Milet: Modern Dünyanın Doğuşu

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Tarihin Tezgâhı 4: Milet: Modern Dünyanın Doğuşu — Herbert J. Muller

Bazen tarihin akışında öyle anlar olur ki dokunan kumaşın deseni birdenbire ve geri döndürülemez bir şekilde değişiverir. Binlerce yıllık imparatorlukların, ilahi kralların ve sanki ebediymiş gibi görünen o değişmez düzenin ardından Küçük Asya’nın bir kıyı şeridinde insanlık için tamamen yeni bir iplik tezgaha sürüldü. İşte bu milletin ve modern zihnin doğuşunun hikayesi. Bu oldukça iddialı bir tez değil mi? Herbert Müller diyor ki, “Modern dünyanın entelektüel genetiği o bildiğimiz büyük medeniyet beşiklerinde yani Mezopotamya’da veya Mısır’da değil, Ege’nin karşı kıyısındaki o küçük canlı tüccar şehirlerde atıldı.” Peki bu cüretkar tezi ayakta tutan şey ne? Gelin bunu anlamak için önce Yunanlıların sahneye çıktığı o dünyanın nasıl bir yer olduğuna bakalım. Çünkü bu Yunan anomalisinden önce medeniyetin tek bir modeli vardı. Binlerce yıl boyunca süren o muazzam, ilahi ve ezici derecede istikrarlı eski Doğu İmparatorlukları modeli. Burada sakın bir ilkellik eleştirisi yaptığımız düşünülmesin. Tam tersi bu yapılar kendi içinde müthiş tutarlı, devasa başarılara imza atmış ama bizimkinden temelden farklı bir gerçeklik sistemi üzerine kurulmuştu. Bu sistemin merkezinde tanrılar, kozmik düzen ve mutlak itaat vardı. Bireysel bir girişim, eleştirel bir soru bu kozmik denge için bir tehdit, bir uyumsuzluk olarak görülüyordu. Firavun kavramını basit bir tiranlık olarak görmek konuyu hiç anlamamak demektir. O siyasi, kozmik ve ilahi olanın tam birleşimiydi. Bu düzene isyan etmek sadece vatana ihanet değildi. Kutsala hakaretti. Ama daha da önemlisi akıl dışı bir eylemdi. Çünkü insanlar binlerce yıl boyunca Firavun’un varlığını ve iradesini tıpkı güneşin her gün doğması gibi sorgulanamaz bir doğa kanunu olarak kabul etmişti. Yani ortada temel bir takas vardı. Güvenlik ve düzen alıyordunuz. Karşılığında özgür düşünceyi ve bireysel iradeyi veriyordunuz. Kanunlar tanrıların bir lütfuydu ve kralın keyfine göre değişebilirdi. Sosyal düzen tıpkı doğa düzeni gibi temelden bir eleştiriye kapalıydı. Çünkü her ikisinin de ilahi takdirin bir eseri olduğuna inanılıyordu. Ve işte tam bu noktada o binlerce yıldır aynı deseni dokuyan tezgaha farklı bir iplik takılır. Tarihin akışı beklenmedik bir yöne sapar. Bu soru bizi doğunun ebedi düzeninden koparıp her şeyin sorgulanmaya başladığı o küçük kıyı şeridine götürüyor. Küçük Asya kıyılarındaki İyonya bir coğrafyadan çok daha fazlasıydı. İnsanlık tarihinde yepyeni bir fikrin, yeni bir zihin durumunun yeşerdiği yerdi. Polisin devrimci doğası tam olarak burada yatıyor. Tarihte ilk defa kamusal meseleler yani devlet yönetimi bir yurttaş topluluğunun ortak sorumluluğu ve aktif ilgi alanı haline geliyor. Devlet artık tepeden inen ilahi bir güç değil, aşağıdan yukarıya bizzat insanlar tarafından inşa edilen, tartışılan ve şekillendirilen bir yapı. Bakın bu siyasi deney sürecindeki asıl mesele belirli bir yönetim biçiminin en iyisi olması değil. İster oligarşi olsun ister demokrasi. Temel fikir hepsinin altında aynı. Yönetim tartışılabilecek ve değiştirilebilecek insani bir yapıdır. Bu doğunun ilahi monarşilerinden kökten radikal bir kopuş anlamına geliyordu. Bu siyasi devrime belki ondan çok daha derin evreni anlama biçimimizi kökten değiştiren bir entelektüel patlama eşlik etti. Mitostan yani efsaneden, logosa yani akla geçiş. Şimdi bu cümle size basit hatta bilimsel olarak yanlış gelebilir ama bu cümlenin dehası doğruluğunda değil taşıdığı cürretle yatar. Bu tarihteki biricik mucize olarak adlandırılan an akılcı spekülasyonun doğuşu. Çünkü Tales evreni açıklamak için ilk defa tanrıların iradesine değil doğanın kendisine doğal bir unsura bakıyordu. Asıl mucize, asıl devrim tam olarak bu. Sorulan sorunun kendisi değişti. Artık soru bunu hangi tanrı istedi değil, bu hangi doğal süreçle meydana geldi idi. Bu basit gibi görünen değişim felsefenin ve bilimin başlangıcını işaret eder. Evren artık tanrıların keyfi bir oyun sahnesi değil, akılla anlaşılabilecek kanunlara tabii. Ve bu entelektüel devrimin hızına bir bakın. İnanılmaz bir düşünür ortaya attığı radikal bir fikir hemen öğrencileri veya ardıları tarafından sorgulanıyor, eleştiriliyor ve üzerine yepyeni bir fikir inşa ediliyor. Tales su diyor. Anaksimandros hayır daha soyut olmalı diye karşı çıkıyor. Bu hakikatin mutlak bir dogma değil sürekli bir araştırma ve sorgulama nesnesi olduğu tarihte eşi benzeri görülmemiş bir açık tartışma süreciydi. Fakat bu parlak Yunan modelinin içinde kendi kendini yok edecek bir çelişki adeta genetik bir kusur da vardı. İşte Polis’in o trajik ikilemi. Yunan dehasını besleyen niteliklerin ta kendisi aynı zamanda onların sonunu getiren zehir oldu. Her bir şehrin o şiddetli bağımsızlık tutkusu kendi küçük polisine olan sarsılmaz sadakati onların bir araya gelerek kalıcı bir birlik oluşturmalarını imkansız kıldı. Her polis kendi özgürlüğünü kolektif hayatta kalma mücadelesi de dahil olmak üzere diğer her şeyin üstünde tutuyordu ve bu kıskanç yerelcilik onları nihayetinde dış güçlerin kolay lokması haline getirdi. Bu alıntı Yunan zihniyetini mükemmel bir şekilde özetliyor aslında. Büyük kişisel olmayan imparatorlukların o baş döndürücü ama ruhsuz ihtişamının bilinçli bir reddi ve onun yerine kendi hayatta kalmalarına mal olsa bile küçük insan ölçeğindeki o anlamlı topluluğun tercih edilmesi. Onlar için mesele büyüklük değildi. Mesele kendi kaderlerini tayin edebildikleri o küçük alandı. İşte bu onların mirasını anlamamızdaki en kritik nokta. Yunanlılar bize çözümlerden oluşan bir koleksiyon, hazır bir reçete bırakmadılar. Çok daha güçlü, çok daha kalıcı bir şey bıraktılar. Bir metodoloji, her şeyi sorgulama, yerleşik olanı asla olduğu gibi kabul etmeme ve akıl yoluyla daima daha iyisini arama cesareti. İyonya’da başlayan bu zihin devrimi dünyanın seyrini sonsuza dek değiştirdi. Evet. Ama bize cevaplar değil, sorular sormamız için gerekli araçları miras bıraktılar. Bugün bilgi bombardımanı altında yaşadığımız bu çağda onların mirası olan eleştirel akıl belki de her zamankinden daha değerli, daha gerekli. O halde asıl sormamız gereken soru şu: Onların yaktığı bu meşaleyle biz ne yapıyoruz? Onu daha da mı parlatıyoruz yoksa farkında olmadan söndürüyor muyuz?

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat