Bu çözümlemede Filistin’e yönelik sistematik şiddeti ele alacağız. Ama bunu yaparken kaynak metnin bize sunduğu özel bir felsefi çerçeveyi, bir nevi yeni bir mercii kullanacağız. Peki hepimizin aklındaki o soruyla başlayalım. Gördüklerimizi yaşananlara anlatmak için kullandığımız kelimeler gerçekten yeterli mi? Savaş suçu diyoruz, soykırım diyoruz ama bu kelimeler bu vahşetin bütün boyutlarını kavramamıza yardımcı oluyor mu? Yoksa tam tersi bazı şeyleri gözden kaçırmamıza mı neden oluyor? Belki de dilin kendisi bir sorun haline gelmiştir. Analizimizin yol haritası işte bu şekilde olacak. Önce kelimelerle olan bu sorunumuza bir bakacağız. Sonrasında şiddeti anlamak için yepyeni bir çerçeve sunacağız. Kötülüğün üçgeni. Bu üçgenin her bir köşesini yani bürokratik, ahlaki ve ilkel kötülüğü tek tek inceleyeceğiz. Ve en sonunda bu üçünün birbirinden ayrı şeyler olmadığını, nasıl tek ve korkunç bir sistem olarak çalıştığını ortaya koyacağız.
Şunu anlamak çok önemli. Kullandığımız hiçbir kelime masum değil. Bir olaya çatışma demekle operasyon ya da işgal demek arasında dağlar kadar fark var. Bu seçimler kimin suçlu, kimin mağdur olduğunu belirliyor. Empatimizi nereye yönlendireceğimizi söylüyor ve en önemlisi olayın hafızalarda nasıl yer edeceğini şekillendiriyor. Yani dil gerçekliği sadece yansıtan bir ayna değil, bizzat inşa eden bir araca dönüşüyor. İşte tam bu noktada dilin yetersiz kaldığı yerde filozof Slavoj Žižek’in psikanalitik teorisi bize yeni bir kapı aralıyor. Žižek diyor ki, “Kötülüğü anlamak için faillerin niyetlerine değil, kötülüğün yapısına ve işleyişine odaklanmalıyız.” Ve bu yapıyı üç farklı ama birbiriyle derinden bağlantılı düzeyde analiz etmeyi öneriyor. Gelin şimdi bu üç düzeye, bu kötülüğün üçgenine yakından bakalım.
Üçgenin ilk köşesi ego kötülük. Bu bürokrasinin, teknokrasinin soğuk ve mesafeli kötülüğü. Ahlaki sorumluluğun emir komuta zinciri içinde raporlarda, prosedürlerde adeta buharlaştığı bir kötülüktür bu. Fail burada kendisini ben sadece işimi yaptım, emirleri uyguladım.” diyerek savunur. Eylemlerinin korkunç sonuçlarıyla arasına rasyonel bir duvar örer. İkinci köşe ise süper ego, kötülük. Bu belki de en tehlikelisi. Çünkü ideoloji adına, kutsal bir dava adına işlenen kötülüktür. Burada fail şiddet uygularken vicdan azabı çekmez. Tam tersine bunu ahlaki bir görev, yerine getirilmesi gereken kutsal bir misyon olarak görür. Tanrı, ulus ya da tarih adına hareket ettiğine inandığı için yaptığı şeyin iyi bir şey olduğunu düşünür. Ve üçgenin son en karanlık köşesi id kötülük. Bu kötülüğün en saf, en ilkel hali. Herhangi bir rasyonel açıklamaya, ahlaki bir kılıfa ihtiyaç duymaz. Bu doğrudan doğruya yok etme arzusudur. Ötekinin varlığından duyulan saf nefretin, onun acısından alınan hazzın dizginlenemeyen dışa vurumudur.
Şimdi bu teorik çerçeveyi Filistin’deki duruma uyguladığımızda ortaya çok ilginç bir tablo çıkıyor. Kaynak metne göre sıkça duyduğumuz savaş suçu kavramı aslında ego kötülüğün yani bürokratik aklın bir yansıması. Siyonizm bir ideoloji olarak ele alındığında süper ego kötülüğün dinamiklerini sergiliyor. Soykırım ifadesi ise id kötülüğün yani saf yıkım arzusunun karşılığı haline geliyor. Gelin şimdi bu bağlantıları daha derinlemesine inceleyelim. İlk olarak bürokratik kötülüğe yani ego kötülüğe bakalım. Burada şiddet ahlaki bir problem olmaktan çıkıp nasıl teknik bir soruna, bir dizi kural ihlaline indirgeniyor onu göreceğiz. Savaş suçu kavramı tam da bu mantığın merkezinde yer alıyor. Bürokratik şiddet aynen bu şekilde çalışır. Orantılılık gibi soğuk hukuki bir terim yüzlerce sivilin ölümünü haklı çıkaran bir argümana dönüşebilir. Hassas mühimmat gibi teknolojik ifadeler şiddetin vahşetini gizler, onu neredeyse steril bir cerrahi operasyon gibi gösterir ve en sonunda insan hayatı bir harita üzerinde sadece bir koordinat, bir hedef haline gelir. El Ehli hastanesi saldırısı sonrası yapılan açıklamalar, ego kötülüğün nasıl işlediğini gösteren adeta bir ders kitabı örneği. Önce inkar ediliyor, sonra suç başkasına atılıyor. En sonunda ise bütün yıkım teknik bir hata olarak çerçeveleniyor. Bu döngü ahlaki sorumluluktan kaçınmanın ve suç sistemin soyut çarkları arasında eritmenin kusursuz bir yoludur.
Şimdi de şiddetin en güçlü yakıtına yani ideoloji ve ahlaki inanca geliyoruz. Üçgenin ikinci köşesi süper ego, kötülük. Kaynağın temel argümanı şu: Burada şiddet artık askeri bir strateji veya politik bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluk hatta ilahi bir görev olarak sunuluyor. Meşruiyet zemini hukuktan veya rasyonaliteden alınıp metafizik bir alana taşınıyor. İşte bu faillerin kendilerini birer canavar olarak değil birer kahraman olarak görmelerini sağlıyor. İşte bu ahlaki özgüveni besleyen ideolojik dayanaklar bunlar. Vadedilmiş topraklar anlatısı bir işgal eylemini kutsal bir göreve dönüştürüyor. Holokost travması bugünün şiddetini sorgulanamaz kılan ahlaki bir zırh işlevi görüyor ve bu yapıya yöneltilen her türlü eleştiri antisemitizm suçlamasıyla anında etkisiz hale getiriliyor.
Ve şimdi kötülüğün en ham, en filtresiz haline geliyoruz. Bir halkın varlığını yeryüzünden silmeye yönelik o dizginlenemeyen ilkel dürtüye yani id kötülüğe. Duyduğunuz bu ifadeler sadece bir savaşın hararetiyle söylenmiş sözler değil. Bunlar karşıdakini insanlık kategorisinin dışına iten, onu yok edilebilir bir şeye dönüştüren bir dilin ürünleri. Bu noktada artık ne ahlaki bir gerekçe ne de teknik bir mazeret kalmıştır. Geriye sadece saf bir imha arzusu konuşmaktadır. Bu rakamlar ve bununla birlikte gelen sistematik yıkım yani şehirlerin, hastanelerin, okulların dümdüz edilmesi. Bütün bunlar bize amacın askeri hedefleri aşan, bir halkın sadece canını değil hafızasını, kültürünü, varoluşunu topyekün silmeyi amaçlayan bir dürtü olduğunu gösteriyor. İşte bu id kötülüğün sahadaki yansımasıdır.
Şimdi geldik en can alıcı noktaya. Bu üç kötülük türü yani ego, süper ego ve id birbirinden bağımsız işlemiyor. Aksine birbirini besleyen, birbirini mümkün kılan ve korkunç derecede verimli çalışan tek bir sistem oluşturuyorlar. Modern şiddetin mekanizması tam olarak bu şekilde işliyor. Adeta bir fabrika gibi. Süper ego ideolojik emri veriyor. Bu bizim kutsal hakkımız, ahlaki görevimiz. Sonra ego devreye giriyor. Bu kutsal görevi soğuk teknik bir plana, koordinatlara, hedeflere döküyor ve en sonunda id yani saf yıkım dürtüsü sahaya inip bu planı bütün vahşetiyle uyguluyor. Ve işin en korkutucu yanı da bu. Bu üç rol farklı insanlara ait olmak zorunda değil. Çoğu zaman aynı sistemin hatta aynı bireyin içinde birleşiyor. Bir bombardıman emrini veren kişi aynı anda hem kurallara uyan bir bürokrat hem davasına yürekten inanan bir fanatik hem de o yıkımdan ilkel bir tatmin duyan bir sadist olabilir. Bu roller birbirini dışlamıyor. Tam tersine birbirini tamamlıyor ve güçlendiriyor.
O halde bütün bu analizden çıkarmamız gereken ders şu: Karşımızdaki şiddet çok katmanlı bir rejim. Hem soğuk bir bürokratik akla hem de ateşli bir inanca dayanıyor. Hem yasal prosedürlere uygun hem de ahlaki olarak meşrulaştırılmış. Ama tüm bu katmanların özünde ilkel bir yok etme arzusu yatıyor. İşte bu yüzden bu yapıyla yüzleşmek, geleneksel dilimizle onu anlamak bu kadar zor. Ve bu analiz bizi çok temel bir soruyla başa bırakıyor. Eğer kullandığımız kelimeler, kavramlar bu karmaşık kötülüğü anlatmaya yetmiyorsa o zaman adalet arayışı için, hesap sorabilmek için nasıl yeni bir dil, nasıl yeni bir çerçeve inşa edebiliriz? Bu cevabı sadece düşünmeyi değil, aynı zamanda eyleme geçmeyi de gerektiren bir soru.






























Geri bildirim: Nümerik Söylemler 🤖✍️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER