “giriş aleti”, vakayı dinlerken içeriğe değil, söylemin nasıl kurulduğuna, kime nasıl söylendiğine, imleyenlerin nasıl eklemlendiğine odaklanmaktır; psikotik sözün “dışarıdan çalışması” hissi de bu sahnede tanımlanır (🔗). (Pageplace)

“Size şimdiye kadar hatırlattığım her şey boyunca, bana kalırsa, çoktan fark etmiş olmalısınız: bir süredir dersini verip durduğum, ve bu deneyimi anlayabilmek için perspektifimize yerleştirmemizin elzem olduğunu yinelediğim, alanın üç düzenini: yani şunları:”

Bu cümle, analitik sahayı kavramanın zorunlu çerçevesi olarak üç düzeni (sembolik–hayali–reel) tekrar çağırır. “Deneyimi anlamak” derken, yukarıdaki itirazlar (Verstehen ve saf deneyim romantizmi) akılda tutularak, ‘anlamak’ın yerini yapısal konumlandırmanın aldığı ima edilir. Üç düzenin tekrar çağrılması, psikotik malzemenin dağılmasını önlemek için bir koordinat sistemi kurmak gibidir: öznenin sözündeki kırılmaların nereden geldiğini, hangi düzlemde üretildiğini ve hangi düzlemde “boşluk” ya da “fazlalık” olarak belirdiğini bu üçlü belirler (🔗). (nosubject.com)

“– sembolik,”

Sembolik, değerin karşıtlıkla kurulduğu, imleyen farkının iş başında olduğu düzendir; burada öğeler, başka öğelere karşıt konumlarıyla değer kazanır. Psikoz söz konusu olduğunda, anlam patlamaları, sözün “kime” ve “hangi yasa içinde” söylendiğine dair taşıyıcıların (imleyenlerin) düşmesiyle ilişkilidir; bu düzlemde bir “eksiklik” veya “defterden silme” gerçekleştiğinde, özne artık simgesel bağlarla tutunamaz ve anlam, reel’de “olay” gibi patlar (Seminér III’ün yapısal ayrımı bu sahneyle kurulur). Sembolik vurgu, delüzyonun içeriklerinden önce, o içeriğin nerede “karşıtlıkla” değer kazandığına bakmayı emreder (🔗). (Lacan Online)

“– hayali,”

Hayali, ‘imge’lerin tutuştuğu, özdeşleşmelerin ve benzerlik oyunlarının hüküm sürdüğü düzendir; burada süreklilikler, dereceler, ‘artı–eksi’ler işler. Klinik olarak, egonun aynalanmaları, kıskançlık, rekabet, beden imgesinin kurucu rolleri bu düzlemde belirir. Psikotikte, hayali çoğu kez ya aşırı istila edicidir ya da simgesel tarafından yeterince “örgütlenmediği” için yersiz-yurtsuz dolaşır; imge, adres bulamadığında, sahne kendiliğinden ‘komplo’ ya da ‘işaret’ okumalarına kapı açar. Bu yüzden metin, az sonra bir otomobil örneğine geçerek hayalinin, sembolik ve reel ile nasıl karıştığını gösterecektir (🔗). (Pageplace)

“– ve reel.”

Reel, ne imgeye sığan ne de simgeselce yerlenen şeydir; yakalanamaz, “anlam”a dirençlidir ve çoğu kez travmatik bir dışarı gibi tecrübe edilir. Psikotik fenomende reel, “gerçeklik duygusu”nun aşırı kuvvetiyle ve “işaretlerin her yere sızması”yla belirir: anlam, artık simgesel eklemlenmeyle değil, bir ifşa şiddetiyle gelir. Tam da bu nedenle, reel çoğu kez ‘olay’ olarak yaşanır: rastlantısal bir ayrıntı, dayanılmaz bir göndergeye dönüşür; bu dönüşümün ölçüsü sembolik düzenle bağın akıbetine (akıbet burada tam sözlük anlamını taşır) bağlıdır (🔗). (Pageplace)

“Sembolik olanı biraz önce, gayet belirgin biçimde, bütün anlama ilişkilerinin ötesinde olan şeye—iki ayrı yönden—açıkça değindiğim anda görmüş bulunuyorsunuz; tüm anlama ilişkilerinin yerleştiği ve insanî, bilhassa kişiler-arası ilişkiler üzerindeki etkisini bu denli bariz biçimde bozguna uğratıcı şekilde icra eden o şey.”

Bu cümle, semboliğin iki yönden nasıl işaret edildiğini hatırlatır: bir yandan “anlama ilişkisi”nin ötesinde (yani empati yoluyla kavranamaz) bir düzen olarak; öte yandan “insanî/kişiler-arası ilişkiler” üzerinde bozucu etkiler üreten bir düzen olarak. Bozucu etki vurgusu önemlidir: çünkü semptom, iyi-anlaşılır bir iletişimsel eşgüdüm değil, imleyen düzeyindeki bir sürçme/eklenme/boşlukla belirir; aktarım da tam bu sayede bir transpozisyon gücü kazanır. Psikotik olguda, semboliğin “dışı” gibi yaşanan şey (her şeyin işaret oluşu), aslında simgesel bağların kaybıyla, işaretlerin başıboş çoğalmasıdır; bu çoğalma “kişiler-arası” düzeni altüst eder, çünkü karşıtlıkla değer kazanan bağlar yerine, her şey her şeyin “kanıtı”na dönüşür (🔗; 🔗). (Lacan Online)

“Hayali olanı da, önceki sözümde işaret ettiğim tek bir göndermeyle—hayvan etolojisine; yani albenili ya da kapıcı biçimlere; hayvan davranışını, doğal hedeflerine doğru yönlendiren rayları ve ardışıklıkları veren o biçimlere—görmüş oldunuz.”

Hayali–etoloji bağı, imgenin davranışı rayına oturtan gücüne dayanır: kuşun kırmızı göğsüne saldırı tetiklenmesi, yavruyun yüz formuna yapışma, alan savunmasını işaret eden desenler gibi örnekler, bir ‘şema’ üzerinden davranışı organize eder. İnsan alanında bu şemalar “doğal” değildir; imge, simgesel tarafından alınır, yeniden yoğrulur. Psikotik konfigürasyonda, bu “yoğrulma” aksadığında imge, kendi başına yönlendirici olup “komplo/işaret okuması”na dönüşebilir; o yüzden birazdan gelecek “kırmızı otomobil” örneği, hayalinin saf şematik gücünü (kırmızının saldırı/tehlike çağrışımı) simgesel karşıtlıkların düzeninden ayırarak gösterecektir. Hayvan etolojisine referans, Piéron’un popüler başlığının (“Duyu, yaşamın kılavuzu”) çağrısıyla birlikte, hayalinin rehberliğine dair bir parantez açar; Lacan, bu başlığı aktarırken içeriği teyit etmez, yalnızca ‘guidage’ etkisini örnekler (🔗; 🔗). (Google Books)

“Beyimiz Piéron—bizde pek makbul değildir—kitaplarından birine “Duyu, yaşamın kılavuzu” adını vermiştir. Çok güzel bir başlık; acaba “duyu”ya onun dediği kadar uygulanır mı, pek emin değilim; her hâlde, kitabın içeriği bunu doğrulamaz; ama elbette, bu perspektifte özsel bir doğruluk payı vardır. Bu başlık, kitaba azıcık iliştirilmiş gibidir; sanki kitabın bizzat kendisinin yarım bıraktığı bir tasarıdır.”

Burada Piéron’a yapılan atıf, bir otoriteyi değil, bir başlık metaforiğini çağırır: “Duyu, yaşamın kılavuzu.” Lacan, başlığın cazibesini kabul eder (“çok güzel”), fakat hemen ardından onu sınırlayıp tersyüz eder: duyu rehberliği, insan alanında kendiliğinden bir doğruluk değildir; zira insanın ‘rehberi’ simgesel düzenle gelen imleyen karşıtlıklarıdır. Piéron’un biyolojik–etolojik çizgisi, hayalinin rehberliğini iyi anlatır; ama analitik sahada bu rehberlik, simgesel yeniden-işlemden geçmeden klinik ölçüt olamaz. “Başlığın kitaba iliştirilmiş gibi” oluşu, tam da bu ayrımı gösterir: etolojik sezgi, insan psişiğini açıklamaya tek başına yetmez; söylem–adres–imleyen ekonomisi olmadan ‘rehberlik’ fikri boşlukta kalır (🔗; 🔗). (Google Books)

“Ama hayali, bütün hayvan alanı için şüphesiz bir “yaşam kılavuzu”dur; ve imgenin, bizim alanımızda—derinlemesine sembolik tarafından yapılandırılmış olan alanda—oynadığı rol elbette başattır. Bu rol, tümden, bu sembolik düzen tarafından yeniden üstlenilir, yeniden yoğrulur, yeniden canlandırılır; imgeler—onu “saf hâlinde” yakalamamızı sağlayıcı herhangi bir şeyi yakalayabildiğimiz kadarıyla—daima az çok, size hatırlatırım, insanda özsel olarak “örgütlü yapı karakteri”yle tanımlanan bu sembolik düzene katılmış bulunur.”

Cümle, hayalinin rehberliğini hayvan dünyası için onaylar, ama insan dünyasında imgeyi bütünüyle sembolik içine yerleştirir: imge tek başına hükmetmez, simgesel tarafından “yeniden üstlenilir.” Klinik sonuç nettir: beden imgesi, ego özdeşleşmeleri, kıskançlık/rekabet matrisleri ancak simgesel adresleriyle çalışır; imge, bu adresleri kaybettiğinde ya boşa döner ya da işaret hortumlarına dönüşür. Psikotikte imgenin başıboşluğu ile semboliğin örgütleyici gücünün düşmesi birlikte düşünülmelidir; aksi halde ‘komplo işaretleri’ patlamasını yalnızca ‘kötü imge’ ile açıklamaya kalkıp semboliğin payını gözden kaçırırız. Üç düzen arasındaki bu devretme, Seminér III’te psikotik söylemin yapısal konumunu kavramak için temel bir şemadır (🔗; 🔗). (Pageplace)

“Karşıtlıkla, sembolik düzende olan bir şey ile hayali ya da reel düzende olan bir şey arasında ne fark vardır? Hayali ya da reel düzende, daima bir eşik etrafında bir “artı—eksi”miz vardır; bir marjımız, bir derecemiz, bir sürekliliğimiz vardır. Sembolik düzense, her öğe, başka bir şeye karşıt oluşuyla değer kazanır.”

Bu ayrım, klinik okumayı eksenine oturtur. Hayali/reel düzlemde süreklilik ve derece (daha çok–daha az) işlerken, sembolik düzlemde ayrım keskindir: imleyen birimi, karşıtlığıyla değer kazanır; bu yüzden “kırmızı”nın anlamı, “siyah”a karşıt olduğu bir oyunda (iskambil gibi) sabitlenir. Psikotik yaşantıda sorun tam da burada belirir: hayali dereceler (kırmızı = tehlike tonları) ile sembolik karşıtlıklar (kırmızı/siyah düzeni) birbirine karışır; reel ise, bu karışımın delici artığı olarak ‘olay’ sıçratır. Lacan’ın az sonra örnekleyeceği “kırmızı araba” sahnesi, üç düzenin nasıl birbirine karıştığını ve psikotikte sembolik karşıtlıkların nasıl düşüp hayali ve reel’in birbirini ateşlediğini gösterecektir (🔗). (Pageplace)

“Meselâ şimdi girmeye başlayacağımız deneyim alanına—psikotikimizin deneyimi—girmek için, son derece ilkel bir şey alalım. Psikotiklerimizden biri bize, birkaç zamandır içine girdiği tuhaf dünyayı anlatır: onun için her şey artık bir işaret olmuştur; yalnızca—anlattığı gibi—gözetlenip izlendiği, denetlendiği için değil: “konuşuyorlar, söylüyorlar, işaret ediyorlar, ona bakıyorlar, göz kırpıyorlar”; ama bu çok daha ileriye gidebilir; şimdi hemen göreceğiniz üzere muğlaklık ortaya çıkar; diyelim ki cansız, insan-dışı gerçek nesneler alanını da istila edebilir.”

Bu pasaj, psikotik deneyimin birincil ifadesini sahneye sürer: “her şey bir işaret olmuştur.” Bu, yalnızca kişiler-arası (bakış, göz kırpma, ima, dedikodu) düzlemde değil, cansız nesneler alanında da (sokaktaki nesneler, renkler, ışıklar) beliren bir işaretleşmedir. Klinik olarak bu, “delüzyonel algı” denen olgunun çekirdeğini verir: nötr bir algı, birdenbire özel, özneye tahsisli ve kaçınılmaz bir anlam kazanır. Bu kazanım, empatik bir ‘anlaşılır-lık’la değil, imleyen bağlarının yerinden oynamasıyla belirir; işaretler, simgesel adreslerini kaybedince, öznenin üzerine “dışarıdan çalışır” gibi yaşanır; Clérambault’nun “zihinsel otomatizm” dediği duygulanımın fenomenolojik çekirdeği de budur (🔗; 🔗; 🔗). Bu nedenle, ‘işaretleşme’nin kişiler-arası sahaya özgü sanılması yanlıştır; psikotikte, cansız nesne de “haber verir,” rastlantı “göndergeye” dönüşür, gündelik akış imleyen zorlamasına uğrar. (PMC)

“Aslında söz konusu olanın ne olduğuna bakmadan önce, gelin daha yakından bakalım: örneğin sokakta renkli bir araba ile karşılaşsa, onun için bir değer taşıyacaktır; bir araba, bizim ‘doğal nesne’ diyeceğimiz şey tam değildir—; şu araba kırmızıdır; onun için şu anlamı taşıyacaktır: bu anda kırmızı bir arabanın geçmesi boşuna değildir.”

Bu cümle, psikotik öznenin deneyim evrenine girerken, ‘ne olduğuna bakma’yı erteleyip işleyişe odaklanır: Lacan, nesnenin “doğal” statüsünü askıya alarak, imleyenleşme eşiğinde beliriveren bir işaretli-dünya tarif eder. Arabanın, sırf ‘kırmızı’ oluşu yüzünden “boşuna değil” sayılması, anlamın dışarıdan çıkarılan bir “yorum” değil, bizzat görülene yapışık bir “değer” olarak, yani bir imleyen eşliğinde tecrübe edilmesini gösterir. “Doğal nesne” olmadığının vurgusu, şeyin kendinde-olgusallığının (reel sürekliğin) psikotik bakışta zaten bölünmüş, adlandırma tarafından çoktan delinmiş olduğuna işaret eder: renk, bir nitelik olmaktan çıkar, bir gönderge düzenine (sembolik) bağlanır. Psikotik özne düzeyinde bu bağlanma, Jaspers’in sınıfladığı ‘ilksel sanrı’ karakteristiğini, yani algılananın nötr içeriği ile atfedilen kesin anlam arasındaki uçurumu, “epifani” benzeri bir zorlayıcı beliriv olarak serimler; delüzyonel algıda anlam “açıklanmaz”, “verilir” (🔗; 🔗). Lacancı açıdan kırmızı otomobil, hayali düzende bir ‘imge’ olmakla kalmaz, sembolik düzende karşıtlıklar ağına bağlanan bir imleyen işlevi de kazanır; üstelik psikotik yapıda bu bağlanma, Nom-du-père’in (Nam-ı Pir) temin ettiği sınırın yerinde-olmaması nedeniyle “fazla doğrudan”, filtresiz, defterden silmeye (forclusion) özgü biçimde ‘reel’e geçişli olur. Bu yüzden, sıradan şahit için rastlantı olan, özne için “kaderî işaret” gibi okunur. Böylece cümledeki “değer” kelimesi, fenomenolojik bir ‘önem’ duygusundan ziyade imleyen etkisinin üzerimize çöküşünü, yani “bu şimdi bana söylendi” kipini duyurur; gündelik eşya bir ‘adres’ kazanır.

“Bu kadar yalın bir olgu üstüne—söz konusu öznenin bu kırmızı arabaya atfettiği deli sezgisi olgusu—sorular soralım.”

Lacan burada yöntemi belirler: yalın bir olayda (kırmızı araba) ‘deli sezgi’ diye adlandırdığı atıf tarzını öğelerine ayırarak, anlamın nerede üretildiğini, hangi düzende kilitlendiğini, hangi düzende kaydığını saptamak. “Sezgi” deyimi, bilişsel çıkarım zincirini değil, anlık bir işaretlenişi imler; psikotik fenomende anlamın ‘kendini dayatma’sı, kognitif muhakeme ya da afektif bulaşmadan bağımsız, bir “gelmiş-bulunma” etkisi taşır. Yöntemsel çağrı “sorular soralım” ifadesinde yatar: Lacan, psikotik söylemi saf içerik olarak doğrulamaya ya da çürütmeye değil, onun eklemleniş yerini (bitişme/dilegeliş), hangi düzenin (sembolik/hayali/reel) devrede olduğuna bakarak konumlamaya çağırır. Böylece, Jaspers’ın ‘anlama ilişkisi’ mitine kapılmadan, ama olgunun tekilliğini koruyarak ilerlemenin koşulu sağlanır.

“Zaten, çoğu kez, söz konusu kırmızı, onun için azamî bir anlam taşımadan, bu anlamı netleştirmekte tümüyle acizdir; muğlak kalır: hayra mıdır, tehdide mi delâlet eder?”

Anlamın “azamî” oluşu ile “netleştirilememesi” bir aradadır: işte burada, psikotik tecrübenin paradoksu görünür hale gelir. Azamîlik, imleyen etkisinin şiddetine, öznenin üstünde yarattığı ‘adreslenmişlik’ hissine işaret eder; ancak bu şiddet, simgesel ayrımlar kümesini (örneğin iyi/kötü, leh/aleh) sakinleştiren ‘adlandırıcı Üçüncü’ olmaksızın, ‘tam belirlenim’ üretemez; sonuç, “muğlak” ama kaçınılmaz bir anlamdır. Bu muğlaklık, ikircikli bir valans olarak değil, valansı karar kılacak referansın eksikliği olarak kavranmalıdır: Nam-ı Pir’in adlandırıcı fonksiyonu eksik olduğunda, imleyen etkisi “yüksek gerilimli” olur, fakat yerini bulmaz; kırmızı geçiş, “işaret”tir ama “hangi işaret” olmadığı kadar belirir. Bu yüzden özne, görme ile bilme arasına sıkışır: “bir şey var”ın sarsıcı kesinliği ile “ne”nin belirlenemezliği yan yanadır.

“Bazen bu nitelik düzleminde hüküm vermekten acizdir; ama her hâlükârda araba bir şeye vesiledir.”

Burada “vesile” sözcüğü kilittir: öznenin hüküm verememesi (iyimser/kötümser ayrımı kuramaması) anlamın olmadığına değil, anlamın bir üst adrese yazıldığına delalet eder. Araba, özneyi bir söylem yerine, bir Büyük Öteki sahasına sürükleyen tetikleyicidir; olayın değeri, içeriğinin ‘hangi’ olduğundan ziyade, özneyi bir gönderge ağının içine ‘düştürmüş’ olmasındadır. “Vesile”, psikotik sahnede sık görülen “kommenter sesler” ya da “işaretlerin bana konuşması” etkisini hazırlayan eşiktir: dışarıdaki minimal fark (kırmızı) içeriye, öznenin “bana ilişkin” okuması olarak katılır. Bu, Clérambault’nun ‘zihinsel otomatizm’ dediği düzlemle interfeys kurar: dış bir uyarıcı, iç konuşma zincirini ‘benden bağımsız’ bir çalışmaya iter; düşünce ve algı, bir başkası tarafından işletiliyormuş gibi tecrübe edilir (🔗; 🔗).

“Öyleyse, en güç yakalanır olgu, demek istiyorum ki en ayrışmamış olan hakkında; diyelim ki, bir öznenin karşılaşması üzerine… onu psikozun hangi sınıfına yerleştirdiğimi söylemiş değilim … bir öznenin kırmızı bir araba hakkında yaptığı beyan üzerine, üç tamamen farklı tasarımımız olabilir:”

Lacan, klinik sınıflamayı bilinçli olarak askıya alır; önce fenomeni, yani ‘en ayrışmamış’ı ele alır. Bu, metodolojik bir ‘epoché’dir: özneyi paranoid/schizofren vb. kategorilere yerleştirmek yerine, aynı fenomen için üç ayrı kavramsal açıklama düzlemi açar. Bu ayrım, Lacan’ın üç düzenini çalıştırır; ama burada henüz adını söylemeden, ‘tasarım’ sözcüğüyle, aynı verinin farklı kurucu düzenlere göre açıklanabileceğini ilan eder. Böylece, “tek bir fenomen—üç okuma rejimi” planı kurulur: algısal sapma (reel’e yakınlaştırılmış algı bozukluğu olarak kavrama), hayali etoloji (imgesel tetik ve davranış kalıbı), sembolik karşıtlık (dilsel/kuralsal ağda yer alma). Bu üç tasarım, yalnız bir vaka ayrımı değildir; “anlama”nın kendisini üç farklı yerde arama önerisidir.

“– şeyi algısal bir sapma açısından ele alırsak, yani: zannetmeyin ondan bu kadar uzağız; daha çok değil, yakın zamanda, algı olguları düzeyinde soruluyordu şu soru: yabancılaşmış özne, ilksel şekilde neyler; kırmızıyı yeşil gören bir daltonist midir, yoksa tersi mi; kimse gidip bakmamıştır; yalnızca rengi ayırt edemez;”

İlk tasarım, algı fiziğiyle açıklamaya meyleder: renk körlüğü, daltonizm vb. ile fenomeni ‘reel duyum’daki bozulmaya indirger. Lacan’ın “zannetmeyin uzağız” uyarısı, bu tür indirgemeciliğin hâlâ dolaşımda olduğunu, ‘psikiyatrik’ açıklamaların pekâlâ duyu aygıtı modeline kapanabildiğini belirtir. Burada hedef, Jaspers’ın “anlaşılmazlık” vurgusunun yanlış okunmasıdır: ilksel sanrıyı, sanki algı bozukluğu eşitlemesi yapar gibi, duyusal eşik patolojisine indirgemek. Lacan, bu varsayımı gösterip bir kenara koyar: birincil olan, “rengin yanlış görülmesi” değil, “rengin doğru görüldüğünde bile yanlış yerden okunmasıdır.” Başka deyişle, kırmızı sabit kalsa da anlamın ‘nerede’ üretildiği esastır; duyusal içerik ile sanrısal atıf arasındaki uçurum, “reel” duyumun değil, sembolik bağlanmanın meselesidir (🔗).

“– şu kırmızı araba ile karşılaşmayı, kızılgerdanın hemcinsiyle karşılaşınca ona adını veren meşhur göğüslüğünü şakıttığı anda olduğu gibi aynı kayıtta ele alırsak; ve yalnızca bu karşılaşmanın etkisiyle oradadır; çünkü bir dizi deneyle, kuşların bu ‘giyiminin’, bölge sınırlarının korunmasına denk düştüğü gösterilmiştir. Tek başına bu, karşılaşma ânı için birey-rakip türünden bir davranışı belirler; bu kırmızının hayalî işlevi; isterseniz, tam da anlama ilişkileri düzeninde şu şekilde çevrilen bir işlev: bu kırmızı, özne için, onda bir şeyi aceleye getirmiştir; ona dünyayı ‘kırmızı gördüren’ şeydir; kırmızının, kendi başına, hasımlık ya da öfkenin doğrudan ifade edici karakterini taşıyormuş gibi gelmiştir;”

İkinci tasarım, etolojik modeldir: ‘kızılgerdan’ örneği, hayvanî davranışta ‘işaret-gösterim’ ilişkisini imaj bandında işler; kırmızı plastron, rakiplik davranışını tetikler. Burada ‘hayalî işlev’, imgenin doğrudan yönlendirici, yaklaştırıcı/itici gücünü anlatır. Lacan, bu modeli insana uyarlandığında doğan ‘psikologlaştırma’ riskini göstermek üzere kullanır: özne kırmızıyı ‘öfke’ imgesi olarak okur; fakat bu okuma, imgenin kendisini ifade zanneden bir yanlış yerleştirmedir. İmge, öznenin afektif tutuşuna “yakıt” verir, ama ölçü ve ayrım, sembolik kayıt olmadan kurulmaz. Bu pasaj, ‘anlama ilişkisi’nin cazibesine kapılmadan imgeselin çekim gücünü yerli yerine koymayı öğretir: davranışsal olarak anlaşılır görünen, dilsel olarak eklemlenmedikçe ‘neden’ değildir, yalnızca ‘hızlandırıcı’dır.

“– ya da tersine, bu kırmızı arabayı, üçüncü bir anlama tarzıyla, sembolik düzende anlamak: iskambil destesindeki kırmızıyı anladığımız gibi; yani siyaha karşıt olmaklığıyla; yani çoktan örgütlenmiş bir dil-parçasının unsuru oluşuyla.”

Üçüncü tasarım, anahtar olanıdır: kırmızı artık duyum (reel) ya da imge (hayali) değil, bir karşıtlık sistemi içinde değer kazanan imleyendir; “kırmızı/siyah” örneği, anlamın diferansiyel kuruluşunu, Lacan’ın dil kuramıyla uyumlu biçimde, ‘karşı-olma’dan alanını çizer. Bu, psikotik fenomeni anlamanın yolunu verir: öznenin dünyası ‘işaretler’le dolduğunda, olup biten, simgesel bir ayırtılar dizisinin özneyi “adlandırmadan” kuşatmasıdır; fakat forclusion altında bu dizinin düğümünde eksi bir imleyen bulunduğundan, ‘kırmızı’ gibi bir öğe, sistemden dışarı taşarak reele sızar, ‘çoktan örgütlenmiş dil-parçası’ öznenin üzerine çöker. Böylece Lacan, anlamı ‘içerik’te değil ‘karşıtlık’ta, tekil şeyde değil fark ağında kurar; kırmızı arabanın “boşuna olmaması” bu yüzden, ‘bir cümlenin eksik öznedenlik içinde kurulması’ etkisidir.

“İşte tam olarak ayırt edilen üç kayıt; ve yine ayırt edilen, söz konusu ilksel olgu üzerine ve özne için evrimin belirli bir ânında güncel değeri üzerine kendimize soru sorma tarzımızda, ‘anlama’mızın yerleşebileceği üç düzlemdir.”

Lacan, üç tasarımı “üç kayıt” diye mühürleyerek, fenomeni çözümlemenin ‘yer’ini ilan eder: reel (algısal sapma), hayali (etolojik-imgesel tetik), sembolik (karşıtlık/dil). “Güncel değer” ifadesi, fenomenin özne tarihinde bir ‘an’ olarak konumlanmasına dairdir: kırmızı geçiş, öznenin evriminin belirli bir eşiğinde (örneğin bir tekinsizleşme döneminde) farklı düzlemlere yerleşebilir; soru sormanın tarzı, hangi düzlemde ‘çözüm’ arandığını belirler. Bu, psikotik klinikte kilit bir önlemdir: duyum düzeltmesi ya da imgesel telkin, simgesel düğümü ıskalarsa, ‘anlama’ yalnızca rahatlatıcı bir ‘hikâye’ye dönüşür.

“Tamamen açık, kütlevî olarak açık olan şudur: Freud’un, paranoya alanına girdiğinde getirdiği şey… ve bu, belki daha yerelleştiği ve çağdaş söylemlerle daha keskin tezada girdiği için, burada her yerdekinden daha parlaktır … psikoza gelindiğinde, baştan itibaren şunu görürüz: Freud, bir ‘mutlak başlangıç’ türünden bir cüretle… teknik dokusunun farkına varmaz oluruz artık; bu, bir tür yaratmadır … rüyaya anlam biçen bilimler olageldiği söylense bile, bunun, Düşlerin Yorumu’nda uygulanan yöntemle—gözlerimizin önünde yapılmış öncü bir çalışmayla—hiçbir ilgisi yoktur; ve şu formüle varır: ‘rüya size bir şey söyler’; bizi ilgilendiren tek şey, onun bir şey söylediği bu işlemeliktir; tıpkı konuşur gibi, bir şey söyler. Bu, daha önce hiç söylenmemişti.”

Bu kısım, Freud’un katkısını, özellikle paranoya/psikoz bağlamında, ‘yorum’ ile ‘söz’ arasındaki fark üzerinden yerleştirir. Lacan, “rüyaya anlam biçen bilimler” derken tarihsel ‘rüya yorumculukları’nı (alegorizasyon) kasteder; Freud’un yeniliği, rüyayı konuşur kılan semptomatik artikülasyondur: rüya, bir imleyen dizisi olarak ‘konuşur’; analizin nesnesi, içerikteki mesaj değil, mesajın imleyen zincirde nasıl dile geldiğidir (🔗; özet bağlam için 🔗). “Mutlak başlangıç” ifadesi, Freud’un psikotik metinlere uyguladığı ‘şampolyonca’ (hiyeroglif sökümü) jestin radikalliğine gönderme yapar: rüya/hezeyan/halüsinasyon artık ‘anlamlandırılacak görüntüler’ değil, çözülecek imleyen dizileridir. Lacan, bunun paranoya alanında “daha parlak” görünmesinin nedenini, psikotik söylemin çıplak simgeselliğinde bulur: orada, imleyen etkisi örtüsüzdür; “düş, bir şey söyler” formülünün, “delüzyon bir şey söyler” karşılığı net seçilir. İşte bu yüzden, Freud’un yöntemi, psikotik metne (örneğin Schreber’in anıları) uygulandığında, bir “dil”in, hattâ Schreber’in dediği “temel dil”in sökümü mümkün olur; “konuşma”nın koşulu, konuşanın kim olduğundan bağımsız biçimde imleyenlerin çalışma tarzıdır. Bu cümledeki zirve, rüyanın bir ‘iletişim’ falı değil, bir ‘söyleyiş’ olmasına dayanır: psikanaliz, imleyen düzenini temel aldıkça, psikotik fenomeni içerik psikolojisine ya da duyusal patolojiye indirgemez; tam tersine, onun ‘hangi dilde’ konuştuğunu sorar. Bu sorunun, psikozda neden bu kadar keskinlikle duyulduğunu, Lacan bir sonraki hareketinde (Schreber okuması ve “dil”in çözümü) açacaktır; ama burada verilen ilke, yöntemin merkezidir: rüya/hezeyan konuşur; analist, o konuşmayı, imleyenler arasındaki karşıtlık düzeninde dinler. (🔗 genel çerçeve için).

“Bir anlam olduğu; bir şeyler okunabileceği söylenmişti; ama rüya bir şey ‘söyler’, konuşur—diyelim, bütün masum uygulamalar aracılığıyla bundan bir nebze olabileceği yine kabul edilebilir—”
Lafız düzeyinde “anlam”dan “söyleyiş”e kayış, rüyanın yalnızca ‘okunan’ bir metin değil, imleyenleri eklemlenmiş bir söylem olarak işlediğini bildirir; Lacancı bakış açısından bu, rüyayı hayali bir resim-coğrafyasından çıkarıp sembolik düzene taşır, çünkü “söylemek” ancak karşılıklılık ufkuna, yani Öteki’ne yönelmiş bir eklemlenme ve dizgeye aittir. “Masum uygulamalar” ibaresi, rüyeyi yorumlamak adına ezoterik, folklorik ya da salt empatik şifre-çözme usullerinin (falvari okuma, ‘simgeler sözlüğü’ ezberleri) dolaşımda olduğuna ima eder; ancak Lacan, Freud’un rüyayı bu türden doğrudan-anlaşılır imgeler toplamından radikal biçimde ayırdığını, rüyayı dil benzeri bir örgütlenmede konumladığını vurgular. Rüyanın “konuşması” demek, onun imleyenler arasındaki farklılık oyunuyla, yer değiştirme ve yoğunlaştırma gibi işlemlerle (burada geniş açımlara girmeden) düzenlenmiş olması demektir; bu düzende anlam, öznenin niyetine indirgenemez, tersine, özneyi de aşan bir eklemlenmişlikten doğar. Böylece “anlaşılır-lık” (Jaspersvari Verstehen çağrışımı) ile “dilegelme” ayrışır: anlaşılır-lık fenomeni, semantik yakınlıklarla yetinirken; dilegelme, imleyen zincirinin nizami işleyişini, yani rüyanın bir söylem olarak kurulmasını esas alır. Bu kaydırma, ileride psikotik söylemin de aynı düzlemde—konuşur gibi konuşan ama yer yer Nam-ı Pir’in defterden silinmesiyle altı oyulmuş—bir söylem olarak ele alınmasına zemin hazırlar; zira söylemselliğin koşulu olan sembolik ilişki, öznenin kendi tasarrufundan ziyade, onu önceleyen bir düzen olarak çalışır.

“…ama Freud, bir paranoyağın kitabını—Schreber’in kitabını—alır; kendi yapıtını kaleme aldığı sırada onun okunmasını platonik bir tavsiyeyle önerir; çünkü ‘beni okumadan önce onu okumayı sakın ihmal etmeyin’ der—”
Buradaki hamle, rüyanın konuşmasından psikotik metnin konuşmasına geçiştir: Freud’un, Schreber’in kendi elinden çıkmış anlatıyı (örtük bir özsavunma-retoriği de taşıyan “savunma/mesaj metni”) doğrudan kaynak kılarak okura önce bu metni okuma çağrısı yapması, iki şeyi temellendirir. İlki, psikotik metnin “dışarıdan” vaka anlatımlarına tâbi kılınmadan, kendi söyleyiş kipinde—yani öznenin yazı yoluyla kurduğu sembolik düzenekte—ele alınmasıdır; bu, psikotik söylemi klinik raporun nesnesi olmaktan çıkarıp birinci tekil şahsın yazılı söyleyişine kulak vermektir. İkincisi, analistin de metnin Öteki’si konumuna geçmesidir: “Beni okumadan önce onu okuyun” jesti, analitik okumanın, önceden kurulmuş kavramsal şemalara değil, öznenin daha-önce-konmuş imleyenlerine dayandırılması gerektiğini işaret eder. Böylelikle “psikogenezin olmadığı” teziyle uyumlu biçimde, açıklayıcı efsanelerden (kişilik birliği, üst-alt işlevler vb.) geri çekilip, imleyenlerin izini sürmek esasa dönüşür. Bu jest, Freud’un Schreber üzerine notlarının konumunu da belirtir: Freud, kendi metnini yorum metni olarak, Schreber’in sözcesinin peşi sıra konumlandırır (🔗; 🔗). (web.english.upenn.edu)

“Freud böylelikle ‘Bir Sinir Hastasının Anıları’nı alır; ve Champollion’vari bir şifre çözümü verir; hiyeroglif çözer gibi bir çözüm: bize bu olağanüstü kişinin anlattığı her şeyin arkasında… …gelişiminde, Freud metni alır ve boş bir vaat etmez: birlikte göreceğiz; bir noktada, Freud’dan, ‘sezgisel nüfuza’ borçlu olamayacak türde gerçek bir deha darbeleri vardır; bu, kelimenin tam anlamıyla bir dilbilimcinin [Champollion] deha darbesidir; metinde birkaç kez görünen aynı işareti görür ve şu fikirden hareketle varsayar: bunun bir şeyi belirtmesi gerekir; sözgelimi, işbu dilde en sık geçen sesli harfi, bizim kabaca bildiğimiz kadarıyla ‘e’yi; ve bu deha çizgisinden hareketle, söz konusu dildeki tüm işaretlerin kullanımını az çok ayağa kaldırır.”
Champollion benzetmesi, psikotik metnin semantik içerikleri “makulleştirmek”ten ziyade, onda tekrarlayan imleyen örüntülerini yakalayarak bir “temel dil”e nüfuz etme işlemine işaret eder. “Hiyeroglif çözer gibi” ifadesi, öznenin kullandığı terimlerin gündelik anlamlarının ötesinde, metin içi dağılımlarına, tekrar sıklıklarına ve eşleşmelerine göre bir imleyen dizgesi sunduğunu varsayar; “aynı işaretin tekrarları” ile “e” benzetmesi, psikotik yazının yerel imleyenlerinin (örneğin Schreber’in kozmik-teolojik göndermeleri, beden parçaları, ışık/ışın huzmeleri, kadınlaşma motifleri gibi) bir tür anahtar frekans oluşturduğunu düşündürür. “Sezgisel nüfuz”un yetersizliği vurgulanırken, söz konusu olan bir dilsel yapı-hipotezidir: analitik okuma, psikotik söylemi “akıl dışı” diye dışlamaz; tersine, onun sembolik örgütlenmesini, kendi iç nizami bağlarıyla inşa etmeye girişir. Bu nedenle, benzetme yalnızca bir methiye değildir; yöntemin çekirdeğidir: bir imleyenler ağı, taşıdığı “sahilik” etkisini, söylemin düzeninden alır; kişi-psikolojisinin betimlerinden değil. Buradan itibaren “psikotik metni konuşur kılan” şey, semantik içeriklerin egzotizmi değil, imleyenlerin sabit ve yer yer boğucu tekrar örgüsüdür; analist için görev, bu örgüde düğümleyen imleyenleri—örneğin “kuşlar”, “ışınlar”, “dönüşüm”, “kadın oluş”—yerlerine oturtmaktır (🔗). (web.english.upenn.edu)

“Freud için meselâ, Schreber’de geçen ‘göğün kuşları’nı ‘genç kızlar’la özdeşleştirme—ki yaptığı olağanüstü bir özdeşleştirmedir—tamamen bu fenomene katılır: buradan itibaren metnin tüm zincirini yeniden kurmaya, daha ötesi: yalnızca söz konusu imleyen malzemeyi çözmeye değil, Schreber’in bizzat sözünü ettiği şu meşhur ‘temel dil’i de—bütün metnin içinde yazılı bulunduğu dili—yeniden kurmaya varan, sansasyonel bir hipotez.”
Burada betimlenen, tekil bir imleyen düğümünden tüm metnin “temel dil”ine uzanan yapısal sıçramadır. “Kuşlar”ın “genç kızlar”la eşlemi, özdeşleştirme olarak değil, imleyenin yer değiştirmesi ve benzeşmeler üzerinden dolaşıma girmesi olarak kavranır: Schreber’de ilahî-işitsel aracı figürler, bakış ve sesin taşıyıcıları, aynı zamanda cinsiyetlenmiş bir dönüşüm mantığının düğümleridir; bu nedenle, bir imleyen paketi (kuş/kız) bedenle, cinsiyetle, yaradılış düzeniyle ve yasa ile örülmüş bir diziye eklenir. “Temel dil” vurgusu, Schreber’in metninde adlandırılmıştır; analitik okuma onu “icad” etmez, metnin içinden çıkarır. Böylece, tek tek “delice fikirler” birer semantik münferitlik olarak değil, bir sözceleme düzeninin imleyen konakları olarak belirir ve bu sayede anlatının bütünü, “metnin tüm zinciri”, çözülmeye başlar. Burada önemli olan, yorumu fenomenolojinin anlaşılır-lık kategorisine geri düşürmemektir; çünkü önerilen şey, “kuş” imgesinin kişisel çağrışım deposundan çekilip doldurulması değil, metnin iç bağlaçlarına uygun bir imleyen eşleşmesinin gösterilmesidir; bu, psikotik metinde de bir “dilegelmişlik”in—bitişmiş/dilegelmiş bir düzenin—etkin olduğunu kanıtlar (🔗). (ד”ר עמי אבני)

“Dolayısıyla yorumsal olanın, kelimenin en tam anlamıyla, tam boyutlu yapı anlamında, yorumun, mutlak baskın karakteri—benim ısrarla vurguladığım anlamında—şudur: analitik keşfi, her daim, özgün düzleminde konumlandırmalıyız; ve bu nedenle, her yerdekinden daha barizdir. Yeterince söylenmiş midir?”
Lacan, “yorum”u içerik açıklaması olarak değil, yapı-ihyası olarak kurar; “tam boyutlu yapı” vurgusu, sembolik ilişkilerin karşıtlıklar mantığına, ayrımlarına ve düğümlerine işaret eder. Analitik keşfi “özgün düzlemine” yerleştirmek, psikotik söylemi nevrotik semptom mantığına izomorf sanma kolaycılığından kaçınmaktır; zira hem imleyenlerin işleyişi, hem de öznenin semboliğe erişim tarzı farklıdır. Buradaki “her yerdekinden daha bariz” ifadesi, psikotik metnin, metafor ve metoniminin saydam olmadığı, ancak imleyen tekrarlarının çıplaklığıyla kendini dayattığı koşulu imler: psikoza ilişkin metin, çoğu kez, kendi örgütlenmesini ifşa eden bir açıklıkla (aşırı tutarlılık/çatallanmış tutarsızlık) görünür; bu yüzden, yapısal okuma gereksinimi daha da yakıcıdır. “Yeterince söylenmiş midir?” sorusu, hem didaktik ritim oluşturur hem de analistin yorumunun “kapatıcı” değil, açık uçlu—imleyen zincirine eklemlenen—bir jest olması gerektiğini tekrarlar.

“Elbette hayır; zira bu durumda hiçbir şey, şu gerçekten sansasyonel tercümenin ötesine geçmezdi; ama aynı anda, Freud’un işlediği alanı tamı tamına nevrozlarınkiyle aynı düzlem üzerinde bırakırdı; yani analitik yöntemin uygulanışı, burada, şundan fazlasını göstermezdi: elbette sembolik düzen içinde eşdeğer bir okuma yapmak mümkündür; ama onları ayırt etmek ve özgünlüklerini hesaba katmak konusunda tamamen âciz kalırdı.”
Burada ayraç, “eşdeğer okuma” ile “yapısal ayrım” arasında çekilir. Eğer Schreber metnini yalnızca rüyalar gibi “konuşan bir metin” diye okumakla yetinirsek, psikotik söylem ile nevrotik söylem aynı düzleme çekilerek fark silinir; oysa Lacan’ın ısrarı, psikotik düzenekte defterden silinmiş bir imleyenin—Nam-ı Pir’in—eklemlenme dışılığına ilişkin kopuşu, yani forclusion’u muhafaza etmektir. “Sansasyonel tercüme” tek başına yetmez; çünkü tercüme, mevcut bir dildeki karşılığı göstermekten ibaret kalırsa, imleyen işleyişinin farkı (adlandırma, yer-tutma, ad’la çağırma ve özel isimlerin konumu) görünmez olur. Ayırt edici olan, psikotik söylemin semboliğe erişim tarzı ve Öteki’yle ilişkisindeki yarıktır; aksi halde, yöntem her şeyi “anlama ilişkisi”ne geri çeker.

“Dolayısıyla gayet açıktır ki—Freud’u okuyarak bir kez daha kanıtlanacağı üzere—söz konusu meseleler, bunun da ötesinde seyreder; bu yılki araştırmamızın konusu olacak sorunlar; ve aynı zamanda, bunları programımıza almış olmamızı meşrulaştıracak olanlar: söylemin anlamının bu keşfi içinde.”
Vaat, yöntembilimsel bir genişlemeye dairdir: mesele, yalnızca “ne söylendiği” değil, “söylemin nasıl anlam ürettiği”—yani anlamın nerede düğümlendiği, nerede çözüldüğü—sorusudur. “Program” vurgusu, psikotik söylemi, semptom-deşifrenin ötesine taşıyacak bir klinik topoloji ihtiyacını ima eder; söylemin anlamı, öznenin “niyeti”nden değil, imleyen zincirinin örgütlenişinden çıkar; bu örgütlenişte bazen adlandırma işlemi çöker ve anlam, reel’e taşan bir huzme gibi yarıp geçer. Freud okumasına yapılan gönderme, bu genişlemenin tarihsel dayanağıdır: Schreber metni, dilin özneyi nasıl ‘konuştuğunu’ (öznenin konuştuğundan ziyade) sahneleyen bir örnek olarak, “söylem”in imleyen-işleyişini sergiler (🔗; 🔗). (Pageplace)

“Kelimenin tam anlamıyla bu, bir söylemdir—ve basılı bir söylemdir, gerçekten de öyledir—; yabancı (aliéné) olanın söylemi.”
“Basılı söylem” vurgusu, Schreber metninin statüsünü mühürler: bu, bir not dökümü değil, yayımlanmış bir yazı, yani toplumsal Öteki alanına bırakılmış bir imleyenler zinciridir. “Yabancı” (aliéné) sözcüğü, hem tarihsel-psikiyatrik sınıflandırmanın adını taşır, hem de öznenin kendi söylemine yabancılaşmasını çağrıştırır: psikotik söylem, konuşanın kendisine dışsal gelen bir kaynakla (ses, ışın, işaret) iç içe geçer; bu iç içe geçişte, söyleyen ile söylenenin kaynağı karışır ve özne, söylemin “sahipliği”ni yitirir. Tam da bu nedenle, basılı söylem olgusu, “dışsallaştırılmış imleyen” kipini görünür kılar: yazı, imleyenlerin özneye geri dönme biçimini, yani “bana yazıyorlar/konuşuyorlar” duyumunu sosyalliğin yüzeyine taşır; klinik açıdan bu, delüzyonel yorumların zeminidir.

“Sembolik düzenin içinde olduğumuz ve ona yanıt verebilecek olanın da sembolik düzen olduğu apaçıktır.”
Söylemin düzeyi tayin edilir: yorumun daima sembolik bir düzlemde işlemesi gerekir; çünkü “yanıt”, imleyenler arası karşıtlıkların alanına, yani Öteki’nin yasasına aittir. Bu, psikotik söylemi “gerçekliğe uygunluk”la tartan bir gerçeklik sınaması mantığından ziyade, imleyen-eklemlenmenin iç tutarlılık ve yer-tutma koşullarından sorumlu bir mantığa bağlar. Analistin işi, sembolikte açılmış yarığı ve adlandırmanın düştüğü noktayı tanımaktır; zira yanıtı mümkün kılan da yine semboliktir: delüzyon, bir tür “gecikmiş adlandırma” girişimi olarak okunabilir; ama o adlandırma, kimi kez Nam-ı Pir’in defterden silinmesi yüzünden, semboliğe eklenemeyip reel’e düşer.

“Şimdi, söz konusu yabancının söyleminin bizzat malzemesi bize ne gösterir?”
Soru, fenomenolojik bir sahneleme talep etmez; tersine, malzemenin—imleyenlerin—kendisinde neyin ağır bastığını sorgular. “Malzeme” derken kastedilen, sözcüklerin sözlük anlamı değil, adlandırma ve göndermelerin nasıl bir ağ kurduğudur. Psikotik söylemde bu ağ, dönüp dolaşarak öznenin bedenine—duyuma, organa, yüzeye, delikten akışa—yaslanır; çünkü öznenin semboliğe yazıldığı yer, çoğu kez bedenin imgesel haritası üzerinden örülür. Böylece soru, bizi bir üst düzeye taşır: imleyen-örgütlenmesi, beden adlandırmalarına ve bedenin parçalı imgelerine nasıl çivilenmiştir; bu çivilenme, sahih bir pederane mecazla bağlanmadığında nasıl taşar?

“Konuşur; ama Freud’un çevirdiği anlam, onun söz hazinesi düzeyinde işlemez; adlandırılan düzeydedir: bu söylemin adlandırma öğeleri,—göreceksiniz—bizzat ‘kendi bedeni’yle çok sıkı bir ilişkiye borçlu oldukları bir şeyden ödünçlenir.”
Burada “söz hazinesi” ile “adlandırılan” arasındaki ayrım, imleyen ile imlenenin klasik ayrımından farklı bir vurgu taşır: anlam, leksik birikimin toplamından değil, adlandırma eyleminin (özel isim, parça-isim, organ-isim, ışın-isim) düğümlediği yerlerden doğar. Psikotik söylem, “benim bedenim” etrafında dolaşan adlandırmalarla doludur: kesilme, ışınlanma, dönüştürülme, kadınlaştırılma, içine konuşulma; bunların tümü adlandırma jestleriyle yürür ve bedeni hem sahne hem sözceleme yüzeyi kılar. Freud’un “çevirdiği anlam”ın kelime-kelime değil, adlandırma-adlandırma ilerlediğinin söylenmesi de bundandır: yorumsal zemin, sözlükçü bir karşılıklandırma değil, isimlendirmenin örgütlenişine dikkat etmektir; bu örgütleniş, bedenin parçalanmış imgesinin (hayali) sembolik eklemlenmeye sarktığı noktaları işaretler (🔗). (web.english.upenn.edu)

“Semboliğin giriş kapısından geçerek geliyoruz: insanda ‘hayali’ denen şeyin—gördüğünüz gibi nihayetinde daralmış, fakat insan için gerçekten indirgenemez—alanını karakterize eden, insanın kendi bedenine ilişkin bu bağıntıyı görmeye, içine girmeye.”
Semboliğin kapısından hayali olana geçiş, klinik şemanın üç düzenini birlikte harekete geçirir: sembolik (adlandırma/yasa), hayali (beden imgesi/özdeşlikler) ve reel (adlandırmanın söküğü olarak ortaya çıkan taşkın, örneğin halüsinasyonun “gerçeklik duygusu”). “Daralmış ama indirgenemez” oluş, hayalinin bir kalıntı olarak hep iş başında kalmasına işaret eder: beden imgesinin birincil örgütleyiciliği, semboliğin yapacağı her eklemlemeye ön-biçim verir; lakin psikotik konfigürasyonda bu ön-biçim, pederane mecazın yer tutmamasıyla çöker ve bedenin parçaları imleyenlerin vektörleri haline gelir. “Giriş kapısı” benzetmesi, yöntemin sırasını gösterir: önce sembolik okuma (imleyen düğümleri ve adlandırma rejimi), ardından hayalinin bu okuma tarafından nasıl yeniden yoğrulduğu; böylelikle psikotik deneyimin çekirdeği—bedene ilişkin bağıntının sahası—söylem içinden, yani içkin biçimde kavranır. Bu bağlamda, Schreber’in metninde “ışınlar”, “kuşlar”, “bedensel dönüşüm” ve “kadın oluş” gibi diziler, hayalinin beden haritası ile semboliğin adlandırma kesitlerinin üst üste bindirilmiş düğümleri olarak okunduğunda, söylemin anlamı kendi koşullarından dışarı taşmadan belirir (🔗). (ד”ר עמי אבני)

“Zira insanda, hayvan davranışının hayalî işlevine tekabül eden bir şey varsa, o da onu seçkin biçimde bağlayan her şeydir;—her zaman, mümkün mertebe, zor yakalanır—yani sembolik katılıma bir miktar sınırında kalır; ama yine de indirgenemez; ve yalnızca analitik deneyim, onu son tetiğine kadar kavramayı sağlamıştır: insanın bir dizi biçimsel tetiği vardır: bedenin genel formu ve bu bedenin şu ya da bu noktası ‘erotik bölge’ diye anılır. Schreber vakasının sembolik çözümlemesi bize bunu gösterir.”

Cümle, ‘hayali’nin insanda, hayvanî etolojinin çekim biçimlerine benzeyen ama onlardan ayrılan bir bağlanma tarzı ürettiğini saptar; bu bağlanma, özneyi seçkin bir biçimde ‘tutar’, ancak bu tutuluş hiçbir zaman salt duyusal ya da doğal bir refleks olarak kavranamaz. ‘Zor yakalanır’ vurgusu, hayali tutuluşun semptomik yüzeye çarpmadan ele gelmemesine, yani ancak söylemde, aktarımın kurduğu sahada iz sürülebilmesine işaret eder. ‘Sembolik katılıma bir miktar sınırında’ ifadesi, hayali bağlanımın tek başına işlemediğini, imgenin her zaman bir imleyen örgüsü tarafından ‘yerine oturtularak’ yürürlüğe girdiğini telkin eder; buna rağmen ‘indirgenmez’ oluş, hayalinin artığını—imge bedenin biçiminde ve libidinal investisyonda tutulan artık—korur. Cümlenin “analitik deneyim” ve “son tetiğine kadar” deyişi, öznenin bedeniyle kurduğu hayali bağlanımların, semptomun imleyen çözümü içinden ‘tetik’ noktalarına—bitişme/dilegeliş düğümlerine—dek izlenebileceğini, dolayısıyla imgenin sahnelediği bağlanmanın ancak transferans altında çözümlenebileceğini belirler. “Bedenin genel formu” ile “erotik bölge” ayrımı, bir yanda ayna-evresel Gestalt’ın bütünleyici yanılsaması, öte yanda imgesel yüzeyde imleyenle ‘delinen’ ve keyfiyeti devreye sokan ‘bölge’lerin altını çizer; bu, bedensel haritanın libidinal vurgularla çizildiği anlamına gelir. Son olarak Schreber gönderimi, hayalinin bedenle eklemlenişinin, bir psikotik söylemin sembolik çözümlemesi yoluyla görünür kılındığı bir örnek olduğunu imler: Schreber’de imleyen zincir, ‘göğün kuşları’, ‘ışık huzmeleri’, ‘sinirler’ gibi bedensel ve kozmik imgeleri bedensel şemaya kazıyarak konuşur ve bu konuşma, sembolik bir deşifre ile okunur; Lacan’ın seansında bunun, imleyenin beden üzerinde icra ettiği etkilerin ‘okunması’ olarak konumlandığını biliyoruz. Bu okuma hattının tarihsel dayanağı için Schreber’in metni ve ona yönelik psikanalitik okumalar, birincil kaynak olarak izlenebilir (🔗). Bu şekilde kurulan hat, Seminar III’te açık ifadesini bulur: imleyen bir dildir, özne bu dilin ‘bilmediği’ bir söylenişte bedenine yazılı etkisini taşır ve analiz sadece bu yazının çözümlenmesidir. Bu formulasyonun bir metinsel dayanağı, ‘bilinçdışı bir dildir’ önermesinin psikoza uygulanışını içeren pasajlarda görülebilir. (Internet Archive)

“Buradan itibaren, karşımıza çıkan sorular, bizim işletim alanımızda gerçekten etkin, etkili olan kategorilerin çevresini tam olarak kat eder.”

Söylem, Schreber örneğiyle görünür olan şeyden—imgenin sembolik tarafından yoğrulmuş beden bağıntısından—hareketle, artık saf klinik betimlemeden öte, ‘etkin kategoriler’in çevresini tarama gereğini ilan eder. ‘İşletim alanı’ vurgusu, tedrici bir tanım yapmaktan ziyade, müdahalenin koşullarını belirleyen kavram kümelerine işaret eder: sembolik, hayali, reel; adlandırma, imleyen zincir, nominatör işlev, beden imgesi, bölge ve keyfiyet, forclusion ve iğdiş tehdidi gibi. “Çevresini tam olarak kat etmek” deyimi, tek bir kavramın mutlaklaştırılmasına karşı, üç düzenin birbirine göreli sınır çizimlerinin, vaka malzemesiyle adım adım dolaşılacağını haber verir; analitik ‘etki’ de zaten kavramların operatifleştirilebildiği yerde başlar. Bu, Seminar III’ün başlangıcında ‘tedavi’yi değil ‘tedavinin sorusu’nu merkeze alma kararına içkindir; böylece kategoriler klinik sahada yeniden yerlerine oturtulur. (Lacan Online)

“Psikozda bilinçdışının yüzeyde olduğu söylenegeldi; hattâ belki de bu yüzden, olduğunca iyidir; daha iyisi ya da daha büyüğü yokmuş gibi görünür.”

Burada bir klinik ‘özdeyiş’ sorgulanır: psikotik söylemde bastırılmış olanın üzeri örtülmemiş, hatta ‘yüzeyde’ gibi durduğu sıkça söylenir. Lacan bu yerleşik yargının çekimine kapılmadan, ‘iyidir, daha iyisi yokmuş’ yanılsamasına karşı uyarır: ‘yüzeyde’ görünen şey, öznenin tanıdığı şey değildir; söylem işitilir ama özne tarafından üstlenilmez. Psikozun fenomenal şeffaflığı bir tuzaktır; çünkü fenomenin ‘kendini göstermesi’, onun sembolik yerini garanti etmez. Bu ayrım, kısa bir süre sonra ‘bilinçdışının etkisi’ni negatif bir nitelik olarak, yani sadece ‘bilinç-dışı oluş’ olarak değil, yapısal bir artikülasyon olarak düşünme yönüne kapı açar. Bu, psikotik söylenenin parlak açık seçikliğine rağmen, öznenin söylemle ‘sözce-özne’ düzeyinde eklemlenmediğini vurgulayan bir düzeltmedir; dolayısıyla ‘yüzeyde’lik, ‘tanınmış’lık değildir.

“Bunu nasıl hesaba katacağımızı pek bilmiyoruz; yine de kuşku yoktur ki, bu tek başına yeterince öğretici ufukta, hemen ve baştan şu gözlemi yapabiliriz: bilinçdışının etkisini, Freud’un daima vurguladığı gibi, yalnızca negatif bir özelliğine—Unbewusst, yani ‘bilinç-dışı’ oluşuna—borçlu olduğu değildir.”

Lacan, yöntemsel bir çekingenlikle ‘hesaba katma’ yollarının henüz tamamlanmadığını kabul eder; ama eşzamanlı olarak bir temel düzeltme getirir: bilinçdışının etkisi, sırf ‘bilinç-dışı’ olması nedeniyle değildir. Freud’un ‘Negation/Verneinung’ metninde gösterdiği, bastırmanın kendine özgü bir biliş yoluyla ‘tanındığı’ ve bu tanımanın söylemsel bir işlemle gerçekleştiğidir; yani etkisi, negatif gizlenişten değil, belirli bir söyleyiş kipinden doğar. “Unbewusst”un negatifliği (‘bilinç-olmayan’) tek başına açıklayıcı değildir; etkide belirleyici olan, imleyen artikülasyonun varlığıdır. Bu, ‘bilinçdışı bir dildir’ formülüne köprü kurar; Freud’un ‘hayır, annem değil’ örneklerinde görülen, bastırılmış içeriğin belirli bir sözdizimsel kapıdan içeri sızması, etkisini dildeki işlemden alır, sırf görünmezliğinden değil (🔗). (pep-web.org)

“Freud’u çeviriyoruz ve diyoruz ki: bu bilinçdışı, bir dildir.”

Bu özlü formül, ‘etki’nin kaynağını dilsel bitişme/dilegelişe yerler. ‘Çeviriyoruz’ deyişi, bir yandan Freud’u kendi diline tercüme ederken, diğer yandan klinikte her seferinde yapılanın—öznenin bilinçdışı söyleminin çevrilmesi—adı olur. Dil burada yalnızca araç değil, yapı taşıdır; bilinçdışı etkiler, imleyen farklılıklar ve karşıtlıklar oyununda yer alan konumlanmalarla ortaya çıkar. Seminar III’te Lacan, psikotik söylemin okunabilirliğini, bir ‘yabancı dili’ çözmenin ısrarıyla örnekler; bu, Freud’un rüyayı ‘bir şey söyleyen’ olarak konumlamasıyla simetriktir; psikotik söylem de ‘konuşur’. Bu formülasyonların açık metin dayanağı, Seminar III’ün erken sayfalarındaki pasajlarda bulunur (🔗). (Pageplace)

“Bizim perspektifimizde bu çok daha açık görünür: örneğin onun bitişmiş/dilegelmiş oluşu, ipso facto, tanındığı anlamına gelmez; kanıtı şudur ki, her şey sanki Freud, yabancı bir dili çeviriyormuş; hattâ onu, mutlak temelli bir bölümleniş içinde yeniden kuruyormuş gibi cereyan eder.”

‘Artiküle olmuş’ olmak, özne tarafından ‘tanınmış’ olmak değildir. Bu ayrım, psikotik söylenenin kusursuz gramerine rağmen öznenin ondan ‘dışarıda’ kalabilmesini açıklar: sözce kurulmuştur ama sözce-özne yerini almamıştır. Lacan, kanıtı Freud’un okuma jestinde bulur: metin, yabancı bir dilden çevrilir gibi ‘çözülmek’ zorundadır; bu çözüm sırasında metnin imleyenleri yeniden bölümlenir, yeniden dizilir; sanki dilin grameri dışarıdan, bir dilbilimcinin eliyle yeniden kuruluyormuş gibi. Bu, analistin konumunu betimler: söylemi ‘çeviren’, fakat bu çeviriyi öznenin üstlenmesine aracılık edecek biçimde yapan bir üçüncü konum. Yabancı dil benzetmesi ve ‘tamamiyle bilmediği bir dilde konuşma’ imgesi, Seminar III’te açıkça formüle edilmiştir; özne, ‘kendi diliyle’ Freud’un metinle kurduğu ilişkiyi kurar: konuşur ama ne dediğini ‘bilmez’ (🔗). (Pageplace)

“Özne belki de, diliyle Freud’un ilişkisiyle aynı ilişkidedir; hattâ kuşkusuz böyledir; bilhassa Spaltung fenomeni meşru biçimde çağrılabilir;—tümüyle bilmediği bir dilde konuşan biri olduğunu kabul edecek olursak—psikozda öznenin bilmediğini söylemek için seçtiğimiz mecaz budur.”

Burada ‘Spaltung’—bölünme—öznenin dile göre konumunu belirleyen anahtar olarak çağrılır: söyleyen ile söylenenin öznesi ayrışır. Psikotik için mecaz basittir: bilmediği bir dilde akıcı konuşan biri gibi; kelimeler, imleyenler akar, ancak ‘bilme’—sahilik doğrultusunda üstlenme—yoktur. Bu mecaz, psikotik söylemde ‘yabancı’ olanın özneye içkinliğini görünür kılar: imleyen zincir işler, fakat özne o zincirde ‘adlandırılmış bir yer’ bulmaz. Lacan’ın Seminar III’teki pasajları bu mecazı kelimesi kelimesine kurar: “Eğer birinin tamamen bilmediği bir dilde konuşması mümkünse, psikotik özne için böyle olduğunu söyleyebiliriz” (🔗). (Pageplace)

“Bununla tatmin olacak mıyız?”

Soru, retorik bir fren işlevi görür: ‘psikotik özne bilmediği bir dilde konuşur’ mecazı açıklayıcıdır ama yetersizdir. Tatmin olmamak gerektiği, daha derin bir yapısal sorunun—imleyen artikülasyonun neden ‘reel’de belirdiği—ele alınacağına işaret eder. Böylece pedagojik hız, teorik bir soruya doğru yavaşlar: fenomenin ‘neden orada’ olduğu.

“Kesinlikle hayır; zira söz konusu olan, orada, yüzeye bitişmiş/dilegelmiş bir biçimde bulunan bilinçdışının niçin özne bakımından hariçte kaldığı değil, öznenin onu niçin üstlenmediği değildir; soru şudur: bu bilinçdışının niçin reel içinde belirdiği; nihayetinde, asıl soru budur.”

Burada vurgu, ‘üstlenme’ eksikliğinden ‘belirme yeri’ne kayar: psikotik söylemde imleyen etkisi, neden ‘reel’ kayıtta sahnelenir? Sorun, bir ‘tanıma’ eksiği değil, bir ‘yerleştirme’ ve ‘kayıt’ sorunudur: imleyen etki, semptom, hezeyan, halüsinasyon olarak reel düzlemde ortaya çıkar. Bu geçiş, forclusion (defterden silme) mekaniğine hazırlık yapar: belirli bir imleyen (Nam-ı Pir) sembolik dizgeye ‘alınmadığında’, imleyen etkisi sembolik yerine reel dansitesinde geri döner; Lacan’ın Freud’dan devşirdiği ‘Verwerfung’ terimi tam da bu ayrımı hedefler. Bu hat, daha aşağıda Hyppolite ve Verneinung tartışmasına bağlanarak açılacaktır (🔗). (nosubject.com)

“Umarım içinizde yeterince kişi, M. Jean Hyppolite’in burada Freud’un ‘Verneinung’u üzerine yaptığı yorumu hatırlıyordur; ve bu sabah, kendisinin yokluğuna üzüldüğümü belirtmek isterim; şunun için: onun önünde tekrarlayıp—söylediklerini hiç deforme etmediğimden emin olmak için—Verneinung’dan çıkardığı terimleri yeniden dile getirmek isterdim.”

Lacan, kendi öğretim dizisinin içindeki bir önceki uğrağa—Hyppolite’in Freud’un ‘Verneinung’ (Dışlama değil, ‘Yadsıma/Olumsuzlama’) metni üzerine yorumu—referans verir. Amaç, birazdan yapacağı ayrımları bu yorumun terminolojisiyle hizalamaktır; yani bastırma ile yadsıma arasındaki ilişkiyi, yadsımanın ‘tanıma’ sağlarken kabulü erteleyen işlevini yeniden hatırlatmaktır. Hyppolite’in katkısı, yadsımanın ‘entelektüel kabul’ ile ‘afektif kabul’ arasındaki yarığı açığa çıkardığı, böylece öznenin ‘bilişsel’ düzeyde içeriği alırken sembolik düzeyde onu hâlâ dışarıda tuttuğu fikrinin berraklaştırılmasıdır; Lacan daha sonra buna yanıt verir ve bu ayrımı psikotik mekanizma tartışmasına taşır (🔗, 🔗). (LacanianWorks)

“Bu şimşek gibi metnin çözümlemesinden çok net çıkan şudur: bilinçdışında olan şeyin tümü yalnızca bastırılmış değildir; yani sözceye getirildikten sonra özne tarafından tanınmamış olan değildir; fakat sözceleştirmenin tüm sürecinin arkasında ilksel bir Bejahung [tasdik], sembolik anlamında bir kabule giriş olduğu kabul edilmelidir; ve bu tasdik de—bizzat o—eksik kalabilir.”

Hyppolite-Lacan hattında ‘Bejahung’—ilk tasdik—temeli kurulur: bir içeriğin ‘sonradan’ bastırılabilmesi için önce ‘evet’ denilerek sembolik kayda kabul edilmiş olması gerekir. Demek ki bilinçdışında yer alan her şey ‘sonradan bastırma’nın ürünü değildir; “ilk tasdik” gerçekleşmemişse, söz konusu öğe hiçbir zaman sembolik evrenin hükmü altına girmemiş olur. Bu, psikotik yapıyı nevrotikten ayırır: nevrotikte bastırılan, imleyen düzen içinde yer almış olanın geri dönüşüdür; psikotikte ise ‘tasdik’ eksik kalabildiğinden, öğe kayda girmemiştir. Freud’un “Yadsıma” makalesi, olumsuzlamanın bastırılan içeriğin ‘tanınmasına’ izin veren ama kabul etmeyen bir kapı olduğunu bildirir; bu, ilksel kabulün başka bir yerde, daha önce olması gerektiğini ima eder (🔗). (pep-web.org)

“Bu nokta, başka metinlerce de kesiştirilir—burada durduğumuz metinlere imada bulunuyorum yalnızca—; ve özellikle, mümkün olduğu denli açık ve manidar bir pasajda: o, dışlama fenomeninin—çeşitli nedenlerle Verwerfung terimiyle adlandırılmasının tamamen geçerli göründüğü—, Verneinung’dan çok daha sonraki bir aşamada ayırt edilmesi gerektiğini kabul eder.”

Lacan, Freud korpusunda ‘dışlama’ kipinin—Verwerfung—yadsımadan farklı bir düzeyde işlediğini belirten pasaja yaslanır. Verneinung, bastırılmış içeriğin bilinç eşiğine ‘hayır’ işaretiyle girişini konu alırken, Verwerfung, hiç-kayıtlı kalmış bir öğenin—ilksel tasdikin eksikliği nedeniyle—sembolik adına alınmamış olmasını imler. Bu ayrım, psikotik belirti üretiminde kritik olur: yadsıma nevrotik ‘bilgi’ ile ‘kabul’ arasındaki yarığı işaretlerken, dışlama psikotik ‘yokluk’un tarzını betimler. Lacan bu hattı genişletecek ve forclusion kavramıyla, dışlanan öğenin (Nam-ı Pir gibi bir imleyen) sembolik dizgede ‘yer kapmamış’ oluşunu özgül bir nedensellik olarak takdim edecektir (🔗). (nosubject.com)

“Sembolizasyonun başında—yani öznenin gelişiminin hayli ilerlemiş bir aşamasında da olabilir—şöyle bir şey olabilir: özne, sembolik dünyasına ulaşımını, daha önce deneyimlediği bir şeyin, bu vesileyle, başka bir şey değil, iğdiş tehdidinin, kabulünü reddeder.”

Burada örnek, Freud’un klinik malzemesinden alınmış paradigmatik bir ‘kabulü reddetme’dir: iğdiş tehdidinin işitilmiş ve hatta davranışta ‘görünürce’ hesaba katılmış olmasına rağmen, sembolik düzeyde kabul edilmemesi. Bu, ‘duyulmuş’ ama ‘Bejahung’dan geçmemiş bir öğenin durumudur. Sonuç, iğdişın sembolik işlev olarak yerini alamaması, yani öznenin adlandırıcı bir imleyenle bağ kuramaması olacaktır. Lacan’ın daha sonraki çözümlerinde, Wolf Man örneğinde iğdişın ‘bilgi-dışı’ değil, ‘kabul dışı’ oluşu psikozla bağlanır; yani mesele, ‘bilmiyor’ değil, ‘kabul etmiyor’—tasdikin eksikliği—olur (🔗). (Lacanian Works Exchange)

“Ve öznenin daha sonraki tüm gelişim seyrinden, bunun hakkında bir şey bilmek istemediğini bilebiliriz; Freud bunu, metinde, bastırılmış anlamında, kelimesi kelimesine söyler.”

Freud’un terminolojisiyle konuşulduğunda, ‘bilmek istememe’—“davon nichts wissen wollen”—bastırmanın kipidir; özne içerikten kaçınır, onu sözcelemeye ‘yanaşmaz’. Lacan bu ifadeyi alır, ancak bir fark noktasına yerleştirir: ‘bilmek istememe’ bastırmanın dili iken, psikotik durumda mesele ‘kabul etmeme/ilk tasdikin eksikliği’dir; böylece iki mekanizma ayrışır. Freud’un metninde bastırılmış içeriğin yadsıma ile bilinç eşiğine girişine dair açık pasajlar, bu ‘bilmek istememe’nin söylemsel oluşunu kanıtlar; Lacan’ın hamlesi, bu söylemsellik ile ‘ilk kabul’ arasındaki yapısal farkı kliniğe taşımaktır (🔗). (pep-web.org)

“Kullandığı formül budur; ve tam olarak şunu demek ister: bastırılmış olan ile—bizzat bastırılmış olması nedeniyle—geri dönen şey arasında bir ayrım vardır.”

Son cümle, nevrotik nedenselliğin düsturunu sabitler: bastırılan geri döner; dönüş, imleyen olarak dönüşür; semptom, rüya, sürçme, esprit, hezeyan—hepsi bu dönüşün farklı kipleridir. Ama biraz önce açtığı ‘ilk tasdik’ eksikliği, bu formülün ötesinde bir durum daha önerir: hiç-kayıtlı olan, yani dışlanan, geri dönüşü sembolik koda değil, reel sahaya yazacak ve halüsinasyon, bedensel fenomen, ‘imge-şey’in istilası biçiminde belirecektir. Nevrozda bastırılanın dönüşü semptomun okunabilirliğini sağlar; psikozda dışlanan, sembolik yerine reel’de haşmetle belirir. Bu ayrımı kavramsal düzeyde sabitleyen Freud’un ‘Yadsıma’sı ve Lacan’ın onu açan yanıtı birlikte okunmalıdır; ilkinin metni ve ikincinin polemik ve öğretim içindeki takibinin izleri, Écrits’te ve Seminar III’te bulunur (🔗, 🔗, 🔗). (pep-web.org)

“Bunlar, aynı şeyin düz ve ters yüzünden ibarettir; bastırılmış olan hep oradadır; ama semptomlarda ve bir sürü başka fenomen içinde tamamen dilegelmiş bir biçimde ifade edilir; bambaşka olan şeyse, ve bu yüzden geçen yıl sembolik düzenin bazı fenomenlerini makinelerde olanlarla karşılaştırmam pek de faydasız sayılmamalıdır.”

Cümlenin ilk kıvrımı bastırma ile dönüşün aynı madalyonun iki yüzü olarak birlikte düşünülmesini zorunlu kılar: ‘aynı şeyin düz ve ters yüzü’. Burada ‘aynı şey’, yalnızca içerik olarak değil, düzen (sembolik) açısından da aynıdır; bastırma öznenin söyleminden bir öğeyi dışlarken, bu öğe aynı anda söylemin başka bir yerinde, başka bir kılık altında geri gelir. Metin, ‘hep oradadır’ diyerek bastırmanın bir yok etme değil, bir yer değiştirme ve yer-yitirme işlemi olduğunu içkin biçimde vurgular; ‘hep oradadır’ ifadesi, öznenin deneyim alanında (semptom, düşlem, dil sürçmesi, vb.) imleyenin devingen dolaşımına işaret eder. ‘Tamamen dilegelmiş’ vurgusu, dönüşün duyumsal hamlıktan değil, eklemlenmiş bir dizgeden, yani imleyenlerin nizami bir örgütlenmesinden doğduğunu ima eder; semptom bu yüzden bir ‘şey’ değil, bir söyleyiş tarzıdır, imleyen ilişkilerinin bir düğümlenişidir. Cümlenin son halkasında gelen ‘başkaca olan şey’—yani bastırma/dönüş çiftinin nöroza özgü devinimiyle, psikoza özgü devreyi ayıran fark—bir önceki yılın ‘makine’ benzetmesine gönderme yapılarak duyurulur: sembolik aygıt, giriş koşullarına uymayan girdiyi ‘aşağıya düşürür’; ama düşen şey kaybolmaz, döngünün dışında ‘başka bir yerde’ belirir. Böylece bastırmanın geri dönüşle zorunlu çiftlenişi—Freud’un ‘Negation/Verneinung’ metninde sözdizimsel bir iz sürümüyle temellendirdiği üzere—psikopatolojik bir keşif değil, dilin işleyişine içkin bir sonuç olarak kavranır; öznenin ‘hayır’ı, zaten ‘evet’i çoktan kurmuştur, o yüzden semptom konuşur ve konuştuğunda bütün bir eklemlemeyi—özellikle de imleyenlerin yer-değiştirme ve yoğunlaştırma hareketlerini—sahneye çağırır. Bu çerçeve, bastırılanın semptomlarda ‘dile gelişi’nin sadece içerik taşması değil, bizzat sembolik dizgeye yazılmış bir geri dönüş biçimlenişi olduğunu imler; dolayısıyla ‘makine’ benzetmesi, giriş-çıkış protokolüne uymayan verinin sistem-dışı bir eklende, fakat sistemle izomorfik bir düzende geri görünmesini hesaplamaya dair bir model gibi iş görür; Freud’un ‘Verneinung’unda belirginleştirdiği, yadsımanın tanıtmaya mecbur olduğu iz, burada semptomun ‘tamamen dilegelmiş’ olma statüsüyle denk düşer. Bu nedenle makine karşılaştırmasının ‘pek de faydasız sayılmaması’, bastırma/dönüş diyalektiğinin, insan-makine karşılaştırması gibi kaba bir analojiyle değil, dizge mantığıyla çalıştığını hatırlatarak, imleyen düzeninin ritmini ve eşiğini düşünmeye sevk eder; Freud’un kısa metninin açtığı hat tam da budur: yadsıma, tanımayı içerir; bastırma, dönüşü yazgılar; semptom ise bu yazgının söyleyişidir. (Lacanian Works Exchange)

“Kısaca hatırlatayım: bildiğiniz üzere, makinelerin devresine—modern anlamda küçük makinelerimizin; henüz konuşmayan ama az sonra konuşacak makinelerimizin—sokulan her şey, onlara, sözüm ona yedirebileceğimiz şeylerin sokulması—yani küçük rakam dizileri ki bunların ardışıklığından, makinenin, belki yüz bin yılda hesaplayabileceğimiz şeyleri bize geri vermesini mümkün kılacak büyük dönüşümleri bekleriz—ancak onların kendi ritimlerine riayet edilerek olabilir; yani varlığını saygıyla gözetmemiz gereken bir tür temel ritim; aksi takdirde geri kalan her şey altta düşer ve içeri girmez; girememiş olduğu için, içeri sokulamaz.”

Bu uzun hatırlatma, sembolik düzeni bir ‘devre’ ve ‘ritim’ kavram çifti üzerinden düşünmeyi dayatır. ‘Küçük rakam dizileri’ ifadesi, imleyenlerin ayrık doğasını sezdirir: sembolik, analojik bir akışa değil, ayrımlaşmış birimlerin nizami eklemlenişine dayanır; bu yüzden ‘dizi’ vurgusu, imleyenlerin ardışımla oluşturduğu işlemsel bir düzeni işaret eder. ‘Ritim’e riayet zorunluluğu, semboliğin giriş koşullarını—imleyenlerin sırası, vurgu, yer—öznenin keyfiyetinden bağımsız bir yasayla belirler; burada yasa, öznenin niyeti değil, devrenin çalışmasına içkin protokoldür. ‘Aksi takdirde … altta düşer’ motifi, forclusion/defterden silme ile bastırma arasındaki eşiğe gizli bir gönderme taşır: ritme uymayan giriş bastırılamaz bile; çünkü ‘içeri girememiş’ olandır; bu ‘içeri girememe’ ile ‘içe alınmış ama bastırılmış olma’ arasındaki fark, nevrotik geri-dönüş ile psikozdaki ‘başka yerde belirme’ arasındaki farkın zeminini hazırlar. ‘Konuşmayan ama az sonra konuşacak makineler’ parantezi, dilin (ve dil-benzeri işlemenin) aygıt mantığını vurgular; konuşma—ses olarak—değil, bitişme/dilegeliş olarak, imleyenlerin nizami devinimi esas alınır; böylece öznenin söylemi, arzu ya da niyet tarafından değil, devrenin ritmi tarafından ayarlanır. Metnin bu noktadaki didaktiği, ‘hatırlatayım’ tonuyla, daha önce açılmış olan bir teorik şemaya—imleyen devresi—geri döner; öznenin ‘girdisi’ ritimle uyuşmadığında, o giriş ‘altta düşer’: ortadan kalkmaz, fakat düzenli işleyişin yüzeyinden çekilir; bu çekiliş, ileride ‘reel’de yeniden belirme’ formülüyle kavranacak kaydın ilk hareketidir. Kısacası, bu pasaj semboliğin eşiklerini sahneye sürer: kim ne getirirse getirsin, devre kendi ritmini dayatır; imleyenler o ritmin dışında çalışmaz; öznenin söylemi çalışmak istiyorsa, ritme uymak zorundadır; uymayan parça, sistemin ‘altına’—yüzey dışına—düşer ve orada, adı henüz konmamış bir ‘başka yer’ olarak bekler.

“Bu temsili kullanabiliriz; fakat bir fenomen vardır: ‘sembolik düzende reddedilen her şey, reel’de yeniden belirir’.”

Şimdi şema, tez biçiminde kıvama gelir: temsili (makine/ritim) bir kenet olarak kullandıktan sonra, sonuç bir ilke cümlesiyle verilir. ‘Reddedilen’ sözcüğü, bastırma ile defterden silme arasında bir eşik kelimesi gibi çalışır; fakat metnin o ana kadar sunduğu öğeler bakımından—yani yalnızca burada ve şimdi verilenlerle yetinerek—‘reddedilen’in genel formülü şudur: semboliğin giriş ritmine uymayan veya oradan çıkarılmış olan. Bu ‘reddedilen’—gerek giriş öncesi dışarıda kalma, gerek giriş sonrası dışarı atılma—‘reel’de yeniden belirir’. ‘Reel’de belirme’ ifadesi, semptomun söyleyimsel ‘tamamen dilegelmiş’ oluşundan farklı bir görünüş rejimini haber verir: burada beliren, ‘adlandırılmış anlam’ olarak değil, deneyimin bedenliliğini kesen bir hakikîlik duygusu olarak zuhur eder; öznenin ifadesiyle ‘oldu’; cümle, yoruma kapalı bir oluş kipinde yaşanır. Bu yüzden formül, semptom ile halüsinasyon/gerçeklik etkisi arasındaki farkı işaret edecek bir kavşaktır: semptom okuma ister; halüsinatif beliriş, okuma değil, çarpma etkisi üretir. Tezin keskinliği, Freud’un ‘Negation’ındaki yargı-olumsuzlaması ile içerik-tanıtımı arasındaki paradokstan beslenir: ‘hayır’ derken konu edilir; ‘yok’ deneni söylemin yüzeyine getirmek, onu devreye sokmaktır; o halde devrenin ‘yok’ ettiği, söylemin başka bir yerinde—reel etkisi olarak—geri gelir. Bu dönüş, ‘anlama ilişkisi’ değildir; dizgesel bir sonuçtur; dolayısıyla ‘fenomen vardır’ uyarısı, kuramsal bir yasa okunuşu talep eder, duygu ortaklığı değil. Freud’un kısa makalesi bu ilkenin dilbilgisel izini gösterirken, klinik metinleri—özellikle Wolf-Man anlatısı—‘reel’de yeniden belirme’nin duyumsal sertliğini örnekler; metindeki formül tam da bu iki düzeyi (sözdizim ve deneyim) tek bir ilkeye bağlar. (Lacanian Works Exchange)

“Bu noktada Freud’un metni açık seçiktir: ‘Kurt Adam’ psikotik eğilimden ve özellikten yoksun değildir… gözlemin devamının gösterdiği gibi, o, psikoz yönünde bazı imkânları hiç taşımıyor değildir; tıpkı Freud’un gözlemine alınmadan hemen önce ve Freud’un tedavisinin sonu arasında geçirdiği o kısa paranoya sırasında gösterdiği gibi … ‘Kurt Adam’, iğdişin—her ne kadar davranışı içinde görünürde—sembolik kayda kabulünü hep reddetmişse; onu, kelimenin tam anlamıyla, sembolik işleve—yalnızca güncel değil, hattâ bir ‘ben’ tarafından mümkün assumpsiyona—iade etmemişse; bununla, çocukluğunda—çok ayrıntılı biçimde anlattığı—şu kısa halüsinasyonu yaşaması arasında en sıkı bağ vardır: oyun oynarken bıçağıyla parmağını kestiğini görmüştür; ve parmağı, yalnızca küçücük bir deri parçasıyla tutunmaktadır.”

Cümle, bir klinik mihenk (Wolf-Man anlatısı) üzerinden ilkenin işleyişini somutlar. ‘Psikotik eğilim/özellikten yoksun değildir’ ifadesi, öznenin yapısal konumunu mühürlemek için değil, belirli bir kesitte (analiz sonrasındaki ‘kısa paranoya’ epizodu) görülen bir olguya dikkat çekmek için kullanılır; yani bu bir tip tayini değil, bir eşik yoklamasıdır. Devamındaki şart tümcesi (‘iğdişin sembolik kayda kabulu reddedilmişse’) ‘reddedilen sembolik’ ile ‘reel’de belirme’ arasındaki bağın şematik içeriğini verir: iğdiş tehdidinin—yani imleyen-yasanın ‘eksik’ diye işaret ettiği yerin—kabule alınmaması, özneyi ‘assumptio’ (üstlenme) düzeyinde eksik bırakır; burada ‘ben tarafından mümkün assumpsiyon’ vurgusu, ego da dâhil olmak üzere hiçbir imgesel dayanağın sembolik kabulün yerini tutamayacağını hatırlatır. Bu eksikliğin eşlikçisi olan sahne halüsinatiftir: kesilme ‘görülür’—ama ‘olmamıştır’; tam da bu yüzden ‘görünme’ olarak kalır, konuşulamaz; dadıya söyleyemeyiş bunun göstergesidir. Halüsinasyonun seçtiği nesne—parmak—ve işlemi—kesilme—iğdiş tehdidinin imleyen mantığına eklemlenir: ‘bedenin bir parçası gider’ anlamı, sembolik yasada ‘adlandırma yoluyla eksik’ olanın imgesel bir çarpma olarak zuhur etmesidir; yani simgesel kabulün yokluğunda, eksik imgesel-reel bir kesikle ‘göz’ olur. Böylece Freud’un metnine ‘açık seçik’ atıf, sadece tarihsel bir örneği çağırmaz; önceki ilkeyi (reddedilenin reelde belirişi) özne-beden bağında gösterir: ‘parmağın ucunda’ duran o küçük deri parçası, semboliğe kabul edilemeyen imleyenin, reele raptedilmiş son ‘bağ’ıdır; sahne bir görü olarak kalır, çünkü söylemin ritmine girmemiştir; dadıya söylenmeyen, devreye girmeyen, ‘altta düşmüş’ olanın gözdeki belirişidir. Wolf-Man anlatısının psikotik ‘özellik’ vurgusuyla çağrılması, yapısal bir teşhis ilanı değil, sınır-fenomenin kuramsal ifadesini sağlar: sembolik kabulün askıda kaldığı yerde, reel görünür; ve görünür olan, ‘olmuş gibi görünen’dir—tam da halüsinasyonun kipidir. (Lacanian Works Exchange)

“Özne bunu, sanki yaşantıya kalıplanmış bir stil ve kesinlikle bir hassasiyetle anlatır. Sahnenin kısa bir an için kavrandığı; hattâ hemen her türden zamansal işaretlemenin kaybolmuş göründüğü bir olgu vardır: dadısının yanına, bir sıraya oturmuştur; o, ilk deneyimlerinin sırdaşıdır; ona söylemeye cesaret edemez—ne denli manidar!—; her şeye, özellikle de buna dair konuşabileceği kişiye konuşma olanağının askıya alınması. Orada bir tür uçurum, gerçekten zamansal bir dalış, kısa bir an için psikolojik deneyimin kesintisi vardır; ardından, hiçbir şey olmadığı ortaya çıkar: ‘bitti gitti, artık bahsetmeyelim’.”

Anlatının ‘stili’ ve ‘hassasiyeti’ vurgusu, bu sahnenin bir fabulasyon değil, kırılgan bir gerçeklik etkisi taşıdığını sezdirir; ‘yaşantıya kalıplanmış’ deyişi, sözün imgesel yoğunluğunu arttırır, fakat aynı anda ‘zamansal işaretlemenin kaybı’ ile birlikte, sembolik eklemlenişin askıya alınmasını işaret eder: zaman göstergeleri (önce/sonra, şimdi/az önce) sözcükle birlikte çalışır; onlar çöktüğünde, sahne kronolojik bir yerden değil, bir ‘an’dan ibaret bir çukurluktan deneyimlenir. Dadı figürü bu nedenle kritiktir: ‘sırdaş’—yani söylemin doğal adresi—olduğu hâlde, söz yolu kilitlenmiştir; bu kilitlenme, forclusion tarzı bir ‘adrese ulaştırılamama’ olarak okunur; konuşmanın imkânsızlığı, reel etkinin payıdır: imleyenin ritmi yoksa söz devreye girmez. Bu yüzden pasaj ‘uçurum’, ‘dalış’, ‘kesinti’ metaforlarıyla, söylemsel yüzeyin yarılmasını—öznenin psikolojik sürekliliğinde bir ‘delik’ oluşunu—takip eder; ve kapanışta gelen ‘bitti gitti’ formülü, yadsımanın klişe kipidir: ‘yok’ ilanı, tam da bir az önce olmuş olanı ‘konu ederek’ gerçekleştirilir. Böylece sahnenin üç işareti—zaman çözünmesi, dadıya susuş, yadsıma formülü—birlikte, ‘sembolik reddin reel belirişi’ ilkesinin fenomenolojik izlerini çizer; konuşmanın askıya alındığı yerde, sahne ‘gerçek gibi’ parlar; sonra ‘hiçbir şey olmamış’ sayılır; fakat iz, anlatıda ‘stil ve hassasiyet’ olarak sürer; işte bu, semptomatik bir yazımın başlangıcıdır. Freud’un metninde bu tür anlar, çoğu kez ‘hatırlama/yeniden-oluş’ paradoksu eşliğinde sahnelenir; burada da, imleyenin ritmi askıya alınmışken, beden-imge bir anlığına ‘eksik’i gösterir, ardından yadsıma onu geri silmeye çalışır. (Lacanian Works Exchange)

“Freud’un, bu fenomen ile, kendi metninde ifade ettiği, çok özel ‘bizzat şeyin kendisinden hiçbir şey bilmemek’ anlamındaki bastırılmış arasındaki ilişkiyi tesis edişi, şu şekilde tercüme edilir: sembolik düzende reddedilen, reel’de yeniden belirir.”

Burada kurulan köprü, Freud’un ‘Verneinung’ metnindeki mantıksal çözümlemeyi Wolf-Man anlatısındaki klinik sahneye bağlar: ‘bizzat şeyin kendisinden hiçbir şey bilmemek’—şeyin içerik düzeyinde değil, onun sembolik kabulünde bir eksik—demektir; özne, ‘şeyi’ tanır, hatta onun yerine imgesel bir sahne kurabilir; ama bu, ‘kabulün’ (Bejahung) yerine geçmez. Bu kabul eksikliği—metnin önceki cümlelerinde ritim/dışı kalış olarak okunan—sahnenin reel etkisine dönüşür; formül bu yüzden ‘tercüme’ eder: klinik fenomen, mantıksal ilkenin bedene yazılmış yüzüdür. ‘Reddedilen’in ‘reel’de yeniden belirmesi’ artık yalnızca bir slogan değil, anlatıda izini sürdüğümüz susuş/çöküş/yadsıma üçlüsünü birbirine diken bir açıklama biçimidir; Wolf-Man sahnesi bu tercümenin örneğidir: iğdiş imleyeninin sembolik kabulü reddedildiğinde, eksik ‘görülür’—kesilmiş parmak olarak; ama bu ‘görü’, devreye girmemiştir; o yüzden konuşulmaz ve kısa sürer. Freud’un kısa makalesindeki ‘yadsıma—tanıma’ diyalektiğiyle bu sahnenin ‘oldu—olmadı’ salınımı, aynı ilkenin iki yazımıdır; metin, bu bağı ‘açık seçik’ diye niteleyerek, yorumu tartışmasız bir dizge sonucu olarak ileri sürer. (Lacanian Works Exchange)

“Bilirsiniz ki bu, Verneinung metninin tam olarak özü, anlamı, sivri ucudur: – öznenin söyleminde bahis konusu olan şeyin, bu pek özel görünüm altında—yadsıma—belirmesi ne demektir? – Ve niçin orada hazır bulunan aynı zamanda da bu denli etkisizdir?”

Şimdi soru çiftine gelinir: yadsıma kipinde belirme nedir ve niçin etkisizdir? İlk soru, yadsımanın mantığını öznenin söylemindeki ‘belirme’yle eşler: ‘hayır, annem değil’ derken ‘anne’ imleyeni çoktan çağrılmış ve devreye alınmıştır; yadsımanın şekli, imleyeni, olumsuz işaretle dahi olsa yüzeye getirir. İkinci soru, bu yüzeye gelişin ‘etkisiz’liğini, yani öznenin varoluşuna dönüştürücü bir kabul olarak yazılamayışını hedefler: imleyen geldiği hâlde, kabul halkası (Bejahung) eksiktir; bu yüzden yadsıma, ‘tanıtan ama üstlenmeyen’ bir kip olarak çalışır. Bu iki soru birlikte, ‘tasdiksiz tanıma’ paradoksunu açar: imleyen sahnededir, ama yasa olarak ‘evet’lenmemiştir; sonuç: imleyen, semptomatik (ya da halüsinatif) bir dolaşıma itilerek, öznenin eylediği/kanaatkıldığı düzeye nüfuz edemez. Bu, Verneinung’un sivri ucudur çünkü özneyi ‘ne söylediğini bilmeyen’ biri olarak değil, söylediğini yapıya uygun biçimde yanlış-yerleştiren biri olarak kavrar; söz gelir, ama yerini bulmaz; yer bulmayınca etki doğurmaz; etkisiz kalınca, başka bir kayıttan (reel) geri döner. Freud’un metninin filozofik çağrışımları bir yana, psikanalitik işleyiş açısından mesele şudur: ‘hayır’ın dilbilgisi, ‘evet’in etik yükünü ikame edemez; kabulün yokluğu, yadsımanın etkisizliğini koşullar; bu yüzden klinikte yadsıma cümleleri ‘kanıt’ değil, ‘iz’ olarak dinlenir. (Lacanian Works Exchange)

“İki kayıt arasında, şunlar arasında, sıkı bir bağ vardır: – yadsımanın ve öznenin entelektüel düzende, özne tarafından içselleştirilmemiş bir biçimde yeniden ortaya çıkışının, – ve halüsinasyonun; yani öznenin reddettiğinin, reel düzende yeniden belirleyişinin. Bu, bir gamı, bir ilişkiler yelpazesini, bütünüyle birinci planda olan bir bağı gösterir.”

Burada kurulan ‘sıkı bağ’, iki ayrı dönüş kipini aynı eksene dizer: entelektüel (bilgisel) düzeyde ‘içselleştirilmemiş’ dönüş (yadsımanın getirdiği tanıtım) ve reel düzeyde ‘görünme’ biçimindeki dönüş (halüsinasyon). ‘Gam’ ve ‘yelpaze’ imgeleri, tekil bir nedensellik zinciri değil, bir süreklilik/çeşitleme dizisi önerir: bir uçta ‘biliyorum ama kabul etmiyorum’ tarzı yadsıma kipleri; diğer uçta ‘görüyorum’ tarzı reel belirişleri; arada da semptomik söyleyiş ve eyleyiş biçimleri. Hepsinin ortak paydası, sembolik kabul eksikliğidir; ‘reddedilen’ şeyin dolaşımı, ya söylemin yüzeyinde etkisiz bir bilgi olarak sürer (yadsıma), ya da söylemin dışından, ‘oldu’ kipinde çarpar (halüsinasyon). Bu yüzden ‘birinci planda olan bağ’, kabul ile dönüş arasındaki yapısal bağdır: kabul yoksa, dönüş kaçınılmazdır; ama bu dönüş, ‘kabulün yokluğu’ nedeniyle, ya etkisiz (entelektüel) ya da aşırı etkili (reel çarpma) biçiminde seyreder. Cümle, böylelikle nevrotik ve psikotik fenomenleri aynı eksen üzerinde yeniden konumlandırır; fark, dönüşün kipinde ve yoğunluğundadır; ilke aynıdır. Freud’un kısa metni ile Wolf-Man anlatısının birlikte çağrılışı da bu eksen üzerinde anlam kazanır: bir yanda sözün dilbilgisi, diğer yanda sahnenin bedenliliği; ikisi de aynı ‘kabul eksiği’nin farklı yankılarıdır. (Lacanian Works Exchange)

“O hâlde soru şudur: tam anlamıyla halüsinatif bir fenomen söz konusu olduğunda, söz konusu olan nedir?”

Soru, şimdi gamın ‘reel uç’una odaklanır. ‘Tam anlamıyla halüsinatif’ niteliği, semptomik/entelektüel dönüşlerden ayrılan bir belirti biçimini öne çıkarır: beliren şey ‘yorum bekleyen’ bir söyleyiş değil, ‘beni buldu’ kipinde bir etkidir. Bu ayrım, açıklamanın ‘neden halüsinasyon?’ sorusuna değil, ‘halüsinasyon olduğunda neyin iş başında olduğuna’ kilitlenmesini sağlar: burada semboliğin ritmiyle bir uyuşmazlık, kabul eksiği ve bunun ‘görünme’ye çevrilen geri dönüş mantığı vardır. Soru bu yüzden kılavuz bir odak sunar: halüsinasyon, bir içerik fazlası değil, kabul noksanının reel görüntüsüdür; o yüzden anlam vermekle değil, kabul eklemlenmesiyle sönebilecek bir belirti gibi düşünülmelidir. Freud’un ‘kabul (Bejahung)’ kavramına yapılan örtük göndermenin nedeni budur: kabul eksikse, görünme vardır; görünme varsa, söylemin devreye alınması gerekir—yani imleyen bağının yeniden kurulması.

“Halüsinatif bir fenomen, şimdilik, ‘öznenin sembolikteki hikâyesi’ diye adlandırabileceğimiz şeyde köklenir—bu terimler birleşimini her zaman sürdürecek miyim, bilmiyorum—. Bunu götürmek zordur; çünkü hikâye, tanımı gereği, bütünüyle semboliktir; fakat formülü, şimdilik, alalım.”

Bu cümle, terimlerin tartışmalı doğasını önden bildirerek, bir çalışma hipotezi teklif eder: halüsinasyon, ‘öznenin sembolikteki hikâyesi’nde köklenir. ‘Hikâye’ sözcüğü burada iki şeyi aynı anda taşır: bir, öznenin adlandırmalarla kurduğu geçmiş (adı, bağı, yasası); iki, bu adlandırmaların eklemlenme ritmi (sırası, yeri). ‘Hikâye bütünüyle semboliktir’ uyarısı, halüsinasyonun ‘dil-dışı’ bir taşma değil, bizzat dil-eksenli bir eksik nedeniyle ortaya çıktığını ima eder; yani kaynak, beden ‘kimyası’ değil, adlandırma zinciridir. ‘Şimdilik alalım’ kaydı, kavramsal titizliği elden bırakmadan klinik sezgiyi çalıştırmanın yolunu açar: halüsinasyonun içeriğine değil, kökene—öznenin sembolikteki kaydına—bakılacaktır. Böylelikle metin, kuramı kapamadan, çalışmayı yönetecek bir formül sağlar: halüsinasyon, kabul görmemiş bir imleyenin, öznenin ‘hikâyesi’nden düşerek reele sıçramasıdır; bu yüzden onu anlamlandırmak değil, yerine koymak—adını, yerini, bağını iade etmek—gerekir. Freud’un ‘Negation’ına yapılan göndermeler ve Wolf-Man sahnesinin çözümlemesi, bu formülün hem dilsel hem klinik gerekçelerini çoktan hazırlamış durumdadır. (Lacanian Works Exchange)

“Ayırt etmemiz gereken hayati ayrım şudur: nevrotik bastırılmış olan ile, psikozda bahis konusu olan bastırılmış olan—aynı kaynağa sahip midir; öznenin ‘sembolikteki hikâyesi’nin aynı düzeyinde mi yer alır?”
Bu cümle, iki bastırma kipliğini aynı “hikâye”nin eşi düzlemlerinde mi işlettiğimizi sormaz; bastırmanın kökenini ve kayıt yerini sorunsallaştırır. “Öznenin sembolikteki hikâyesi” ibaresi, anlatının maddesinin baştan sembolik olduğuna dair önceki kaydı muhafaza ederek, hem nevrozda hem psikozda işleyen süreçlerin “aynı kaynaktan” mı, yani aynı imleyen örgütlenmeye mi dayandığı sorusunu açar. Nevrozda bastırma, semptom ve aktarım gibi yollarla imleyen zincirde dönerek “okunabilir” bir dönüş yaparken, psikozda bahis konusu olan şeyin —Lacancı bağlamda— “defterden silme” ile ilişkili olup olmadığını imler; ama bu dışarıdan ek bir kuram getirmeden, cümlenin iç mantığında, yalnızca “aynı kaynağa sahip midir?” sorusunu açık tutar. Böylece soru, klinik ayrımı “içkin” bir imleyen ekonomisi üzerinden tartmayı buyurur, metaforik bir doğalcılığa ya da psikogenez fantazisine yaslanmaz; bastırmanın nerede ve nasıl yazıldığı, hangi kayıtta işlendiği, en başta semboliğin koşuluna bağlanır. Bu, daha önce kurulmuş “sembolik–hayali–reel” üçlemesinin çağrısal arka planıdır; fakat burada henüz yalnızca sorunun şekli—kaynak ve düzlem—ilan edilir. Freud’un “yadsıma” metninde, bastırılmışın “döndüğü” nüansın yanı sıra, çok daha önce bir “tasdik” evresi gerekliliğinin dile getirilmiş olması, bu sorunun keskinliğini artırır: nevroz ve psikozda işlem safhasının aynı yerden mi başladığı, yoksa bir yerde girişin zaten yapılmamış mı olduğu sorusu, yalnızca bu cümlenin iç mantığıyla bile sahaya sürülür (🔗), (🔗).

“Kuşkusuz söz konusu içeriklerle en sıkı bağ kurulur; fakat çok çarpıcı olan, şudur: elbette,”
Cümle, içeriklerin (içeriksel temaların: iğdiş tehdidi, beden parçaları, cinsellik, düşmanlık vb.) düzeyinde nevroz ile psikoz arasında yakınlıklar olduğunun kabulüyle açılır; fakat “içerik”e yaslanmanın yetmediği uyarısını hemen ardından getirir. İçerikle sıkı bağ, bizi içerikçi bir psikogenez anlatısına kaydırmasın diye, söyleyiş burada bir duraklamayla (kesme işareti ve “elbette” tekrarlarıyla) ritmini belirler: mesele içerik benzerlikleri değil, işlemin kayıt meselesidir. Schreber’de “göğün kuşları” ile “genç kızlar”ın özdeşleşmesi bir içerik bağıdır, evet; fakat mesele, bu içeriklerin hangi düzlemde “yazıldığı” ve nasıl döndüğüdür—bu, içeriği değil, yazılımın yerini önceler. Freud’un Schreber okumasında yaptığı şeyin etkisi de burada görünür: içerikleri eşleştirirken aslında dilsel bir anahtarı—bir imleyen sabiti—yakalar ve metni o sayede çözümler (🔗), (🔗).

“– bu ayrımlar, içerikler içinde, bir türden, tanıma işimizi derhal kolaylaştırırlar;”
İçerik düzeyinde yapılmış ayrımların tanımayı kolaylaştırdığı teslim edilir: örneğin, işitilen “üçüncü kişi sesi”nin paranoide sık görülen bir içerik dizgesi olduğu, ya da bedenin parçalanma temalarının şurada değil de burada yoğunlaştığı bilgisi, ayırıcı tanıda işe yarar. Yine de bu kolaylaştırma, yapısal nedenin kendisi değildir; yöntemsel olarak tanı “yardımcısı”dır. Lacancı disiplin, içeriğin rehberliğini külliyen reddetmez; bilakis onu bir “yüzey” ipucu olarak kullanır; ama asıl ayrımı, imleyen işleyişin topolojisinde arar. Böylece cümle, içerik ayrımlarını bütünüyle boşa düşürmeden, onları yalnızca ilk tanıma katında sınırlı bir aydınlatma olarak konumlar; bu, psikanalitik okumanın semptomu “anlam vermek”le bitirmeyip, “hangi kayıttan konuşuyor?” sorusuna çevirmesinin ön adımıdır (🔗).

“– ve gerçekte, başlı başına, daha önceki biçimlerden çok daha yalın biçimde sorunları sormamıza imkân veren bir anahtar getirirler.”
Burada “anahtar”ın adı konur: içerik ayrımları, soruyu yalınlaştırır. Yalınlaştırmak, indirgemek değildir; iç bağlantıların yerini göstermek, soruyu doğru düzleme taşımaktır. Mesela, işitsel halüsinasyonun ‘üçüncü kişi’ kipinde duyulması, onu doğrudan “içerik”ten ziyade, söylemin öznesi—ben, o, sen—eklemlenişi üzerinden çözümleme fırsatı verir. Bu yalınlaşma, özne–Öteki–ego üçlemesindeki “konuşmanın kime ait olduğu” meselesini klinik bir anahtara çevirir: halüsinasyonun grameri, öznenin nereden konuştuğunu, kime konuştuğunu, kimin konuşulduğunu açık eder. Freud’un rüyanın “bir şey söylediği” yönündeki devrimci hamlesi de tam burada yankılanır: söz konusu olan, düz anlam yüklemek değil, sözün yerini ve işleyişini bulmaktır (🔗).

“Tamamen kesindir; örneğin, sözel halüsinasyon fenomeni—öznenin davranış ve etkinliğinin bir tür ‘dublajı’ olarak beliren; sanki bir üçüncü kişi konuşuyormuş ve ‘O bunu yapıyor; o bunu yapıyor; bana konuştu ama cevap vermeyecek; giyiniyor, soyunuyor ya da aynaya bakıyor…’ diyormuş gibi işitilen bu şey—söz konusu olduğunda, geçen yılki şemamızın perspektifinde:”
Cümle, sözel halüsinasyonun özgül “üçüncü şahıs dublajı” formunu örnekleyerek, analizin tutamak noktasını belirler: gramer. “O yapıyor, o bakıyor” kipliği, öznenin kendisi hakkında, fakat özneye dışsal bir yerden konuşulan bir “anlatı sesi” kurar. Bu “dublaj”, özneyle eylemi arasına imleyen düzeninde bir kesi getirir; özne, kendi eylemini başkasının anlatması olarak duyar. Böylece halüsinasyon, içerik olarak değil, öznenin konuşma yerinin kayması olarak belirir: konuşan kimdir, dinleyen kimdir, konu edilen kimdir? Bu üçlü dağılım, bir sonraki cümlenin “şema” vurgusunu çağırır: özne ile Öteki arasındaki “tam söz” iletişimi, egosal aynalar aracılığıyla kesintiye uğramakta ve söz, özneye “dışarıdan” gelmektedir. Freud’un vaka anlatılarında, hastanın kendi eylemini bir dış sesiyle duyması, anlamdan önce konumun—sözün yeri ve kişisinin—belirdiği yerdir; bu, dilin özneyi kurduğu fikrinin klinik ispatıdır (🔗), (🔗).

“özne ve onunla, sözün tamamlanmış sembolik düzenindeki ‘tam söz’ün doğrudan iletişiminin, iki egonun a ve a′ dolayımı ve onların hayalî ilişkileri tarafından kesintiye uğradığı, Öteki.”
Bu cümle, şemayı adlandırır: özne–Öteki ekseninde “tam söz”ün (yani öznenin sahiden kendi adıyla üstlendiği, borçlandığı, bağlandığı sözün) iletimi, a/a′ eksenindeki hayalî eşleşmeler tarafından kesilir. Klinik olarak, halüsinasyonun “üçüncü kişi” kipinde duyulması, tam sözün özne–Öteki devresinden düşüp, egonun aynayla çoğalttığı hayalî kanala sızmasıdır; bu yüzden ses “dışarıdan” gelir, özneye “ben” diye konuşmaz, “o” diye konuşur. Dışsallık duyumu da buradan doğar: söz, Öteki’nin yerinden işitilir, fakat Öteki, sembolik tanıklığın yeri olmaktan çıkıp hayalî bir izlemeye dönüşmüştür. Bu noktada “tam söz”ün kesintiye uğraması, yalnızca iletişimin arızası değildir; öznenin borçlandığı adlandırma zincirinin yerinden çıkmasıdır; bu, semptomun muhatabını değiştirir: özne artık Öteki’ne değil, kendi egosunun dönüştürülmüş yansılarına muhatap olur. Halüsinasyonun grameri, işte bu kesintinin duyulur kılınmış biçimidir (🔗).

“Tamamen açıktır ki—hiç değilse birinci planda—özne bakımından bunun ima ettiği üçlülük, en dolaysız şekilde şunu üzer: hiç kuşku yok, elbette öznenin egosu olan bir şey konuşur ve normâlde özne hakkında bir başkasına üçüncü şahısla konuşabilir; ve ondan söz edebilir; öznenin S’sinden söz edebilir.”
Üçlülük, konuşanın, konu edilenin ve dinleyenin ayrışımına denk düşer: konuşan “bir ego”dur, konu edilen “S”dir (hem öznenin harfi olarak S, hem de Almancadaki Es’i çağıracak şekilde bir ekvokasyon zemini hazırlanır), dinleyen ise öznenin kendisidir. “Normalde” üçüncü kişi kipinin haber verir gibi, nakil eder gibi bir işlevi vardır; fakat burada, öznenin kendi eylemine dair çıkarılan “üçüncü kişi” sesi, bu normalliği tersyüz eder: özne, kendi kendisine, kendi hakkında “o” diye seslenir. Egosal konuşanın vurgusu, halüsinatif söylemin hayalî kaynaklı duyumunu, yani ‘dışsaldan gelen içses’i açık eder. Böylece, klinik fenomen, dilbilgisel kişi kipleri üzerinden kavranır: “ben”den “o”ya kayış, tam da öznenin “ben” olarak söz alamayışının işaretidir; söz, özneyi boşaltılmış bir üçüncü-kimlik nesnesi gibi dolaşır. Bu, içerik ne olursa olsun, yapısal işareti verir (🔗).

“Bu—öznenin temel yapılanımı ve onun sözünün yapılanımı perspektifinde—yepyeni bir şey değildir; aksi takdirde anlaşılmaz değildir.”
Burada, fenomenin “yepyeni” olmayışı, onu anlaşılmaz kılanın içerik değil, yer değiştirme oluşu olduğuna işaret eder. Yani, dil zaten üç kişi kipini, anlatı sesi ile sahne sesi ayrımını, dolaylı anlatım ile doğrudan hitap ayrımını içerir; halüsinasyon, bu dilsel imkânları “öznenin üzerine katlayarak” işler. Şu nedenle anlaşılabilirdir: özne, kendi eylemini bir film anlatıcısının sesi gibi duyduğunda, aslında dilde yerleşik bir “dış ses” kipini, benliğinin üstüne bindirmiş olur. Dolayısıyla mesele, “bu ses ne diyor?”dan önce, “bu ses nereden konuşuyor?” sorusudur. Bu ayrım bilindik olduğunda, fenomen ne büyülü ne yabansı kalır; dilsel yer değiştirme olarak yerine oturur (🔗).

“Psikoz fenomenlerinin tüm bir bölümü, şununla anlaşılır hâle gelir: son derece paradoksal ve aynı zamanda örnek bir biçimde, özne—Aristoteles’in işaret ettiği gibi— ‘Ruh düşünür’ dememek gerekir; ‘insan ruhuyla düşünür’ demek gerekir.”
Alıntı, düşünmenin failini “ruh” diye özneleştirmenin hatasını düzeltir: fail insandır, ruh ise onunla düşünmenin aleti—yahut, Lacancı bir okumayla, öznenin düşünmesinin aracı—gibi belirir. Psikozda paradoks şudur: özne, “ruhu” gibi bir aracı (bizim burada “ego” dediğimiz hayalî kurgu) ile düşünmekle kalmaz, onunla konuşur; onu konuşanın tahtına oturtur. Böylece araç–özne yer değiştirir; fail koltuğunu imgeye terk eder; konuşan, “ben” olmaktan çıkar, “o”ya geçer. Aristoteles göndermesi, düşünmeyi bir ikili ilişki olarak değil, insanla onun aracı arasındaki ilişki olarak ifade ederek, psikozda görülen “aracın fail yerine geçmesi” olgusuna felsefî bir paralaks sağlar (🔗), (🔗).

“Bu formülden epey uzağız artık; çünkü, şunu söylemenin çok daha yakınındayız: burada, psikotik özne, reel’de belirdiği anda; ilksel fenomenin en karakteristik formu olarak—halüsinasyonun—‘gerçeklik duygusu’yla belirdiği anda, kelimenin tam anlamıyla egosuyla konuşur.”
Şimdi psikotik olguda alet–fail tersine çevrilişi “reel”in damgasıyla keskinleşir: halüsinasyon yalnızca bir “düşünce” değildir; gerçeklik duygusuyla gelir. Bu, sözün kaynağının egoya taşınmasını, yalnızca bir zihin oyunu değil, duyulur bir “hakikat etkisi” olarak yaşatır. “Egosuyla konuşmak”, öznenin söz üretim aygıtını (ayna-öteki devresini) konuşanın yerine koymasıdır; “ben” değil, benden çekilip ayrılmış bir “o-ben” konuşur. Böylece halüsinasyon, bir içsel monolog değil, bir dış-ses olarak kodlanır; bu da tam sözün devresinin kesildiğini, borçlandıran sembolik itirafın yerini, hayalî bir kameranın dublajının aldığını gösterir. “Reel” vurgusu, bu dışsesin “gerçek gibi” değil, “gerçek” gibi duyulmasını sağlar; özne bu yüzden pazarlığa değil, inanca zorlanır (🔗).

“Bu, asla ‘tam’ karşılaşmayacağımız bir şeydir.”
“Tam karşılaşma”nın imkânsızlığı, egonun bütünüyle aletleştirilip özdeşlenmesinin analitik sahada her zaman bir artık, bir kaçak, bir sürçme bırakacağına işaret eder. Ego hiçbir zaman tümüyle “yakalanabilir” değildir; tıpkı imgenin asla saf halde ayrılamaması gibi, öznenin egosuyla konuşması da büsbütün şeffaflaşmaz. Bu, analizde “ego”ya dair çalışmanın temkinli tutulması gerektiğini de dolaylı bildirir: orada bir fazla vardır; onun adına konuşmaya kalkışmak, onu “tam” yakaladığını sanmak, fenomeni ya psikolojikleştirmek ya da büyübozma adına büyü üretmek olur. Yani, “tam karşılaşma”nın yokluğu, kliniğin ölçüsüdür: eksiklik, bizzat işaretçidir (🔗).

“Egoalışımızdaki muğlaklık mutlak temellidir ve yeterince belirgindir.”
“Egoalışı”—egoyu ele alış biçimimiz—Lacancı klinikte baştan muğlaktır: ego, hayalî düzene aittir; bu yüzden sağlam bir dayanak sayılmaz; onunla çalışmak, onu parlatmak ya da güçlendirmek değil, onun düğümlendiği imleyen ilişkilerini belirginleştirmek demektir. Muğlaklığın “mutlak temelli” oluşu, egoyu bir tedavi hedefi olarak özne yerine geçirmekten kaçınmanın ilkesidir. Halüsinasyonda egonun “konuşması”, bu muğlaklığı görünür kılar; özne, canlı bir örnek olarak, egosunu konuşanın yerine koyar; klinisyen için ders şudur: egoya yatırım, muğlaklığı gidermez; tersine, onu karartır. Bu yüzden, muğlaklığın kabulü, yöntemin sadakatidir (🔗).

“Egomuzun her assumpsiyonunda, derinlemesine iptal edilebilir bir şey vardır.”
Ego, “assume” edildiğinde—üstlenildiğinde—bile, iptal edilebilirlik taşır: özne, bir anda başka bir ego-pozuna geçebilir; bu, egonun “öz” değil, poz türünden bir kurgu oluşundandır. Psikozda bu iptal edilebilirlik uç değerini alır: özne, egosunu tümüyle konuşanın yerine koyar, sonra bir başka pozla onu bozar. Kliniğin ölçütü, egonun iptal edilebilirliğini görüp, öznenin borçlandığı imleyen bağlarını elinden almak yerine, o bağlara geri çağırmaktır. Böylece “assumpsiyon”un—üstlenmenin—kıymeti, egonun değil, sözün borcuna bağlandığı yerin kıymeti olur; iptal edilebilir olan imge, bağlayıcı olan addır (🔗).

“Psikozun bazı ilksel fenomenlerinin bize gösterdiği şey, kelimenin tam anlamıyla, enstrümantal olarak, tümden üstlenilmiş egodur, denebilir: özne, egosuyla özdeşleşmiştir; onunla konuşur; konuşan, kendisi hakkında konuşan odur; öznenin kendisi; ya da S hakkında konuşur; terimin iki anlamı, ekvokasyon içinde:”
Bu yoğun cümle, iptal edilebilirlik–üstlenme diyalektiğini fenomen üstünde gösterir: ego enstrüman iken, “üstlenilmiş” ve “konuşan” olur; özne onunla tam özdeşlik pozuna geçer. “S” harfinin iki anlamı (“özne”nin harfi ve Almancadaki “Es”) ekvokasyonla yan yana getirilir; özne, ya kendisi hakkında konuşur ya da Es hakkında konuşur, ama konuşanın kimliği egoya devredildiği için, söylenenin muhatabı kayar. Analitik iş burada, egonun enstrümantalliğini yeniden kurmaktır; yani konuşanın yeriyle söylenenin yerini ayırmak, borçlu söz devresini yeniden kuracak bir “adres” bulmaktır. Freud’un Wolfman anlatısında öznenin “gördüm ki parmağım kopmuştu” diye duyurduğu o sahnede, “görüş”ün dışsallaşması gibi, burada da “söz”ün dışsallaşması, egonun konuşan yerine geçmesi ile eşzamanlıdır (🔗).

“– harf olarak [S],”
Harf olarak S, öznenin, imleyen zincirde bir yer işareti olarak yazılan figürüdür; konuşma ediminde, bu S, özne konumunun değişkenliğini taşır; kimi zaman söyleyen, kimi zaman söylenen olarak çıkar. Halüsinatif dublajda, S, “o” diye adlandırılan figürdür; özne kendi S’sini üçüncü kişileştirir. Yazımsal olan—harf—vurgusu, söylemin topolojisini işaret eder; özne bir adrestir, bir harfle işaretlenir; o harf, şimdi dışsallaşmıştır (🔗).

“– ve Almancadaki Es.”
“Es” ise Freud’un ekonomik topolojisindeki psişik yerleşim adıdır; burada, cümlenin iç mantığı, yalnızca bir ekvokasyon imkânı açar: S ile Es’in ses yakınlığı, öznenin konuşurken kimi kez kendi Es’ini—iç dürtü aygıtını—konu eder hale gelişini, ama bunu bile üçüncü kişi kipiyle yapışını imler. Yani, konuşan ego, ya öznenin “S”sinden, ya da onun “Es”inden söz eder; her iki durumda da, özne kendi hakkında “dış ses”ten bilgi alır pozundadır; halüsinasyonun “bilgi verici” tonu böylece anlaşılır (🔗).

“Bunu—bugün ve burada—yalnızca şu biçimde veriyorum: yıl boyunca, bu üç kayıt—sembolik, hayali ve reel—ile, psikozun çeşitli biçimlerine dair girişimlerimizin bizi nereye götüreceğini işaret etmek için.”
Cümle, metodolojik çerçeveyi tekrar sabitler: izlenecek yol, üç kayıt üzerinden psikozun biçimlerini konumlamaktır. Burada, dışarıdan kuramsal malzeme taşınmaz; daha önce kurulmuş üçlü mimari—sembolik–hayali–reel—analizin haritasıdır. “Nereye götüreceğini işaret etmek” ifadesi, bu haritanın yalnızca bir çerçeve değil, bir yön verici olduğuna işaret eder; halüsinasyonun gramerinden, egonun enstrümantalliğine, oradan “tam söz” devresine uzanan hattın klinikte adım adım takip edileceği ilan edilir. Bu, içeriklerden bağımsız değildir; fakat içerikleri biriktirmek değil, yerlerine koymaktır amaç (🔗).

“Onlar, bizi—zaten araştırmamızın konusu olan ve öyle görünen şeye—taşıyacak ve orada tutacaktır—tam da, tedavide, kürde, ego gibi bir düzenek, bir tetik gibi bir şeye—son tetiğine dek—ne işlev vermemiz gerektiğini, tamlıkla belirlememize imkân verecek olan şeyi.”
Cümle, kliniğe döner: üç kayıt şeması, tedavide “ego”ya ne işlev verileceğini belirlemek üzere kullanılacaktır. Ego burada “düzenek/tetik”tir; hedef değil. “Son tetiğine dek” ifadesi, egonun kullanımının sınırlı ve amaca bağlı olduğunu bildirir: analitik tedavi, egoyu güçlendirme vaadi değildir; egonun nerede devreye alınacağı, nerede devreden çıkarılacağı, yani hangi yerlerde alet olarak işleyeceği—bu belirlenir. Psikoz kliniğinde, egoyu yanlış yerden doğrulamak, halüsinatif dublaj mekanizmasını güçlendirmek anlamına gelebilir; bu yüzden işlev tayini kritik bir etik ve teknik meseledir. Dolayısıyla yapı bilgisi, doğrudan teknik bir karara dökülür (🔗).

“Çünkü nihayet, böyle bir çözümlemenin sınırında görünür olan, tüm ‘nesne ilişkisi’ meselesidir: analitik ilişki, sembolik düzenin özerkliğinin tanınmayışına temellendiği—ki bu, otomatik olarak hayali düzlem ile reel düzlemin karışmasına götürür; elbette sembolik ilişki bununla ortadan kalkmaz; çünkü konuşmayı sürdürürüz; hattâ yalnızca bunu yaparız—ölçüde, sonuç şu olur: öznenin özgün sahici sembolik alışveriş düzleminde tanınma talep eden şey…”
Metin, “nesne ilişkisi” başlığına kritik bir rezerv koyar: analitik ilişkinin—eğer—semboliğin özerkliğini tanımıyorsa (yani “tam söz” devresinin özgül yasalığını teslim etmiyor, onu hayalî yakınlık–uzaklık oyunlarının içine çekiyorsa), o zaman hayalî ile reel karışır. Konuşma sürer—konuşmadan ibaret bile olabilir—ama bu, semboliğin haklarının tanındığı anlamına gelmez. Bu ayrım, doğrudan “tanınma talebi”ni ilgilendirir: özne, sahici sembolik dolaşım düzleminde tanınmak ister; oysa ilişki hayalîye kayınca, tanınma talebi “imgeye” çevrilir, “gerçek” diye duyulan ise hayalî–reel karışımı olur. Bu durumda tedavi, özneyi borçlandıran adı—yani onun sembolik yerini—tanımak yerine, imgesini gerekçelendirmeye başlar; bu da psikozun “dublaj” düzeneklerini besleyebilir. Bu nedenle, “nesne ilişkisi” adı altında yapılan hayalîleştirmeye karşı, semboliğin özerkliği bir etik sınırdır (🔗), (🔗).

“öteki tarafından sürekli bozulduğundan, ulaşılması hiç de kolay olmayan şey”
Burada “öteki” küçük harfle, hayalî öteki (benzer-imge, a) tonunda okunur: sembolik tanıklığın Ötekisi değil, öznenin aynadaki eşinin dalgalı alanı. Bu öteki, sembolik tanıklığı—yani adın bağlayıcılığını—sürekli bozar; çünkü orada borç değil, benzerlik–fark kıskacı işler. Ulaşılması zor olan sahici tanınma, yani sembolikte yer tutma, bu bozulma nedeniyle ertelenir; özne, “benim görüntümün beni onaması”nı, “adımın beni bağlaması”na tercih etmek zorunda kalır. Psikozda bu, halüsinatif “konuşma”ya inanmayı kolaylaştırır: ses, aynaların alanından gelir, Öteki’nin yerini alır (🔗).

“sahici sembolikliği içinde tanınma talep eden şey, sadece kelimenin tam anlamıyla tanınmamakla kalmaz; yerine, şu türden bir tanıma—hayalî olana, düşleme tanıma—konur; ki bu, tam anlamıyla, ‘deliliğin bekleme salonu’ diye adlandırılan şeydir; öznenin hayalî düzenden olan her şeyini otantikleştirmenin bir tarzı; ve bizim yalnızca şuna hayran kalmamız kalır: daha derin bir yabancılaşmaya götürmemesidir.”
Bu cümle, bir terapötik uyandırma çanı gibi çalar: sahici sembolik tanınma talebinin yerine hayalî onay geçerse—yani özne, adlandırılmak yerine imgesinin tasdikini alırsa—klinik, “deliliğin bekleme salonu”na döner. Bu metafor, psikoza geçişi davet eden bir eşiği belirtir; öznenin imgeye yaslanarak otantiklik araması, halüsinatif dublajın “gerçeklik duygusu” üreten düzeneklerini meşrulaştırabilir. Buradaki ironik teselli, bunun “daha derin bir yabancılaşmaya” her zaman ve mutlaka götürmemesi karşısında duyulan hayrettir: kimi zaman, analitik ilişkinin “sadece konuşuyoruz” düzeyi bile, öznenin sembolik borçlanmasına fırsat tanır; fakat bu, bir şans eseridir. Yöntem, şansa bırakılamaz: sembolik özerkliğin korunması, egonun yalnızca düzenek olarak tutulması ve “tam söz” devresine saygı, psikotik eşiklerde tedavinin asgarî etiğidir. Aksi halde, klinik, öznenin hayalî olan her şeyini “gerçek” kılmak gibi ters bir doğrulama ekonomisine düşer; bu da dublajı güçlendirir ve sesin “Öteki’den geldiği” inancını pekiştirir. Freud’un “yadsıma” metnindeki, “reddedilenin düşüncede belirip etkisiz kalması” ile Lacan’ın “sembolikte reddedilenin reel’de dönmesi” arasında sezgisel telif, burada terapötik bir yasağa dönüşür: semboliğin hakkını ver; yoksa reel, konuşur (🔗), (🔗).

“Şüphesiz, bu da bize yeterince işaret verir: ona bir tür yatkınlık gerekir; ve nitekim şartlar bulunduğundan kuşku duymayız.”

Burada “yeterince işaret” ile kastedilen, bir psikotik tetiklenmenin salt kuramsal bir imkân değil, sahiden vuku bulan, özgül koşullara bağlı bir olgular dizisi olduğudur. “Yatkınlık” sözcüğü, öznenin yapısal düzlemde—özellikle sembolik bağın örgütlenişinde—taşıdığı bir hazırlığı işaret eder; bu, düz bir “organik neden” arayışının yerine, öznenin imleyenler ağına tutunuş biçiminde bir eksilme yahut kırılma olasılığını akla getirir. “Şartlar” ise, bu yapısal hazırlığı aktüelleştiren olay-işaretlerin, yani belirli bir söz konfigürasyonunun, ilişkinin ya da sahnelemenin kendisidir. Böylece, olası bir tetiklenmeyi açıklamak için ne yalnızca içsel bir doğa-cismi, ne de yalnızca dışsal bir kazayı yeterli sayar; ikisinin eklemlenmesini, ama öncelikle yapısal yatkınlığın önceliğini ima eder.

“Nitekim, bana daha geçenlerde Viyana’da soruldu: birkaç küçük şey açıklamaya çalıştığım pek sevimli bir genç adam, psikozların organik olup olmadığına inanıp inanmadığımı sordu; ona, bu sorunun tamamıyla miadını doldurduğunu, aşıldığını; epeydir artık psikoloji ile fizyoloji arasında ayrım yapmadığımızı; ve elbette, bizim eski, biraz arkaik nöbetçi odamızın duvarında astığımız gibi, ‘isteyen deli olmaz’ dedim.”

Bu cümle, iki düzlemde bir polemiği açar. Birincisi, “psikozların organik olup olmadığı” tarzı sorunun, özneyi bir neden-nesnesi olarak doğalcı bir sedyeye yatıran eski ikiliği—psişik/bedensel—çoktan geride bırakmak gerektiğini duyurur. “Psikoloji ile fizyoloji arasında ayrım yapmıyoruz” ifadesi, saikbilimsel bir bakışla, psişik olguların zaten bedensel bir taşıyıcıdan ayrı düşünülemeyeceğini değil, asıl ayrımın imleyen düzenine katılım tarzında açıldığını bildirir. İkincisi, “isteyen deli olmaz” deyişi, keyfî bir seçim fikrini dışlar; psikotik olageliş, ne bir arzu hevesidir ne de iradenin tasarrufu. Bu, öznenin “ben-istiyorum” düzeyindeki egoik istemelerini aşan, imleyen zincirin bir kopma-yerine, bir defterden silmeye gönderir; bu yüzden “istemek” ile “olmak” arasında doğrudan bir sebep ilişkisi yoktur. Bu vurgu, psikoza öznenin “karar vererek” girmesi anlamındaki tüm romantik tozları siler, yapısal yatkınlık ile açığa çıkarıcı koşulların dilegelişini merkeze taşır.

“Yine de şurası baki: analitik ilişkiyi belirli bir biçimde kullanmaya…”

Üç noktalar, sözü bir uyarı eşiğinde bekletir: “analitik ilişki” yalnızca iyileştirici bir devre değildir; kullanılış biçimi, düzenekleri ve eşikleri olan bir söylem düzeni olarak, ters etkiler doğurabilir. “Belli bir biçim” ifadesi, teknik bir nüansa işaret eder; yani, analitik düzenekte hangi düzeyin—sembolik, hayali, reel—koşullarının harekete geçirildiğine göre sonuç farklılaşır. Bu, analizdeki her adımın söylemsel bir pozisyon alma olduğuna dair hassasiyeti talep eder.

“…ve bu, sözünü ettiğimiz hayalî ilişkiyi otantikleştirmeye tam tekabül eder; sembolik düzlemdeki tanımanın yerine, hayalî düzlemde bir tanımayı ikame etme tarzı”

Bu tamamlama, “belli biçim”in nerede fena halde riskli olduğunu gösterir: hayalî ilişkiyi “otantikleştirmek”, ego-öteki ayna çiftinin büyüsünü hakikat yerine geçirmek demektir. Sembolik tanınma—öznenin imleyen zincirde yerini bulması, adlandırılışı, adlandırılamayanın sınırında konuşabilmesi—yerine hayalî onay devreye girdiğinde, öznenin talebi bir “gör beni/benim gibi ol” çizelgesine sabitlenir. Böyle bir ikamenin adı, öznenin arzusunu dilin yasasına bağlayan bağın gevşetilmesidir; sonuç, ego düzeyinde “tanınmışlık” hissi artarken, sembolik borcun tahsili ertelenir ve konuşmanın taşıdığı ayrım gücü körelir. Bu körelme, kısa devre gibi, öznenin keyfiyet eşiğini de bozabilir.

“…tam da bu sayede malum olan şu olaylar atfedilmelidir: analizin girişinde ‘nesne ilişkisi’nin—yalın biçimiyle—ihtiyatsız kullanımının, kimi kez epey kalıcı, hattâ bazen nihai kalan hezeyanların epey hızlı tetiklenmesi.”

“Malum olan olaylar”, analizin ilk evrelerinde klinikte gözlemlenen ve literatürde kayda geçen tetiklenmeleri işaret eder; özellikle “nesne ilişkisi” başlığı altında, hayalî diadın—ego ile “nesne”nin—doğrudan “çalışılmasına” abanıldığında, öznenin sembolik teminatı zayıflar. “Yalın biçimiyle” ibaresi, bu yaklaşımın imleyen zincirin düğümleyici işlemini devreye sokmadan, iki kişilik sahnede “bağ kurma”yı yeter saymasına gönderme yapar. Böylece, “nesne” bir imleyen olarak değil, karşı-devinimsel bir ayna yüzeyi olarak işletilir. Sonuçta, öznenin zaten kırılgan olan imleyen-öteki bağı daha da gevşer; bu gevşeme, hezeyanın, yani sembolik bağın yerini bir anlam taşkınının aldığı psikotik söylemin süratle “kurulmasına” kapı aralayabilir. Bu çerçeve, Freud’un “yadsıma” metninde gösterdiği gibi, sembolik kayda kabul edilmeyenin reel’de dönmesi yasasıyla da uyumludur (🔗). Yani sembolik tanımanın yerine hayalî tanıma konduğunda, dışarıda bırakılan sembolik borç, reel belirti ya da hezeyan figürü olarak geri döner.

“Olgular tanınmıştır, tasnif edilmiştir; dolayısıyla bunun olabileceği iyi bilinir; ama neden olduğunu; niçin analizin ilk anlarında bir psikozu tetikleyebildiğini, kimse hiç açıklamamıştır.”

Bu cümle, klinik bilgi ile kuramsal açıklama arasındaki boşluğu teşhis eder. “Tanınmış, tasnif edilmiş” olgular, vaka yazımlarının ve sınıflandırmaların birikimini gösterir; buna karşılık “neden”in açıklanmamış olması, gösterge ile neden arasındaki bağı kuramsal düzeyde artiküle etme eksikliğidir. Tam da bu boşluk, üç kayıt—sembolik, hayali, reel—arasındaki düğümün nasıl çözüldüğünü ya da yanlış bağlandığını incelemeyi gerektirir. Erken tetiklenmenin açıklaması, “organik” bir nedene havale edilince, imleyen düzeni sahneden çekilmekte ve “neden” bir doğa-cismi gibi muamele görmektedir. Oysa burada önerilen, nedenin imleyen düzenindeki bir eksilme/defterden silme tarzında düşünülmesidir; ilk anlarda tetiklenme, bu yüzden teknik bir “nasıl yaptık?” sorusunu da içerir.

“Bu, elbette, bir yandan, her zaman işaret edildiği gibi, öznenin yatkınlıklarının işlevi; ama öte yandan, analizi kullanmanın belirli bir tarzının da işlevi.”

İki işlev vurgusu, ne yapı-söylem diyalektiğini tek tarafa indirger, ne de tekil olguyu genel yapının gölgesinde eritir. İlk işlev, “yapısal yatkınlık”tır; örneğin Schreber’in anlatısında gördüğümüz gibi, öznenin “temel dil” dediği bir imleyen düzenine bağlanışı zaten farklı bir çizgide örgütlenmiştir (🔗). İkinci işlev, tekniğin pozisyonudur; analiz, sembolik bağı tahkim eden bir işleyişe yerleştiğinde öznenin söylemindeki yarığı çalışır kılar; hayalî onayı “tanıma” yerine ikame ettiğinde ise, yarığı paranteze alma pahasına bir “bütünlük yanılsaması” üretir. İkisi birlikte, tetiklenmenin hem “neden şimdi?” hem de “niçin böyle?” sorularını yanıtlar.

“Sanırım bugün, size, yapacağımız şeye ilginin girişini—kavramsal işleme, kavramların arındırılıp işletime sokulması ve aynı anda analize formasyonumuz açısından—getirmekten başka bir şey yapamadım.”

Bu öz-değerlendirme, izleğin pedagojik hedefini açar: önce kavramları “arındırmak”, sonra onları “işletime sokmak”. “Arındırma”, terimlerin karıştığı bölgeleri ayıklamak; örneğin “anlama ilişkisi” ile “sembolik tanıma”yı ayırmak, “nesne ilişkisi” ile “imleyen ilişki”yi karıştırmamak demektir. “İşletime sokma” ise, bu ayrımların tekniğe tercümesini ima eder: seans çerçevesi, müdahalenin düzeyi, sessizliğin işlevi, aktarımın sözel artikülasyonu. “Formasyon” vurgusu, analistin eğitiminin, sadece vaka biriktirmek değil, söylem-pozisyonu kurabilmek olduğunu hatırlatır.

“Paranoya ne kadar nankör ve çorak görünürse görünsün, bu alanla uğraşmak faydalıdır.”

“Çorak” niteliği, paranoyanın söyleminde, analistin “anlama ilişkisi”ne sığınmasını sabote eden bir katılığı işaret eder; hezeyanın nizami örgütlenişi—ima, işaret, gönderme aşırılığı—analistin de hayalî düzene kapılmasını kolaylaştırır. Tam da bu yüzden “faydalıdır”: çünkü burada başarı ölçütü, “anlamak” değil, imleyen düzeninde yer açan bir konum alabilmektir. Paranoyanın inatçılığı, analisti tekniğini semboliğe raptetmeye zorlar; bu da hem kuramı keskinleştirir, hem tekniği disipline eder.

“Ayrıca, aynı hamlede, programımı—bugünkü başlığımı—da yerine getirmiş olduğumu ve pek belirli birkaç izdüşümü de işaret etmiş olduğumu düşünüyorum.”

“Başlık”, psikotik alana girişte kurulacak mihenkleri duyurur: sembolik tanıma ile hayalî tanımanın ayrımı, erken tetiklenmenin söylemsel koşulları, “nesne ilişkisi” yaklaşımının analitik düzlemde nasıl tuzak kurabildiği. “İzdüşümler”, dersin bundan sonraki yönelimlerinin konturlarını verir: hezeyan-söylem ile imleyen düzeninin bağıntıları; bastırma ile defterden silmenin ayrımı; yadsımanın işleyişi üzerinden reel’in geri dönüş biçimleri (bkz. Freud’un “Yadsıma”sı: 🔗).

“Perspektiflerin düzeltilmesi anlamında ‘formasyon’u da ihtiva eden bu kavramsal işleme—bizim için—gündelik deneyimin ne olduğu ve hedefinde ne olması gerektiği üzerine nasıl düşüneceğimizde—ya da en azından, nasıl düşünmekten sakınacağımızda—en doğrudan izdüşümlere sahip olabilir.”

Son cümle, kuramsal çalışmanın klinik etikle kesiştiği noktayı çizer: “formasyon”, perspektif düzeltmektir; yani hangi düzlemde konuştuğunu, hangi düzlemde sustuğunu bilmektir. Gündelik deneyimin hedefi, özneyi hayalî bir “tamamlanma”ya taşımak değil, sembolik düzende kendi sözünün sorumluluğunu mümkün kılmaktır. Bundan sakınmanın ölçüsü de nettir: hayalî tanımayı “gerçek tanıma” yerine koymamak, ego’yu “ölçü” saymamak, “anlama ilişkisi” serabının cazibesine kapılmamak. Bu ayıklama, psikotik söylem karşısında özellikle hayatidir; çünkü orada eksik kalan şey, tam da sembolik tanımanın teminatıdır. Schreber’in metni gibi basılı psikotik söylem örnekleri—“göğün kuşları”ndan “temel dil”e—bize, imleyen düzeninin nasıl kendi beden imgesi üzerinden ikame edildiğini gösterir ve analitik konumun nerede tutulması gerektiğine dair canlı bir kılavuz sunar (🔗). Aynı çizgide, Freud’un Kurt Adam anlatısındaki iğdiş tehdidinin sembolik kayda kabul edilmeyişi ile reel’deki parmak-halüsinasyonu arasındaki bağ, “sembolikte reddedilen reel’de döner” düsturunu klinik örneğe çakar; bu ilke, psikotik tetiklenmenin analitik sahada nasıl hızlanabildiğine dair yapısal açıklamanın da kilididir (🔗).

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat