Sinema: Estetizm Diktası ve Dinamizm Fetişi Arasında Bir Hastalık Faktörü / Sinemada ‘Bön Seyirci’ ve Bilinçdışının Hegemonyası: Estetik Normların Libidinal Ekonomisi / Sersem Seyirci: Tekinsizlik Pornosunun Gönüllü Kulları
Sinemayı bir eğlence aracı olarak değil de kolektif bilinci felç etmek üzere tasarlanmış bir tahakküm teknolojisi evet estetikle maskelenmiş bir kültürel virüs olarak teşhis etmeye hazır olun. Bu analizde perdenin arkasındaki asıl mekanizmayı yani zihinsel yeniden kodlamanın nasıl işlediğini derinlemesine inceleyeceğiz. Pekala, bu derin analize bütün sorgulamamızı şekillendiren temel bir iddiayla filozof Slavoj Žižek’in bu sarsıcı tespitiyle dalalım. Bu basit bir provokasyon değil. Sinemanın arzu ekonomisini ve ideolojik yapısını deşifre eden bir anahtar. Aslında kaynak metnimiz sinemayı artık masum bir sanat formu olarak görmeyi bırakıp onu bir hastalık faktörü olarak teşhis etmemiz gerektiğini öne sürüyor. Yani kitlelerin zihin yapısını şekillendiren estetik görünümlü bir tahakküm aracından bahsediyoruz. Peki bu hastalık bize nasıl bulaşıyor? Tam olarak hangi yöntemlerle işliyor? Kaynağımız seyirciyi edilgenleştirmek için kullanılan iki temel, iki ana silahı teşhis ediyor. İşte bakın burada sinemanın ikili saldırı mekanizmasını çok net görüyoruz. Bir tarafta estetizm diktası var. Yani bizi ezici bir güzellikle, parlatılmış yüzeylerle adeta tuzağa düşürüyor. Diğer tarafta ise dinamizm fetişi yani durup düşünmemize asla izin vermeyen, nefes aldırmayan, kesintisiz bir aksiyon. İki yöntem de aynı hedefe kilitlenmiş durumda. Bizi pasif eleştirel düşünceden arındırılmış alıcılara dönüştürmek. Yani estetik ideolojiyi gizleyen bir perdeye, hız ise düşünceyi felç eden bir silaha dönüşüyor. Bu estetik bombardımanın nihai sonucu ne peki? Sonuç o kadar kusursuz bir hipergerçeklik üretmesi ki bildiğimiz gerçek dünyayı kusurlu, eksik ve sıkıcı göstermeye başlıyor. Bizi daha da edilgen bir tüketime itiyor. Yani gerçek olan yok ediliyor ve yerine estetik açıdan mükemmel olan bu simülasyon konuyor.
Şimdi bu mekanizmanın manipülasyon için en ideal özneyi yani sersem seyirci dediği şeyi nasıl yarattığına geçelim. Hayır burada mesele zeka değil. Bu sinema aygıtının bizatihi hepimizde üretmek üzere tasarlandığı bir durum. Eleştirel zihnimizin baypas edildiği, devre dışı bırakıldığı bir an. Sersem seyirci bakarken düşünme kapasitesini askıya alan, bütün arzusunu ve korkusunu perdeki görüntüye ipotek eden kişidir. İşte asıl can alıcı nokta. Şimdi geliyor; kaynağımız diyor ki bu manipülasyonun en rafine en güçlü hali gişe filmlerinde değil tam tersine sözde entelektüel ya da sanat sinemasında işliyor. Bizi düşündürdüğüne iddia eden bu filmler aslında seyircinin bilinç dışında yankılanan bir tekinsizlik pornografisi üretiyor. Usta olarak selamlanan bu yönetmenler buradaki analize göre travmayı ve huzursuzluğu estetik bir ürün olarak paketlemede uzmanlar. Yaptıkları şey şu: Seyirciyi kendi psikolojik sıkıntısının gönüllü bir tüketicisi haline getiriyorlar. Yani siz seyirci olarak eleştirel bir bilinçle o filme yaklaştığınızı sanırken asıl yoğun bombardımanı bilinç dışı seviyede yaşıyorsunuz. Yapılan araştırmalar da bu tür sinemaya çekilen izleyicinin profilini doğruluyor. Yoğun uyarım arayan, ekrandaki şiddete tekrar tekrar maruz kalması sonucunda empati yetisinde ölçülebilir bir çürüme yaşayan bir profilden bahsediyoruz. Ve tabii ki bu mekanizmanın tamamı günümüzün dijital ekosisteminde artık otomatikleştirilmiş ve katlanarak güçlendirilmiş durumda. Eskinin karanlık salonunun yerini artık seçme eyleminin kendisini ortadan kaldırmak üzere tasarlanmış yayın servislerinin algoritmik tapınağı aldı. Otomatik oynatma gibi özellikler izleyiciyi aktif bir özneden ziyade akışın kesilmemesi gereken bir taşıyıcıya indirgiyor. Bilimsel çalışmalar binge watching denilen bu art arda izleme pratiği ile bir dizi ruh sağlığı sorunu arasında doğrudan bir korelasyon olduğunu gösteriyor. Eğlence dediğimiz şey bir noktadan sonra psikolojik bir zarar döngüsüne dönüşebiliyor.
İşte bakın can alıcı nokta şu. Bu anlattıklarımız artık sadece bir felsefi teori değil. Bilim yani Nörosinema bunun beyinde gerçekleştiğini an be an izleyebiliyor. Yani siz bireysel bir deneyim yaşadığınızı zannederken Nörosinema bize gösteriyor ki beyniniz kelimenin tam anlamıyla salondaki diğer herkesle senkronize ediliyor. Artık tek tek bireyler değilsiniz. Aynı montajın içine sokulmuş birlikte atan bir nöron sürüsüne dönüşüyorsunuz. Gerçek suç türü ise bu manipülasyonu adeta mükemmelleştiriyor. Gerçek dehşeti alıp tüketilebilir bir ürüne dönüştürüyor ve hatta bazen suçluyla tuhaf bir libidinal yani arzuya dayalı bir bağ yaratıyor. Adalet söylemiyle paketlenmiş bir suç fetişizmi gündelik hayatımızın bir parçası haline geliyor. Bütün bunlar bizi kaynak metnimizin en son ve belki de en rahatsız edici sonucuna getiriyor. Bize hep eğlencenin iyi hissetmekle ilgili olduğu öğretildi. Ancak buradaki temel argüman şu: “Hazzımız amacın kendisi değil, tam da bizi savunmasız kılan mekanizmanın bir aracı.” Peki sistem nasıl işliyor? Şöyle: Bir içerikten ne kadar keyif alırsanız o hikayenin içinde o kadar kaybolursunuz. Bu kaybolma anında eleştirel savunmanız düşer ve işte tam o anda mesajlar hiçbir dirençle karşılaşmadan zihninize yerleştirilir. Veriler bu ilişkiyi çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Bir anlatıya kendimizi ne kadar kaptırırsak yani o meşhur akış durumuna ne kadar yaklaşırsak o anlatının içine gizlenmiş mesajlara karşı direncimiz de o kadar zayıflıyor. Formül basit. Ne kadar haz o kadar taşıma. Ne kadar taşıma o kadar az direnç. Dolayısıyla buradaki can alıcı nokta şu. Aldığınız hazın yoğunluğu aslında kendi ideolojik yeniden programlanmanızın yoğunluğunun da doğrudan bir ölçüsü haline geliyor. Bu gerçek zararsız eğlence olarak gördüğümüz her şeyi kökünden sorgulamamıza neden oluyor. Ve sizi bu son temel soruyla başa bırakıyorum. Bir daha herhangi bir ekrana aynı gözle bakmamanız için bir meydan okuma bu.






























Geri bildirim: Nümerik Söylemler 🤖✍️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER