🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
Naylon İltica Şebekeleri: Türkiye, Rusya, Çin, İran / Dijital Genelev: Korona Mazeretli Kamerafilik 31ciler İttifakı: Uzaktan Çalışma, Instagram, Zoom, OnlyFans
Yirmi birinci yüzyılda Filistin ve özellikle Gazze üzerinde yürütülen ve yoğun hava bombardımanları, topyekûn abluka, sivillerin kitlesel yerinden edilmesi ve on binlerce can kaybıyla sonuçlanan İsrail harekâtını (🔗; 🔗), kendi tarihini Avrupa faşizminin travmalarıyla ilişkilendiren ama aynı zamanda kimi yönleriyle hız, yoğun ateş gücü ve yıldırım harekât mantığı taşıyan saldırgan şiddet biçimleriyle yan yana anılan, bazı yorumlarda Nazi Almanyası’nın “blitzkrieg” diye kavramsallaştırılan hızlandırılmış savaş yöntemleriyle karşılaştırılan (🔗; 🔗) bir tarihsel-siyasal olgu olarak kavrayabilmek için, bu makale önce dört “normal” vakanın, yani Rusya, Türkiye, İran ve Çin’de medeniyet tedavisi adı altında uygulanan rejim değişimi, modernleşme, ulus-devlet inşası ve imparatorluk enkazıyla hesaplaşma süreçlerinin nasıl bir gidişat yarattığını izliyor; hasta imparatorluklardan zinde devletlere geçiş anlatılarının, topallayan bacaklar hâline gelen Ukrayna, Kürdistan, Azerbaycan ve Tibet meseleleriyle ve bunları çevreleyen göç ve diaspora dinamikleriyle birlikte, hangi yapısal şiddet örüntülerini ürettiğini ortaya koyarak, Gazze’deki olağanüstü yıkımı da bu daha geniş medeniyet tedavileri tarihinin içinden okuyabilmeye imkân sağlayacak bir karşılaştırmalı zemin kurmayı amaçlıyor.
Giriş – Medeniyet tedavisi denilen şey neyi tedavi ediyordu?
On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın başında dünyanın farklı köşelerinde birbirine hiç benzemeyen dört imparatorluk aynı teşhisle anılır hale geldi: Rusya’daki Romanov hanedanı, Osmanlı İmparatorluğu, İran’daki Kaçarlar ve Çin’deki Qing hanedanı kronik bir çöküşün içindeydi. Siyasal olarak hantaldılar, ekonomik olarak borçluydular, askerî olarak yenilgi üstüne yenilgi alıyorlardı ve her birinin içinde farklı dillerde konuşan, farklı hafızalara sahip topluluklar merkezî otoriteye giderek daha az itaat ediyordu. Avrupa kamuoyunun Osmanlı için ürettiği “Avrupa’nın hasta adamı” etiketi, kısa sürede sadece İstanbul’a değil, bütün bir “eski imparatorluklar kuşağı”na yakıştırılan bir sıfata dönüştü; Rusya, İran ve Çin için kullanılan dil, aynı tıbbileştirici imgelem etrafında şekillendi.(Wikipedia)
Bu dört örneğin ortak tarafı, çökmekte olan eski rejimlerin arkalarından gelen yeni siyasal projelerin kendilerini bir tür “medeniyet tedavisi” olarak sunmalarıydı. Rusya’da Romanov monarşisini deviren Bolşevikler, geri kalmışlığı sosyalist devrim ve planlı ekonomiyle telafi edeceklerini ilan etti. Türkiye’de Osmanlı hanedanının yerini alan cumhuriyetçi kadro, kapitülasyonlarla borca batmış imparatorluktan kopup “laik, ulusal, çağdaş” bir devlet kurma iddiasıyla sahneye çıktı. İran’da Kaçarları deviren Pahlavi monarşisi, sonra da o monarşiyi devralan İslam Cumhuriyeti, farklı ideolojik dillerle de olsa “bağımsız, modern, güçlü bir İran” vaadinin temsilcisi olduğunu öne sürdü. Çin’de Qing hanedanının çöküşünü izleyen uzun savaşlar ve iç çatışmalar ise sonunda Çin Komünist Partisi’nin zaferi ve ardından Mao ile Deng dönemlerinde iki aşamalı bir “modernleşme hapı”na bağlandı.(Wikipedia)
Bu tedavi anlatılarının hepsi, eski düzeni “hasta beden” gibi tarif ediyor, yeni rejimi ise zindeliğin bilimsel, rasyonel, çağdaş formu olarak kuruyordu. Ancak bu beden metaforunun bir ayrıntısı hiç kaybolmadı: hiçbirinde beden tümüyle sağlam değildi. Her vakanın bir de topallayan bacağı vardı. Rusya için bu bacak Ukrayna’ydı; imparatorluk döneminde “Küçük Rusya” diye yeniden adlandırılan ve Sovyetler Birliği’nin hem kurucu ortağı hem de kopma hattı olan bölge.(JSTOR) Türkiye için Kürdistan coğrafyası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde hem askerî isyanların hem de milliyetçi projelerin tıkandığı yerdi. İran’da Tebriz ve çevresini kapsayan Azerbaycan, hem Tütün İsyanı’nın hem Meşrutiyet’in hem de Sovyet destekli kısa ömürlü Azerbaycan Halk Hükümeti’nin mekânı olarak merkezin en hassas sinir ucuna dönüştü.(Wikipedia) Çin için Tibet, Qing dönemindeki gevşek tahakkümden Mao döneminde zorla yeniden entegrasyona ve güncel özerklik tartışmalarına uzanan bir gerilim hattı hâline geldi; eşitsiz antlaşmalar ve Afyon Savaşlarıyla simgelenen “aşağılama yüzyılı” söylemi içinde sınır bölgelerinin statüsü, ulusal onur tartışmasının ayrılmaz parçasıdır.(DergiPark)
Bu makale, dört vakanın gidişatını yedi adımda, paralel bir akış içinde izliyor. İlk adımda hasta imparatorlukların semptomlarını ve eski tip toksimanlıklarını, ikinci adımda bu çöküşe çare olarak sunulan “medeniyet hapı”nı ve onun ideolojik gerekçelerini ele alıyor. Sonraki adımlarda topallayan bacakların, yani Ukrayna, Kürdistan, Azerbaycan ve Tibet’in ulusal beden tahayyüllerinde nasıl psikosomatik nüksler ürettiği, uluslararası işgücü göçünün bu süreçlere nasıl sosyosomatik müşkülatlar eklediği ve nihayet modernleşme vaatleriyle bu iç-dış sorunların nasıl iç içe geçtiği tartışılıyor. Analizin temel hedefi, dört ayrı coğrafyada, dört ayrı ideolojik reçeteye rağmen benzer bir kronikleşme dinamiğinin izlerini açığa çıkarmak: medeniyet tedavisi denilen süreçler, hastalığı tamamen iyileştirmekten ziyade, başka yerlerden yeniden nüksetmesine yol açan uzun süreli küreler hâline geliyor.
A – Eski tip toksimanlıklar: Dört hasta imparatorluğun semptomları
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Rusya’daki Romanov imparatorluğu, kâğıt üzerinde hâlâ devasa bir kara imparatorluğuydu. Yine de bu büyüklük, art arda gelen krizlerin üzerini örtmeye yetmiyordu. Siyasî düzeyde, otokratik çarlık sistemi temsil krizini derinleştiriyordu. Kırsal alanda serfliğin kaldırılmasından sonra bile köylülerin büyük kısmı borç yükü ve toprak darlığı altında eziliyor, kentlerde yeni gelişen sanayi işçileri ücret, çalışma süresi ve sendikal haklar etrafında örgütlenmeye başlıyordu. 1905 Devrimi, imparatorluğun ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkardı; Duma’nın kurulması otokrasiyi yumuşatmaya yetmedi.(Wikipedia) Askerî alanda 1904–1905 Rus–Japon Savaşı’ndaki ağır yenilgi, Avrupa’da “geri kalmış dev” imajını pekiştiren bir şok etkisi yarattı; kısa süre sonra gelen Birinci Dünya Savaşı felaketi, hem cephede hem cephe gerisinde dayanma gücünü tüketti. İmparatorluğun çokuluslu yapısı da ayrı bir toksisite kaynağıydı. Ukrayna toprakları resmî söylemde “Küçük Rusya” gibi adlandırmalarla merkeze eklemleniyor, ayrı bir ulusal kimlik olarak tanınmıyor, dil ve kültürel haklar sıkı kontrol altında tutuluyordu.(JSTOR) Bu durum, imparatorluğun çözülme anında Ukrayna’nın hem bağımsızlık hareketlerinin hem de Bolşevik stratejilerin merkezi olmasına zemin hazırladı.
Osmanlı İmparatorluğu için “hasta adam” teşhisi, en bilinen ve en geniş dolaşıma giren ifade oldu. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde imparatorluk, uzun süredir sürmekte olan mali bağımlılığın kalıcı bir kuruma dönüştüğü Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’yle karşı karşıyaydı. 1881’de kurulan bu idare, Osmanlı gümrük, tuz, tütün ve benzeri gelirlerinin büyük kısmını Avrupalı alacaklıların temsilcileri üzerinden tahsil ediyor, böylece devletin mali egemenliği fiilen paylaşılmış oluyordu.(DergiPark) Kapitülasyonlar ise adlî ve ekonomik imtiyazlarla yabancı uyruklulara ayrı rejimler tanıyor, yerli tüccarı ve zanaatkârı dezavantajlı hâle getiriyordu. Aynı dönemde Balkan savaşları, ayaklanmalar ve Rus baskısı imparatorluğun toprak kayıplarını hızlandırdı. Dış basında Osmanlı, yatağa düşmüş, büyük güçlerin paylaşma planları yaptığı bir figür olarak resmediliyordu; bu imge, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti elitinin zihninde güçlü bir ontolojik güvensizlik kaynağı olarak varlığını sürdürdü.(OpenMETU) Doğudaki vilayetlerde merkezîleşme politikaları ile yerel Kürt güçleri arasındaki gerilim de giderek artıyordu; bu coğrafya, hem askerî hem idari açıdan imparatorluğun en zor “yürüyen” bölgesine dönüşüyordu.
İran’da Kaçar hanedanı, benzer bir mali ve siyasal zayıflık döngüsünün içinde sıkışmıştı. Devlet, on dokuzuncu yüzyıl boyunca dış borçlanma ve bütçe açıklarını kapatmak için Rusya ve Britanya’ya geniş ekonomik imtiyazlar vermeye başladı. Reuter imtiyazı, D’Arcy petrol imtiyazı ve en simgesel örnek olarak tütün tekelini bir İngiliz girişimciye devreden Tütün İmtiyazı, devletin toprak altı ve ticari kaynaklarını uzun vadeli kontratlarla yabancı sermayeye açıyordu.(Wikipedia) Bu süreç, hem ekonomik bağımlılığı hem de sembolik egemenlik kaybını derinleştirdi. 1891–1892 Tütün İsyanı, ülke çapında ulemâ ile bazaar tüccarlarının ittifakıyla bu imtiyaza karşı geliştirilen bir direniş dalgasıydı ve Kaçar devletinin hem içeride ne kadar meşruiyet kaybettiğini, hem de dış güce ne kadar bağımlı hâle geldiğini gösterdi.(ICNC) Askerî alanda Rusya ve Britanya karşısındaki yenilgiler, Kafkasya ve Hazar çevresinde toprak kayıpları, devletin bölgesel nüfuzunu zayıflattı. İdari yapıda yolsuzluk, nepotizm ve düşük kurumsal kapasite, modern bir maliye ve ordu kurma girişimlerini sürekli sekteye uğrattı. Tebriz ve çevresindeki Azerbaycan bölgesi, hem ticaret yolları hem Rus sınırına yakınlığı nedeniyle muhalefet odaklarının yoğunlaştığı bir mekâna dönüştü; bu da Kaçar rejiminin en kırılgan eklemlerinden biri hâline geldi.(Wikipedia)
Çin’de Qing hanedanının semptomları ise “aşağılama yüzyılı” diye adlandırılan genel bir tarih anlatısı içinde toplanır. 1839–1842 Birinci Afyon Savaşı ve 1856–1860 İkinci Afyon Savaşı, Qing yönetiminin Britanya ve diğer Batılı güçler karşısında ardı ardına aldığı yenilgilerdi. Bu savaşların sonunda imzalanan Nanking, Tientsin ve benzeri antlaşmalar, Çin limanlarını zorla ticarete açıyor, düşük gümrük tarifeleri dayatıyor ve yabancı uyruklulara konsolosluk mahkemeleri üzerinden ayrı hukukî statü sağlıyordu.(DergiPark) Bu “eşitsiz antlaşmalar”ın birikimi, Çin tarih yazımında egemenliğin ağır biçimde zedelenmesi ve ulusal aşağılanmanın birikimi olarak anlatılır. Aynı dönemde Taiping gibi büyük iç isyanlar, milyonlarca insanın ölümüne yol açan iç savaşlar yaratmış, imparatorluk merkezinin hem mali hem askerî kapasitesini tüketmişti. Qing yönetimi kendisini kurtarmak için “kendini güçlendirme hareketi” adıyla kısıtlı bir dizi reform başlattıysa da, bu çabalar hem geç hem iç çelişkilerle malûldü.(Wikipedia) Tibet, bu dönemde Qing’in görece gevşek tahakkümü altında, merkez ile çevre arasındaki bağların zayıfladığı bir sınır bölgesi olarak varlığını sürdürdü; imparatorluğun hem mekânsal hem siyasal açıdan en gevşek eklemlerinden biri olarak, sonraki rejimlerin “yeniden entegrasyon” girişimlerine sahne olacaktı.
Bu dört imparatorluğun semptomları yan yana konduğunda, farklı coğrafyalarda birbirine benzeyen bir zehirlenme manzarası ortaya çıkar: siyasal katılık, askerî yenilgiler, dış borç ve imtiyazlara dayalı ekonomik bağımlılık ve çokuluslu yapının yönetilememesi. Bu şartlarda yükselen yeni rejimler, kendi meşruiyetlerini hep aynı karşıtlık üzerinden kurdular: eskiler hasta, yeniler zinde; eskiler bağımlı, yeniler bağımsız ve medeni. Tam da bu noktada “medeniyet hapı” metaforu devreye girer.
B – Medeniyet hapı: Zindeliğe dönüş iddiası ve bağımlılığın yeniden yazılması
Romanov rejiminin çöküşüyle açılan boşlukta sahneye çıkan Bolşevikler, sadece iktidar değişikliği değil, topyekûn bir uygarlık değişimi vaat ettiklerini iddia ettiler. Ekim 1917’de kurulan Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ve onu izleyen süreçte 1922’de imzalanan SSCB’nin kuruluş antlaşması, imparatorluğun “halklar hapishanesi” olmaktan çıkarılıp eşit cumhuriyetlerden oluşan bir federasyona dönüştürüldüğünü ilan ediyordu.(Wikipedia) Lenin ve çevresinin ulusal sorun teorisi, baskı altındaki uluslara geniş özerklik ve hatta ayrılma hakkı tanıyarak büyük Rus şovenizmini aşmayı amaçlayan bir çerçeve sunuyordu. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, bu yeni yapının kurucu üyelerinden biri olarak tescil edildi ve 1920’lerde yürütülen korenizatsiya politikaları, Ukraynaca ve diğer yerel dillerde eğitim ve yayınları teşvik eden, yerel kadroların yükselmesine imkân tanıyan bir dönem yarattı.(lib.uchicago.edu) Ekonomik alanda beş yıllık planlarla ağır sanayileşmeye yönelmek, Rusya’yı kısa sürede tarım ağırlıklı, yarı çevresel bir yapıdan “sanayileşmiş sosyalist süpergüç” statüsüne taşımayı hedefliyordu. Bu çerçevede sosyalizm, Batı’nın kapitalist modernitesine alternatif, ama aynı zamanda onun üretkenlik ve teknik rasyonalitesini devralan bir medeniyet hapı olarak sunuldu.
Türkiye Cumhuriyeti’nde medeniyet hapı, ağırlıklı olarak Batılılaşma ve seküler ulus devlet inşası üzerinden tarif edildi. 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk ve çevresindeki kadro, Osmanlı hanedanını ve imparatorluk düzenini açıkça geri kalmışlık, bağnazlık ve dış bağımlılıkla özdeşleştiriyor, buna karşılık “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” hedefini yeni rejimin varlık sebebi olarak öne çıkarıyordu. Harf devrimiyle Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş, hukuk alanında şer’î mahkemelerin kaldırılıp İsviçre ve Almanya örneklerinden esinlenen laik kanunların kabulü, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve eğitim sisteminin birleştirilmesi, bu hapın başlıca bileşenleri hâline geldi.(Wikipedia) Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’yla kaldırılması ve Düyûn-ı Umûmiye rejiminin sona erdirilmesi, ekonomik egemenliğin geri kazanılması olarak sunuluyor, bu sayede Osmanlı’nın “hasta adam” oluşunu hazırlayan dış mali denetimden kopulduğu ilan ediliyordu.(levantineheritage.com) Ulusal düzlemde ise “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk milleti denir” formülü, etnik çeşitliliği eşitleyici ve aynılaştırıcı bir yurttaşlık kategorisiyle aşma iddiasını taşıyordu. Kürtler ve diğer topluluklar bu çerçevede “Türk milletini oluşturan unsurlar” olarak anılıyor, farklılıklar modernleşme süreci içinde eriyecek “feodal kalıntılar” gibi görülüyordu.
İran’da Kaçar hanedanının yerini alan Pahlavi rejimi için medeniyet hapı, hem askerî hem kültürel modernleşmenin merkezî devlet eliyle hızla uygulanmasıydı. 1921’deki darbe ve 1925’te Rıza Şah’ın tahta çıkışıyla birlikte ordu güçlendirildi, zorunlu askerlik yaygınlaştırıldı, merkezî bürokrasi genişletildi ve kabile temelli yerel güç odakları bastırılmaya çalışıldı.(Wikipedia) Eğitimde sekülerleşme, hukukta şer’î mahkemelerin yetkisinin sınırlanması, şehir planlaması ve ulaşım altyapısına yönelik yatırımlar, İran’ın “geri kalmış doğu despotizmi” imajından sıyrılıp “çağdaş ulus devletler” ailesine katılmasının araçları olarak sunuluyordu. Bu süreçte Türkiye sık sık bir örnek olarak zikredildi; yine de Pahlavi modernleşmesi, Kemalist projeden daha az seküler köklere sahipti ve monarşik meşruiyeti koruyordu.(ebsco.com) Rıza Şah’tan sonra iktidara gelen Muhammed Rıza Şah döneminde petrol gelirlerinin artması, “Beyaz Devrim” adı verilen toprak ve sosyal reform paketleriyle birleşti; rejim kendisini hem içerde geleneksel yapıları dönüştüren hem de dışarıda Batı ittifak sisteminin “zinde bölgesel gücü” olarak tanıttı.
Çin’de Qing’in çöküşüyle açılan kriz, önce kısa ömürlü cumhuriyet deneyimleri ve savaş beyleri dönemiyle sürdü, ardından Japon işgali ve iç savaşlar arasında Çin Komünist Partisi’nin 1949’da iktidarı ele geçirmesine yol açtı. Yeni rejim, kuruluş bildirgesinde Çin halkının “ayağa kalktığını” ilan ediyor, Afyon Savaşları’ndan bu yana süren “eşitsiz antlaşmalar” ve yabancı işgallerle sembolleşen “aşağılama yüzyılı”nın sona erdiğini duyuruyordu.(Wikipedia) Mao döneminde toprak reformu, köylüden toprak ağalarına karşı radikal bir güç kayması hedeflerken, Büyük Atılım gibi kampanyalarla Çin’in birkaç on yıl içinde tarımsal bir toplumdan sanayi süpergücüne dönüşmesi amaçlandı.(Wikipedia) Bu ilk hap, sert bir toplumsal mühendislik, kolektivizasyon ve ideolojik mobilizasyon karışımıydı. Ancak 1950’lerin sonundaki kıtlıkların ve devasa insan kayıplarının ardından, 1978’de Deng Xiaoping’in öncülük ettiği reform ve dışa açılma hamlesi, ikinci bir hap olarak devreye girdi. Parti bu kez piyasa mekanizmalarını, özel girişimi ve yabancı yatırımı “Çin’e özgü sosyalizm” etiketi altında meşrulaştırıyor, “Dört Modernizasyon” programıyla tarım, sanayi, bilim-teknoloji ve savunmanın birlikte modernleştirilmesini hedefliyordu.(Wikipedia) Böylece Çin, Batı’nın kapitalist araçlarını kullanarak ama siyasal tek parti rejimini koruyarak, kendi medeniyet tedavisini iki aşamalı bir ekonomik terapiye dönüştürdü.
Bu farklı ideolojik reçeteler, şeklen birbirlerinden uzak görünse de, hepsinde benzer bir mantık işliyordu. Eski rejimler “hasta” ilan ediliyor, çöküşün sebepleri dış bağımlılık, geleneksel kurumların hantallığı, teknik ve bilimsel geri kalmışlıkta bulunuyor, çözüm ise bir tür hızlandırılmış medeniyet kürüne bağlanıyordu. Bu kürler, kimi yerde devrimci sosyalizm, kimi yerde laik ulus devlet, kimi yerde milliyetçi monarşi ya da İslamcı rejim ve kimi yerde “piyasa sosyalizmi” adını aldı. Ancak her durumda, merkezin çevreyle, ulusal bedenin topallayan bacaklarla ve devletin dış dünyayla ilişkisini köklü biçimde yeniden düzenleme iddiası taşıyordu. Bu iddianın gerçeklikle ne kadar örtüştüğü sorusu ise, Ukrayna, Kürdistan, Azerbaycan ve Tibet gibi “bacaklar”ın tekrar tekrar ağrıdığı, uluslararası işgücü göçlerinin iç ve dış sorunları birbirine doladığı daha sonraki evrelerde açığa çıkacaktı. Makalenin devamı, bu psikosomatik ve sosyosomatik nükslerin izini sürerek, medeniyet tedavisinin bedelini görünür kılmayı amaçlar.
C – Topallayan bacaklar: ulusal bedenin psikosomatik nüksleri
Medeniyet tedavisinin en kırılgan noktası, yeni rejimlerin kuruluş anında çevre bölgelerle yaptıkları sessiz pazarlıklarda ortaya çıktı. Eski imparatorlukların enkazı üzerinde yükselen yeni devletler, merkezde büyük ideolojik kırılmalar yaşarken, periferide çoğu kez geçici çözümlerle yetindi. Ukrayna, Kürdistan, İran Azerbaycan’ı ve Tibet tam da bu geçiciliklerin biriktiği alanlar oldu. Dört örnekte de ortak olan, bu bölgelerin ya kurucu eşit ortak gibi ilan edilmesi ama fiiliyatta öyle muamele görmemesi, ya da baştan itibaren potansiyel tehdit olarak kodlanması ve sert entegrasyon politikalarına maruz kalmasıydı. Zaman içinde bu bölgeler, devletlerin kendi kendilerine anlattıkları “zindelik” hikâyesiyle uyuşmayan anıların ve itirazların yoğunlaştığı alanlara dönüştü.
Sovyetler Birliği’nin kuruluş yıllarında Ukrayna, teorik olarak en fazla “tanınan” periferilerden biriydi. 1920’lerin başında uygulanan korenizatsiya, yani yerlileştirme politikası, Ukraynaca da dâhil olmak üzere yerel dillerin eğitim ve yönetimde kullanılmasını teşvik ediyor, yerel kadroların parti ve devlet hiyerarşisinde yükselmesini amaçlıyordu (🔗). (Wikipedia) Bu, çarlık döneminin Ruslaştırma siyasetinden köklü bir kopuş gibi sunuldu ve Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, SSCB’nin kurucu cumhuriyetlerinden biri olarak tescil edildi. Ancak bu ilk açılım, 1930’ların başında kolektifleştirme, hızlı sanayileşme ve merkezileşme baskısıyla hızla tersine döndü. 1932–1933 Holodomor kıtlığı, Ukrayna’da milyonlarca insanın ölümüne yol açan, büyük ölçüde insan yapımı bir felaket olarak hatırlanır; tarihçilerin önemli bir kısmı, tahıl tahsilat politikaları ve yerel direnişi cezalandırmaya yönelik uygulamalar nedeniyle bu kıtlığı Stalin yönetiminin bilinçli tercihleriyle ilişkilendirir (🔗). (Wikipedia) Sovyet merkezinin gözünde Ukrayna, “sosyalist vatan”a entegre edilmesi gereken bir alan olmaktan çıkıp potansiyel sapma odağına dönüşürken, Ukrayna toplumunun kolektif hafızasında Moskova giderek “tedavi edici” değil, “hastalık üreten” bir güç hâline geldi. 1991’de bağımsızlığın ilanı, bu hafızanın siyasal forma bürünmüş haliydi; 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Donbas’taki çatışmalar, ardından 2022’deki geniş çaplı işgal, Sovyet sonrası dönemde “kurucu cumhuriyetler federasyonu” iddiasının nasıl çözüldüğünü ve Ukrayna meselesinin yeni Rus devletinin en derin psikosomatik krizi hâline geldiğini gösterdi. Putin’in 2021 tarihli “Rusların ve Ukraynalıların tarihsel birliği” başlıklı metni, Ukrayna’yı ayrı bir ulus değil, “tarihsel Rusya”nın parçası sayan ve Sovyet döneminin ulus politikalarını “tarihsel hata” olarak damgalayan bir anlatıyla bu krizi ideolojik olarak yeniden çerçeveledi (🔗). (Kremlin)
Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürdistan meselesi, benzer bir psikosomatik nüks mantığıyla ilerledi ama başlangıç noktası farklıydı. Yeni rejim, Osmanlı’nın çokuluslu mirasını tersine çevirmek için “herkes Türk’tür” diyen üniter bir vatandaşlık tanımı benimsedi; Kürt kimliği resmî söylemde ya hiç anılmadı ya da geri kalmışlık ve aşiret düzeniyle birlikte anılarak modernleşme sürecinin doğal olarak aşacağı bir ara evre gibi sunuldu. Buna karşılık 1920’lerde ve 1930’larda özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bir dizi Kürt isyanı patlak verdi. 1925’teki Şeyh Said isyanı, hem Kürt ulusal taleplerinin hem de hilafetin kaldırılması ve sekülerleşmeye dönük tepkilerin iç içe geçtiği bir dönüm noktasıydı; isyan, sıkıyönetim mahkemeleri ve idamlarla sert biçimde bastırıldı (🔗). (Wikipedia) 1937–1938’deki Dersim harekâtı ise, Alevi Kürt nüfusa yönelik ağır bombardıman ve kitlesel sürgünlerle sonuçlandı; on binlerce kişinin öldüğü ve bölge nüfusunun önemli kısmının yerinden edildiği bu operasyon, hem devlet arşivlerinde hem Kürt hafızasında kurucu bir travma olarak yer etti (🔗). (Wikipedia) Bu erken dönem baskı siyaseti, Kürt meselesini çözmek bir yana daha kalıcı hâle getirdi. 1984’ten itibaren silahlı Kürt hareketinin ortaya çıkışı ve devletle girilen uzun süreli çatışma, Türkiye’nin güvenlik siyasetini belirleyen ana eksenlerden biri oldu; 1990’larda yüzlerce köyün boşaltılması ve milyonlarca insanın göç ettirilmesi, Kürt meselesini ülkenin büyük kentlerine de taşıdı (🔗). (OpenEdition Journals) Her ateşkes girişimi ve siyasal çözüm arayışı, yerleşik güvenlik doktrinleri ve milliyetçi tepkilerle karşılaştı; 2025’te silahlı örgütün dağılma kararı bile, Le Monde ve diğer kaynakların işaret ettiği gibi, sahadaki eşitsizlikleri ve kurumsal sorunları otomatik olarak çözmedi (🔗). (The Guardian)
İran’da Azerbaycan meselesi, Kaçar döneminin zayıf merkezîliğinden devralınan ama Pahlavi ve İslam Cumhuriyeti dönemlerinde farklı biçimlerde devam eden bir topallama üretmiş durumda. Tebriz ve çevresini içeren bölge, Tütün İsyanı sırasında da, 1906 Meşrutiyet Devrimi sırasında da, Kaçar karşıtı hareketlerin en canlı olduğu mekânlardan biriydi (🔗). (Wikipedia) İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet birliklerinin İran’ın kuzeyinde bulunmasını fırsat bilen yerel kadrolar, 1945’te Sovyet destekli Azerbaycan Halk Hükümeti’ni ilan ettiler; Tahran’ın otoritesinden kopan bu kısa ömürlü yönetim, bir yıl sonra İran ordusunun yeniden bölgeye girmesiyle sona erdi (🔗). (Wikipedia) Bu deneyim, hem Tahran’ın Azerbaycan’a şüpheyle bakmasına hem de bölgedeki ulusal ve dilsel taleplerin merkez tarafından sürekli dış tehdit ve bölünme riskiyle ilişkilendirilmesine yol açtı. Pahlavi döneminde Farsça dışındaki dillerin kamusal alanda kullanımı sınırlanırken, 1979 sonrasında İslam Cumhuriyeti de etnik talepleri sıklıkla ayrılıkçılıkla özdeşleştiren bir güvenlik söylemi benimsedi. Böylece Azerbaycan, hem modernleşme öncesi yerel özerkliklerin, hem de modernleşme sonrası ulus-devlet merkezileşmesinin çarpıştığı bir alan olarak kalmaya devam etti.
Çin’de Tibet meselesi, Qing dönemindeki gevşek egemenlikten Halk Cumhuriyeti’nin kurucu döneminde “barışçı kurtuluş” söylemine ve ardından merkezi kontrolün sertleşmesine doğru ilerleyen bir sürecin ürünü oldu. 1951’de imzalanan ve genellikle On Yedi Maddelik Anlaşma diye anılan metin, Tibet’in Çin’e resmî bağlanmasını, karşılığında yerel rejimin belli ölçüde özerkliğinin korunmasını öngörüyordu (🔗). (Wikipedia) Ancak takip eden yıllarda Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun varlığı ve Mao döneminin kampanyaları, bu özerklik vaadinin sahadaki karşılığını daralttı. 1959’da yapılan büyük ayaklanma, Tibet’teki Çin karşıtı duyguların patlamasına ve 14. Dalay Lama’nın Hindistan’a kaçmasına yol açtı; Tibet’teki tarikat ve manastır yapıları, özellikle Kültür Devrimi döneminde ağır yıkım ve saldırılara maruz kaldı (🔗). (Wikipedia) 1980’lerden itibaren bazı ekonomik açılımlar ve kültürel canlanma girişimleri görülse de, 2008’de Lhasa’da başlayıp geniş bölgeye yayılan protestolar ve şiddet olayları, Tibet meselesinin hâlâ canlı ve çatışmalı bir dosya olduğunu gösterdi (🔗). (Wikipedia) Dalay Lama’nın sürgündeki varlığı ve Tibet diasporasının uluslararası görünürlüğü, Çin devletinin “ulusal yeniden doğuş” anlatısında Tibet’i sürekli savunma refleksini tetikleyen bir hassas nokta hâline getirdi.
Bu dört örnek, medeniyet tedavisinin ilk aşamasında “çözüldüğü” varsayılan ulusal ve bölgesel meselelerin, yeni rejimlerin diliyle konuşmak gerekirse, sonradan sinir sistemi ve hafıza üzerinden yeniden ağrıyan psikosomatik nükslere dönüştüğünü gösteriyor. Ukrayna, Kürdistan, Azerbaycan ve Tibet, sadece coğrafî periferiler değil, her rejimin kendi ideolojik meşruiyetini sorgulamak zorunda kaldığı aynalar hâline geliyor.
D – Uluslararası işgücü aktarımı ve sosyosomatik müşkülat
Medeniyet hapının ikinci yan etkisi, uluslararası ve iç işgücü hareketleri üzerinden ortaya çıktı. Devletler kendi içlerinde ulusal birlik, kalkınma ve modernleşme söylemleri üretirken, bu söylemlerin finansmanını ve teknik kapasitesini büyük ölçüde emek göçüyle, diasporayla ve iç göçle sağlamaya başladılar. Böylece sosyoekonomik beden de, psikosomatik alandaki gibi yeni yükler ve çatlaklarla tanıştı.
Sovyetler Birliği örneğinde dışarıya doğru kitlesel işçi gönderimi, Batı Avrupa tarzı bir “konuk işçi” rejimi biçiminde yaşanmadı; buna karşılık dev imparatorluk ölçeğinde çok güçlü bir iç işgücü hareketi ve sosyalist blok içinde sınırlı ama sembolik öneme sahip işçi sirkülasyonları ortaya çıktı. Beş yıllık planlarla sanayileştirilen bölgeler, kırsaldan kentlere, Orta Asya’dan Rusya’nın sanayi merkezlerine yönelen iç göçle dolduruldu. Ayrıca Doğu Almanya ve diğer sosyalist ülkelerin işgücü açığını kapatmak için, Sovyet bloğu içinde ve dışında “kardeş ülkelerden” sözleşmeli işçiler getirildi; Doğu Almanya’nın Vietnam ile yaptığı 1980 tarihli işçi ithali anlaşması, bu modelin tipik örneklerinden biridir (🔗). (DOMiD) Sosyalist uluslararası dayanışma retoriğiyle paketlenen bu işçi hareketliliği, pratikte dil bariyerleri, gündelik ayrımcılık ve yerel toplumla sınırlı temas gibi sorunlar üretmiş, Sovyet sonrası dönemde ise Rusya için yeni bir rol değişimine zemin hazırlamıştır. Bugün Rusya, bir yandan Orta Asya cumhuriyetlerinden milyonlarca göçmeni çeken, diğer yandan sermaye ve beyin göçüyle Batı’ya doğru insan kaybeden çift yönlü bir göç ülkesine dönüşmüştür.
Türkiye’nin Almanya hattındaki işgücü göçü ise, sosyosomatik müşkülatın en görünür örneklerinden biridir. 1961’de Federal Almanya ile imzalanan işgücü alımı anlaşması, Türkiye’den Almanya’ya on binlerce işçinin “misafir” statüsünde gönderilmesini öngörüyordu (🔗). (Auswärtiges Amt) Almanya’da kullanılan “Gastarbeiter” ifadesi, bu işçilerin kısa süreliğine gelip birkaç yıl çalıştıktan sonra geri döneceği varsayımına dayanıyordu (🔗). (DOMiD) Oysa 1970’lerden itibaren aile birleşimleriyle birlikte bu göçmenlerin önemli bir kısmı kalıcılaştı; ikinci ve üçüncü kuşaklarla birlikte Almanya’nın büyük şehirlerinde yerleşik Türk ve Kürt toplulukları ortaya çıktı. Türkiye tarafında ise, önce bu gidip gelen işçilere “gurbetçi” gözüyle bakıldı; döviz getiren, yazları gösterişli tüketimleriyle gündeme gelen bu kitle, hem hayranlık hem hafif alay karışımı bir duyguyla karşılandı. Zaman içinde, özellikle Avrupa’da doğmuş yeni kuşakların hem Türkiye’ye hem Almanya’ya mesafeli duran kimlikleri, ev sahibi ülkede entegrasyon tartışmalarını, Türkiye’de ise milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerde “bozulmuş gurbetçi” algısını besledi. Resmî düzeyde Almanya ile ilişkilerde diplomasi artık sadece devletlerarası meselelerle değil, Türkiye kökenli milyonlarca insanın vatandaşlık hakları, kültürel görünürlüğü ve siyasal etkinliğiyle de iç içe geçmiş durumda; Berlin ve Ankara arasındaki her kriz, diasporanın günlük hayatına doğrudan yansıyor (🔗). (GHI Washington)
İran’da uluslararası işgücü aktarımı iki farklı eksende gelişti. Birincisi, Körfez’in Arap kıyıları ile İran kıyıları arasındaki tarihsel emek ve ticaret dolaşımıydı. Yirminci yüzyıl boyunca özellikle güney İran’dan Basra Körfezi’nin Arap ülkelerine doğru mevsimlik ve kalıcı işgücü göçleri yaşandı; 1960’lara kadar bu hareketlilik büyük ölçüde bürokratik sınırlardan bağımsız ve deniz ticaretiyle iç içe yürüyordu (🔗). (Middle East Institute) Petrol sanayisinin genişlemesi ve 1970’lerde vize rejimlerinin sertleşmesiyle birlikte bu göç kalıbı değişti, ama İran–Körfez hattı hâlâ yoğun bir emek ve sermaye trafiğine sahne olmaya devam ediyor. İkinci eksen, 1979 devrimi sonrasında ortaya çıkan büyük siyasi ve ekonomik diasporadır. Devrim ve onu izleyen savaş yıllarında milyonlarca İranlı, ABD, Avrupa, Kanada ve Avustralya gibi ülkelere göç etti; Los Angeles’ın “Tehrangeles” lakabını alması, bu birikimin simgesel ifadesi hâline geldi (🔗). (Wikipedia) Bu diaspora, sadece havale akışlarıyla İran ekonomisini etkilemekle kalmadı; medya, kültürel üretim ve lobi faaliyetleri üzerinden rejimle hesaplaşmanın önemli kanallarından biri hâline geldi. Son yıllarda İran diasporasının farklı ülkelerde rejim ajanları tarafından tacize uğradığına dair haberler, bu sosyosomatik gerilimin dışa vurumudur (🔗). (Society for Cultural Anthropology)
Çin’de ise işgücü hareketliliği hem ülke içinde hem dışında devasa boyutlara ulaştı. Reform ve dışa açılma döneminden itibaren yüz milyonlarca insan, iç göçle kırsal bölgelerden kıyı kentlere ve özel ekonomik bölgelere akarak küresel üretim zincirlerinin temel işgücü kaynağını oluşturdu. Aynı zamanda Çin şirketlerinin Afrika, Orta Doğu ve Asya’da üstlendikleri altyapı ve inşaat projeleri, on binlerce, hatta yüz binlerce Çinli işçinin geçici olarak bu ülkelere gönderilmesiyle yürütüldü. Çin’in yurtdışı müteahhitlik projelerini inceleyen çalışmalar, Angola ve Etiyopya gibi ülkelerdeki projelerde Çinli firmaların yoğun biçimde kendi işçilerini kullanarak sahada hem ekonomik hem sosyal açıdan ayrı adacıklar oluşturduğunu vurgular (🔗). (SOAS) Bu işçiler, çoğu zaman yerel halkla sınırlı temas kuran, kamp yaşamı süren, sözleşmeleri bittiğinde topluca geri dönen bir emek rejiminin parçasıdır. Öte yandan iç göçün yarattığı “liudong renkou”, yani dolaşan nüfus, hukuki ikamet sistemi (hukou) nedeniyle sosyal haklara erişimde zorluk yaşamakta, bu da Çin’in kentleşme sürecini sosyosomatik açıdan kırılgan kılmaktadır.
Bu tablo, medeniyet tedavisinin sadece ideolojik değil, aynı zamanda demografik ve ekonomik bir mimarisi olduğunu gösterir. Ukrayna’dan Berlin’e, Tebriz’den Los Angeles’a, Sichuan’dan Luanda’ya uzanan bu emek hatları, merkezlerin kalkınma ve zindelik iddiasını taşırken, aynı anda yeni yanlış hizalanmalar ve gerilimler üretir. Göçmenlerin, sözleşmeli işçilerin ve diasporaların deneyimleri; devletlerin kendilerini nasıl gördükleri ile dışarıdan nasıl algılandıkları arasındaki farkı açığa çıkaran birer klinik belirtiye dönüşür.
E – Zindeliğin yalanı ve medeniyet hapıyla hesaplaşma
Zaman içinde dört vakada da “medeniyet hapı”nın yan etkileri biriktikçe, ilk kuruluş anının kendinden emin dili yerini daha çelişkili, daha savunmacı, kimi yerde de açıkça pişmanlık içeren söylemlere bıraktı. Sosyalist devrim, laik ulus-devlet, milliyetçi monarşi ya da reformcu tek parti yönetimi; her biri kendi döneminde eski rejime karşı keskin bir üstünlük iddiası taşırken, birkaç on yıl sonra bu iddiaların önemli kısmı sorgulama konusu hâline geldi.
Sovyet deneyiminde bu hesaplaşma, 1991’deki dağılma ile dramatik bir biçimde açığa çıktı. Planlı ekonominin verimsizlikleri, siyasal baskının yarattığı hoşnutsuzluk ve ulusal cumhuriyetlerde büyüyen kopuş eğilimleri birleştiğinde, sosyalist medeniyet iddiası çöktü ve yerini travmatik bir “geçiş dönemi”ne bıraktı. 1990’lar Rusya’sı için hem sosyalist hapla, hem de aceleci özelleştirmeler ve piyasa reformlarıyla temsil edilen liberal hapla aynı anda hesaplaşmak zorunda kalınan bir dönemdi. Bu yıllarda yaygın yoksullaşma, organize suçun yükselişi ve devlet kapasitesindeki çöküş, toplumun geniş kesimlerinde “Batı tarzı demokrasi” ve “serbest piyasa” beklentilerine karşı derin bir hayal kırıklığı yarattı. Putin döneminde şekillenen yeni ideolojik çerçeve, bu hayal kırıklığını hem Sovyet geçmişini seçici biçimde yücelterek, hem de Lenin’in ulus politikalarını “tarihsel hata” ilan ederek telafi etmeye çalıştı. 2021 tarihli “Rusların ve Ukraynalıların tarihsel birliği” metni, Lenin’in Ukrayna’ya ayrı cumhuriyet statüsü tanımasının “tarihsel Rusya”yı böldüğü iddiasıyla yazıldı ve böylece Sovyet dönemi, hem model olarak aşılan hem de uygun görüldüğü ölçüde devralınan bir miras olarak yeniden kodlandı (🔗). (Wikipedia) Bu, sosyalist medeniyet hapının tam anlamıyla reddedilmesi değil; onun içinden seçilen unsurlarla, yeni bir otoriter ve milliyetçi “zindelik” anlatısının kurulması anlamına geldi.
Türkiye’de medeniyet hapıyla hesaplaşma, hem soldan hem sağdan hem de Kürt hareketi içinden gelen eleştirilerin kesişiminde gelişti. Cumhuriyet’in erken döneminde Osmanlı geçmişi büyük ölçüde “çöküş ve gerilik” hikâyesine indirgenmişti; zamanla bu anlatının tek boyutluluğu sorgulanmaya başlandı. İslamcı entelektüel gelenek, sekülerleşmeyi dinî ve kültürel kopuşun kaynağı olarak hedef aldı; sol gelenek, devletçi modernleşmenin sınıfsal ve otoriter boyutlarını eleştirdi; Kürt hareketi ise ulus-devlet inşasının etnik hiyerarşilerini görünür kıldı. 1999’dan sonra Avrupa Birliği üyelik sürecinin hızlanmasıyla birlikte, Kemalist modernleşme projesi bu kez de “AB normlarına uymayan” bir vesayet rejimi olarak tartışmaya açıldı. Ancak 2000’lerin ortasından itibaren AB sürecinin tıkanması, Batı’da Türkiye karşıtı söylemlerin güçlenmesi ve iç siyasette otoriterleşme eğilimlerinin artması, yaygın bir “zaten bizi almak istemiyorlardı” duygusunu besledi. Böylece Batı’ya dönük medeniyet uktesi kırılırken, yerini hem Osmanlı mirasına daha olumlu bakan, hem Batı’yı çifte standartlı gören karma bir söylem aldı. Kürt meselesinin çözül(e)memiş olması, bu hesaplaşmanın merkezine yerleşti; zira Cumhuriyet’in “zindelik” hikâyesi, en çok bu meselede sınanmaya devam ediyor. Yeni kuşaklar, hem medeniyet hapının seküler ve milliyetçi bileşenlerini, hem de ona tepki olarak ortaya çıkan İslamcı yorumları sorgulayan daha çoğulcu bir zemin yaratmaya çalışsa da, devletin güvenlik refleksleri bu zemini hâlâ kırılgan kılıyor.
İran’da Pahlavi medeniyet hapıyla hesaplaşma, daha Pahlavi rejimi yıkılmadan önce başlamıştı. 1960’larda yazılan “Gharbzadegi” (Batı tutulması) metni, Batı teknolojisine ve yaşam tarzına koşulsuz hayranlığı bir tür salgın hastalık olarak tarif ediyor, monarşiyi Batı’nın yerli taşeronluğunu yapan bir komprador elit olarak resmediyordu (🔗). (Wikipedia) Bu eleştiriler, 1979 devriminde İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik cephaneliğine dönüştü; yeni rejim “Ne Doğu, Ne Batı” sloganıyla hem ABD’nin hem Sovyetler’in etki alanı dışında, bağımsız bir İslami siyasal model vaat ediyordu (🔗). (Wikipedia) Ancak devrim sonrası savaş, yaptırımlar, ekonomik krizler ve iç baskı, bu İslami medeniyet hapının da kendi iç çelişkilerini açığa çıkardı. Bugün İran toplumunda hem Şah dönemine nostalji duyan kesimler, hem İslam Cumhuriyeti’ni daha radikal bir İslami modelle eleştirenler, hem de tüm bu ikiliği reddedip seküler ya da çoğulcu alternatifler arayan kuşaklar bulunmaktadır. Diasporanın bu tartışmalardaki rolü belirleyicidir; zira en büyük kitlesel göç dalgası bizzat İslami devrimin ardından gerçekleşmiş, rejimle en sert hesaplaşma çoğu zaman ülke dışında üretilen metinler, sanat eserleri ve siyasal kampanyalar üzerinden yürütülmüştür. Böylece Pahlavi ve İslam Cumhuriyeti, farklı ideolojik renklerde de olsa, aynı “medenileştirme” zincirinin iki halkası olarak yeniden değerlendirilmekte, her ikisinin de hem bağımlılık ilişkileri hem de iç baskı mekanizmaları sorgulanmaktadır.
Çin’de hesaplaşma, hem Mao dönemine hem de Deng sonrası reformlara yönelik seçici bir eleştiri ve sahiplenme dengesine oturuyor. Mao döneminin aşırılıkları, özellikle Büyük Atılım’ın yol açtığı kıtlık ve Kültür Devrimi’nin yarattığı yıkım, resmî söylemde “yüzde yetmiş doğru, yüzde otuz yanlış” türünden formüllerle anılıyor; ulusal bağımsızlığın ve “ayağa kalkma”nın kazanımları teslim edilirken, ekonomik ve kültürel tahribat kabul ediliyor. Buna karşılık Deng döneminden itibaren benimsenen piyasa temelli kalkınma stratejisi, bugünün Çin yönetimi tarafından ülkeyi “yoksulluktan çıkaran” ana motor olarak sunuluyor. Yine de gelir eşitsizlikleri, çevre sorunları ve bölgesel uçurumlar, bu reformcu medeniyet hapının da yan etkilerini görünür kılıyor. Tüm bu tartışmaların üzerinde dolaşan çerçeve ise “aşağılama yüzyılı” ve “ulusal yeniden doğuş” anlatısıdır (🔗). (U.S. Chamber of Commerce) Afyon Savaşları’ndan 1949’a kadar süren dönemin ulusal aşağılanma çağı olarak kodlanması, hem Batı’ya hem Japonya’ya karşı derin bir tarihsel hassasiyet üretmekte, hem de içerde Parti iktidarının sürekliliğini “bir daha asla” sloganıyla meşrulaştırmaktadır. Tibet ve Sincan gibi bölgelerdeki politikalar, bu ulusal yeniden doğuş söylemi içinde, ülkenin toprak bütünlüğünü “yeni bir aşağılama” riskine karşı koruma gerekçesiyle savunulmaktadır. Fakat Tibet diasporasının küresel düzeyde kazandığı görünürlük, Dalay Lama’nın sembolik ağırlığı ve insan hakları söyleminin yaygınlığı, bu gerekçeleri uluslararası kamuoyunun önemli bir kesimi için ikna edici olmaktan uzak kılıyor.
Sonuçta dört vakanın her birinde, medeniyet hapı artık saf bir ilerleme, “geri kalmışlıktan kurtuluş” ve zindelik anlatısı olarak işlemiyor. Sovyet sonrası Rusya’da sosyalizmle ve liberalizmle aynı anda hayal kırıklığı yaşamış bir toplum, kendi özgün otoriter karışımını üretirken, Türkiye’de Cumhuriyet’in ve İslamcılığın farklı yorumları birbirini sorguluyor. İran’da ne Pahlavi modernleşmesi ne İslami medeniyet iddiası tartışma dışı bir yer işgal edebiliyor; Çin’de ise Mao ve Deng dönemleri, “ulusal güçlenme” başlığının altında seçici biçimde yeniden okunuyor. Tüm bu hesaplaşmaların ortak noktası, modernleşme ve medeniyet tedavisi söylemlerinin artık tartışılmaz reçeteler olmaktan çıkıp, tarihsel deneyimlerin ve göç, ulusal meseleler, savaşlar gibi yan etkilerin ışığında yeniden yorumlanan, eksik, parçalı ve çelişkili süreçler hâline gelmiş olmasıdır.
F – Psikosoma ve sosyosomanın payları
Medeniyet tedavisiyle hesaplaşma, hem zihinsel hem toplumsal düzeyde iki katmanlı bir süreç olarak okunabilir. Psikosomatik boyutta ulusal beden kurguları, tarihsel travmalar, gurur ve aşağılanma hikâyeleri birikmiş durumdadır; sosyosomatik boyutta ise göç, sınıf, emek rejimleri, banliyöler, maden havzaları, mülteci kampı kenarları ve diaspora kahveleri üzerinden işleyen daha maddi çatışmalar görünür. Rusya, Türkiye, İran ve Çin’in bugün yaşadığı gerilimler, bu iki boyutun birbirine dolanmasından doğan bir karmaşa olarak okunabilir.
Rusya’da psikosomatik düzlemin odak noktası, “Rus dünyası” anlamına gelen Russkiy mir kavramında yoğunlaşır. Bu söylem, sadece Rusya Federasyonu sınırları içindeki nüfusu değil, eski Sovyet coğrafyasındaki Rusça konuşan toplulukları da tek bir tarihsel-kültürel bedenin parçaları gibi tanımlar (🔗). (DGAP) Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yirmi beş milyondan fazla etnik Rus’un yeni devlet sınırlarının “dışında” kalmış olması, Moskova’daki karar vericiler için kalıcı bir iç huzursuzluk sebebi hâline geldi; bu nüfus, resmî dokümanlarda “yurttaş” değil, “yurttaşdaş” (compatriot) olarak adlandırılarak, sınır-ötesi bir aidiyet statüsüne yerleştirildi (🔗). (DergiPark) Bu çerçevede Ukrayna’daki Rusça konuşan nüfus, Rusya’nın kendisini “koruyucu” olarak konumlandırdığı bir gövde parçasına çevrildi ve 2014’ten itibaren Kırım’ın ilhakı ve Donbas’taki çatışma, bu diskur içinde meşrulaştırılmaya çalışıldı. Psikosomatik düzeyde bu, Sovyet sonrası Rus kimliğinin kendi bedenini yeniden çizme, kaybedilmiş enkazın en azından bir kısmını zihinsel haritaya geri alma çabası olarak okunabilir. Sosyosomatik düzlemde ise savaş, geniş çaplı bir göç, sığınma ve beyin göçü dalgası yaratmış, on binlerce eğitimli Rus’un Avrupa’ya ve Kafkasya’ya yönelmesine, milyonlarca Ukraynalının da AB ülkelerine dağılmasına yol açmıştır. Bu çift yönlü emek ve emekli göçü, hem Rusya’nın iç sınıf yapısını hem de AB içindeki göç dinamiklerini sarsmış, yaptırımların da eklenmesiyle Rusya’yı bir yandan işgücü açığıyla yaşayan, bir yandan da yüksek vasıflı nüfus kaybeden bir ülke hâline getirmiştir.
Türkiye’de psikosomatik boyutun merkezinde, bir yanda Cumhuriyet’in “tek millet, tek vatan” formülasyonu, diğer yanda bu formülasyonun sığlaştığı Kürdistan hattı yer alır. Cumhuriyet dönemi boyunca devletin resmî dili, ulusal bedeni homojen bir Türk kimliğiyle özdeşleştirirken, Kürt kimliğini bazen görünmezleştirmiş, bazen de güvenlik tehdidi olarak kodlamıştır. Bu tutum, erken isyanların bastırılma biçiminden 1990’larda köy boşaltmalarına ve 2015 sonrasında kent çatışmalarına kadar farklı evrelerde aynı eksende dönmüş, Kürt meselesi Türkiye’nin kendisine anlattığı modernleşme ve medeniyet hikâyesinin en sert test alanı hâline gelmiştir. Sosyosomatik düzeyde ise Almanya’ya ve diğer Batı Avrupa ülkelerine yönelik işçi göçü, bu psikosomatik krizin üzerine ikinci bir katman eklemiştir. Federal Almanya’daki Türkiye kökenli nüfus bugün hem Almanya’nın en büyük etnik azınlığıdır, hem de dünya çapında Türk diasporasının en yoğunlaştığı kitleyi oluşturur (🔗). (Wikipedia) Ankara açısından bu diaspora, son yıllarda giderek daha fazla, hem dış politikada bir yumuşak güç rezervi hem de seçimlerde oy mobilize edilebilen bir seçmen havuzu olarak görülmektedir; özellikle iktidar partisinin Almanya’da kurduğu örgütlenmeler, diasporayı Türkiye içindeki parti rekabetinin uzantısı hâline getirir (🔗). (Centre for Applied Turkey Studies) Buna karşılık Almanya’da doğmuş büyümüş ikinci ve üçüncü kuşaklar, hem Alman toplumunun yapısal dışlayıcılığına hem de Türkiye’den gelen ahlâkî ve kültürel yargılara maruz kalmakta, özellikle kadınların gündelik hayatına dair küçük olaylar bile Türkiye–diaspora hattında sembolik savaşlara dönüşebilmektedir. 2025 yazında bir Türk influencer’ın Almanya’daki Türkiyeli kadınların makyaj tarzıyla dalga geçtiği TikTok videosu etrafında kopan fırtına, bu kırılganlığın güncel bir örneğidir; olay, basit bir güzellik tartışmasından hızla diaspora sınıf kökenlerine, kimlik çatışmalarına ve “kim gerçek Türk?” sorusuna uzanan bir vekâlet kavgasına dönüşmüştür (🔗). (The Guardian) Böylece Türkiye örneğinde psikosomatik ve sosyosomatik düzlemler, hem içeride Kürt meselesi hem dışarıda diaspora üzerinden birbirini sürekli tetikleyen, ama gerçek bir yüzleşmeyi de erteleyen bir döngü oluşturur.
İran’da psikosomatik gerilimler, bir yanda İranlılık kimliğini Fars merkezli, Pers tarih anlatısı üzerinden kurgulayan çizgi, diğer yanda Azerbaycan, Kürdistan, Beluçistan gibi bölgelerin etnik, dilsel ve bölgesel aidiyetleri etrafında keskinleşir. Azerbaycan, bu açıdan çarpıcıdır; tarih boyunca Meşrutiyet, Tütün İsyanı ve Sovyet destekli Azerbaycan Halk Hükümeti gibi kritik momentlere sahne olmuş, modern İran siyasetinin hem devrimci hem de ayrılıkçı tahayyüllerini üzerinde taşımıştır (🔗). (Wikipedia) İslam Cumhuriyeti’nin “ümmet içinde eşit halklar” söylemi, pratikte Farsça ve Şiîliğin norm olduğu, diğer kimliklerin ise kontrollü alanlara sıkıştırıldığı bir rejime dönüşmüştür. Sosyosomatik düzeyde İran diasporası, bu gerilimlerin hem sonucu hem de yeniden üreticisi konumundadır. 1979 devriminden sonra ABD ve Avrupa’ya yayılan ilk büyük kuşak, çoğunlukla monarşi karşıtı ama İslam Cumhuriyeti muhalifi aydınlar, öğrenci liderleri ve orta sınıf kesimlerden oluşuyordu (🔗). (Atlantic Council) Sonraki dalgalarda ise savaş mağdurları, ekonomik göçmenler ve son yıllarda “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketine katılmış gençler eklendi. 2022’de Mahsa Jina Amini’nin ölümü sonrası patlayan protestolar, diaspora topluluklarında da büyük gösteriler ve kampanyalarla yankı buldu; diaspora, Batı kamuoyunda bu hareketin görünürlüğünü artıran bir çarpan işlevi gördü (🔗). (Atlantic Council) Buna karşılık İran güvenlik aygıtı, son yıllarda Avrupa ve Kuzey Amerika’da muhaliflere yönelik suikast girişimleri ve tehditlerle suçlanmakta, NATO ülkeleri bu faaliyetleri ortak açıklamalarla kınamaktadır (🔗). (AP News) Böyle bir tabloda Azerbaycan meselesi, yalnızca Tahran ile Bakü veya Moskova arasındaki dış politika denklemlerinde değil, aynı zamanda içeride etnik talepler ile dışarıda diasporanın “nasıl bir İran?” sorusuna verdiği yanıtlar arasında gidip gelen bir psikosomatik düğüm olarak varlığını sürdürür.
Çin’de psikosomatik krizin odaklarından biri Tibet, diğeri ise daha da yoğun biçimde Sincan’dır; yine de medeniyet tedavisi anlatısında Tibet, hem coğrafi hem kültürel sembolizmi nedeniyle özel bir ağırlık taşır. Halk Cumhuriyeti’nin resmi söylemi, Tibet’in “yüzyıllardır Çin’in ayrılmaz parçası” olduğunu ve 1951 anlaşmasıyla “barışçı biçimde kurtarıldığını” savunur; Tibetli öznelerin deneyiminde bu süreç, askeri işgal, ağır baskı ve kültürel yıkımla birlikte hatırlanır (🔗). (Wikipedia) Tibet diasporası, özellikle Hindistan’daki Dharamsala merkezli sürgün yönetimiyle, hem Tibet kimliğinin yeniden üretildiği hem de uluslararası insan hakları söyleminin Tibet lehine mobilize edildiği bir alan yaratmıştır (🔗). (Wikipedia) Sosyosomatik düzeyde bu diaspora, hem ev sahibi ülkelerde eğitim ve istihdam alanlarına entegre olmaya çalışan, hem de Çin devletinin transnasyonal baskı araçlarıyla yüzleşen bir topluluktur. Son yıllarda yayımlanan insan hakları raporları, Tibet kökenli aktivist ve gazetecilerin uluslararası alanda siber saldırılar ve gözetim tehdidi altında yaşadığını, Çin’le bağlantılı aktörlerin diaspora içindeki örgütlenmeleri izlediğini ortaya koymaktadır (🔗). (Central Tibetan Administration) Bu koşullar, Çin’in ulusal diriliş anlatısıyla Tibet diasporasının sürdürdüğü hak ve kimlik mücadelesini birbirine kenetleyerek, psikosomatik ve sosyosomatik düzlemler arasında sürekli bir gerilim hattı yaratmaktadır.
Bu dört örnek bir arada düşünüldüğünde, medeniyet hapıyla hesaplaşmanın soyut ideolojik tartışmalardan ibaret olmadığı görülebilir. Psikosomatik boyutta ulusal beden kurguları, “kim bizden sayılır, neresi vatanın doğal uzvu, neresi yabancı eklem?” sorularına verilen yanıtlarla şekillenirken; sosyosomatik boyutta göçmen işçi, diaspora genci, sınır bölgesindeki köylü, banliyödeki esnaf gibi figürler bu kurguları gündelik hayatın çatışmalarına tercüme eder. Ukrayna, Kürdistan, Azerbaycan ve Tibet; aynı anda hem zihinsel haritanın en tartışmalı bölgeleri hem de sosyoekonomik dönüşüm süreçlerinin en çok sarsıntı yarattığı mekânlar hâline gelmiştir.
G – İç problemler, dış problemler ve göçün oluşturduğu perdeleme düzeni
Medeniyet tedavisinin son evresinde iç ve dış meseleler arasındaki sınır çizgisinin bulanıklaştığı, göç ve diaspora üzerinden iç içe geçen bir perdeleme düzeni ortaya çıktı. Devletler kendi ulusal krizlerini dış tehdit söylemleriyle görünmez kılmaya, dış politika hamlelerini de içerde meşruiyet devşirmenin aracı olarak kullanmaya yöneldikçe, göçmenler ve diasporalar bu iki yönlü oyunun tam ortasında kaldı.
Rusya–Ukrayna hattı, bu perdeleme düzeninin en çarpıcı güncel örneğidir. Moskova, 2022’deki geniş ölçekli işgali, bir yandan NATO genişlemesine ve Batı’nın hegemonik dayatmalarına karşı “önleyici savunma”, diğer yandan da Ukrayna’daki Rusça konuşan toplulukları “neonazi rejimden koruma” söylemleriyle meşrulaştırdı (🔗). (Army University Press) Bu söylem, dış politika krizini içerde “tarihsel Rusya’nın yeniden birleştirilmesi” gibi psikosomatik bir göreve dönüştürdü; muhalefetin ve savaş karşıtı seslerin bastırılması, bu büyük anlatı sayesinde meşru gösterilmeye çalışıldı. Aynı anda savaşın yol açtığı milyonlarca insanlık göçü, AB içindeki siyasi dengeleri, mülteci rejimlerini ve sosyal politikaları zorladı; Rusya’dan kaçan savaş karşıtı gençler ve bilişim uzmanları da Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin işgücü piyasalarında yeni bir yer tutmaya başladı. Böylece Ukrayna savaşı, Rusya’nın iç rejim sorunlarını “dış tehdit” perdesiyle örterken, Avrupa’da da iç siyasetle dış politikanın, göç ve güvenlik tartışmalarının iç içe geçtiği bir alan açtı.
Türkiye–Kürdistan–Almanya üçgeni, daha uzun bir zaman dilimine yayılmış ama benzer şekilde katmanlı bir örnek sunar. Ankara, Kürt meselesini tarihsel olarak çoğunlukla dış güçlerin Türkiye’yi bölme planlarının uzantısı olarak çerçeveledi; isyanlar, kültürel hak talepleri ve yerel özerklik tartışmaları sık sık “Sevr’i hortlatma” imgesiyle yan yana anıldı. Soğuk Savaş sonrasında Avrupa Birliği üyelik süreci, insan hakları ve azınlık hakları üzerinden iç reformların dış baskıyla bağlantılandığı bir evre yarattı. Kürt meselesi bu dönemde hem iç güvenlik hem de Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve AB ilerleme raporlarının vazgeçilmez başlığı oldu. Aynı anda Almanya’daki Türkiye kökenli nüfus, Ankara için hem bir dış politika aracı hem de iç tartışmaların uzantısıydı; diaspora içindeki Kürt örgütlenmeleri ile devlet yanlısı kuruluşlar arasındaki çekişme, Berlin–Ankara ilişkilerinin defalarca gerilmesine yol açtı (🔗). (Cogitatio Press) Öte yandan Almanya’da yükselen göçmen karşıtı söylemler, Türk ve Kürt diasporasını iç siyasetin hedefi haline getirirken, Ankara zaman zaman “kapıları açmakla” tehdit ederek mülteci kozunu da Avrupa’ya karşı bir pazarlık aracına dönüştürdü (🔗). (The Yale Review of International Studies) Böylece göç, hem Türkiye’nin iç kimlik krizini dışa yansıtan, hem de AB’nin iç siyasal bölünmelerini görünür kılan bir çarpan işlevi gördü.
İran–Azerbaycan–diaspora hattında perdeleme, hem jeopolitik hem kültürel düzeyde işler. İran’ın kuzeybatısındaki Azerbaycan bölgesindeki dil ve kültürel hak talepleri, Tahran tarafından sıklıkla dış güçlerin –özellikle de bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ve onunla yakınlaşan Türkiye’nin– manipülasyon alanı olarak görülür. Karabağ savaşları sırasında İran içindeki Azerbaycanlılar arasında Bakü’ye sempati, Tahran yönetimini rahatsız etmiş, İran medyasında bu eğilimler “ülkeyi bölme” planlarının iç uzantısı gibi sunulmuştur. Dış politika cephesinde ise İran, bir yandan Güney Kafkasya’daki dengeleri korumaya çalışırken, diğer yandan ABD ve AB yaptırımlarıyla boğuşmaktadır. İran diasporası, bu bağlamda hem yaptırımların insani sonuçlarını görünür kılan, hem de rejim değişikliği tartışmalarını uluslararası kamuoyuna taşıyan bir aktör hâline geldi. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” protestoları sırasında Avrupa ve Kuzey Amerika kentlerinde düzenlenen büyük yürüyüşler, diaspora ile içerdeki hareket arasında benzeri görülmemiş bir senkronizasyon yarattı; bu durum, diaspora içi rekabet ve parçalanmaları da beraberinde getirdi (🔗). (Clingendael) Buna karşılık İran istihbaratının Avrupa ve Kuzey Amerika’daki muhaliflere yönelik suikast ve kaçırma girişimleri, NATO ülkeleri tarafından sert açıklamalarla kınandı; böylece diaspora, hem İran’ın iç baskı rejiminin hem de Batı ile yaşadığı dış çatışmanın hedefinde yer alan çift yönlü bir kırılganlık alanına dönüştü (🔗). (AP News)
Çin–Tibet–küresel kamuoyu üçgeninde perdeleme, insan hakları söylemi ve ekonomik bağımlılık ekseninde işler. Pekin yönetimi Tibet meselesini ısrarla “tamamen iç iş” olarak tanımlar, özerklik taleplerini ve protestoları Batı destekli ayrılıkçı girişimler olarak damgalar (🔗). (Central Tibetan Administration) Buna karşılık Tibet diasporası ve sürgün yönetimi, kendilerini uluslararası hukuk ve insan hakları normlarıyla konuşan küresel bir vicdan çağrısının sözcüleri olarak konumlandırır; Avrupa ve Kuzey Amerika’daki parlamentolarda, üniversitelerde ve medya alanlarında Tibet lehine faaliyet gösterir (🔗). (Wikipedia) Bir yandan da Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki altyapı yatırımları ve kredi anlaşmaları, birçok ülkeyi Çin sermayesine bağımlı hâle getirir; bu ülkelerde Tibet ve Sincan gibi başlıklarda Pekin’i rahatsız edecek söylemlerden kaçınma eğilimi gözlenir. Böylece Tibet meselesi, Çin’in iç güvenlik ve ulusal birlik kaygılarını örtmek için kullanılan bir gerekçe ile, Batı’nın kendi liberal değer retoriğini sınadığı ama çoğu kez ekonomik çıkarlarla törpülediği bir alan arasında gidip gelir. Bu sarkaçta en kırılgan pozisyonu ise, hem Çin güvenlik aygıtının gölgesinde yaşayan Tibet içi toplum, hem de transnasyonal baskı ve öz sansürle baş etmeye çalışan Tibet diasporası işgal eder.
Bu genel perdeleme düzeni, dört vakada da göçün, diasporanın ve ulus-ötesi hareketliliğin ne kadar merkezi bir rol oynadığını gösterir. Devletler iç sorunlarını dış güçlere havale ederek, dış krizleri iç birliğin sınavı gibi anlatarak, göçmenleri ve diasporaları hem “bizim dışarıdaki elimiz” hem “içerideki beşinci kol” olarak dönüşümlü şekilde tasvir eder. Böylelikle medeniyet tedavisinin ilk evresinde “hasta adam” etiketini üreten aynı uygarlık hiyerarşisi, bu kez göç rejimleri, vize politikaları, mülteci kampı yönetmelikleri ve diaspora yasaları üzerinden yeniden üretilir.
Ğ – Medeniyet tedavisinin bilançosu
Dört vakanın gidişatı yan yana konduğunda, on dokuzuncu yüzyılın hasta imparatorlukları ile yirmi birinci yüzyılın kendinden emin görünen, nükleer silaha, devasa ordulara, enerji hatlarına ve küresel üretim zincirlerine hükmeden devletleri arasındaki kesintisiz hat daha net seçilir. Romanov Rusyası’ndan Sovyetler’e ve oradan bugünkü Rusya Federasyonu’na, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne, Kaçar İran’dan Pahlavi monarşisine ve İslam Cumhuriyeti’ne, Qing Çin’den Mao ve Deng dönemlerine uzanan zincirler, ideolojik etiketler değişse de benzer bir ritimle işler. İlk evrede eski tip toksimanlıklar, yani borç, imtiyaz, askerî yenilgi, iç isyan ve çokuluslu yapıların yönetilememesi, bu rejimlere “hasta adam” teşhisini kazandırmıştır. İkinci evrede, sosyalist devrim, laik ulus-devlet, modern monarşi veya “Çin’e özgü sosyalizm” gibi medeniyet hapları devreye sokulmuş; bu haplar hem içerde radikal kurumsal reformlar, hem dışarda yeni ittifaklar ve kalkınma stratejileri üretmiştir.
Ne var ki üçüncü evrede topallayan bacaklar, yani Ukrayna, Kürdistan, Azerbaycan ve Tibet gibi bölgesel ve ulusal meseleler, bu tedavinin tam şifa vermediğini hatırlatan nüksler olarak ortaya çıkmıştır. Bu bölgeler hiçbir zaman sadece “azınlık problemi” ya da “sınır güvenliği sorunu” olmamış, her seferinde devletin kendisini nasıl tanımladığı, kimin adına konuştuğu, kimin tarihini resmî tarih saydığı sorularını da gündeme getirmiştir. Dördüncü evrede uluslararası işgücü aktarımı ve göç, medeniyet tedavisinin ekonomik boyutunu ortaya çıkarmış; Sovyet iç göçünden Almanya’daki Türkiyelilere, Körfez ve Batı’daki İranlılara, Afrika’daki Çinli işçilere kadar uzanan geniş bir emek dolaşımı, bu devletlerin kalkınma ve zindelik iddialarının hem taşıyıcısı hem yükü hâline gelmiştir.
Beşinci ve altıncı evrelerde, zindeliğin yalan olduğunun görülmesi ve medeniyet hapıyla hesaplaşma süreçlerinde, psikosomatik ve sosyosomatik katmanlar birbirine karışmıştır. Rusya’da sosyalizmle ve liberalizmle aynı anda hayal kırıklığı yaşamış bir toplum, şimdi Ukrayna savaşında “tarihsel Rusya” söylemiyle yeniden seferber edilirken; Türkiye’de Cumhuriyet modernleşmesi, İslamcılık ve Kürt hareketi birbirlerini eleştiren ama aynı zamanda birbirlerinin sınırlarını da belirleyen üç ayrı medeniyet yorumu üretmektedir. İran’da Şah dönemi Batılılaşması ile İslami medeniyet iddiası, diasporanın ve genç kuşakların eleştirel süzgecinden geçerek yeniden tartılmakta; Çin’de Mao ve Deng dönemleri, “ulusal yeniden doğuş” anlatısı içinde seçici biçimde sahiplenilip kısmen reddedilmektedir. Bu hesaplaşmalarda psikosomatik düzey, ulusal bedenin hangi parçalarının “doğal” sayılacağı, hangi parçaların “yabancı” veya “şüpheli” ilan edileceği sorusuyla; sosyosomatik düzey ise göçmenlerin, banliyölerin, azınlık mahallelerinin, fabrikaların ve kampların somut gerçekliğiyle kendini gösterir.
Son evrede, yani yedinci adımda, iç problemler ve dış problemler, göç ve diaspora üzerinden birbirini perdeleyen bir düzenek hâlini almıştır. Rusya Ukrayna’yı işgalini NATO tehdidiyle açıklarken, içerdeki otoriterleşme ve ekonomik sıkışma bu dış kriz perdesinin arkasında silikleşir; Türkiye, Kürt meselesini dış güçlerin oyunu diye tarif ederken, Almanya’daki diaspora üzerinden Avrupa iç siyasetini etkilemeye çalışır; İran, Azerbaycan ve diğer etnik dosyaları Batı’nın ve komşu devletlerin manipülasyonu gibi anlatarak içerideki eşitsizlikleri görünmez kılmaya uğraşır; Çin, Tibet’i ve Sincan’ı “bölücü terör” söylemiyle çerçeveleyerek hem ulusal birlik kaygılarını meşrulaştırır, hem Kuşak ve Yol üzerindeki ülkeleri ekonomik bağlarla sessizliğe teşvik eder. Göç, bu düzende sadece insan hareketi değil, aynı zamanda anlatıların, duyguların, önyargıların ve beklentilerin de taşındığı bir kanal hâline gelir.
Bilanço, medeniyet tedavisinin hasta adamı tamamen iyileştirmediğini, sadece hastalığın şeklini ve görünürlüğünü değiştirdiğini gösterir. Eski imparatorlukların çöküşüne yol açan toksimanlıklar, yer yer biçim değiştirerek geri dönmüş; medeniyet hapı, bazı alanlarda somut iyileşmeler sağlarken, başka alanlarda yeni bağımlılıklar, yeni eşitsizlikler ve yeni travmalar üretmiştir. Ukrayna, Kürdistan, Azerbaycan ve Tibet gibi topallayan bacaklar ile Almanya’daki, Los Angeles’taki, Paris’teki, Dharamsala’daki diasporalar, bu tedavinin bedelini en açık biçimde gösteren sahnelerdir. Dört vakanın birlikte okunması, ulusal beden metaforunun ne kadar sorunlu ama bir o kadar da kalıcı olduğunu; medeniyet tedavisinin ise tek bir merkezden yazılan lineer bir ilerleme hikâyesi değil, iç ve dış alanların, psikosomatik ve sosyosomatik düzlemlerin birbirini sürekli yaraladığı uzun bir süreç olduğunu açığa çıkarır.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Naylon İltica Şebekeleri: Türkiye, Rusya, Çin, İran | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Medeniyet Tedavisinde Dört Vaka | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Dijital Genelev: Korona Mazeretli Kamerafilik 31ciler İttifakı: Uzaktan Çalışma, Instagram, Zoom, OnlyFans | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER