Tarihin Tezgâhı?

Tarihin Tezgâhı

Kaderimize dokuyan bir tezgah. Bu oldukça antik bir metafor değil mi? Peki o tezgah artık mitolojik bir araç değil de tam şu an cebinizde duran bir telefon mu? İşte bugün tam da bunu konuşacağız. Antik mitlerden günümüzün yapay zekasına uzanan hayatımızı ilmek ilmek dokuyan o gizli gücün peşine düşeceğiz. Aslında bütün bu analizin çıkış noktası tam da bu alıntıda saklı. Diyor ki üretici güçlerdeki her bir dönüşüm yani her teknolojik devrim sadece emeği, değeri yani ekonomiyi değil aynı zamanda hazzı, cinsiyeti hatta inancı bile yeniden dokuyor. Bizi biz yapan her şeyi yeniden şekillendiriyor. İşte biz bu görünmez ipliğin, bu temel dinamiğin izini süreceğiz. Yol haritamız bu şekilde. Tarihin tezgahından başlayıp fabrikalardan, ekranlardan geçerek günümüzün platformlarına ve modellerine uzanacağız ve en sonunda o kilit soruyu soracağız. Arzunun protokollerini kim yazıyor?

Peki en başa dönelim. Takip ettiğimiz bu tek iplik tam olarak ne anlama geliyor? Bütün hikayemiz artık pragmatizmi dediğimiz bir kavram etrafında şekillenecek. Evet, artık pragmatizmi kulağa biraz akademik geliyor farkındayım ama temel mantığı aslında çok net. Her toplumsal düzen ihtiyacından fazlasını üretir. Bir fazlalık, bir artık yaratır. İşte kritik soru tam da burada başlıyor. O çağın egemen teknolojisi yani bizim metaforumuzdaki tezgah bu artığı nasıl organize ediyor ve nasıl kontrol altına alıyor? Bahsettiğimiz artık sadece maddi bir şey değil. Bu fazla emek, fazla veri hatta fazla haz bile olabilir. Bu artık dediğimiz şeyin dört temel yüzü var. Dört farklı biçimi. Birincisi hepimizin bildiği artık değer. Bir işçinin kendi ücretini karşıladıktan sonra çalışmaya devam ettiği kara dönüşen o fazla emek zamanı. İkincisi artık bilgi. Bir uygulamayı kullanırken hizmetin kendisi için gerekenden çok daha fazlasını yani tüm davranışsal verilerinizi bırakmanız. Üçüncüsü, artık hazzı sosyal medyada saatlerce tutan, sürekli beslenen o libidinal yük, o öfke, neşe, kıskançlık döngüsü ve son olarak hepsinin birleşimiyle ortaya çıkan artık iktidar yani davranışlarınızı uzaktan fark ettirmeden yönlendirme kapasitesi. İşte her dönemin iktidar mekanizması bu dört kaynağı ele geçirmek ve yönetmek üzerine kurulur.

Bu çerçeveyi kurarken de iki düşünür bize rehberlik ediyor. Herbert Marcuse ve Slavoj Žižek. Marcuse teknolojik akılcılığın bu kontrol sistemlerini nasıl tarafsız, verimli ve hatta doğal gösterdiğini ortaya koyuyor. Žižek ise işin psikolojik boyutuna odaklanıyor. Bizi bu sistemlere tutsak eden şeyin ne olduğuna, hangi fantazilerin, hangi artık hazların bu bağı kurduğuna bakıyor. Yani biri sistemin mekaniğini, diğeri ise o mekaniği çalıştıran arzu motorunu analiz ediyor.

Pekala, şimdi ilk büyük tarihsel döneme, fabrikalar ve dosyalar çağına gidelim. Bu yapının temelleri sanayi devrimiyle nasıl atıldığı ona bakalım. Bakın tezgah metaforumuz burada nasıl evriliyor. Sanayi öncesi toplumlarda bu tezgah kaderi dokuyan mitsel bir araçtı. Kader tanrıçalarının elindeydi. Sanayi devrimi ile birlikte mekanik bir tezgaha, bir fabrika saatine dönüştü. Artık kaderi değil, artık değeri yani zamanı dokuyordu. Ardından bürokratik çağda bu tezgah bir tablolama makinesi, bir ofis haline geldi ve bu kez de artık bilgiyi yani veriyi işlemeye başladı. Bu dönemde iki kritik menteşe anı var. Birincisi 1886 Haymarket olayı. İşçilerin 8 saatlik iş günü talebi aslında doğrudan doğruya artık zamanın kontrolü üzerine verilen bir savaştı. İkincisi ise sadece 4 yıl sonra 1890. Hollerith’in tablolama makinesi nüfus sayımında kullanılıyor ve bu artık yepyeni bir artık türünün yani artık bilginin kitlesel olarak yönetilebileceğini gösteriyor. İşte bu iki an iktidarın odağının bedensel emekten bilgi yönetimine nasıl kaydığının en net kanıtı.

Ve bu yeni tezgahların işleyişinde kadınlık hep merkezi bir rol oynadı. Birinci dalga feminizm kadınların sanayi çağının yeni hesabında yasal bir özne olarak yani bir seçmen, bir mülk sahibi olarak sayılması için savaştı. İkinci dalga feminizmse ofis çağına bir tepkiydi. Bu çağda kadınlar bilginin akışını organize eden, yönlendiren, sistemin adeta insan arayüzü haline gelen kişilerdi. Ama buna rağmen otorite mekanizmalarının hep dışında bırakıldılar ve tarih ilerliyor. Tezgah bir kez daha form değiştiriyor. Artık ne fabrikada ne de ofiste; tezgah oturma odalarımıza ekranların tam ortasına kuruluyor.

Üretim merkezi artık ekranlar ve ağlar. Bu yeni çağın hammaddesi ne zaman ne de veri. Yeni hammadde dikkat. Endüstriyel taban artık yayın ağları ve temel amaç reytinglerle ölçülen kitlesel dikkati yakalamak, organize etmek ve tabii ki reklamcılara satmak. Peki bu yeni sistem kendisine yönelik muhalefeti nasıl yönetiyor? İşte burada Marcuse’un o meşhur kavramı devreye giriyor. Bastırıcı desublimasyon. Sistem isyankar enerjiyi yasaklamak ya da ezmek yerine onu kanalize ediyor. Onu güvenli, tüketilebilir bir eğlenceye, bir televizyon şovuna dönüştürüyor. Böylece muhalefetin kendisi sistemi pekiştiren bir artık hazza dönüşüyor. Sizin isyanınız sistemin yeni reytingi oluyor.

Ve geldik günümüze. Platformlar ve modeller çağına. Artık tezgah sadece evimizde değil cebimizde, ağa bağlı, tamamen kişiselleştirilmiş ve en önemlisi davranışlarımızı öngörebilen bir hale geldi. Bu çağında iki büyük tarihsel menteşesi var. Birincisi 11 Eylül 2001. Bu olay devletle şirketlerin veri sistemlerini birleştiren eşi benzeri görülmemiş bir kitlesel gözetim rejimini başlattı. İkincisi ise çok daha yakın 7 Ekim 2023. Gazze’de başlayan süreç platformların ve yapay zeka modellerinin artık birer yönetişim aracı olduğunu yani kamusal alanda neyin görünüp neyin görünmeyeceğine karar veren mekanizmalar olduğunu çok net bir şekilde ortaya koydu.

İşte bu yeni dönemin tezgahına bir isim verelim. CurAI. Bu görünmez bir patron gibi işleyen bir sistem. Tek bir yapay zekadan bahsetmiyoruz. Sıralama, tavsiye, bildirim gibi algoritmaların o görünmez bütününden bahsediyoruz. Dijital akışlarımızda neyi görüp neyi hissedeceğimizi sessizce bu sistem düzenliyor. Tek bir amacı var. Etkileşimi maksimize etmek ve bu CurAI kendi kendini besleyen müthiş bir döngü yaratıyor. Adım adım bakalım. Bir her tıklamamızla, her kaydırmamızla devasa bir artık bilgi üretiyoruz. 2. CurAI bu veriyi alıp bizi ekrana yapıştıracak o artık hazzı, öfkeyi, neşeyi, kıskançlığı üretmek için kullanıyor. 3. Bu sürekli haz akışı platformlara dikkatimizi istedikleri gibi yönlendirme kapasitesi yani artık iktidar veriyor ve nihayetinde 4. Tüm bu süreç artık değer olarak paraya çevriliyor. Kısacası kendi davranışlarımızla ürettiğimiz veri bizi daha etkin bir şekilde yönetmek için kullanılıyor.

Ve bu durumun en çarpıcı sonucu ne biliyor musunuz? 4. Dalga feminizm gibi, hashtag MeToo gibi hareketler hesap sormak için bu platformların mimarisini kullanıyorlar. Evet. Ama bu mücadeleyi görünürlüğün ve hatta öfkenin bile CurAI tarafından yönetildiği bir arazide vermek zorundalar. Yani mesajınızın ne kadar duyulacağı bile bir algoritmanın insafına kalmış durumda.

Tam bu noktada sahneye iplik büken bir robot çıkıyor. Üretken yapay zeka. Artık tezgah sadece var olanı yönetmiyor. Sembolik üretimin kendisini otomatize ediyor. Sloganlar yazıyor, görseller üretiyor. Halkla ilişkiler metinleri hazırlıyor. Kısacası ikna etme ve duygu yaratma işini de makine devralıyor.

Bu da bizi belki de en kritik aşamaya getiriyor. Bu modeller toplumun kolektif, sosyal ve bilimsel bilgisini yani bizim genel zeka adını verdiğimiz şeyi yakalayıp işlevsel hale getiriyor. İnsanlığın bugüne dek ürettiği tüm bilgi, tüm metinler, tüm görseller artık bu büyük yapay zeka modellerinin içinde bir artık olarak yeniden organize ediliyor.

Evet, tarihin tezgahında çıktığımız bu uzun yolculuk bizi 21. yüzyılın temel siyasi sorusuna getiriyor. Soru şu: Otomatikleşmiş bu yeni dünyamızda arzunun, muhalefetin ve insanlararası bağların nasıl ve ne şekilde ortaya çıkabileceğini belirleyen o kuralları, o protokolleri kim yazıyor? Asıl mesele teknoloji değil. Teknolojinin içine gömülü olan bu görünmez kurallar. Toparlayacak olursak buradan çıkarmamız gereken birkaç temel sonuç var. Birincisi, iktidarın tezgahı dediğimiz şey her zaman artığı yakalayan bir teknolojidir. İkincisi bu artık kavramı zamandan bilgiye oradan da hazza doğru evrildi. Üçüncüsü özellikle kadınsı olarak kodlanan ilişkisel emek her yeni sistem tarafından tekrar tekrar soğuruldu ve otomatikleştirildi. Ve son olarak kontrolün yeni cephesi artık içerik değil içeriği yöneten protokollerin kendisidir. Bütün o tarihsel örüntü artık kod seviyesine inmiş durumda. Bu da bizi nihai bir sonuca ulaştırıyor. Artık siyasi görev sadece konuşmak, sadece yeni içerikler üretmek değil. Asıl görev kolektif zekamızın nasıl üretildiğini, nasıl dolaşıma sokulduğunu ve nasıl tartışıldığını yöneten o protokolleri geri almak, onlar üzerinde söz sahibi olmak. Belki de günümüzün en önemli mücadelesi budur.

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat