🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
Medeniyet Tedavisinde Dört Vakanın Gidişatı: Rusya, Türkiye, İran, Çin / Dijital Genelev: Korona Mazeretli Kamerafilik 31ciler İttifakı: Uzaktan Çalışma, Instagram, Zoom, OnlyFans
Türkiye’de bir çete liderinin, hakkında süren soruşturmalardan ve olası mahkûmiyetten kaçmak için önce siyasi parti kurup sonra bu partinin “genel başkanı” kimliğine bürünerek yurtdışında “Türkiye’de baskı görüyoruz” diyerek sığınma talep etmeyi planladığının ortaya çıkmasının, naylon iltica düzeninin ne kadar kurumsallaşabildiğini gösteren çarpıcı bir işaret olduğunda kuşku yok; BirGün’de aktarıldığı üzere, tabela partilerinin yalnızca kartvizitle iş takip etmek ya da genel merkezlerinde kumar oynatmak için değil, aynı zamanda çete ve mafya davalarına konu isimlerin kendilerine sahte bir siyasi kimlik zırhı üretmesi için kullanıldığı, naylon bir parti tabelasının Avrupa kapısında “siyasi mülteci” anahtarına dönüştürüldüğü anlaşılıyor (🔗, 🔗); bu örnek, Türkiye’den Rusya’ya, Çin’den İran’a uzanan daha geniş bir tabloda, sığınma hukukunun korunmaya muhtaç insanlar için değil, suç ekonomisinin aktörleri için de kalkanca kullanılabildiği, naylon siyasi kimliklerin ve fabrikasyon mağduriyet masallarının örgütlü bir sektör haline geldiği daha büyük hikâyenin sadece ilk sahnesi olarak okunmalıdır.
0- Giriş: genel tablo, masal ile gerçek arasındaki ince çizgi
Dünyanın her yerinde sığınma hukuku, en çıplak haliyle şu fikre dayanır: Bir insan, devletinin ya da toplumunun elinden can güvenliğini sağlayamıyorsa ve zulme uğruyorsa, başka bir ülke ona kapısını açar. Mülteciliğin hukuki tanımı, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nden bu yana, ırk, din, milliyet, belirli bir toplumsal gruba aidiyet ya da siyasi görüş nedeniyle zulüm görme korkusu etrafında şekillenir. Kâğıt üstünde oldukça berrak duran bu şema, uygulamada son derece karmaşık bir alana dönüşmüştür. Çünkü aynı koruma mekanizması, insanların çaresizliğinden para kazanmaya çalışan aracılara, kaçakçılara ve sahte dosya tüccarlarına da çok güçlü bir pazar sunar.
“Naylon iltica şebekeleri” denildiğinde, sadece tek başına yalan söyleyen başvuru sahiplerinden değil, sistemli şekilde “hikâye ve evrak üreten”, bunu bir hizmet olarak pazarlayan, fiyatlandıran ve sosyal medya üzerinden müşteri toplayan yapılardan söz etmek gerekir. Bu şebekeler, kimi zaman bir avukatlık bürosu görüntüsü altında, kimi zaman göçmen danışmanlığı şirketi, kimi zaman da TikTok’ta yayın açan bir “girişimci” kimliğiyle faaliyet gösterir. New York’ta Çinli başvuruculara hazır zulüm hikâyeleri satan ve binlerce dosyanın yeniden incelenmesine yol açan “Operation Fiction Writer” soruşturmasında ortaya çıktığı gibi, bu tip yapılar yalnızca bir-iki vakayı değil, binlerce insanın dosyasını aynı kalıp cümlelerle doldurabilir (🔗, 🔗, 🔗). ABD İç Güvenlik Bakanlığı’nın ve FBI’ın ortak yürüttüğü bu soruşturmada, Çinli sığınmacılar için çalışan bir dizi hukuk bürosu ve aracı, sahte dini baskı ve zorla kürtaj hikâyeleri kurgulayıp müşterilerini yemin altında yalan söylemeye hazırladığı için ceza aldı.
Benzer şekilde, 2025’te New York’ta görülen Tenzin Norbu davasında, Tibetli bir adamın 2007 ile 2018 arasında onlarca sahte iltica başvurusu düzenlediği, müşterilerini nasıl konuşacakları konusunda koçluk yaptığı ve bu işten 170 bin dolar civarında kazanç sağladığı ortaya çıktı. Norbu, ABD Göçmenlik Servisi’nin (USCIS) soruşturması sonunda 27 ay hapis ve mal varlığına el koyma cezası aldı (🔗, 🔗, 🔗). New York’taki “Russian America” isimli göçmenlik firması etrafında açılan davalarda ise, şirketin özellikle Rusya ve eski Sovyet coğrafyasından gelen müşterilere siyasi ve LGBTİ temelli sahte iltica dosyaları sattığı, blog yazılarını “hayalet yazarlar”a yazdırdığı ve müvekkilleri yemin altında yalan söylemeye hazırladığı anlatılıyor (🔗, 🔗, 🔗, 🔗).
Bu tabloya bakarak “iltica sistemi baştan sona suistimal ediliyor” demek kolaydır, ama yanlış olur. Aynı ülkelerden gelen binlerce insan, gerçekten işkence görmüş, yıllarca cezaevinde kalmış, zorla kaybedilmiş akrabalarını aramış, toplama kamplarında tutulmuş, cinsel yönelimi, etnik kimliği veya inancı nedeniyle ölüm tehdidi altında yaşamıştır. Türkiye için İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2025 raporunda muhalif siyasetçilere, gazetecilere ve hak savunucularına karşı sistematik baskı, hukukun bağımsızlığının erozyonu ve ağır hak ihlalleri ayrıntılarıyla anlatılır (🔗, 🔗). Rusya’da Çeçenya’daki eşcinsel erkeklere yönelik 2017 ve sonrasındaki “temizlik” kampanyası, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla belgelenmiş bir devlet şiddeti örneğidir (🔗, 🔗, 🔗). Çin’in Sincan bölgesinde Uygur ve diğer Müslüman azınlıklara yönelik kitlesel gözaltılar, yeniden eğitim kampları ve zorla çalıştırma uygulamaları, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2022 tarihli değerlendirme raporunda “uluslararası suçlara, özellikle de insanlığa karşı suçlara varabilecek ölçekte” olarak nitelendi (🔗, 🔗). İran’da Mahsa (Jîna) Amini’nin 2022’de “ahlak polisi”nin gözaltısında hayatını kaybetmesinin ardından başlayan “Jin, Jiyan, Azadî” protestolarının şiddetle bastırılması, yüzlerce insanın öldürülmesi, onlarcasının idam edilmesi, on binlerce kişinin tutuklanması ve işkence iddiaları, uluslararası insan hakları örgütlerinin ve BM özel raportörlerinin raporlarında ayrıntılarıyla yer alıyor (🔗, 🔗, 🔗, 🔗).
Dolayısıyla bu makalenin amacı, “herkes yalan söylüyor” demek değil; tam tersine, gerçek zulmün son derece yoğun olduğu alanlarda, naylon iltica şebekelerinin nasıl aynı temaları kopyala-yapıştır masallara dönüştürdüğünü ve bunun hem koruma ihtiyacı olan kişilere hem de iltica sistemine nasıl zarar verdiğini göstermektir. Her ülke için önce şebekelerin kurguladığı masallara, sonra aynı temaların içindeki gerçek mağduriyetlere bakmak, aradaki çizginin ne kadar bulanıklaştığını anlamayı kolaylaştırır.
1- Türkiye’den uydurulan mağduriyet masalları ve gerçek mağduriyetler
Türkiye’den Avrupa Birliği ve ABD’ye yönelik sığınma başvurularındaki artış, özellikle 2016 sonrası siyasi krizler, ekonomik çöküş, genç işsizlik ve kutuplaşmış siyasetle birlikte hızlandı. Bu tablo, bir yandan gerçekten baskı gören geniş bir kesim yaratırken, diğer yandan “gerekçesi olmayan” ama ülkeyi terk etmek isteyen insanlar için de büyük bir pazar oluşturdu. Tam bu noktada, TikTok’ta, Instagram’da ve kapalı Telegram gruplarında yeni bir “iş modeli” türüyor: Naylon iltica şebekeleri.
Serbestiyet’in 2024 tarihli bir özel haberinde, Türkiye’den Avrupa’ya siyasi iltica başvurusu yapmak isteyen ama dosyasında ağır bir gerekçe bulunmayan kişilere, 6 bin dolar karşılığında “tam paket” satan bir yapı anlatılıyor (🔗). Haberde, TikTok’ta canlı yayın açarak müşteri arayan “danışmanların”, Adalet Bakanlığı’nın dijital yargı sistemi UYAP’ta sorgulandığında görünür olan sahte iddianameler, darp raporları, arama–yakalama kararları ve HDP üyelik kartları ürettikleri anlatılıyor. Aynı haber ve onu takip eden sosyal medya paylaşımlarında, “sahte tutuklama kararı, HDP kimliği, darp raporu, UYAP’ta görünen iddianame üretilir” gibi cümlelerin reklam metni gibi kullanıldığı görülebiliyor (🔗, 🔗, 🔗). Paketlerin bir versiyonunda, müşterinin tır kasasında Avrupa’ya geçirilmesi, önceden planlanan bir noktada “yakalanması” ve yanında taşıdığı bu hazır dosya ile iltica başvurusu yapması öngörülüyor.
Bu ticarette satılan masallar genellikle birkaç ana temas etrafında dönüyor. Birincisi, Kürt kimliği ve PKK/HDP eksenli siyasi dosyalar. Müşteriye, “HDP üyesi/sempatizanı olduğun için devlet seni takip ediyor, örgüt propagandasıyla suçluyorsun” hikâyesi giydiriliyor; sahte HDP kartları, sosyal medyada sonradan açılmış hesaplardan paylaşılan sloganlı gönderiler ve UYAP’ta iz bırakacak şekilde hazırlanmış sahte iddianame görüntüleri bu hikâyeyi destekliyor. İkincisi, 2016 darbe girişimi sonrası ortaya çıkan FETÖ soruşturmalarının şablonlaştırılmış bir karikatürü: Kimi dosyalarda, “Bank Asya’da hesabım vardı, ByLock kullandığım iddia edildi, KHK ile ihraç edildim, hakkımda soruşturma açıldı” gibi kalıplar, gerçekte böyle bir hukuki süreç yaşamamış kişiler için kurgulanıyor. Bazen, başka birinin dava bilgileri kötüye kullanılarak “kopya” bir dosya yaratılıyor. Üçüncü bir grup masal ise kimlik temelli: LGBTİ, Alevi ve ateist kimlik üzerinden aile içi şiddet, mahalle baskısı, işten atılma gibi vakalar, WhatsApp ekran görüntüleri ve sahte polis başvuruları eşliğinde paketleniyor. Bu temaların hiçbiri başlı başına sahte değil; Türkiye’de gerçekten de eşcinsel olduğu için ölüm tehdidi alan, Alevi olduğu için ayrımcılık yaşayan, inancını ya da inançsızlığını açıkladığı için tehdit edilen binlerce insan var. Sorun, bu gerçekliğin, “hazır anlatı” formatında müşteri başına fiyatlandırılan bir ürüne dönüşmesi.
Bu masalların arka planında, Türkiye’de insan hakları alanında yaşanan gerçek bozulma bulunuyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2025 Dünya Raporu’nda Türkiye bölümü, muhalif siyasetçilerin, belediye başkanlarının, gazetecilerin ve hak savunucularının keyfi soruşturma ve tutuklamalarla hedef alındığını, yargının yürütme karşısında bağımsızlığını büyük ölçüde yitirdiğini, barışçıl gösterilerin sistematik olarak dağıtıldığını anlatır (🔗, 🔗). Amnesty International’ın Türkiye değerlendirmesinde ise, işkence ve kötü muamele iddialarına karşı cezasızlık kültürü, siyasetçilerin, gazetecilerin ve aktivistlerin haksız yargılamaları, LGBTİ karşıtı söylemin ve mülteci düşmanlığının yükselişi vurgulanır (🔗, 🔗). Bu tablo, gerçek mağdurlar için yurtdışında güçlü bir argüman sunarken, aynı zamanda naylon şebekelerin de “piyasasını” oluşturur: Bir ülkenin hak ihlali sicili ne kadar ağırsa, o ülkenin vatandaşları için sahte iltica hikâyesi satmak o kadar kolay hale gelir.
Çizgi tam da burada bulanıklaşır. Uydurma dosyalarla sahaya çıkan bir TikTok danışmanının kullandığı motifler ile gerçekten cezaevinde işkence görmüş, işinden atılmış, pasaportuna el konmuş, hakkında uydurma terör dosyası açılmış bir insanın dosyasındaki motifler birbirine çok benzer. Hatta bazen aynı kişi, hem gerçek baskı yaşamış, hem de bu baskıyı hukuken “kanıtlamak” için bir şebekenin sahte belge paketine başvurmuş olabilir. Bu durumda “masal” ile “gerçek” birbirine karışır; mahkeme açısından bakıldığında, dosyanın bir kısmı doğru, bir kısmı sahte olabilir. Bu gri alan, hem karar verici makamlar için ciddi bir sınav, hem de gerçek mağdurlar için yeni bir risk anlamına gelir: Ne kadar çok naylon dosya dolaşıma girerse, aynı ülkenin gerçek mağdurlarına da o kadar şüpheyle bakılır.
2- Rusya’dan uydurulan mağduriyet masalları ve gerçek mağduriyetler
Rusya’dan ve daha geniş anlamıyla Rusça konuşan eski Sovyet coğrafyasından gelen sığınma başvuruları, özellikle Ukrayna savaşının başlaması ve kısmi seferberlik ilanı sonrası yeni bir dalga kazandı. On binlerce genç erkek, cepheye gönderilmekten kaçmak için ülkeyi terk etmeye çalışırken, siyasi muhalifler, gazeteciler ve LGBTİ bireyler de yıllardır artan baskıdan kaçıyor. Bu ortam, New York’taki “Russian America” davasında görülebileceği gibi, Rusça konuşan diasporaya yönelik sahte iltica “hizmetleri” için son derece uygun bir zemin yarattı.
ABD New York Güney Bölge Savcılığı’nın 2022 ve 2023’te yayımladığı suç duyurularına göre, “Russian America” adlı göçmenlik hizmetleri firması ve ona bağlı çalışanlar, başta Rusya ve Ukrayna olmak üzere eski Sovyet coğrafyasından gelen müşterilere, hiç hak etmedikleri halde iltica ve diğer statü türlerini kazandırmak için sistemli bir sahtekârlık ağı kurmuştu (🔗, 🔗, 🔗). Savcılığın iddialarına göre, şirket müşterilere hangi gerekçeyle iltica alabileceklerini anlatıyor, onların gerçek siyasi görüşlerinden bağımsız olarak “en çok tutan” temaları seçiyor, sonra da başvurulara kurgusal zulüm hikâyeleri yerleştiriyordu. Bu masallerin iki ana hattı vardı: Siyasi muhaliflik ve LGBTİ kimlik.
Siyasi muhaliflik senaryosunda, müvekkile “anti-Putin muhalifi”, “Navalnıy destekçisi” ya da “savaş karşıtı protestocu” profili yazılıyor, blog ve sosyal medya hesapları üzerinden rejimi sert ifadelerle eleştiren yazılar yayımlanıyordu. Bu yazılar çoğu zaman bizzat müşteri tarafından değil, “ghostwriter” denen profesyonel metin yazarları tarafından kaleme alınıyor, müşteriye de bu yazıları kendisi yazmış gibi sahiplenmesi öğretiliyordu (🔗). Böylece kişi, ülkesine döndüğü takdirde “internette devleti eleştirdiği için” tutuklanacağını iddia edebileceği bir sur place siyasi profil kazanıyordu. LGBTİ temalı dosyalarda ise çok daha çıplak bir sahtekârlık söz konusuydu. Savcılığın belgelerine göre, bir vakada, heteroseksüel bir erkek, sanki eşcinsel olduğu için ülkesinde saldırıya uğramış ve tehdit edilmiş gibi kurgulanan bir dosyayla iltica başvurusuna yönlendirildi; şirket çalışanları bu kişiye nasıl “eşcinsel gibi davranması” ve mülakatta hangi klişe cümleleri kullanması gerektiğini anlattı (🔗, 🔗).
Bu masallar, Rusya’daki gerçek hak ihlali tablosundan tamamen kopuk değildi; tam tersine, o gerçekliğin üzerine inşa ediliyordu. Çeçenya’da 2017’de patlayan ve sonraki yıllarda devam eden eşcinsellere yönelik “temizlik” kampanyası, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün ve diğer kurumların raporlarında, polisler tarafından gözaltına alınan, gizli gözaltı merkezlerinde işkence gören, bazıları ailelerine “namus cinayetine” teslim edilen erkeklerin tanıklıklarıyla belgelendi (🔗, 🔗, 🔗). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2023’te Maxim Lapunov davasında, Lapunov’un yalnızca cinsel yönelimi nedeniyle devlet görevlilerince işkence gördüğünü ve cezasızlık ortamının sürdüğünü tespit etti (🔗). Aynı şekilde, Moskova ve diğer büyük şehirlerde savaş karşıtı gösterilere katılan yüzlerce kişi, idari gözaltıdan ağır cezalara kadar uzanan bir yelpazede baskı gördü; bağımsız medyaya ve insan hakları örgütlerine yönelik baskılar her yıl yeni kısıtlamalarla derinleşti (🔗).
Dolayısıyla Rusya bağlamında da manzara iki katmanlıdır. Bir katmanda, gerçek anlamda hayatı tehlikede olan, işkence görmüş, hapse atılmış, savaş karşıtı olduğu için cezalandırılmış, Çeçenya’da cinsel yönelimi nedeniyle vahşice hedef alınmış insanlar vardır. Diğer katmanda ise, bu gerçekliğin temalarını kullanarak para kazanan ve müvekkillerine “sen aslında böylesin” diye rol yazan ticari şebekeler bulunur. Birçok dosyada, kişi gerçekten savaş istemediği için ülkesini terk etmiş olabilir, ama bu motivasyon “Navalnıy örgütleyicisiydim, beni öldürecekler” gibi abartılı yalanlara dönüştürülmüştür. Bazı dosyalarda, Rusya’da sıradan bir hayat yaşayan ve hiçbir siyasi faaliyeti olmayan birinin, New York’taki bir ofisin yönlendirmesiyle birdenbire “siyasi mahkûm adayı”na dönüşmesi, sistemin nasıl suiistimal edildiğini gösterir. Fakat bu, aynı temaya dayanan her başvurunun sahte olduğu anlamına gelmez. Karar verici için kritik olan, dosyanın iç tutarlılığı, kişinin anlatısının ülke koşullarıyla uyumu ve bağımsız kaynaklarla desteklenip desteklenmediğidir. Bu ince ayrım, hem sahteciliği cezalandırmak hem de gerçek mağdurları korumak için elzemdir.
3- Çin’den uydurulan mağduriyet masalları ve gerçek mağduriyetler
Çin’den AB ve ABD’ye yönelen sığınma hareketi, coğrafi nedenlerle çoğu zaman doğrudan değil, üçüncü ülkeler üzerinden ya da öğrenci/turist/çalışma vizeleri aracılığıyla ilerler. Pek çok başvuruda, kişi ülkesine döndürülmesi halinde siyasi ya da dini nedenlerle zulüm göreceğini iddia eder. Bu iddiaların bir kısmı, özellikle Sincan’daki Uygur ve diğer Müslüman azınlıklar, Tibetliler, yeraltı Hristiyan kiliseleri ve Falun Gong uygulayıcıları söz konusu olduğunda, ciddi uluslararası raporlarla desteklenir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin Sincan raporu, toplu keyfi gözaltıları, yaygın işkence iddialarını, zorla çalıştırmayı ve geniş çaplı din özgürlüğü ihlallerini “insanlığa karşı suçlara varabilecek” bir örüntü olarak nitelendirir (🔗). Amnesty International ve diğer örgütler, Uygur ailelerinin yıllardır kampta kaybolmuş yakınlarından haber alamadığını, aile birliklerinin parçalandığını ve dini/kültürel hayata ağır kısıtlamalar getirildiğini anlatır (🔗).
Tam da bu ağır gerçekliğin gölgesinde, Çinli başvurucular için bir “asylum mill” endüstrisi oluşmuştur. “Operation Fiction Writer” adlı soruşturma, Manhattan’ın Chinatown bölgesinde faaliyet gösteren ve binlerce Çinli başvurucuya kalıp zulüm hikâyeleri satmakla suçlanan avukatlık bürolarını hedef aldı (🔗, 🔗). Soruşturma kapsamında, bazı hukukçuların ve çevirmenlerin, müvekkillerine sahte dini baskı, zorla kürtaj ve gizli kilise baskını hikâyeleri yazdığı, bu anlatıları ezberletip mülakatlara hazırladığı ve sahte destekleyici belgeler ürettiği ortaya çıktı. Bir eski çalışan, kendi hukuk bürosunun, iltica başvurularında kullanılmak üzere hazır zulüm hikâyelerini “kalıp” olarak kullandığını, her müvekkile bu hikâyeden bir versiyon verildiğini ve belgelerin buna göre düzenlendiğini itiraf etti (🔗).
Bu kalıpların başlıcaları şunlardı: Tek çocuk politikasına uymadığı için zorla kürtaj veya kısırlaştırma uygulanan kadın; yeraltı Hristiyan kilisesinin toplantısına yapılan polis baskınında gözaltına alınan ve işkence gören inançlı; Falun Gong egzersizi yaptığı için gözaltı ve işkenceye maruz kalan kişi; demokrasi yanlısı ya da muhalif parti üyesi olduğu için takibe alınan başvurucu. Bu anlatılar arasında, gerçekte yaşanmış ve belgelenmiş olaylar olduğu gibi, tamamen avukatlık bürosunda uydurulmuş hikâyeler de vardı. Operasyonun yankıları hâlâ sürüyor; çünkü bu büroların hazırladığı binlerce dosyanın yeniden gözden geçirilmesi, birçok kişinin oturum statüsü açısından ciddi belirsizlik yaratıyor (🔗, 🔗).
Bu endüstrinin daha “niş” bir örneği, Tibetli Tenzin Norbu vakasında görüldü. USCIS’in 2025 tarihli basın açıklamasına göre Norbu, 2007 ile 2018 arasında onlarca Tibetli için sahte iltica başvuruları hazırladı, başvurulara yalan beyanlar yazdı ve müvekkillerini bu beyanları nasıl savunacakları konusunda çalıştırdı (🔗, 🔗, 🔗). Açıklamalara göre, bu dosyaların çoğu benzer Tibet temalı zulüm anlatıları içeriyordu; esas sorun, hikâyelerin birebir aynı kalıplarla tekrarlanması ve Norbu’nun bu masalları ücret karşılığında bir hizmet gibi satmasıydı.
Bir yanda bu sahtecilik ağı, diğer yanda Tibet’te ve Sincan’da yaşanan ağır baskı. Tibetliler için on yıllardır aktarılan, dil ve din özgürlüğüne yönelik müdahaleler, manastırların sıkı kontrolü, sert güvenlik rejimi ve siyasal ifade üzerindeki kısıtlamalar, sürgündeki Tibet topluluğu ve insan hakları örgütleri tarafından belgelenmiş durumda (🔗). Sincan’da Uygurların kitlesel gözaltı kamplarına kapatılması, ruhsatsız “çocuk bakım merkezlerine” zorla gönderilmeleri, namaz, sakal, başörtüsü gibi dini pratiklerin kriminalize edilmesi ve zorla çalıştırma iddiaları ise artık uluslararası hukuk tartışmalarının merkezinde. Yeraltı Hristiyan kiliseleri ve Falun Gong mensupları, inançları nedeniyle orantısız ceza ve idari yaptırımlara maruz kalıyor (🔗, 🔗).
Çin bağlamında da tablo yine iki katmanlıdır. Bir katmanda, ağır ve sistematik hak ihlallerinden kaçan, her an geri gönderilme korkusuyla yaşayan gerçek mağdurlar vardır. Diğer katmanda ise, bu gerçek ihlallerin siyasi ve hukuki ağırlığını kendi lehine kullanmak isteyen sahte dosya fabrikaları bulunur. Çinli orta sınıf göçmenlere yönelik “iltica paketi” pazarlayan bazı ofisler, kişiye hiçbir gerçek baskı yaşamamış olsa bile, “kiliseye yeni katılmış Hristiyan”, “gizli Falun Gong üyesi” veya “demokrasi aktivisti” rolü yazabilir. Bu noktada, Çin’de din ve ifade özgürlüğüne ilişkin gerçek riskleri analiz eden ciddi ülke bilgisi raporları ile, ticari şebekelerin copy–paste anlatıları arasındaki ayrımı yapabilmek kritik hale gelir.
4- İran’dan uydurulan mağduriyet masalları ve gerçek mağduriyetler
İran’dan gelen sığınma başvuruları, on yıllardır hem siyasi baskı hem de dinî ve etnik ayrımcılık temelli iddialar etrafında yoğunlaşır. 1979’dan bu yana, Bahaîler başta olmak üzere dinî azınlıklar, Kürtler, Beluçlar ve Ahvazlı Araplar gibi etnik azınlıklar, kadın hakları savunucuları, muhalif siyasetçiler, gazeteciler ve LGBTİ bireyler için zulüm riski çok yüksektir. 2022’de Mahsa (Jîna) Amini’nin “başörtüsü kurallarına uymadığı” gerekçesiyle ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetmesi, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla ülke çapında bir isyana dönüşmüş, bu isyan ağır bir devlet şiddetiyle bastırılmıştır. Amnesty International ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporları, protestolar sırasında yüzlerce kişinin öldürüldüğünü, en az 23 çocuğun güvenlik güçlerinin ateşiyle hayatını kaybettiğini, on binlerce kişinin tutuklandığını, işkence ve cinsel şiddet iddialarının yaygın olduğunu ve birçok protestocuya ölüm cezası verildiğini gösteriyor (🔗, 🔗, 🔗, 🔗, 🔗).
Bu ağır baskı tablosu, İranlı sığınmacılar için güçlü bir meşruiyet kaynağıdır, fakat aynı zamanda iltica sahtekârlığı için de “hazır malzeme” sağlar. Webamooz isimli, İran odaklı bağımsız bir siber suç ve dolandırıcılık araştırma platformu, son yıllarda hem sahte “mülteci dosyası” ticareti yapan şirketleri hem de Kanada gibi ülkelerde mahkemeleri yanıltmak için sahte siyasi profiller inşa eden bireyleri mercek altına aldı. “Adam Moradi aka Khashayar Moradverdi: Refugee Fraud to Crypto Scams” başlıklı kapsamlı incelemede, Adam Moradi’nin (Khashayar Moradverdi) 2014–2020 arasında Türkiye’de ve çevrimiçi ortamda İranlılar için sahte iltica dosyaları sattığı, panahjooyan.com ve Mohajeran TV gibi platformlar üzerinden “garantili case” pazarladığı ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin Türkiye’den çekilerek başvuruları tamamen Göç İdaresi’ne devretmesiyle bu iş modelinin çöktüğü anlatılıyor (🔗). Webamooz’un incelemesine göre Moradi ve ekibi, müvekkillerine din değiştirerek Hristiyan olma, rejim karşıtı aktivist görünme ya da LGBTİ kimliğini öne sürme gibi “yüksek kabul şansı” olan kalıplar öneriyor; bu kalıpları desteklemek için sahte kilise referans mektupları, manipüle edilmiş sosyal medya profilleri ve uydurma polis/mahkeme belgeleri kullanıyordu.
Aynı platformda yayımlanan “Fake Politics, Real Fraud: Deceiving Canadian Courts” başlıklı başka bir analizde, İran’da esasen alkol kaçakçılığı suçu nedeniyle cezalandırılmış bir kişinin, Kanada’da sığınma almak için sahte bir siyasi kimlik inşa ettiği ayrıntılarıyla anlatılır (🔗). Araştırma, şu adımları ortaya koyar: Önce edaalat.org gibi sızdırılmış adli veri tabanlarından gerçek mahkeme kayıtları ortaya çıkar; ardından bu kaydın üzeri bir “siyasi mahkûm” anlatısıyla örtülür. YouTube’da yayınlanan bir ifşa videosunun altına yeni açılmış hesaplarla ölüm tehditleri içeren sahte yorumlar yazılır, böylece “rejim tarafından tehdit ediliyorum” izlenimi yaratılır. Ardından, parayla yazdırılan haber ve röportajlarla bu kişinin “muhalif aktivist” olduğu yönünde bir medya kampanyası yürütülür; zaman içinde gerçek alkol kaçakçılığı davası unutturulmaya, yerine kahramanlık anlatısı yerleştirilmeye çalışılır (🔗, 🔗).
Bu örneklerde kullanılan başlıca masal temaları, İran’dan gelen pek çok gerçek mülteci dosyasının da belkemiğini oluşturur: Rejime karşı siyasi faaliyet nedeniyle gözaltı, işkence ve uzun hapis cezaları; kadınların zorla başörtüsü ve cinsiyet ayrımcı yasalar nedeniyle uğradığı şiddet; Bahaîler, Hristiyan dönüşler ve diğer dinî azınlıkların maruz kaldığı ağır ayrımcılık ve cezalar; LGBTİ bireyler için hem yasal hem toplumsal düzeyde ölüm tehdidi. Avrupa Birliği İltica Ajansı’nın ülke kılavuzları, İran’da din değiştirenler, inançsızlar, rejim karşıtı siyasetçiler, insan hakları savunucuları ve LGBTİ bireylerin risk altında olduğu durumları ayrıntılı biçimde inceler; kimi durumlarda ölüm cezası tehdidinin varlığını, kimi durumlarda sistematik işkence ve kötü muamele riskini vurgular (🔗, 🔗, 🔗).
Gerçek tablo daha da ağırdır: Mahsa Amini’nin öldürülmesinden sonra başlayan protestolarda, insan hakları örgütlerine göre yüzlerce kişi güvenlik güçlerinin ateşiyle öldürüldü, en az 23 çocuk bu şiddetin kurbanı oldu, çok sayıda gösterici adil yargılanma hakkından mahrum bırakılarak idam edildi (🔗, 🔗, 🔗). BM özel raportörleri, 2024 ve 2025 raporlarında protestolar sırasında işlenen muhtemel insanlığa karşı suçlara ve artan idam dalgasına dikkat çekiyor (🔗, 🔗).
İran bağlamında da, masal ile gerçek iç içe geçer. Din değiştirdiği için gerçekten ölüm tehdidi alan bir kişinin dosyası ile, Kanada’da siyasi profil uydurmak için ücret karşılığında “kilise fotoğrafı çektiren” birinin dosyasında, dışarıdan bakıldığında benzer unsurlar görülebilir. Aynı şekilde, alkol kaçakçılığı suçundan mahkûm olmuş bir kişinin, bu sicili örtmek için üzerine “rejim muhalifi” etiketi yapıştırması, gerçek muhaliflerin dosyalarının da güvenilirliğini gölgeler. Ancak bu, İran’dan gelen her iltica başvurusunun şüpheli olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ülke hakkındaki bağımsız insan hakları raporları, binlerce gerçek mağdurun bulunduğunu ve bu kişilerin korumaya ulaşmasının hayati olduğunu gösterir (🔗, 🔗).
Sonuçta, Türkiye, Rusya, Çin ve İran’dan AB/ABD yönüne çalışan naylon iltica şebekeleri, aynı temel prensip üzerinden para kazanır: Gerçek hak ihlallerinin bol olduğu alanlarda, bu ihlallerin şablonlarını çıkarmak ve bunları “hazır mağduriyet masalları”na dönüştürmek. Kürt, Çeçen, Uygur, Tibetli olmak; FETÖ, muhalif, feminist, War–Life–Freedom destekçisi olmak; Hristiyan, Bahaî, yeraltı kilisesi mensubu, Falun Gong uygulayıcısı olmak; LGBTİ kimliğe sahip olmak… Tüm bunlar, hem gerçek hayatta yaşamı tehdit edilen insan grupları, hem de sahte dosya tüccarlarının kataloglarında yer alan “en çok tutan temalar”dır. Masal ile gerçeği birbirinden ayırmaya çalışırken, gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: Suiistimal var diye zulmü inkâr etmek de, zulüm var diye sahtekârlığı görmezden gelmek de aynı ölçüde yanlış ve tehlikelidir. Gerçek mağdurları koruyacak bir iltica sistemi, ancak her iki hataya da direnmeyi başarırsa ayakta kalabilir.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Medeniyet Tedavisinde Dört Vakanın Gidişatı: Rusya, Türkiye, İran, Çin | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: İltica Sahtekarlığı Şebekeleri | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Dijital Genelev: Korona Mazeretli Kamerafilik 31ciler İttifakı: Uzaktan Çalışma, Instagram, Zoom, OnlyFans | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Jineolojik Depresyon: Yüceltilmiş Hayalin Aşağılanmış Gerçekle Çarpıştığı Yer | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER