Bir Köşede Ayfon Çeken Gözelkarı Rezilliği: Aileye Kul, Sermayeye Köle, PLATFORMA KUKLA OLMAYIN!

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🎭♟️🕹️ Kukla Rejimi 🎭♟️🕹️

Dijital Genelev: Korona Mazeretli Kamerafilik 31ciler İttifakı: Uzaktan Çalışma, Instagram, Zoom, OnlyFans

20 Kasım’da “çocukları korumak”tan konuşulur, 25 Kasım’da “kadınlara yönelik şiddet”ten. Takvim bu iki tarihi yan yana getirir ama gündelik hayat bunları birbirinden kopuk iki dosyaymış gibi ele alır: çocukluk sanki kadınlıktan önce yaşanan, sonra kapanan bir periyottur. Oysa 20 Kasım’da korunamayan çocuk, 25 Kasım’da “kendi isteğiyle” şiddete maruz bırakılan kadın diye geri döner. Çocukluk dosyalarıyla kadınlık dosyaları arasında kesintisiz bir hat olduğunu kabul etmeden hiçbir “şiddetle mücadele” söylemi yerinden kımıldamaz. “Bir köşede Ayfon/iPhone çeken gözelkarı” figürü tam da bu hattın üzerinde durur: hem kayıp çocukların, hem istismar edilmiş gençlerin, hem de “özgür” olduğu iddia edilen kadınların ortak kukla biçimi.

Göntem’in Eylül’ü: ahlak değil kuklalık rezaleti

“Kızılcık Şerbeti” senaristinin fuhuş övgüsüyle başlayalım (alıntı en altta). Merve Göntem, 2021’de verdiği bir söyleşide Eylül için şöyle konuşmuştu: Babaannesiyle yaşadığı varoş evinden çıkmak, birtakım “masalara oturmak”, birtakım “ortamlara girmek”, bir hayalini gerçekleştirmek için Galler’e gitmek üzere “eğlenceli bir yol” seçmiştir. Eylül’ün hikâyesi bir düşme hikâyesi değildir; para karşılığı seks yapmaktan rahatsız değildir, paraları sayarken mutludur; Galler’e gitmek gibi bir motivasyon koymuştur kendine (🔗, 🔗). Bu birkaç cümlenin sahici gücü, “ahlaklı/ahlaksız” eksenini tamamen bypass etmesinde değildir; asıl gücü, rezaletle kurduğu samimiyettedir. “Paraları sayarken mutlu” ifadesi, bir genç kızın psikolojisini açıklamaktan çok, orta sınıf yetişkinlerin vicdanını rahatlatma biçimini betimler.

Bu anlatıda Eylül’ün duygusu değil, Eylül üzerinden kurulan masanın neşesi konuşur. “Eğlenceli yol” ifadesi, varoş bir evden, babaannenin birlikte yaşandığı çekirdek mekândan çıkıp “masalara” taşınmanın, yani sınıf atlama fantazisinin anahtarını sanki cinsel emekle bulmuş gibi davranır. Böylece kayıp çocuk dosyaları, istismar hikâyeleri ve yoksulluk kıskacı, tek bir cümlede “onun da seçimi bu” rahatlığına indirgenir. Burada ahlak dersi verilmez; zaten dert de ahlak değildir. Burada yapılan, kuklacının kendi iplerini görünmez kıldığı bir kukla estetiğidir. Eylül’ün kukla olduğu söylenmez; ama Eylül’ün “bundan rahatsız olmadığı” vurgusu, kuklacının ellerini masanın altına saklar.

Ahlak kategorileri işe yaramaz çünkü “iyi/kötü”, “namuslu/namussuz” gibi ayrımlar, kuklacının konfor alanıdır. Oysa bu cümlelerin içindeki rezalet, tam da “bunda ne var ki” tonunda gizlidir. Eylül’ün “düşmemiş olması” önemlidir; çünkü düşen Eylül değildir, Eylül’ü bu cümlelerle pazarlayan yetişkin dünyanın kendisidir. Eylül burada, bir köşede Ayfon çeken gözelkarının edebi prototipine dönüştürülür: ekranda mutlu, cebinde para, aklında Galler, bedeninde platform.

Hayaller Galler, gerçekler galeri: denize düşen, platformun yılanına sarılıyor

Göntem’in Eylül anlatısı, bir taşla iki Galler vurur. Birincisi, Türkiye’nin beyin göçü ve “ülkeden kaçmak” arzusu tarihine bağlanır; ikincisi, bu arzunun pratikte nasıl bir galeri ekonomisine dönüştüğünü görünmez kılar. Eylül, Galler’e gitmek için “eğlenceli yol” seçen kuşağın temsilcisidir; ama bugünün Türkiye’sinde Galler’e gidemeyen gençlerin önemli bir kısmı, şimdilik galeriye, yani gövdesini sergilediği ekran vitrinlerine düşmektedir. Pasaport kuyruğunda beklemeye gücü yetmeyenler, içerik kuyruğunda beklemeye zorlanmaktadır.

“Ülkeden kaçmak” ifadesi, sık sık dile gelir ama ülkeyi kimin, nereye kadar taşıdığı sorusu nadiren sorulur. Vize randevusu bulamayan, Schengen kapısında bekletilen, işsiz bırakılan ve güvencesizleştirilen genç kadınlar için “ülkeden kaçış” çoğu zaman “ülke içi ama döviz cinsinden müşterilere içerik satmak” anlamına gelir. Galler hayali, galeri gerçeğine tahvil olur. Galler’de üniversite, galeri’de abonelik paketine dönüşür. Böyle bir tabloda “denize düşen yılana sarılır” atasözü yalnızca çaresizliği değil, yeni kurulan kukla rejimini de tarif eder: denize itilen genç, ilk gördüğü “subscribe” butonuna sarılır; yılan artık sudan değil, ekranın sağ üst köşesinden çıkar.

İklim kriziyle birlikte “Eylül yağmuru”nun takvimlerden silindiği bir dünyada, Eylül’ün Galler hayali bir tür iklim fantazisi gibi durur. Eylül artık yağmur değildir, Eylül bedenini gökkuşağı filtresine saran bir avatarın adıdır. “Eylül yağmuru”, göçmen işçilerin ve yoksul çocukların üzerine yağması gereken adaletin mevsimlik metaforuydu; şimdi o yağmurun yerini cinsel gökkuşağı fantazileri alıyor. Eylül, iklim krizinin yeryüzünden sildiği bir mevsimi, platformların ekranında yeniden üretmeye çalışan bir renk paletine dönüşüyor. İklim krizi toprağı kuruturken, platform krizi bedenleri kurutuyor. Galler’de yağması gereken Eylül yağmuru, galeri’de cinsel gökkuşağı animasyonuna çevriliyor.

Afyon’dan Ayfon’a: sömürge limanından sömürge ekrana

Sömürgecilik tarihine bakıldığında, İngiliz emperyalizminin Çin’i nasıl afyonla bayılttığı detaylı biçimde anlatılmıştır (🔗). Afyon savaşları, uyuşturucunun sadece bireysel bir sapma değil, doğrudan devlet politikası ve ticaret stratejisi olarak kullanıldığını gösterir. “Bir köşede afyon çeken” Çinli imgesi, Batı yaratımı bir karikatür değil, gerçek bir toplumsal felaketin kısaltmasıdır: limanlara yığılan, mahalle köşelerinde tüten, han odalarını dolduran afyon, Çin’i ekonomik ve politik olarak çökertmek için kullanılan kimyasal bir kelepçedir.

Bugünün Ayfon’u, kimyasal bir madde değildir ama içinden geçen içerik ekonomisi, afyonun gördüğü işlevin dijital versiyonunu görür. Bir köşede afyon çekmek, yavaşça bilincini silmekse; bir köşede Ayfon çekmek, hem bilinci hem mahremiyeti, hem geleceği, hem bedenin dolaşıma açıldığı kanalları siler. Afyon dumanı, bulunduğu odayı kaplardı; Ayfon ekranı, bulunduğu toplumu kaplıyor. Afyon, İngiliz tacirlerinin gemileriyle limanlara yığılırdı; Ayfon, Silikon Vadisi şirketlerinin sunucularıyla her cebe indiriliyor. Afyon, Çin’de “hasta adam” imgesi yaratmıştı; Ayfon, bütün dünyada “ekran başında yaşayan gölge insan” türü yaratıyor.

Afyonu içen, bedeninin kimyasını bozarken; Ayfon’u kullanan, hem bedeninin hem toplumsal bağlarının kimyasını bozuyor. Afyonun bağımlısı, bir köşede sızıp kalırdı; Ayfon’un bağımlısı bir köşede çırılçıplak konuşurken, içerikleri dünyanın her yerine yayılır. Afyon, limanda, han köşesinde, Türkçede “afyon çekmek” kalıbında iz bırakmış bir rezalet; Ayfon, platformda, sosyal medyada, “Ayfon çekmek” diye adlandırılabilecek yeni bir rezalet biçimi. İkisinin ortak paydası, bir halkın geleceğini kısaltmalarıdır.

NÇ dosyası: ahlak masalı değil devlet eliyle tescilli rezalet

NÇ davası tam bu noktada devreye girer. 2002 yılında Mardin’de, 12–14 yaşları arasında bir kız çocuğu, “paraları sayarken mutlu olan” iki kadın tarafından fuhuşa zorlanır, özgürlüğünden yoksun bırakılarak kapatılır ve çok sayıda yetişkin erkek tarafından tecavüze uğrar (🔗). Savcılığa şikâyet 2003’te yapılır, 28 kişinin kimliği belirlenir, 27’si tutuklanır. Mardin Ağır Ceza Mahkemesi’nde otuz beş duruşma yapılır. Bu süreçte çocuk defalarca muayeneye, ifadeye, yüzleştirmeye zorlanır. Dava yıllarca sürünür. Sonunda düşük cezalar ve indirimlerle sonuçlanır, birçok sanık neredeyse cezasız kalır. AİHM, 9 Şubat 2021 tarihli kararında Türkiye’yi mahkûm ederken, dosyanın sadece bir cinsel suç davası olmadığını, çocuğun korunmasında devletin gösterdiği özen eksikliğinin ve ikincil travmatizasyonun başlı başına bir insan hakları ihlali olduğunu vurgular (🔗, 🔗).

NÇ dosyası, “ahlaksız bir kız” dosyası değildir; NÇ dosyası, çocuk bedenini ortak mülk sayan devlet–erkek ortaklığının en çıplak görünür olduğu belgedir. 13 yaşındaki bir çocuk için “rıza var mıydı?” sorusunu ciddiyetle tartışabilen yargı dili, ahlak bekçiliği değil, rezalet mühendisliğidir. Bu, vaaz malzemesi değildir; adliye koridorlarında, muayene odalarında, zabıt kâğıtlarında üretilen bir vahşettir. NÇ’nin “ahlaklı/ahlaksız” olması bir yana; 14 yaşında bir çocuğu onlarca yetişkin erkeğin eline bırakıp, sonra o çocuğu sanıklarla yüzleştirirken psikolojik olarak lime lime eden bir sistemin “ahlakı” diye bir kategori yoktur. Orada sadece kurumsal rezalet vardır.

Bu rezalet, yapılmış istismarı durdurmadığı gibi, onu resmi prosedür haline getirir. Her yeni duruşma, her yeni muayene, her yeni çapraz sorgu, travmayı tekrar tekrar üretir. AİHM kararının değeri, sadece Türkiye’yi mahkûm etmesinde değil; çocukların cinsel suç davalarında ikincil mağduriyete uğratılmaması gerektiğini özellikle vurgulamasındadır. Yani mahkeme, mahkemenin kendisini travma üretim merkezi olarak teşhis etmiştir. NÇ davası, 20 Kasım “çocuk hakları günü”nde yapılan şekerli konuşmaların gerçekte neye tekabül ettiğini gösteren kara bir aynadır.

Mahkeme dünün Twitter’ıydı, Twitter bugünün mahkemesi

NÇ dosyasına bakarken bir şey daha görünür hale gelir: mahkeme salonunun işleyişi ile bugünün sosyal medya linç kültürü arasındaki benzerlik. Duruşmalarda NÇ’ye defalarca “olayları anlat” denir. Başka bir savcı “biraz daha ayrıntılı anlat” der. Yüzleştirmede sanıklara bakması istenir. Muayene odasında bedenine tekrar tekrar bakılır. Bu tekrarların hukuki gerekçeleri vardır ama psikolojik sonucu tek kelimeyle “replay”dir. Travma, kanıt üretmek için tekrar tekrar oynatılır. Delilin adı travmadır ama travma, yeniden yaşatılmak pahasına delil haline getirilir.

Bugün sosyal medyada taciz, istismar, şiddet anlatılarında benzer bir mekanizma çalışır. Bir kadın yaşadıklarını yazdığında, altına “screen var mı”, “video nerede”, “ses kaydı?” diye sorular düşer. Kanıt talebi, travmanın yeniden kurulmasını ister. Kimi zaman eski mesajlar, fotoğraflar, yazışmalar paylaşılır; kimi zaman “kanıt sunamayan” inandırıcı sayılmaz. Mahkemenin “anlat” dediği yerde sosyal medya “screen” der. Mahkemenin zabıt kâğıdı, Twitter’ın thread’ine dönüşmüştür. Her iki durumda da travma, ilgili kişiyi korumak için değil, seyirliği beslemek için yeniden üretilir.

Mahkeme, NÇ davasında o dönemin offline Twitter’ı gibi çalışmıştır. NÇ, adliye koridorlarında şehrin dedikodu malzemesine dönüşürken, bugün sosyal medyada herhangi bir kadın ya da genç, yaşadıklarını anlattığında topyekûn timeline’ın malzemesi haline gelir. Mahkeme “duruşma salonunu boşaltma” ihtiyacı duyduğunda bile, zabıtların ürettiği söz dolaşıma girmiştir. Bugünün Twitter’ı ise duruşma salonunu hiçbir zaman boşaltmaz; herkes her duruşmada en ön sıradadır. Ortak mantık değişmez: zorla travma yineletmek.

NÇ’den ZÇ’ye: sokak dosyasından server dosyasına

NÇ davası bir çocuk istismarını sokak ve adliye üzerinden kayıt altına alırken, iki binli yılların sonunda ve 2020’lerde benzer vakalar server odaları üzerinden kayda giriyor. Tam da AİHM’nin NÇ kararını bildirdiği ve Göntem’in skandal beyanını yaptığı 2021 yılında 15 yaşında bir genç kız için kayıp ilanı verilir; ailesi onu bulmak için devletin kapısını çalar. Gazetelerde küçük haberler çıkar. Dört yıl sonra aynı isim, yetişkin içerik platformu OnlyFans’ta bir hesapta görünür hale gelir. Haber siteleri “2021’de kaybolmuştu, şimdi OnlyFans’ta bulundu” başlıkları atar (🔗, 🔗). Kız, hakkındaki “kaçırıldı” iddialarını reddederek “kaçırılmadım, 18 yaşındayım, reşidim ve hayatımdan memnunum” der. Bu arada bazı içeriklerin 18 yaşından önce çekildiği iddiaları dolaşır, manipülasyondan söz edenler çıkar.

Bu kişi için burada sadece kısaltma kullanılabilir: ZÇ. Çünkü mesele, bireyin kimliğinden çok, NÇ ile ZÇ arasındaki yapısal sürekliliktir. NÇ, 12–14 yaşındayken fuhuşa zorlanmış ve devlet tarafından korunamamış bir çocuktur. ZÇ, 15 yaşında kaybolmuş, yıllar sonra yetişkin içerik platformunda “kendi isteğiyle” içerik ürettiğini söyleyen bir gençtir. NÇ için mahkeme “rıza var mıydı?” diye sorarken, ZÇ için sosyal medya “reşit mi, özgür mü, karışmayalım” diye rahatlar. Oysa iki dosyada da ortak nokta, çocuk yaşta kaybolan ve yetişkin erkeklerin küresel arz rejimine eklemlenen bir beden söz konusudur.

ZÇ’nin hikâyesi, haberlere yansıdığı kadarıyla şu adımlarla ilerler: 2021’de kayıp ilanı, sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar, ailelerin endişesi; aradan geçen yıllar; 2025’te bir OnlyFans hesabında görülen yüz; “Bu o mu?” diye soran paylaşımlar (🔗, 🔗). Sonra haber sitelerinin “bulundu” manşetleri. Ardından ZÇ’nin açıklaması: kaçırılmadığını, reşit olduğunu, memnun olduğunu söylemesi. Kayıp dosyası platform dosyasına dönüşür. NÇ dosyasında olduğu gibi, burada da “devlet çocuğu korumuş mudur?” sorusu pek sorulmaz; “kendi isteğiyle mi yapıyor?” sorusu öne çıkar.

NÇ’den ZÇ’ye uzanan çizgi, bir ucunda Mardin sokaklarını, diğer ucunda global platform server’larını tutar. NÇ, sokakta erkeklerin elinde oyuncaktır; ZÇ, ekranda abonelerin elinde kukla. Aradaki süreklilik, devletin çocukları korumamakta ısrar eden politikasıdır. Aradaki fark, istismarın artık offline değil, online, artık kapalı odalarda değil, küresel abonelik ekonomisinde gerçekleşmesidir. NÇ, mahkeme zabıtlarında; ZÇ, abonelik panelinde kaydedilir. Değişmeyen tek şey, çocuğun kaybolmasıdır.

Gözelkarı: Ayfon kadrajında yaşayan karikatür kadın

Bu noktada “gözelkarı” kavramına ihtiyaç doğar. Gözelkarı, gerçek kadının değil, erkek bakışının ve algoritmanın ortaklaşa çizdiği bir karikatürdür. Gözelkarı, bir köşede Ayfon çeken ve kendini ekranda sürekli kontrol eden gövdenin adıdır. Gözelkarı’nın hikâyesi yoktur; belki arkaplanda bir kayıp dosyası, bir istismar geçmişi, bir göç öyküsü vardır ama bu, anlatılmaz. Anlatılan, gövdenin kadrajda nasıl durduğudur. Gözelkarı, üç efendiye aynı anda çalışır: yaşlı abonelere, komisyon kesen platforma ve bu figürü “özgür kadın” diye pazarlayan söyleme.

Gözelkarı kavramı, kadına hakaret değildir; kadını gövdeye indirgeyen rejime hakaret etmeye yarar. Çünkü burada saldırıya uğrayan, herhangi bir birey değil, kadının özne olarak var olma imkânıdır. Gözelkarı, “kadının” yerini alır; gözelkarı, bir bakıma kadının sahte ikizidir. Gerçek kadın, işsizliği, borcu, aile şiddetini, çocukluğunu, travmasını, göç yollarını, hepsini aynı anda taşır. Gözelkarı ise bunların hepsini Ayfon’un dışına iter; sadece ışık ve açı kalır. “Kadın” sözcüğünün içi travmalarla dolu; “gözelkarı” sözcüğünün içi ışıkla ve filtreyle.

Bazı feminist çevreler, gözelkarı figürünü “özneleşmiş kadın” diye okur. “Kendi bedeni üzerinde söz sahibi”, “kendi emek gücünü satmayı seçen”, “erkekleri sömüren” bir güya tersine çevirme hikâyesi anlatılır. Oysa NÇ’den ZÇ’ye uzanan dosyalar, bu “özgür seçim” masalının arkasında çocukluk istismarı, yoksulluk, eğitim hakkından mahrumiyet, kayıp ilanları, manipülasyon ve şantaj olduğunu gösterir. Gözelkarı’nın kadraja girmesinden önce neler olduğunu soran pek yoktur; gözelkarı’nın “paraları sayarken mutlu” olup olmadığını soran çoktur. Gözelkarı, böylece travmanın üstüne çekilmiş bir renkli bant olur.

Sanatsepetçilik: afyon şiirinden Ayfon gözelkarısına

Nazım Hikmet, bir yazısında “sanatı hâlâ afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir” diye uyarmıştı (🔗). Bu cümle, sanatın bireyi ve toplumu uyuşturmak için kullanılmasına dönük bir teşhistir. Bugünün dünyasında bu teşhis şöyle güncellenebilir: sanatsepetçilik, bir köşede Ayfon/iPhone çeken gözelkarı kabilinden telakki ediliyor. Yani sanat, gözelkarının ekran kadrajına sığdırılabildiği ölçüde sanat; etkileşim aldığı, viral olduğu ölçüde “cesur” sayılıyor.

Sözde “tabu yıkan”, “şok edici”, “kışkırtıcı” işler, çoğu zaman gözelkarı estetiğini yeniden üretmekten başka bir şey yapmaz. Sahnede ya da galeride (ya da galerisi Ayfon ekranı olan bir profilde) travma, cinsellik ve politika, birbiriyle “şık” biçimde harmanlanır. Ama NÇ gibi dosyaların, ZÇ tipi vakaların, kayıp çocuk–xxx hatlarının üzeri, bu sanatsepetçi cilayla kapatılır. “Sanat afyondur” diyen teşhis, bugün “sanat Ayfon’dur” diye de okunabilir: Ayfon ekranında akmayan hiçbir acı, sanat sayılmamaya başlar.

Işık Barış Fidaner’in Žižek–Nadya yazılarında yaptığı gibi, sanatla sömürünün iç içe geçtiği bu alan analiz edilmeden, gözelkarı figürünün politik anlamı kavranamaz (🔗, 🔗). Sanatsepetçilik, gözelkarıyı özgürleştiriyor gibi yaparken, aslında gözelkarının efendilerini özgürleştirir. Sanatın afyonu, bugün Ayfon’un gölgesinde, gözelkarı üzerinden nüfuzu yayar.

Sol ve woke feminizm: platform karşısında stratejik suskunluk

Sol örgütler ve woke feminizm çevreleri, emperyalizm, artı-değer, güvencesiz emek, gig ekonomisi gibi başlıklarda yıllardır teorik üretim yapar. Kurye uygulamaları, taksi platformları, yemek dağıtım ağları üzerine sayfalar dolusu yazı yazılır; haklı olarak. Ancak iş bedenin doğrudan meta haline geldiği, fuhuş piyasalarıyla ve abonelik platformlarıyla kesişen alanlara geldiğinde, aynı çevrelerde bir suskunluk belirir. Kayıp çocuk–xxx platform hattı, “konu karmaşık” diye geçiştirilir. ZÇ gibi vakalar hakkında net söz söylemekten kaçınılır.

Bu suskunluğun bahanesi çoğu zaman “özgür seçim” söylemidir. “Kimsenin tercihine karışılmamalı” cümlesi, pratikte patronu, platformu ve aboneleri koruyan bir kalkan gibi işlev görür. NÇ davasında çocuk için “rıza var mı?” diye soran zihniyetle, ZÇ dosyasında “reşit, tercih eder, bize ne” diyen zihniyet arasında yapısal bir benzerlik vardır. Her ikisi de yapısal şiddeti bireysel tercihe indirger. Sol örgütler, “fuhuşa zorlanan kadınlar” başlığını yalnızca en uç örnekler üzerinden konuşur; platformlar tarafından “eğlenceli yol” diye pazarlanan gözelkarı emek biçimlerine dokunmaz.

Bu, woke feminizmin ve sol liberal politikanın ortaklaşa ürettiği bir otosansürdür. “Kızlar içerik satarak para kazanıyorsa bu da bir emektir, saygı duyalım” noktasına gelindiğinde, kayıp çocuk dosyaları, istismar geçmişleri ve manipülasyon hikâyeleri arkaplan gürültüsü sayılır. Sol örgütler, 25 Kasım’da “Aileye kul, sermayeye köle olmayacağız” diye bağırırken, üçüncü efendiyi –platformu– ağza almaz. Böylece hem aileyi hem patronu hem platformu aynı anda karşısına alması gereken mücadele, üçüncü eksende havlu atar.

Atasözleriyle sol feminizmin platform siyasetini okumak

Türkiye’nin atasözleri, yılan temalı cümlelerle doludur. “Denize düşen yılana sarılır”, “bize dokunmayan yılan bin yaşasın”, “her taşın altına elini sokma, ya yılan çıkar ya çıyan”, “sevgi geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur”, “yılan ne kadar eğri gitse de deliğine doğru gider”. Bunlar halk bilgeliği diye öğretilir ama aynı zamanda politik körlüğün dilsel formatlarıdır. Platform ekonomisine ve gözelkarı rejimine baktığımızda, bu atasözlerinin hiçbiri masum değildir.

“Denize düşen yılana sarılır” cümlesi, ZÇ tipi vakalar üzerinden şöyle yeniden kurulur: Ülke şartları ağır, ekonomik kriz derin, aile baskıcı, kızlar da “denize düşmüş”, yılana sarılmakta haklıdır. Yılan burada platformdur, abonelik ekonomisidir, yaşlı erkeklerdir. Woke feminizm, “denize düşen yılana sarılır”ı bir tür mazur gösterme aracına dönüştürdüğünde, pratikte “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığına kayar. Yılanın kimi ısırdığı, kimi boğduğu, kimi kayıp ilanından abonelik paneline sürüklediği konuşulmaz.

Sol, “taşın altına elini sokmak”la övünür. Ama atasözü uyarır: “Her taşın altına elini sokma, ya yılan çıkar ya çıyan.” Platformların taşını kaldırmayan, gözelkarı ekonomisinin altına bakmayan sol, aslında taşın üstünde yürüdüğünü sanan ama taşın altındaki yılanı görmezden gelen bir konforsuz konfor alanında yaşar. “Sevgi geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur” sözü, platformda beğenilmeyi sevgi sananların kaderini tarif eder: Like, sevgi değildir; abonelik sadakat değildir; bahşiş desteğin temeli değildir. Bunlar, yılanın cilalı derisidir.

“Yılan ne kadar eğri gitse de deliğine doğru gider.” Sosyal medyada pornografikleşen içeriklerin “münferit”, “sıradan”, “benim alanım değil” diye geçiştirilmesi, bu atasözünün sosyolojik versiyonudur. Yılan, eğri kıvrımlar çizerek platformlar arasında dolaşsa da, sonunda istismar ve sömürü deliğine yönelir. NÇ dosyası, ZÇ dosyası, Şahmaran sahneleri, Žižek–Nadya talk-show’u hep aynı deliğe doğru eğilen yılan hareketleridir. Yılanın gittiği yeri söylemeden, atasözlerini sadece hüzünlü bir bilgelik gibi tekrar etmek, politik bir kaçıştır.

“Kızlar dikkat edin” linci ve kadın cinayetlerinde görünmez fuhuş boyutu

Pınar Gültekin’in 2020’de eski sevgilisi tarafından öldürülmesinin ardından, Haluk Levent sosyal medya hesabından “Kızlar, ilişkinizin daha başında şiddete maruz kalırsanız bunu hoş görmeyin, uzaklaşın, yoksa katledilirsiniz” anlamına gelen bir mesaj paylaştı. Bu mesaj, kısa sürede “kadınlara akıl veriyor”, “suçu kadınlara yüklüyor” tepkileriyle karşılandı, sanatçı özür diledi, tweet’ini sildi, sonra tepkilere kızıp özrünü geri alarak mesajı yeniden paylaştı (🔗, 🔗). Burada Haluk Levent’in ifadesinin problemli yanları elbette tartışılabilir; ancak asıl dikkat çekici olan, “kızlar dikkat edin” cümlesinin bile linç edilebildiği bir iklimde yaşamamızdır.

Aynı iklimde kadın cinayetleri dosyalarında fuhuş, escortluk, sugar ilişkileri, ekonomik şantaj ve platform tabanlı ilişkilerin rolü ya hiç konuşulmaz ya da “magazin” hanesine atılır. Şiddet “kıskançlık cinayeti”, “tutku suçu”, “ani öfke” gibi ifadelerle psikolojikleştirilirken, kadının yaşam koşulları, ekonomik bağımlılığı, erkekle kurduğu ilişkinin maddi zemini çoğu zaman dosyanın dışına çıkarılır. Kadın cinayetleri ile sömürülen cinsel emek arasındaki bağ, hem muhafazakâr hem liberal söylem tarafından karartılır.

“Kızlar dikkat edin” cümlesi linç edilirken, Merve Göntem’in “kızlar para karşılığı seks yaparken mutlu, bunda ne var ki” tonundaki cümleleri, bir tür “cesur gerçekçilik” diye savunulur. Bir erkek şiddete karşı uyarıda bulunduğu için tepki çeker; bir senarist, para karşılığı seks yapan liseli kızlardan “beslendiğini” söylediğinde, kendini “ahlak dersi vermiyorum” diye savunabilir (🔗, 🔗). Bu çelişki, gözelkarı rejiminin normalleştiği bir toplumsal bilinç durumunu gösterir.

Şahmaran: yılana sarılmanın Netflix pornografisi

Popüler kültürdeki en bariz yılan sahnelerinden biri, Netflix’in Şahmaran dizisindedir. Üçüncü bölümde Şahsu’nun yatağına giren yılanla adeta cinsel ilişki yaşadığı sahne, magazin haberlerinde “yılanla cinsel ilişki sahnesi olay oldu” başlığıyla dolaştı; Serenay Sarıkaya, gelen tepkilere “bence çok güzel bir sahne” diyerek cevap verdi (🔗). Yatakta yılanla sarmaş dolaş olan beden, “cesur”, “sınırları zorlayan”, “mitolojik” bir estetik içinde sunuldu.

Yılan folklorda genellikle uyarı, tehlike, ihanet figürüdür. “Yılanın başını küçükken ezeceksin”, “yılanı deliğinden çıkarma” gibi deyimler bu figürün etrafında şekillenir. Şahmaran’da ise yılan, erotik bir partnere dönüştürülür. Böylece “denize düşen yılana sarılır” atasözü, literal bir sahneye dönüşür: Yatakta yalnız olan kadın, yılanla birleşir. Kimlikçi woke kültür, bu sahneyi “kadın cinselliğinin özgürleşmesi”, “tabu yıkma”, “bedenle barışma” gibi sloganlarla paketleyerek meşrulaştırır. Yılan/fallus, kimlik politikaları aracılığıyla güzellenir.

Bu sahnenin ZÇ gibi vakaların normalleşmesine nasıl zemin hazırladığı düşünülmez. Yılan artık korkulacak yaratık değil, arzulanacak objedir. Yılanla birleşmek, “yasak”la birleşmek değil, “özgürlük”le birleşmek diye okunur. Oysa NÇ’den beri görülen şey, yılanın çocuk bedeninde bıraktığı izi silemeyen bir toplum tablosudur. Şahmaran’ın pornografik estetiği, bu izi görünmez kılar; Eylül’ün, ZÇ’nin, başka isimlerin şekilsiz acılarını mitolojik bir gökkuşağı filtresine sokar.

Žižek ve Nadya: felsefenin gözelkarılaşması

Küresel teorinin merkezi figürlerinden Slavoj Žižek, yıllar içinde bir tür “obscene filozof” karakteri inşa etti. Son örneklerden biri, Pussy Riot kurucularından Nadya Tolokonnikova ile yaptığı programdır. Nadya, Rusya’da Putin’e karşı “punk prayer” eylemiyle tanındı, iki yıl hapis yattı, sonra Berlin ve Los Angeles’ta cezaevi temalı sergiler açtı; aynı zamanda (yine) 2021’den beri OnlyFans’ta erotik içerik üreten bir XXX model olarak kariyerini sürdürmeye başladı (🔗, 🔗). Nadya, halen fiilen XXX modelidir; platformda çıplak bedenini satarak gelir elde eder, bunu da “aktivizmi finanse etmenin yolu” diye açıklar.

Žižek’in Nadya ile yaptığı programı Işık Barış Fidaner “Bak: Bir Amcık ve Bir Pezevenk Çirkin İnsanların Aklı Olmasını Bekliyor!” başlığıyla analiz etti (🔗). Programda Žižek, Nadya’ya “güzelliğinin geri çekildiğini, aslında bir zihninin olduğunu” söylerken, Fidaner bu sahnede, filozofun kendisiyle birlikte gözelkarı formatına teslim oluşunu gösterir. Felsefe talk-show’a, talk-show OnlyFans estetiğine, o estetik de platform ekonomisine bağlanmıştır. Žižek burada “yapay zeka kaygıları, inanç, devrimci ruh” üzerine konuştuğunu sanırken, aslında yapay zeka algoritmalarının bayıldığı clickbait formatında içerik üretmektedir.

Fidaner’in bir diğer metninde, “Biber Baba Slavoj, yapay zekâ kaygılı yaşlanan screenwalker Nadya Toll’a aura ödünç veriyor ve AI’yı alt etmek için kinky numaralar açıklıyor” cümlesiyle bu durum hicvedilir (🔗). Burada felsefe, gözelkarının yanına iliştirilmiş bir aksesuar haline gelmiştir. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” atasözü, bu bağlamda “tatlı, sapık, şakalı teori dili, fallusu ekrandan çıkarır” şeklinde işler. Nadya’nın fiilen XXX modeli olması, programın estetik merkezidir; felsefe bu merkezin etrafında dönerek kendi yerini kaybeder.

Bu, sanatın ve teorinin gözelkarı rejimine boyun eğmesinin küresel örneğidir. Türkiye’deki NÇ ve ZÇ dosyalarıyla doğrudan bağlantılı değildir ama aynı platform mantığının başka bir tezahürünü gösterir. Felsefe, burada platform kuklalığına aura sağlamaktadır. Nadya’nın OnlyFans profili, Žižek’in teorik mirasıyla birlikte aynı ekranda yan yana durur. Gözelkarı, beynini satmış filozofla el ele dolaşır.

Sonuç: Aileye kul, sermayeye köle, PLATFORMA KUKLA OLMAYIN

Bu tabloya 20 Kasım–25 Kasım hattından bakıldığında şunlar görünür: 20 Kasım’da korunamayan çocuk, NÇ dosyasında devlet eliyle travmatize edilen bir beden olarak kayıtlara girer. 25 Kasım’da konuşulan kadın, ZÇ dosyasında kayıp ilanından xxx platforma savrulan bir gövde olarak sosyal medyada karşımıza çıkar. Arada Eylül’ün “paraları sayarken mutlu” olduğu, Galler’e gitmek için “eğlenceli yol” seçtiği masalar kurulur. Galler hayalleri, galeri gerçekleriyle yer değiştirir. Afyon savaşlarının tarihsel afyonu, bugünün Ayfon içeriklerine dönüşür. Şahmaran’da yılana sarılmak, Žižek–Nadya programında XXX modelin filozofla şakalaşması, Haluk Levent’in “kızlar dikkat edin” cümlesinin linç edilmesi, hepsi aynı gözelkarı rejiminin farklı sahneleridir.

Bu rejimde çocuk önce kaybolur, sonra “reşit” etiketiyle platforma teslim edilir. Aile çocuğu korumaz, sermaye güvenceli iş sunmaz, platform “gel bedenini satarak kurtul” diye uzanır. Sol örgütler, woke feminizmin etkisiyle bu üçüncü efendiye dokunmaktan kaçınır. Atasözleri yılanı romantikleştirir; “denize düşen yılana sarılır” mazur gösterilir; “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” sessizce onaylanır. Gözelkarı, bu sessizliğin ekran figürüdür.

Bu yüzden “Aileye kul, sermayeye köle olmayacağız” demek tek başına yetmez (🔗, 🔗). Bu cümlenin içine üçüncü eksen de yazılmak zorundadır. Evde aileye kul, işte sermayeye köle, ekranda platforma kukla olmayı reddetmeyen hiçbir mücadele, NÇ’den ZÇ’ye uzanan rezalet zincirini kıramaz. Slogan güncellenmelidir: Aileye Kul, Sermayeye Köle, PLATFORMA KUKLA OLMAYIN. Çünkü üçü birleştiğinde geriye çocuk kalmaz; geriye sadece bir köşede Ayfon çeken gözelkarı gölgeleri kalır.

EK: Merve Göntem’in skandal açıklaması

Yaşadığı varoş mahallede babaannesiyle yaşadığı evinden, hayatta bir şekilde kendince birtakım masalara oturmak için, birtakım ortamlara girmek için, bir hayalini gerçekleştirmek için Galler’e gitmek için eğlenceli bir yol seçmiş gibi geliyor bana. Eylül’ün hikayesi aslında bir ‘düşme hikayesi’ değil. Yani bunu para karşılığında seks yapmasından dolayı bir rahatsızlık duymuyor. Bundan keyif alıyor. Bu paralarını sayarken mutlu. Galler’e gitme gibi bir motivasyon koymuş kendine ama Galler’e gitmek gitmemek aslında o kadar da umrunda değil. Eylül, bir sürü kız gibi bana Twitter’dan sürekli yazan 2000 doğumlu o kızlar gibi bir şekilde bu ülkeden kurtulmak isteyen bir kız. Ona bu motivasyonu veren ülke şartları, bu atmosfer, bu karanlık içinde kendince birtakım eğlenceli bir şey yaratmaya çalışması daha çok keşke konuşulsa. Daha çok insanla bunun sohbetini edebilsek isterim ben. Ben de kız lisesi mezunuyum. Benim lisemde para karşılığı seks yapan kızlar vardı. Sınıf arkadaşlarımdı ve biz onlara eskort demiyorduk mesela, çok normalleriydi. Eylül’ü yazarken onlardan çok etkilendim ve beslendim. Ya da üniversitelerde, yurtlarda kalan, şehir dışından İstanbul’a okumaya gelip burada birtakım gece kulüplerine gidebilmek için bunu yapan o kadar çok genç kız var ki… Biz bunu araştırırken ve bu diziyi yaptıktan sonra Instagram’da ‘ben Eylül’üm’ diyen, Bağcılar’da ya da Kadıköy’de, Moda’da yaşayan kızlarla dolu. Çok üzerine düşünüyorum bunun, çok üzerine kafa yoruyorum aslında. Hayır. Yani buradaki genç kızlar bıktı. O kadar çok şeyden bıktılar ki… Giydikleri etek boyuna karışılmasından bıktı. Onlar için birisiyle para karşılığı seks yapmak ne ki? Dünyada o kadar fazla kötülük var ki… Her gün bir sürü insan öldürülüyor. Bir kızın para karşılığı seks yapması o ya bu ne ki? Bu bence çok şey kalıyor. Yaşadığımız sertlik içinde light kalıyor bana göre. Burada daha bir karanlık var. Ve bu karanlık içinde bu kız kendi eğlencesini yaratmış. Bu kadar yani. Evet. Yani evet, bunun örneklerini çok fazla görüyoruz ve sebepler de aslında hepsi aynı sonuca çıkıyor. Yani OnlyFans’ta görüntülerini satmak mı? Git OnlyFans’ta en iyi görüntüleri sat ama bunun en iyisi ol. Hani bunda hiçbir ahlakçılık da tanımıyorum, hiçbir sınır da tanımıyorum bu anlamda.

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat