🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
BÖLÜM V
Efes: Helenistik Çağ
- EFESLİLERİN DİANA’SI
«Büyüktür Efeslilerin Diana’sı!» Elçilerin İşleri kitabına göre, Efes’in tiyatrosunda toplanan kalabalık, tanrıların insan eliyle yapılmış putlar olamayacağını söyleyerek, onların görkemli tanrıçasına hakaret ettiği söylenen Pavlus adında, yeni türemiş bir Yahudi’ye öfkelenince böyle haykırdı. Onları, onun heykellerini yapan yerli gümüşçüler galeyana getirmişti; Pavlus’un öğretisi, ticaret için de zararlıydı. Kalabalık, «bütün Asya’nın ve dünyanın» kendi Diana’larına taptığını bildikleri için, iki saat boyunca «tek ağızdan» haykırdılar. Sonunda şehir kâtibinin, gerçekten de bütün dünyanın onların şehrini, tanrıçalarının tapınağının muhafızı olarak tanıdığını ve kimsenin Diana’nın büyüklüğünü ciddiyetle inkâr edemeyeceğini hatırlatmasıyla yatıştılar. Ve böylece, onların bu haykırışı, kibir üzerine vaazların metni olarak, çağların içinden yankılanıp geldi. Bugün, bütün dünyada Diana’ya tapan tek bir kişi bile yoktur. Onun büyük tapınağından — Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri — geriye kalan tek şey, bataklığın altında kalmış bir sütun kaidesiyle birkaç mermer parçasıdır. Bu iç karartıcı harabeler arasında hiçbir sevgi yoktur; yalnızca kurbağaların vıraklaması, onun bir zamanlar coşku ve kendinden geçiş içinde tapınılan bir bereket tanrıçası olduğunu hatırlatır. Ölmüş bir dinden daha ölü görünen hiçbir şey yoktur.
Yine de Diana gerçekten büyüktü. Sonuçta o, birçok eski çağ insanının hepsinin en harika bulduğu Yedinci Harika’ya ilham vermişti. Bin yıl boyunca Efes’e hükmetmiş ve burayı Küçük Asya’nın en büyük şehirlerinden biri yapmıştı. Şöhreti bütün Yunan dünyasına yayılmıştı. Delphoi’deki Apollon’un öğüdüyle Foçalılar onu Massilia’ya (Marsilya) kadar batıya taşımışlar; buradan da tüccarlar onu Roma’ya götürmüşlerdi. Ksenophon ve Onbinler ganimetlerinin onda birini Apollon’a ve ona adayarak, Asya’nın bağrından ona vergi göndermişlerdi. Şanı öyleydi ki, her türden cin kovucular, peygamberler ve mucize göstericiler onun şehrine akın eder olmuş, belki de eski dünyanın en zengin dinî hayatını orada kurmuşlardı. Hiç de rastlantı değildir ki Aziz Pavlus, misyonerlik hayatındaki en uzun konaklamasını Efes’te üç yıl kalarak yapmış ve burada, hastaları iyileştirmede «olağanüstü mucizeler» göstermeye kendini çağrılmış saymıştı. Aziz Yuhanna da, son yıllarını burada geçirip vaaz ederek ve hayat bolluğu vaadiyle dolu İncil’ini yazarak, ona benzer bir saygı göstermişti; bu, Efeslilerin Diana’sına tapanlara, İbranî Yahve’ye tapanlardan çok daha tanıdık, sevimli bir fikirdi. Üstelik Diana, onların sandığından da, hatta Efeslilerin bizzat bildiğinden de daha büyüktü. Onun tapınanlarını küçümseyen vaazlar da ironik bir konudur. Çünkü o aslında gerçekten ölmemiştir.
Çünkü Diana onun gerçek adı değildi. Tıpkı, tapınanlarının onu çağırdığı Yunanca adı olan Artemis’in de gerçek adı olmaması gibi. Gerçekten Yunanlı Artemis, babası Zeus’tan kendisine ebedî bekâret lütfunu istemiş olan, Apollon’un kız kardeşi, iffetli bir avcıydı. Efeslilerin Artemis’i ise, başlıca sembolleri arasında bereket simgeleri olan hurma ağacı ve kraliçe arı bulunan, çok memeli bir Asya tanrıçasıydı.^ Kökenleri belirsiz olmakla birlikte o, açıkça Büyük Ana’nın başka bir tezahürü, yani başka bir deyişle Kibele’nin bir çocuğuydu. Yunanlılar, her zamanki gibi, onun tapınmasını yumuşatmış, daha «toprak ana» Kibele’nin esinlediği taşkınlığın büyük kısmını ayıklamışlardı; Diana, güya annesi sayılan ve Filistin’de Lat adıyla bilinen «daima yumuşak ve iyi huylu» Leto’ya daha çok benzerdi. Ne var ki, Kibele gibi o da, hem bakire hem de hayatın anası olma vasfını korumayı başarmıştı. Hem kendi tabiatında, hem de ilahî bağları sayesinde bir çeşit diriliğe kavuşmuştu. Filistin’den çıkan bir başka Doğulu bakire-annenin yükselişinde de onun çok payı vardı.
İlk Hristiyan yazıları, Kutsal Kitap’ın kendisi gibi, Meryem’e pek az gönderme yapar. Aziz Pavlus ondan hiç söz etmez. İlahiyatçılar, Tanrı’nın annesi gibi putperest fikirlere haklı olarak ihtiyatla yaklaşır, bazı sade Hristiyanlar ise, anlaşılan, Meryem’e değil, Meryem için dua ederlerdi. Ama Efesliler, doğal olarak, daha iyi bilecek durumdaydılar. Belki de Meryem’e dair bir hatıraları vardı; onun Aziz Yuhanna’ya eşlik ederek Efes’e geldiğine dair bir gelenek söz konusudur. Her hâlükârda, Meryem’e adanmış olduğu bilinen ilk kiliseye sahiptiler. 431 yılında, bir Ekümenik Konsil, bu kilisede toplanarak, katı kuralcıları aşmış ve onun «Tanrı’nın Annesi» unvanını nihayet resmen kabul etmiştir. Meryem’in Göğe Kabulü yortusu, Diana için düzenlenen yıllık bir bayramın tarihi olan 15 Ağustos gününe rastlatıldı. Hiç şüphe yok ki Diana, artık bereket tanrıçası olarak her türlü dünyevî işlevden azade kılınmış iffetli rakibesini kıskanmıştır; ama, erkekler dünyasının «Ana»sız yapamayacağını bilmekten de kadınca bir teselli duymuş olduğunu tasavvur edebiliriz. Onun, akrabaları gibi, sadece daha «saf» bir biçimde yeniden doğduğu için unutulmuş olduğunu söyleyebiliriz.
Hiç değilse Diana, dinî değişmeler kadar dinî sürekliliklerin de simgesidir. O, Helenistik Çağ’a bizim için özel bir anlam kazandıran, Batı’nın zaferi ile Doğu’nun yeniden canlanması gibi daha büyük dramın içinde yakından yer alıyordu. Şehri, İyonya’nın en az Helenleşmiş şehri olup, Helenistik Çağ’da İyon şehirlerinin en büyüğü hâline gelirken, bu en «ilginç süreç»in ana akışı içindeydi; bu süreç, nihayetinde Konstantinopolis’in Türkler tarafından fethiyle sonuçlanacaktı. Diana, bu ilginç sürecin, söz konusu çağdan çok önce hayli ilerlemiş olduğunu açıkça gösterir.
Asya adının tarihteki ilk anılışı, Homeros’ta geçen «Kaystros ırmağının kıyısındaki Asya çayırı»dır. Yunan efsanesine göre, Efesli adlı bir kahraman, Kayster ırmağının oğlu olarak, ırmağın ağzında kurulan şehrin kuruluşuna yardım etmiş, Amazonlar da Atinalı Theseus’a karşı yaptıkları sefer sırasında Diana’nın kutsal yerini tesis etmişlerdi. Burada da, başka yerlerde olduğu gibi, İyonluların kendilerinden eski bir yerleşmenin üzerine geldiklerine ve Diana’nın, muhtemelen Hitit kılığında, orada zaten mevcut bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Kazılan en eski tapınak (M.Ö. yaklaşık 700) zamanına gelinceye kadar, Diana Artemis’le birleşmişti bile; ama sunaklarının altındaki hazinede bulunan adak armağanları, onun Doğulu tabiatını bariz biçimde ortaya koyar. Bu tapınağın Kimmerler tarafından yıkılması, tanrıçanın kraliçelere yakışır tavrını gösteren, etkileyici — gerçi biraz da «kadınca» — bir olaya yol açtı. Herodotos’un anlattığına göre, Kral Kroisos şehri kuşattığında Efesliler surlardan tapınağa, bir mil ötedeki tanrıçalarının mabedine kadar bir urgan gererek, şehrin tamamını Diana’ya adadılar. Onların büyüsüne olan bu inançları, görünüşte boşa çıkmıştı; çünkü Kroisos şehri aldı. Yine de bu iman, sonuçta boşa gitmedi; zira onlar, Kroisos’un fethinden kârlı çıktılar. Lidya Kralı, Diana’ya öyle bir saygı duyuyordu ki, ona Mısır piramitleriyle boy ölçüşmeye layık bir harika olduğunu düşündüğü çok daha muhteşem bir tapınak yaptırmaya yardım etti. Bu tarihten sonra, Efes’in beş kabilesi arasında Lidyalılar birinci sırada sayılıyor, tapınağın başrahipliğini bile onlar ellerinde bulunduruyorlardı. Şehir, İyonya’nın parlaklığından çok, Lidya’nın zengin debdebesini taşıyacaktı.
Altıncı yüzyılın sonlarına doğru Efes’te yaşamış olan şair Hipponaks, şehrin günlük hayatına dair birkaç kesit sunar. Onun, bize kadar çok azı ulaşmış, ağır hiciv yüklü mısraları, iç bölge halklarının mallarıyla birlikte sahile inişini, Frigce, Lidce ve Yunancanın karışımı bir «kırık dil»le pazarlık edişlerini anlatır. İyonya’nın kuşkucu ruhunun sözcüsü olan Hipponaks, Kibele’nin başrahibini, ücretle çalışan, «köpekten daha şehvetli» biri diye alaya almıştı; hiç şüphesiz, onun parlayıp yayılmasının sebeplerinden birine de parmak basıyordu — Kibele’nin vecd dolu âyinleri iyi kazanç getiren bir işti. Diana’nın kendisi hakkında ne düşündüğü daha belirsizdir, fakat meşhur bir sözü, onun kadın cinsine pek yüksek bir değer biçmediğini gösterir. Bir kadının hayatındaki en mutlu iki gün, Hipponaks’a göre, evlendiği günle öldüğü gündür. Belki de tanrıça, sonunda onu şehrinden sürdürecek olan sürgünde, bu görüşünün bedelini ona ödetmiştir.
Bu sıralarda Efes, bütün ömrünü bu şehirde geçiren ve dolaylı olarak onun tarihine daha derin bir ışık tutan en meşhur evlâdını, Herakleitos’u verdi. İyon filozoflarının en derini, en inceliklisi ve en bilmece gibi olanı olan Herakleitos, hepsinden ayrı bir yerde duruyordu. Onlar gibi o da, değişip duran görünüşler dünyasını, «Ateş» adını verdiği bir öz gerçekliğe indirgedi.^ Ama ötekiler genellikle, temel bir madde ya da değişmez bir öz anlamına gelen bir «Varlık ilkesi» ararlarken, o, hiçbir şeyin aynı kalmadığı sürekli bir akış tasavvur etti. Öz, değişmedir: «Aynı ırmağa iki defa girilemez.» Varlık, daima olup biten bir oluş hâlidir; tıpkı daimî yanıp sönen ateş gibi. Kalıcılık, yalnızca sürecin düzeni ve kanunluluğunda yatar. «Değişerek durur.» Keza insan hayatı da, kesintisiz bir gerilim ve çatışmadır. «Bize iyi gelen, karşıt olandır»; uyum ancak «yay ile lirdeki gibi, karşıt gerilimlerin akort edilmesinden» doğar. «Sağlığı hoş kılan hastalıktır; iyiyi hoş kılan kötüdür; bolluğu hoş kılan açlıktır; dinlenmeyi hoş kılan yorgunluktur.» Onun bu veciz, kehanet gibi tarzı, «doğa gizlenmeyi sever» sözünü doğruladığı gibi, Logos diye adlandırdığı kavramdan da kaynaklanıyordu — ki bu, Yuhanna İncili’nde başlangıç yerine geçen «Söz»dür. «Bana değil, Sözüme kulak vermek akıllıca olandır» diye yazmıştı Herakleitos. Onda konuşan, hem «Zeus» adıyla anılmayı isteyen, hem de istemeyen ebedî Söz’dür; «bütün şeyler bu Söz’e göre meydana gelir».
Herakleitos’un bu Söz’den ne kastettiğini ya da Diana’nın tapınağına emanet ettiği kitabından bize kalan yüz kadar sözün çoğunda, başka neler söylemek istediğini tam olarak bilemiyoruz. Filozoflar, bu parçaları çeşitli şekillerde bir araya getirip yorumlamışlardır; onu hem deneyci, hem idealist, hem maddeci, hem panteist, hem karamsar, hem iyimser göstermişlerdir. Ne şekilde ele alınırsa alınsın, onun düşüncesi pek «klasik» sayılmaz. Bütün Yunan filozofları arasında o, açıklık ve mantık kaygısından en az söz eden ve «ölçü» fikrini, yani «aşırılıktan kaçınma» bilgelik ilkesini düpedüz reddeden tek filozoftur. Ona göre uyum ve adaletin yolu, sınırdan değil, çatışmadan geçer. Çoğu zaman, Yunanlıların hikmetini küçümseyen Aziz Pavlus’u önceden haber veren yalnız bir peygamber gibi konuşur. Sadece Homeros ve Hesiodos’a hücum etmekle kalmaz; Hekataios, Ksenophanes ve Pisagor’u da, pek çok şey öğrenmiş ama anlayışa erişememiş kişiler diye bir kalemde siler. Bununla birlikte Herakleitos’un felsefesi, hiçbir bakımdan, tipik anlamda «Doğulu» da değildi. O yine de bir akılcıydı, kuru bir kahin değil. Eğer Söz’ü sözlere dökmek zorsa, yine de o, kanunlu ve kavranabilir bir şeydir — Logos’tur, Mitos değildir. «İnsanlar arasında uygulanan misterler, kutsal olmayan misterlerdir» diyordu. Özellikle put kültünü ve arınma ayinlerine duyulan çılgın tutkuyu alaya alıyordu; rüyaları, insanın kendi içine çekilip yalnızca «kendi dünyasına» sığındığı hâller olarak, gerçekçi biçimde açıklayan ilk bilinen kişi oydu. Bütün olarak bakıldığında, onun düşüncesi, belki de, Yunanlıların Doğu’daki tecrübelerinin en gerçekçi yansımasıdır — onları hem kışkırtan, hem de sonunda yoran, onları esrarlı dinlerde sükûnet aramaya sevk eden, o bitmeyen gerilim, kavga ve değişme hâli.
Herakleitos’un Diana hakkında ne düşündüğünü bilmesek de, Diana’nın tapınanları belli ki ondan pek bir şey anlamamışlardı. O, «halk yasası için, surları için olduğu gibi savaşmalıdır» şeklindeki en açık öğüdüne hiç kulak vermediler. Efesliler kararlı savaşçılar değildi. Şairleri Kallinos (M.Ö. 700 dolayları), Kimmerler onların yalnız hürriyetini değil, hayatını da tehdit ederken, Efeslilerin utanmadan zevke ve rahata düşkünlüklerine veryansın etmekteydi. Bir ara, Atina’dan Aristarkhos’u davet ederek ona, beş yıl süreyle Solon’un rolünü oynayıp sınırlı bir demokrasi kurmalarına yardım etme görevini verdiklerini duyarız. Onun dışında genellikle, sayıları o kadar çok olan tiranlarından söz edilir ki, Baton adlı biri çıkıp Efes Tiranları’nın tarihi üzerine bir kitap yazmıştır. Pers savaşları sırasında ise, onların en dramatik «katkıları», İyonya ayaklanmasının hazin bir epilogundan ibaret kalır. Deniz savaşında kahramanlık harikaları gösteren ama öteki İyonlular kendilerini yalnız bırakınca kaçmak zorunda kalan Khioslular, geceleyin Efes topraklarından geçmek zorunda kalmışlardı; Diana’nın bayramını kutlamakla meşgul olan Efesliler, onları haydut sandılar ve hepsini kılıçtan geçirdiler. Herodotos’un anlattığına bakılırsa, Efesliler, İyonya’nın özgürlüğünü geri alan Mykale Muharebesi sırasında da yine başka işlerle meşguldüler; çünkü bu savaşta onların adını anmaz. Sonradan Atina Deniz Birliği’ne katıldılar, ama ilk fırsatta ayrıldılar. Bir keresinde Persli Tissaphernes, Diana’nın tapınağını Atinalıların saldırısına karşı savunmalarına yardım etmişti.
Tissaphernes, ona adadığı kurbanda, Diana’nın hem Yunanlılar hem barbarlar için iyi olduğunu söylerken pek nazikti; ancak Kibele gibi Diana’nın da, savaşçılık erdemlerini ya da hürriyet tutkusu uyandıran bir tanrıça olmadığını teslim etmemiz gerekir. Tapınanları şehir devletlerinin — polislerinin — bağımsızlığını korumaya çalışmış ve yabancı boyunduruğu altında bulundukları devirlerde bile, az çok özerkliklerini muhafaza etmeyi başarmışlarsa da, fatihlerine kahramanca direnişleriyle adlarını duyurdukları pek görülmez; çoğu zaman kapılarını savaşsız açarlar. Kroisos, Diana’nın tapınağına giden Kutsal Yol boyunca, Efes’ten geçen ünlü hükümdarlar geçidine öncülük etmişti. Bununla beraber, Diana şehrini kendi tarzınca korumaya devam etti. Kroisos’u olduğu gibi öteki fatihleri de, en kaba olanlar dışında, o kadar etkilemişti ki, tapınağına el uzatmaya cesaret edemediler. Kral Kserkses, bir kraliyet öfkesine kapılarak başka Yunan tapınaklarını yerle bir ederken, onun tapınağını bağışlamıştı. M.Ö. 356 yılında tapınak, adını tarihe geçirmek için sırf bunu hedefleyen Herostratus adlı biri tarafından ateşe verilip yakıldıysa da, tanrıça bu basit adamcağıza gülmüş olmalı. Tapınanları yeni ve daha muhteşem bir tapınak yapmak üzere kolları sıvayınca, devrin en büyük sanatçılarının elinden çıkmış sütunları bağışlayan yabancı krallar çıktı ortaya. Büyük İskender, yalnızca adının tapınağın kitabesinde «adayan» olarak yazılması şartıyla, yeni kutsal mekânın bütün masrafını üstlenmeyi teklif etti. (Bir rivayete göre tapınak, İskender doğduğu gün yanıp kül olmuştu; çünkü Diana, onu dünyaya getirmekle meşguldü.) Tanrıçanın kendisinin de küstahlık sayacağı bu teklifi, Efesliler rahatlıkla reddedebilecek durumdaydılar.
Bu yeni tapınak, dünyadaki harikaların arasına girer girmez, «bütün Asya için ortak bir hazine» olarak da anılmaya başladı. Diana’nın tapınanları, ona akan muazzam servete kayıtsız değillerdi. İyonlular gibi onlar da ticarete düşkündüler; Efes, maden işçiliği, parfümleri ve şaraplarıyla tanınan büyük bir liman ve sanayi merkeziydi. Çoğu Doğulu halk gibi (ve birçok Amerikalı gibi), aynı anda hem Tanrı’ya hem mamona hizmet edilebileceğini çok iyi biliyorlardı. Çünkü Diana’nın kendisi, ticarete gülümserdi. Yıllık bayramları, hem dindarlık hem şenlik içinde para harcayan binlerce hacıyı şehre çekerdi; ayrıca bizzat iş girişimini teşvik ederdi. Üzerine kendi adına kayıtlı hayli toprak vardı, Sardes ve başka şehirlerde ipotekler tutuyor ve kendisine tevdi edilen servetleri saklamak için belli bir yüzde alıyordu. Onun tapınağı, Asya eyaletinin en büyük bankası hâline geldi. Böyle çıkarların bir tanrıçaya yakışmadığı düşünülebilirse de, onun bir bereket ve çoğalma tanrıçası olduğunu unutmamalıyız. Ortaçağ’da bankacılık işine giren Hristiyan manastırların aksine, Diana bu konuda hiç ikiyüzlülük yapmamıştı.
Böylece şehri, tarihte ilk defa ticaretin bu kadar genişlediği Helenistik Çağ’da olağanüstü inkişaf etti. Baş rakibi Miletos, Maiandros (Menderes) Irmağı’nın taşıdığı alüvyonla savaşında mağlup olmaya yüz tuttuğu için, Efes, Maiandros vadisini izleyen ticaret yolunun başlıca limanı oldu. Cayster (Küçük Menderes) gibi daha küçük bir ırmakla benzer bir savaş vermekte olsa da, Diana’ya yapılan bağışların da yardımıyla, limanını yüzyıllar boyunca koruyabilecekti. M.Ö. 300’den itibaren, İyon şehirlerinin en büyüğü artık Efes’ti. Zenginliğine rağmen, hiçbir zaman Miletos’un parlak devrindeki kültürel başarısına erişemediği gibi, Atina’nın ulaştığı dereceye yakın bir mevkie de sahip olamadı; ancak bu görece önemsizliği, yeni çağın karakteristik bir yönüne işaret eder: Yunanlıların dünya sahnesine çıktıkları, polis’in yerini krallıkların aldığı ve kozmopolit bir kültürün geliştiği bir çağa. Devrin büyük adamları, hâlâ doğdukları şehirle anılsalar bile, hayatlarını orada geçirmezler, ilgi alanlarını orasıyla sınırlamazlardı; tipik olarak, inşa etmek ya da fethetmek, öğrenmek ya da öğretmek için diyar diyar dolaşırlardı. Büyük Efes şehri, yaptığı tarihten çok, şahitlik ettiği tarih sayesinde hatırlanır.
- HELENİSTİK BAŞARI
En fazla otuz kırk bin kişilik bir orduyla Büyük İskender, Dardanel’i geçerek Asya’ya geçti; Kral III. Darius’un muazzam ordularını üç kritik savaşta yendi, Pers İmparatorluğu’nu yıktı, Mısır’dan Hindistan’a kadar bilinen dünyayı fethetti ve daha otuz üç yaşına bile gelmeden, M.Ö. 323 yılında Babil’de öldü. Böylesine olağanüstü bir hayat, doğal olarak onu efsanevî bir kişilik hâline getirdi. «İskender’in Herakles’in soyundan geldiği, herkesçe kabul edilmiştir» diye yazıyordu soğukkanlı Plutarkhos. Onun fethettiği Doğu dünyası, İskender’i daha esrarlı ve yüce biçimlerde yeniden canlandırdı. Ölümünden kısa süre sonra biçimlenmeye başlayan İskender Romansı, zamanla Farsça, Arapça, Habeşçe, İbranice ve Türkçe dahil, yirmi dört dilde seksen kadar değişik versiyona büründü. Mısır’da son Firavun’un oğlu, Habeşistan’da bir Hristiyan azizi, Orta Asya’da İskender adıyla anılan bir tanrı oldu. Kur’an’da Zülkarneyn (metnimizdeki şekliyle Dulcamain), «İki Boynuz’un Rabbi» olarak görünür; Müslüman şairler onu Mekke’de, Yahudiler ise Kudüs’te dua ederken tasvir etmişlerdir. Ortaçağ Avrupa’sında İskender, güzel Pers prensesi Roksane’ye gönülden bağlı, yiğit bir şövalye hâline gelmişti. Daha on yedinci yüzyılda Racine, onu bir dünyayı fethetmekten çok, sevgilisinin gönlünü kazanmaya meraklı bir âşık olarak resmediyordu.
O zamandan beri tarihçiler, gerçek kişiyi, yani İskender’in hakiki şahsiyetini yeniden ortaya çıkarmaya çalışmaktadırlar; fakat bugün hâlâ seçebileceğimiz çeşitli İskender’ler vardır. Birçok Yunanlının tanıdığı bir zorba vardır: Khaeroneia Muharebesi’nde Yunanistan üzerinde hâkimiyet kurmuş olan Makedonya Kralı Filip’in oğludur; kendi elleriyle, sarhoşluk cinnetleri içinde dostlarını öldüren, Thebai’yi yerle bir eden ve Yunan bağımsızlığının kaybını mühürleyen odur. Bir de ateşli bir Hellenist vardır; Aristoteles’in talebesi, Homeros hayranı, Pers İmparatorluğu’nu yıkarken açıkça beyan ettiği görevi, Hellas’ın kurtarıcısı olarak hizmet etmek olan İskender. Mor imparatorluk kaftanını giymeye başlayan gösteriş meraklısı fatih de odur; kendisini tanrı ilan ettiren bir megaloman, Zeus-Ammon’un oğlu. Bir de idealist vardır—onun düsturu, Plutarkhos’un yazdığına göre, «Tanrı bütün insanların ortak babasıdır, fakat özellikle iyi ve faziletli olanların»dır; kardeşlik bağlarıyla birbirine bağlanmış bir imparatorluk, yani dünya birliği rüyası, insan düşüncesinde bir inkılabı işaret eder. «İskender’in gayesi yeni ve daha iyi bir dünyaydı» diye hükme varır, onun son müdafilerinden Charles A. Robinson Jr.; «ve onu elde etmedeki muvaffakiyetinin yanında, gerçekte başka pek az şeyin ehemmiyeti kalır.»
Onun fetihlerinin yeni bir dünya doğurduğunu inkâr edecek kimse pek az bulunur. Mühim sual şudur: Bu dünya daha iyi bir dünya mıydı? Burada da cevaplar arasından geniş bir seçme imkânımız vardır. Klasik filologlar, Helenistik Çağ’ı genellikle bir gerileme devri olarak tasvir etmişlerdir; nitekim Atina ve ana kara Yunanistan için açıkça öyledir. Onlar için Perikles Devri, klasik tarih eğrisinin zirvesidir; klasik ölçülere göre bakıldığında, Helenistik kültür bayağılaşmış görünür. Roma tarihçileri de, Roma’nın bu krallıkları ilhakını haklı göstermek veya Roma’nın kanun ve nizam getirme başarısını büyütmek için, Helenistik krallıkların «başarısızlığı» üzerinde duragelmişlerdir. Bu görüşlere göre «yeni dünya» ya hazin bir akıbet, ya da karmakarışık bir girizgâh hâline gelir. Tarn ve Rostovtzeff gibi son devir tarihçileri bu nedenle, Helenistik Çağ’ı, kendi insanlarının onu gördüğü gibi görmeye ve ne ondan önce, ne de ondan sonra gelenlerle mukayese ederek peşin hüküm vermemeye çalışmışlardır. Onlar, bu çağın —Asya’da— dikkate şayan derecede canlı, maceracı ve yaratıcı bir dönem olduğunu vurgularlar. İlk önderlerinin, söz konusu bile etmeksizin, zihin dünyaları hakkında pek az şey bilmekle birlikte, onların teşebbüs ruhu, hayatlarını bir devrin sonu değil, başlangıcında yaşadıklarına, hayatı iyileştirmekte olduklarına inandıklarını kuvvetle düşündürür. Birçok Yunan, kendi «modernlikleri»yle iftihar ediyordu; bazıları hattâ Ütopyalar düşlemeye başlamışlardı. Şüphesiz onların ufukları, Platon’un küçük Devlet’inden çok daha geniş bir dünyada açılmıştı; bazı önemli bakımlardan, Perikles devrinin Atinası’ndan daha «açık» bir cemiyet içinde yaşıyorlardı. Bugün artık, en azından şu hususta tereddüt yoktur ki, Roma’yı yetiştiren, Roma’nın bir dünya devleti kurmasını ve Hristiyanlığın bu devleti fethetmesini mümkün kılan kültür, Robinson’un ifadesiyle «dünyanın hakikaten tanıdığı tek Yunan kültürü, ta ki modern ilim Perikles devrinin Atinası’nın kültürünü yeniden diriltinceye kadar» olan Helenistik kültürdü.
Tam da bu sebeple, Helenistik teşebbüsün vasıtalarına ve gayelerine, ortaya koyduğu eserlerin değerine, kültürünün niteliğine yakından bakmamız gerekir. «Yeni dünya» gerçekten de kendi dünyamıza çok daha fazla benziyordu; fakat biz bugün, onun bu benzerliklerinin bazıları karşısında tereddüt duyacak bir ruh hâli içindeyiz. Bu çağda sayıları gittikçe artan «modern» tipler arasında, biri refahı içinde müsterih, diğeri bu refahtan pay alamadığı için somurtkan kent burjuvazisi ve şehir proletaryası vardır; köyle bağları kopmuş, fakat hâlâ kaba batıl itikatların avı olan yarı tahsilli sokak adamı vardır; işletmesiyle, hususi hayatıyla veya şahsî kurtuluşuyla başlıca meşgul, «siyaset dışı insan» yahut «idiot» vardır; ve bütün faaliyet alanlarında da ihtisas sahibi ortaya çıkar— profesyonel bürokrat, teknisyen, propagandacı, âlim, eğlendirici, atlet. Helenistik Çağ, zenginlik ve yoksulluk, bilgi ve cehalet, ihtişam ve sefillik arasındaki gittikçe keskinleşen zıtlıklarıyla da bizim çağımıza benzer; düşüncede hürriyet ile davranışta geriye dönüşçülük arasındaki derin çelişkileriyle, Yunan dayanışmasının şuurunun derinleşmesiyle birlikte, daha acı mücadeleleriyle, insanlık idealinin gelişmesiyle birlikte daha vahşi insanlık dışılıkla da benzeşir. Genel olarak Helenistik Yunanlılar, eserleriyle bizim kadar iftihar eder ve çoğu zaman, bizim kadar hayrete veya dehşete düşer gibi görünürler. Kozmopolit dünyalarında dolaşmakta serbest oldukları kadar, kendilerini «yitik» hissetmeye de açıktılar. Onların heyecan verici serüvenleri, moral bakımından iç karartıcı dersler verebilir. Her zaman olduğu gibi, başarıları hakkında verilecek son hüküm tartışmalı kalacaktır; fakat en azından, İskender’in kendisinde olduğu gibi, bu devrin karmaşıklıklarını ve uyuşmazlıklarını göz önünde tutarak, tarafsız bir hükme yaklaşmayı ümit edebiliriz.
Bu çağın siyasî tarihi besbellî hazindir; ilk bakışta göründüğü kadar yüz kızartıcı olmamakla beraber. İskender’in imparatorluğuna halef olan generaller, enerji, cüret ve hırs bakımından ona lâyıktılar; onların ardılları da, hayli geniş krallıkları için idare sistemleri kurarken, bize bugün göründüklerinden daha orijinal idiler — ki bu, klasik Yunanlıların hiçbir zaman teşebbüs etmedikleri, Aristoteles’in de imkânsız saydığı bir devletçilik başarısıydı. Ne var ki onlar, İskender’in ufkundan mahrumdular ve sanki Plutarkhos’un «iktidar ne kadar içe kapanık, ne kadar yalnız bir şeydir» şeklindeki hikmetine misal yetiştirmeye azmetmişlerdi. Generaller, daha ilk andan itibaren birbirleriyle çarpışmaya koyulmuşlar, böylece Helenistik devrin ayırt edici vasfı olan hemen hiç kesilmeyen savaşlara başlamışlardı. Haleflerden ilki olan Antigonos, oğluyla arasındaki tam güveni göstermek için, Demetrios’un elinde silah varken kendi yanında durmasından korkmadığını övünerek söylerdi. Daha sonraki krallar, oğullarından bu kadar emin olamazlardı; kardeşlerinden ve kimi zaman kız kardeşleri de olan karılarından hele hiç olamazlardı; birbirlerine hiç güvenmezlerdi. Antigonos, Asya’daki imparatorluğunu ve hayatını, oğlu Demetrios’la birlikte, Lysimakhos ve Seleukos’un birleşik kuvvetlerine yenildiği İpsos Muharebesi’nde kaybetti. Bu defa Seleukos, Lysimakhos’u yenip öldürdü, sonra kendisi öldürüldü. Mısır’ı ele geçiren Ptolemaios ise, yatağında ölen tek Halef oldu.
Bundan sonra Seleukos Hanedanı, Küçük Asya üzerinde hâkimiyet iddia etmeyi sürdürdü, fakat orada ancak kısmen ve tereddütlü bir şekilde hâkimiyet kurabildi; kıyı bölgelerini zaman zaman Ptolemaioslara kaptırıyordu. Kudretleri, kargaşalık içinde ortaya çıkan yeni krallıklar tarafından da tartışma konusu edildi; kuzeydeki Bitinya ve Pontos krallıkları gibi. Bitinya Kralı Nikomedes, Seleukoslara karşı kendisine yardım etsinler diye bazı Galyalı kabilelerini ülkesine çağırmak ve sonra da onları Küçük Asya’nın üstüne salmak suretiyle yeni bir karışıklık unsuru ekledi. Galyalılar, yıllar boyunca Küçük Asya’yı talan ettiler, Yunan şehirlerini haraca bağladılar; nihayet Pergamon kralları tarafından mağlup edilip Frigya içlerine yerleştirildiler; bundan ötürü o bölgeye Galatia adı verildi. Pergamon, artık Küçük Asya’daki en güçlü devlet hâline gelmişti; fakat üstünlüğünü muhafaza edebilmek için Roma’ya dayanmayı zarurî görüyordu.3
Zengin Efes şehri, İskender’i bir kurtarıcı olarak karşılamıştı; bu sebeple de, tabiatıyla bütün bu kargaşalığın odak noktalarından biri hâline geldi. Antigonos’a bağlı kalan şehir, İpsos Muharebesi’nden sonra Lysimakhos’a boyun eğdi; daha sonra Demetrios tarafından geri alındı, ardından tekrar Lysimakhos’un eline düştü. Lysimakhos, Efeslilerin itirazlarına rağmen şehri daha savunulabilir bir mevkie taşıdı; burayı sağlam surlarla tahkim etti ve eski İyon şehirleri Lebedos ve Kolophon’un halkını buraya göçürerek nüfusu şişirdi. Efesliler bundan böyle bin yıl boyunca burada kalacaklardı; fakat yeni şehirleri, aşağı yukarı bir asır kadar, kralların mücadelelerinde bir piyon olarak kaldı. Kısa bir hürriyet devresinden sonra Ptolemaiosların hâkimiyetine girdi. Antiochos II, şehri tekrar Seleukoslar için geri aldı ve burayı bir kraliyet ikametgâhı yaptı; yalnız kendisi, bu şehirde karısı Laodike tarafından zehirlenecekti. Laodike’nin, oğlunu Efes’te kral ilan ettirerek yeni bir savaş başlatması üzerine, şehir yeniden Ptolemaiosların eline düştü. Antiochos III tarafından tekrar fethedildiğinde, Roma’ya karşı açtığı seferin karargâhı oldu. Roma’nın en korkulan düşmanı Hannibal, şimdi Efes’e gelerek krala hizmetlerini sundu. Antiochos, buna rağmen, Küçük Asya’daki Seleukos hâkimiyetine son veren Magnesia Muharebesi’nde mağlup edilince, talihsiz Efesliler, kapılarını Roma kumandanı Manlius’a açtılar. Romalılar, şehrin, sadık müttefikleri Pergamon’a vergi verir hâle gelmesine hükmettiler. Bu tarihten sonra Efes, hiçbir zaman gerçek anlamda bağımsız olamadı.
Bununla beraber, Efes tekrarlanan bütün bu küçük düşürülmelere rağmen zenginleşti. Diana, bitmez tükenmez bir servet kaynağı olmaya devam etti ve fatihler alayını hâlâ hayranlık içinde bırakıyordu. Meselâ Demetrios, İpsos’tan kaçıp şehre sığınınca, onun tapınaktaki hazinelere el koymasından korkulmuştu; o ise, askerlerinin tapınağı yağmalamasını önlemek için, derhâl Atina’ya yelken açmıştı. Asıl zenginleşmenin başlıca sebebi ise ticaretin muazzam genişlemesiydi. İskender, milletlerarası bir sikke sistemi tesis ederek ve ele geçirdiği altın ve gümüş yığınlarını tedavüle sokarak, ticareti doğrudan doğruya teşvik etmişti. (Böylece para bozduranlar, tanrıların daha da büyük şanına, tapınaklarda görünür oldular.) Dolaylı olarak da İskender, Doğu’yu Yunanlılara açarak bir «refah devri» yaratmış; fazla nüfusa bir çıkış yolu, Yunan malları için daha geniş bir pazar ve Yunan teşebbüsü için daha büyük bir teşvik sağlamıştı. Özellikle Seleukoslar, ticaret yolları üzerinde yeni şehirler kurma siyasetini sürdürdüler; Celaenae-Apamea’da olduğu gibi, eski yerleşmelerin içine Yunan kolonilerini yerleştirdiler; onlarca Seleukeia, Apameia, Antiokheia, Laodikeia kurdular. Bu geniş dünyada Yunanlılar, artık büyük ölçekte yol, su kemeri ve liman inşa eden ameliye adamları hâline gelmişlerdi.
Bundan da önemlisi, polis ruhu hâlâ canlıydı. Efes’te İskender, bütün Yunan şehirlerinin artık hür ve müstakil olacaklarını ilân etmiş, Efesliler için de demokratik bir anayasa hazırlatmıştı. O, diğer şehirleri kurtardıkça, Persler tarafından desteklenmiş olan oligarşileri ve tiranlıkları kaldırıp atıyordu. Hürriyet, elbette ki bir dereceye kadar isimden ibaretti. Bizzat İskender, onlara «demokratik» olmalarını emretmişti; ardılları onlara başka emirler verebilirlerdi; tıpkı onun gibi onlar da, kraliyet ihsanlarına karşılık olarak genellikle yardım ve katkı isterlerdi. Bununla beraber, Helenistik krallar, hiç değilse, eski «Hellenlerin özerkliği» idealine dil ucuyla da olsa bağlılık gösteriyorlardı; bunu da çoğu zaman, şehirlerin devamlı savaşlarında kendi yanlarında yer almalarını sağlamak için yapıyorlardı. Bazı şehirler —özellikle Rodos— gerçekten bağımsız ve gerçek güçlerdi. Ve Yunan şehirlerinde, devir boyunca, demokrasi kural olmaya devam etti; nihai yetki, halk meclisinde bulunuyordu. Yunanlı, hâlâ siyasî bir hayvandı; yahut hiç değilse, hâlâ yeterince siyasîydi ki, enerjik ve teşebbüs sahibi bir insan tipi olarak kaldı. Düşünce, her yerde, Atina’da olduğundan daha hür; İyonya’da olduğundan daha da çeşitliydi. Bu bakımdan Helenistik polis, «açık bir cemiyet»ti.
Beledî ruh, yüksek bir kültür seviyesini de muhafaza etti. Helenistik Yunanlılar, ticaretle fazlasıyla meşgul ve maddî konforlara gittikçe daha bağlı olsalar da —yüksek yaşama, sade düşünme— asla basit Gutiler değillerdi. Krallar, tipik olarak kültürün hamileri idiler. Zengin burjuvalar, şehirlerini güzelleştirmekten, bayramlarını idame ettirmekten, kültürel geleneklerini sürdürmekten gurur duyuyorlardı; şehirler, eserlerinin ihtişamında birbirleriyle yarışıyorlardı. İç bölgelere göç eden Yunanlılar, kendilerini evlerinde hissetmek için, büyük miraslarını aynı şekilde özenle muhafaza ettiler. Eski yahut yeni, az çok önemli her şehirde, mermer tapınaklar, heykeller, gymnasion, tiyatro bulunurdu— bunlar, çoğunun, sıradan bir Amerikan kasabasından daha az maddî imkâna sahip küçük kasabalar olduğunu düşündükçe, gözümüzde daha da heybetlenir. Ve sanat, şimdi eve de girdi, avluları küçük heykelciklerle süslemek için. Bütün bunların toplamında Helenistik Yunanlılar, hem rahat, hem güzel yaşama imkânı veren şehirlerde, yüksek derecede medenî bir hayat tarzını bilinçle geliştirmişlerdir.
Bununla beraber, onların ruhu, eski polis’in ruhundan esaslı biçimde farklıydı. Artık şehir-devletine adanmışlıktan ziyade, memleketine, doğduğu şehre karşı duyulan bir gururdu; kendini siyasî faaliyetten çok sosyal faaliyet içinde gösteriyordu. Artık hakikaten bağımsız, kendi kendine yeterli, kaderini elinde tutan bir birlik olmayan polis, ne eskiden olduğu gibi yurttaşlarından beden ve ruhlarıyla kendisine bağlanmalarını isteyebiliyor, ne de onlara bunu verebiliyordu. Hâlâ vatanperver olsalar bile, yurttaşlar çoğunlukla, başka yerlerde de aynı kolaylıkla yürütebilecekleri özel işleriyle daha fazla meşguldüler; sürgün, artık korkunç bir talih sayılmıyordu. Değişen ruhun bir işareti, ortalıkta dolaşan nice seyyar muallim, şarlatan, peygamber, cinci, her işten anlayan adamdı. Buna bağlı bir işaret de, ücretli profesyonel tabakasının yükselişiydi; askerler, atletler, aktörler, mühendisler, sanatkârlar ve hatipler, birer ücretli meslek erbabı hâline geldiler. Bir başka alâmet, bir bakıma «Elks» gibi derneklerin gördüğü işi gören, siyasî olmayan kulüplerin ve cemiyetlerin çoğalmasıydı; bunlar, daha yüksek bir kültür düzleminde iş görüyorlardı. Yeni ruhun en cazip neticesi, kadınların mevkiinin yükselmesi ve ev ve aile hayatına duyulan ilginin derinleşmesiydi; aile, klasik polis’in en büyük kurbanı olmuş, sınırlı ev hayatı, kamu hayatının hem çalkantısının, hem düzensizliğinin, hem de zenginliğinin başlıca sebeplerinden biri sayılmıştı. Daha az cazip olan tarafı ise, Helenistik şehirlerin, kamu binalarında ve bayramlarında sergiledikleri ihtişamın ta kendisiydi. Bu ihtişam, fazlasıyla bir gösteriye, sahneye ve hitabet şovuna dönüşmüştü. Gösterişi içinde, çoğu zaman yüksek ciddiyetten ve gerçek vakar duygusundan yoksun bir gönül rahatlığını ortaya koyuyordu. Efes’in yaşamak için iyi bir yer olduğunu vurguluyor, fakat uğrunda savaşmaya ve ölmeye değer bir ideal temsil etmiyordu. Genel olarak, klasik Yunan’ın âşıkları için Helenistik kültürü düşkün gösteren burjuva ruhu, burada yanlış anlaşılmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Fakat bu kültürün meseleleri karmaşıktır; sadece böyle marka adlandırmalarla bir kalemde silinip atılamaz. Kültür, güzel sanattan çok daha fazlasını içine alır. Sanat seviciler, Shelley gibi, bir cemiyetin kalitesinin en iyi ölçüsünün sanatı olduğuna ve büyük şiir devirlerinin, ahlâk ve âdâpta ilerleme devirleri olduğuna inanmaya tabiatıyla meyyaldirler; ne var ki altın çağlar, gerçekte, toplumların zirve noktalarını açıkça işaret etmez; muhtemelen âdâp ve ahlâklarıyla da seçkinleşmiş değillerdir. Sanat ve edebiyatta büyük başarı, çoğu zaman yalnız servet ve kudrette değil, hürriyette, bilgi ve incelikte, medeniyet ve nezakette de en yüksek gelişmeden önce gelir — Homeros İyonya’da, Dante İtalya’da, Shakespeare İngiltere’de olduğu gibi. Kaldı ki Helenistik kültürün bizzat sınırlılıkları, onu gelecek nesiller için daha elverişli hâle getirmiştir. Nispeten sıradan, meslek işi niteliği sayesinde, Yunan mirasını, Atinalılar’ın dehasından mahrum kavimlere uygun biçimler içinde muhafaza etmiştir; ne Roma, ne de erken Rönesans İtalya’sı birer Partenon inşa edebilecek veya Sofoklesvari trajediler meydana getirebilecek kudrette değildi; ama her ikisi de, Helenistik Yunanlıların sanatından ve düşüncesinden kolaylıkla öğrenebildi. Her hâlükârda, bu Yunanlılar, atalarının muhteşem tarzında sonsuza dek yaratmayı sürdüremezlerdi; hele ki bu atalar, Hellas’ı yüzüstü bırakmışken. Mevcut şartlarda, miraslarını, kültür zevk erbabının beğenmeyeceği, fakat tarihçilerin takdir edeceği tarzda yeniden şekillendirdiler. Sanat ve fikirdeki yeni üsluplar, yeni hayat şartlarının mantıkî ve tabiî bir mahsulüydü; iyi ya da kötü, sırf bir çürüme değil, müspet bir gelişmeydi.
En az etkileyici olan, edebiyatta Helenistik başarılardır. Bazı yazarlar, Rodoslu Apollonios’un Argonautika’sı gibi iddialı eserler denediler: son derece işlenmiş, zarif, fakat aslında pek sıradan bir destan; daha da sıradan görünmesinin sebebi, yazarının, basmakalıp sözlerden kaçınmak için sonsuz zahmetler çekmesiydi. Çoğu yazar ise, fiilen, Kallimakhos’un, edebiyatın çok işlek ana yollarından kaçınıp, bunun yerine kendi küçük patikalarını seçmeleri yolundaki tavsiyesine uydular. Bu patikalar, epigram, diatrib, pastoral, erotik «Milesian masalı» ve romantik aşk temasını işleyen romans gibi yeni formlarla çiçeklendi. Çağın özellikle karakteristik türü, burjuva âdet komedyası olan Yeni Komedya idi. Bütün bu türlerde, pek az gerçek ciddiyet ve aynı derecede az büyüleyicilik vardı. Umumî siyasî meselelerden ve millî ülkülerden mahrum oldukları için, yazarlar, gittikçe artan hitabet modasına uygun olarak, duygu ve ihtiras retoriğini geliştirdiler. Geleneksel mitleri, küçük masallara inceltip dönüştürdüler veya onları, sonraki küçük şairlerin hesabına, şiirî birer süs unsuru hâline indirdiler. Kendilerini en çok ciddiye aldıkları zamanlarda bile, hayal gücünden yoksun, skolastik mânada birer «terbiyeci» olmaya meylederlerdi. Çağın tipik şahsiyetlerinden biri, Efesli İskender’di; «Lamba» lakabıyla anılan bu hatip, gök olaylarını ve kıtaların coğrafyasını tasvir eden şiirleriyle, Strabon üzerinde derin bir tesir bırakmıştı.
Geriye kalan Helenistik Yunanlılar ise, büyük edebî mirasları üzerinde, kendi adlarına zarar verecek bir dikkatle eğildiler. Onların kültür anlayışı, bir bakıma, Matthew Arnold’ın, «düşünülmüş ve söylenmiş olanların en iyisi» diye tanımladığı kültür anlayışına benziyordu; üstelik her şey, çoktan ataları tarafından söylenmişti. Onlar, takdir duygularına sadakatle, yeni tipler yarattılar: edebiyat âlimi, metin neşircisi, gramerci. Homeros’u satır satır incelediler, geleneksel metinleri arındırıp dipnotlarla donattılar; içinde, bir dünya dolusu alegorik mânâ okudular; trajedi şairlerini de aynı saygıyla okudular; Attika lehçesini, edebî Yunanca için ölçü haline getirdiler. Avrupa’nın miras alacağı «klasik» geleneği, taklide, yerinde söze, otoriteye itaate vurgu yapan bu gelenekle başlatanlar da onlardır — ki bu akademik ruh, şaheserleri yaratmış olan ruhla taban tabana zıttır. Çalışmalarını o kadar «başarılı» yürüttüler ki, yaratıcı Helenistik edebiyatın büyük kısmı kaybolmuştur; tıpkı, eğer klasik filologlar, Elizabeth devri İngiltere’sinde her şeye hükmetmiş olsalardı, Shakespeare’in eserlerinin de kaybolmuş olabileceği gibi. Çünkü çağdaş edebiyatın büyük bölümü, tabiatıyla «bozuk» sayılan yaşayan dilde yazılmıştı. (Yeni Ahit de bu dilde yazılacaktı.) Fakat hiç değilse, şaheserleri gelecek nesiller için muhafaza ettiler; bunlarla birlikte, şaheserleri öldürebildiği kadar canlandırıp aydınlatabilen bir ilmî tetkik geleneğini de devrettiler. İlk umumi kütüphaneleri de —İskenderiye’de Ptolemaioslar tarafından kurulan meşhur Musaeion’la başlayanları— Helenistik Yunanlılara borçluyuz.
Bilimdeki başarıları, buna denk olmakla beraber çok daha önemliydi. Bu sahada Helenistik Yunanlılar, kuşku götürmez biçimde atalarından ilerideydiler — ve «Asya»ya tepeden bakan anakara Yunanlılarını da utandırdılar. Atina, Aristoteles’in Lykeion’unun başında 287’den 269’a kadar görev yapan ve deneysel metodu geliştirmiş ve uygulamış göründüğü anlaşılan, Hellespontos kıyısındaki Lampsakos’lu bir yabancı olan Straton gibi dikkate şayan bir fizikçiyi görmüş, fakat ondan sonra gelenler, mektebi ahlâka ve hitabete çevirmişti; o andan itibaren Atina, artık kayda değer hiçbir bilgin veya tabiat filozofu yetiştirmediği gibi, böylelerini kendine çekemedi de.® Helenistik bilimdeki büyük isimlerin hemen hepsi Asyalı veya İskenderiyeli Yunanlılardır. Küçük Asya’dan gelenler arasında, anatomi sahasında Kalsedonlu Herophilos, fizyoloji sahasında Khioslu Erasistratos gibi yeni «babalar» vardı. En az bunlar kadar orijinal olan, Straton’un talebesi, astronomi bilginleri arasında ilk defa güneş merkezli veya «Kopernikçi» bir kâinat nazariyesi ortaya atan Samoslu Aristarkhos idi. Bir başka gökbilimci, Nikaialı Hipparkhos, olağanüstü derecede isabetli hesapları için trigonometriyi icat etti. Matematikte Helenistik klasiği Öklid’in «Elementler»i teşkil eder; fakat en az onun kadar parlak bir öncü de Perge’li Apollonios’tur. Daha da büyük bir matematikçi olan Siraküza’lı Arkhimedes ise, aynı zamanda antik çağın en büyük mühendisi ve mucidi olarak, mekanik ilminin temellerini atmıştı.
Bu geniş bilimsel faaliyete — burada sayılıp dökülmeyecek kadar geniş ve teknik bakımdan ileri olan bu faaliyete — dolaysız bir uyarıyı, Doğu’nun fethi ve açılması teşkil etti. İskender’in kendisi, seferlerine âlimler götürerek bu faaliyeti teşvik etmişti. Bununla beraber, daha açık bir şekilde teşvik edici olan, çağa egemen hâle gelen meslek ruhuydu; bu ruh, parlak, fakat amatörce spekülasyon yerine sistematik araştırmaya götürüyordu. Böylelikle İskenderiye Müzesi, yalnız büyük bir kütüphane değil, bir araştırma enstitüsüydü; içinde rasathane, hayvanat bahçesi, botanik bahçesi ve diseksiyon odaları vardı; âlim, bilgin ve teknisyen yetiştirmek üzere yüz kadar profesör görevlendirilmişti. Farrington’un «Ders Kitabı Çağı» diye adlandırdığı devir böyle başladı — heyecan verici olmaktan uzak, fakat insanlığın ilerlemesinde mühim bir safha. Bu müessese, insan hayatında büyük değişmeler yaratabilecek, sessiz sedasız bir inkılabı temsil ediyordu.
Yalnız şu var ki, bu inkılap, Yunan düşüncesini veya hayatını değiştirmekte başarısız kaldı. Straton’un deney metodu geliştirilmedi; temel tabiat ilmi olan fizik, fiilen onunla birlikte sona erdi. Arkhimedes’in mekanik ilmi de aynı şekilde ölü doğmuştu. Helenistik teknisyenler, suyun, buharın ve hava basıncının potansiyel kudretinin farkına varmış olmakla beraber, hiçbir zaman köle emeğinin yerini alacak, sanayi için mekanik bir kudret kaynağı meydana getiremediler; bilgilerini, fiilen, daha çok harp makineleri ve zenginler için ince teferruatlı oyuncaklar yaratmakta kullandılar. Bilim umumiyetle nazarî bir meşgale olmaktan ileri gitmedi. Helenistik Yunanlılar, «aşağı teknik sanatlara» karşı geleneksel hor görmelerinden vazgeçmediler. Plutarkhos, Arkhimedes’in bizzat, «mühendislik işini ve hayatın ihtiyaçlarına hizmet eden her şeyi, bayağı ve değersiz» saydığını yazar. Farrington, onu, ondalık sayı sistemini halka sunarken «Bu büyük bir buluş değildir, fakat herkes için son derece faydalıdır» diyen mütevazı Simon Stevin’le (1548-1620, «Alçak Ülkelerin Arkhimedes’i» diye anılan) karşılaştırır.
Farrington, Helenistik bilim ve tekniğin duraklayışını, kölelik müessesesiyle açıklamaya çalışır. Ona göre, ilk İyon düşünürleri de köleliğe alışık olmakla beraber, hâlâ çalışmaya alışkın bir ticaret sınıfına mensuptular ve teknikle iç içeydiler; Platon ve Aristoteles zamanına gelindiğinde ise, «efendiler», artık elleriyle çalışmanın üstünde sayılıyorlardı. Bu makul açıklamanın güçlüklerinden biri, bilim ve mekanikte başlıca Yunan başarılarının, Platon ve Aristoteles’ten sonraki asırlarda gerçekleşmiş olmasıdır. Belki en makul açıklama şu olabilir: bilginler, tıpkı edebiyat âlimleri gibi, klasik mirasları karşısında hayranlıkla donup kalmışlardı. Güvenle söyleyebileceğimiz tek şey, ilmî ilerlemenin, Helenistik Yunanlıların zihniyetini değiştirmediğidir; bu zihniyet, elbette eski kölelik müessesesinin etkisi altında şekillenmişti. Onların faydaya karşı aristokratça kayıtsızlıkları, köle emeğine dayanmamış olsaydı ve maddî zenginlik ve rahatlıktan yeterince nasiplenmemiş olsalardı, belki daha yüce görünebilirdi. Mevcut durumda, teori de, tatbikat kadar, bu kayıtsızlıktan zarar görmüştür. Pratik tatbikatın disipliniyle ve «aşağı» gerçeğe sıkı sıkıya dikkat etmekle sınanmadıkları için, nazariyedeki tercihlerinde, büyük ölçüde, mantıkî, estetik veya dinî «nizam» tutkusu hâkimdi; Yunanlılar, neredeyse şaşmaz bir içgüdüyle, Anaksimandros’un tekâmülcü, Demokritos’un atomcu ve Aristarkhos’un güneş merkezli nazariyeleri gibi, en verimli olmaya aday teorilerden yüz çevirdiler.
Sanatta, Helenistik Yunanlılar kendi tecrübelerine daha sadıktılar; bu yüzden başarıları daha tartışmalıdır. Atina, klasik üsluba bağlı kalırken, Asyalı Yunanlılar, huzursuz, maceracı, uyumsuz hayatlarına daha uygun bir mimarlık ve heykel sanatını geliştirdiler. Diana’nın son tapınağı, bunun temsilcisiydi. Dor tapınağından daha süslüydü; sütun kaidelerini, etrafını çepeçevre saracak şekilde kabartma frizlerle donatmışlardı. Bu tapınak, ölçülerinin ihtişamı sayesinde, Doğu’nun anıtsal eserleri arasına giren bir harika oldu; ziyaretçiler, İskenderiye Feneri’nin ve Rodos Heykeli’nin — dünyanın diğer iki harikasının — ihtişamı karşısında olduğu gibi, bu tapınağın da altmışar ayak yüksekliğindeki 127 sütunu karşısında hayrete düşerlerdi. Bugün elimizde kalan ve sütunlardan kurtulmuş birkaç sakat taş parçasından, bu tapınağın görkemini tasavvur etmek çok zordur; fakat onun hakkında bildiklerimiz ve Diana’nın tapınanları hakkında sahip olduğumuz malumat, bize, tapınağın «büyük»ten ziyade «gösterişli» olduğu intibaını verir. Bu izlenimler, Helenistik heykel sanatında ölçü ve sükûnun noksanlığıyla da doğrulanır. Heykel sanatı, Laokoon örneğinde olduğu gibi, çoğu zaman tiyatrovari idi ve pek nadiren iffetli bir sadelik taşırdı. Tanrıları daha kaslı, daha az «tanrısal» hâle gelmişti; atletlere veya «süper insanlara» benzer olmuşlardı; tanrıçalar ise, çıplaklıklarının veya giysi kıvrımlarının farkında, çok daha ince ve kadınsı bir ifade kazanmışlardı. Afrodit, banyosunda adeta asıl hüviyetine kavuşmuştu.
Bununla birlikte, Helenistik sanat esas itibariyle bir Yunan, değil bir Doğu yaratısıydı. Diana’nın tapınağı, biçim bakımından klasik idi ve hâlâ bir şehir merkezini teşkil ediyor, halkıyla birlikte ve halkı sayesinde yaşayan bir tanrıçanın evi sayılıyordu. İçinde, Praxiteles’in heykelleri ve bir sunağı da dâhil olmak üzere, birçok Yunan resim ve heykel şaheseri vardı. Tapınağın süslü oluşu, yalnız klasik gelenekten bir kopuş değildi; bu gelenek, Partenon’un zaman içinde beyazlaşmış mermerlerinin bize verdiği intibadan çok daha az ölçülü ve sakindi. Bu mermerler yüzünden, klasik tapınağın alacalı boyalarla boyandığını, yaldızlı süslerle bezenmiş olduğunu unuturuz; çoğu tapınak, kendi eviyle orantısız büyüklükte, kolossal bir tanrı heykeli barındırırdı; bu heykel de boyalı olabilir, altın ve fildişiyle kaplanmış bulunabilirdi. Kullanılmak için, gelecek nesiller için değil, tasarlanmış klasik dönem Atina vazoları da, son derece ince, fakat aşırı rafine veya aşırı ölçülü değillerdi. Onları yapan sanatçılar, geleneksel mit ve efsaneleri, ibret dersi vermekten ziyade, dekoratif maksatlarla kullanıyorlardı; ruhları esas itibariyle oyundu; sevdikleri konular arasında genç kadın ve erkeklerin dünyevî sahneleriyle, şehvetli satyrler ve maenadlarla birlikte Dionysos da yer alıyordu — ki bu bize, «sert» Aiskhylos’un da satyr oyunları yazdığını hatırlatabilir. Bu vazoların sanat inceliği eşsizdir; fakat Praxiteles’in sanatındaki ölçüye göre daha az «iffetli»dir; nitekim Praxiteles, Knidos’lu çıplak Afrodit’inin üzerine, heykelinin, «hissettiği aşkı tasvir ettiğini» kaydetmişti. Hâlâ Attika geleneğine yakın duran ve erken Helenistik sanat üzerinde büyük etkisi olan bu duygulu güzellik, inkâr götürmez bir sürekliliğe işaret eder. Helenistik heykel, bütün Yunan sanatının esasen tabiatçı ve insancıl ilhamından mantıkî bir gelişmeydi. Ortaçağ sanatından Giotto, Michelangelo ve Raphael’in sanatına doğru olan benzer gelişmeyi önceden haber veriyordu.
En göze çarpan eğilim, gerçekçilik ve ferdiyetçilik yönündeydi. Klasik heykel, insan formunu idealize etmişti; tanrıları hep genç veya olgun çağında, hep görkemli ve yüzde yüz Yunan olarak tasvir ediyordu. Helenistik heykeltıraşlar ise, çok farklı ruh hâllerinde, farklı ırkları, tabakaları, yaşları ve tipleri gösterdiler — «Ölen Bir Galyalı», «Yaşlı Pazar Kadını», «Koşan Bir Zenci», «Sarhoş Kadın», «Çoban Çocuk», «Kaz Boğan Çocuk» gibi. Aynı şekilde portre sanatını geliştirdiler; klasik Yunanlıların büstlerini onlara borçluyuz.® Çirkinin, şekilsizin, groteskin ilgisini, hattâ güzelliğini keşfettiler. Daha çok ihtirası ve hareketi ifade etmeye çalıştılar; bunun için, tanrılarla Titanlar arasındaki savaşı tasvir eden Pergamon’daki Zeus Sunağı’nı süsleyen kudretli «Gigantomakhia»da doruğuna ulaşan barok üslubu geliştirdiler. Pergamon Okulu, acı, dehşet, yeis veya meydan okuma hâllerinde canlı canlı tasvir edilmiş, ölen Galyalılar, Persler, Amazonlar ve devler üzerinde ihtisas kazandı. Aynı canlılıkla yorgunluğu, uyuklamayı ve ölüm uykusunu tasvir ettiler; buna karşılık, satyrlerin ve dansçıların neşeli, hareketli oyunlarını da büyük canlılıkla gösterdiler. Başka yerlerde, sanatçılar, sonra gelen nesilleri nympha, Pan ve Cupid kalabalığı altında boğacak olan rokoko üslubunu geliştirdiler; fakat bu üslup, özellikle çocuk, delikanlı ve yaşlı erkek ve kadın çalışmalarında, hoş ve oyunlu birçok eser de bıraktı.
Bugün sanatla uğraşanların çoğu, gerçekçi, barok veya rokoko çizgisindeki Helenistik üslubu, klasik Yunan’ın idealize edici üslubundan daha aşağı sayarlar. Zevk sahipleri, hattâ «arkaik» devrin saf saflığını tercih etmeye meyillidir. Tarih, bununla beraber, bize, böyle tercihlerde zevk saflığından ziyade moda ve mizacın payı bulunduğunu gösterir; ve sanat konusunda kibirli olmayan hiç kimse, Helenistik heykeli basitçe çürümüş veya bayağı diye bir kalemde silemez. Bu sanat, anatomiye ve kıvrımlı kumaşlara hâkimiyetin ötesinde, teknikte dikkate şayan ilerlemeler kaydetmiştir. Kabartma dünyasının heykelsi iki boyutuna, derinliğin üçüncü boyutunu katmış; bu da daha karmaşık hareketlere, dramatik gruplamalara ve serbest duran anıtlara yeni imkânlar açmıştır. Hellenistik heykel, klasik heykelin gösterdiğinden çok daha fazla insan ve hayat duygusu ifade etmiş, sanatçıya daha fazla hürriyet tanımıştır. Daha geniş insanlığı içinde, bir bakıma, daha hakikî mânada «evrensel» sayılabilir. Eğer sükûnet ve ahengi, ihtirasa ve kudrete feda ettiyse, olgun Michelangelo sanatı da aynı şeyi yapmıştır.
Her hâlükârda, bu sanat, zamanının hayat ve ruhuna sadıktı. Daha «ideal» olsaydı, daha duygusal, samimiyetten uzak ve özünde Yunan dışı olurdu. Tarn’ın yazdığı gibi, erken Hristiyanların «Şeytan’ın tahtı» saydıkları Pergamon’daki Zeus Sunağı, Helenistik Çağ’ın bir hulâsasıydı: «Çağın bütün kargaşalığı, medeniyetle barbarlığın karşılaşması, iyiyle kötünün çatışması, ifade için alışılmamış yollarla mücadele, bitmeyen bir çırpınma — hepsi oradadır.» Heykeltıraşlar, böyle bir yoğunluğu uzun süre muhafaza edemezlerdi; fakat sanatlarının, milâttan önce birinci yüzyılla beraber büyük ölçüde tükenmesi üzerine, çürümenin en açık belirtisi, klasik biçim ve konuları diriltme gayretleri oldu.
Benzer bir sadakat, Helenistik felsefeyi de damgaladı; bu sadakat, onun şanını olduğu kadar, nihayet çöküşünü de hazırladı. Polis, bağımsızlığını ve kendi kendine yeterliğini kaybettikçe, filozoflar, başlıca mesele olarak, şehir-devletten ve herhangi bir idaredin bağlarından ayrı olarak sürdürülebilecek iyi hayat, yani ferdî ahlâkla meşgul olmaya başladılar. Bu bakımdan, onların düşüncesi, iyi düzenlenmiş bir ricat gibi, erken İyonya ve Atina’nın dolu dolu hayatından geri çekiliş gibi görünür. Kinikler, en ileri giderek, yalnız şehir hayatının değil, medeniyetin değerlerini de reddettiler; fiilen cemiyete borçlu olduklarını görmezlikten gelerek, «ruhlarını kurtarmaya» koyuldular. Tarn, «kendi ruhunu kurtarmaya vakti olmayan sıradan insanların sırtından geçinerek» diye yazar. Daha takdire şayan olan Epikürcü ve Stoacı mektepler de aynı istikamette yürüdüler; ferdî bir kendi kendine yeterlik, Doğu’ya mahsus bir hissizlik derecesine yaklaşan bir ruh hâli aradılar. Doğulu renk, Stoacılıkta en belirgin hâle gelmişti; zira bu mektebin kurucusu Zenon, Kıbrıs’lı bir Fenikeli idi; sonradan başlıca önderleri, Babil, Fenike, Frigya ve Kilikya gibi, daha çok Asyalı eyaletlerden çıkmışlardı. Bununla beraber Helenistik felsefe, yine de esas itibariyle bir Yunan yaratısıydı; umumen bakıldığında, devrin en görkemli başarısı ve hiç şüphesiz en etkili olanıydı.
Ahlâk üzerinde toplanmakla filozoflar, hâlâ pratik davranıyorlar, Yunanlıları yeni dünyalarında kendilerini evlerinde hissedebilir hâle getirmek istiyorlardı. Lampsakos’lu Straton, tabiat felsefesini, Farrington’un sözleriyle, «hayatın bizzat kendisinin bağlı bulunduğu temel sanatlarla, çürümüş bir medeniyetin süsü olan sanatlar yerine bağlantılı» olarak gördüğü için, hem en ciddi, hem en eski dal sayıyordu; fakat herhangi bir medeniyette, hikmet ve fazilet arayışından daha ciddi hiçbir meşgale yoktur. Stoacılar ve Epikürcüler, Ksenophanes ve Sokrates’e dönüyorlardı. Çoğu zaman, İbranî peygamberlerin taşıdığına benzer bir vecd içinde, bir tür «misyon» sahibi insanlardı; hemen hemen «aziz» tipleri ortaya çıkardılar. Daha da önemlisi, düşüncelerinde hâlâ hür adamlardı — hem peygamberlerden, hem de Anaksagoras’ı sürgüne gönderen, Sokrates’i ölüme mahkûm eden Atinalılardan çok daha hürdüler. Helenistik mektepler arasında, İskender’le birlikte Hindistan’a gitmiş ve muhtemelen adetlerin ve inançların izafiliği karşısında gözleri açılmış olan Pyrrhon’un kurduğu Şüphecilik de vardı. Fakat daha tipik ve Helenistik felsefenin akıbeti karşısında daha paradoksal olan, başlangıçtaki akla iman idi. Aristoteles, nihai hakikati keşfetmede aklın kudretine, en ileri derecede güvenmişti. Epikürcüler ve Stoacılar, aklın duruma ve örfe üstünlüğüne, insan hayatını idare edebilme kudretine aynı derecede emindiler. Akla dayanarak, Homeros kahramanının zımnî imanını ifade ettiler: insan, yalnız kendi gücüyle üstünlüğe erişebilir ve evrensel zorunluluğu nasıl tasavvur ederse etsin, kaderine denk bir varlıktır.
Böylece Epiküros, felsefe üzerine düşünmekle, «insanlar arasında bir tanrı gibi» yaşanabileceğini öğretiyor ve bu maksatla tanrıları sahneden uzaklaştırıyordu: «Tanrıları ilk icat eden, korkuydu.» Ona göre insan hayatının nihai gayesi ve yegâne yeterli hedefi olan saadet, elbette halkın anladığı anlamda «ye, iç, neşelen» değildi. Bu saadet, daha yüksek iyilerin — bilhassa dostluğun ve zihnî meşguliyetlerin — akıllıca tadını çıkarmak demekti ve ölçülülüğü gerektirirdi. Onun sakin hikmet ideali, bu suretle, gittikçe daha çok rağbet gören ahiret ümidi üzerine kurulmuş coşkun beklentilerin reddini şart koşuyordu. Talebesi Lucretius, dinin ürettiği batıl itikat ve korkulardan insanları kurtarmakta daha da ateşli bir azim gösterdi. Epikürcüler, yalnız onlar, sonunda Yunan felsefesini büsbütün istila edecek olan batıl inanç ve «kurtuluş kültü»ne karşı direndiler. Erken Hristiyan çağında, Diogenes of Oenoanda adıyla — yahut hemen hemen «adsız» — tanınan, âdeta aziz karakterli, bir Epikürcü, hâlâ «gelecek nesillere yardım etmek» istiyordu; «çünkü onlar henüz doğmamış olsalar bile bize aittirler.» O, mermer üzerine vasiyetini kazıdı: «Tanrı’da korkulacak hiçbir şey yoktur; ölümde hissedilecek hiçbir şey yoktur; iyiye erişilebilir; kötülere dayanılabilir.»
Gelecek nesiller, bu «tanrısız» hikmete ürperecek olsalar da, hem Hristiyan, hem de putperestler, Stoacıların gösterdiği başka bir yolda, korkuya ve kör arzuya galebe çalabilirlerdi. Zenon, aklı Tanrı ile özdeş saymıştı. Mabetlere ihtiyaç olmadığını, zira insan aklının Tanrı’nın mabedi olduğunu ileri sürmüş ve Tanrı aklen böyle murat ettiği için, insanın eşyanın olduğu hâliyle olmasını dilemesi gerektiğini öğretmişti. Ondan sonra gelenler, sırasıyla, Akıl, Tabiat, Zeus, Takdiri İlâhî, Kader, Kâinat gibi adlarla konuştular; fakat hepsi de, idare edici Kudret’in emrettiği her şeyi, tam bir sükûnetle kabullenme ve dayanma iradesini, ısrarla savundular. Aynı zamanda, bir yandan kayıtsız şartsız hürriyet, öte yandan kayıtsız şartsız vazife prensibinde ısrar ettiler: aklî veya ilâhî düzenin emrine girerek, iradeyi tam mânasıyla hâkim kılma yoluyla hürriyet. Epiktetos’un dediği gibi: «Pretor, vali veya konsül olmak istemeyeceksin; hür olmak isteyeceksin. Ve hürriyete giden tek bir yol vardır — kudretimiz dışında olan şeyleri hor görmek.» Stoacılık, fiilen, sayısız insanı bu ruhla yaşamaya ve tarih boyunca cereyan eden pek çok acı olaya metanetle dayanmaya sevk etti. Faziletin yalnız ve sırf kendisi için öngörülmesi gibi en yüksek ahlâk prensibini yüceltti. Birçok Stoacı, ahiret hayatına inanmakla beraber, çoğu, faziletin, karşılığını bulsa da bulmasa da, tek başına mühim olan şey olduğunu savunmaya devam ettiler. Stoacı ahlâk, Hristiyanlığa girdi ve ebedî mükâfat vaatleriyle donatıldığında, asli kıymetinden çok şey kaybetti.
Tarih bakımından çok daha mühim olan, Stoacıların, İskender’in «homonoia» duasını — yani insanlar arasında fikir ve gönül birliği idealini — aklîleştiren «evrensel cemaat» kavramıdır. Platon ve Aristoteles, küçük, yerel polis’in sınırlarını hiçbir zaman aşmadılar; polis’le birlikte, kölelik ve savaş gibi müesseseleri de, her polis’in kendi menfaatlerini diğer bütün polis’lere karşı tayin ve muhafaza hakkını da doğal saydılar. Zenon’un ne yazık ki kaybolmuş olan en eski eseri «Devlet» (Politeia), görünüşe göre bir «evrensel şehir», bir «kozmopolis» tasavvur etmişti. O, bir kimsenin, gerek fetih, gerek satın alma yoluyla, bir başkasının malı olamayacağını söylüyordu. Onu takip edenler, bilhassa «Herkes için, tanrılar ve insanlar için tek bir büyük Şehir» idealini, evrensel Akıl veya Tabiat’a uygunluk içinde, açık seçik hale getirdiler. Bu kavram, Roma hukukuna girdi; büyük Roma imparatorlarının temel ideali haline geldi ve Hristiyanlık için zemini hazırladı. Atina’da Aziz Pavlus, Stoacı Kleanthes’in «Bütün insanlar Tanrı’nın evlatlarıdır» sözünü nakletti; başka yerlerde, Zenon’un, Tanrı’nın «ellerle yapılmış mabetlerde oturmadığı» yolundaki fikrini de yankıladı.
Aziz Pavlus, bununla beraber, bize Stoacıların sınırlarını hatırlatır. Yücelttikleri irade, en geniş mânasıyla iyi niyet değildi; çünkü sevgiyle aydınlanmış bir irade değildi. Sevgi, onların her şeyden çok özledikleri sarsılmaz sükûnu tehlikeye sokardı. Merhamet de öyleydi; hattâ adalet ve doğruluk için canlı bir kaygı bile aynı tehlikeyi taşırdı. Seneca, «Başkasının talihsizlikleri yüzünden acı duymak, hikmet sahibine yakışmayan bir zaaftır» diyordu; aynı ruhla, daha insancıl Epiktetos, «Senin bedbaht olmandansa, oğlunun kötü olması daha iyidir» demişti. İdeal, her türlü ihtirastan kurtuluştu — fiilî mânada, acıma değil, kayıtsızlık. Bunun içindir ki evrensel bir cemaat ideali, kardeşlik ruhuyla canlanmış bir cemaat ülküsü hâline gelmedi, soyut bir kavram olarak kaldı. Stoacılar, ne Tabiat’a, ne Tanrı’ya karşı gerçek bir sevgi gösterdiler. Tutkusuz kalmak için gösterdikleri kahramanca gayretin ise, acınacak derecede akıldışı bir yönü vardı. Kâinatın aklîliği ve şeylerin olduğu hâliyle doğru olduğu üzerinde durup durmalarında, aşırı nutukçuluğun yanı sıra, biraz da çaresizce bir taraf vardı. Bu aklîlik ve doğruluğu hiçbir zaman ispat edemediler; Tabiat’ın yahut Tanrı’nın maksatlarını açıklığa kavuşturamadılar. Bu maksatlar hakkında en açık olan şey, onların açıkça iyi olmayışıydı; yoksa stoacı kabulleniş ve tahammül, böylesine kahramanca, böylesine umutsuz bir irade gayreti istemezdi.
Kısacası Stoacılık, işlerin gerçekten yolunda gitmediği, insanların sebeplerini tam olarak anlayamadıkları nedenlerle pek çok şeye katlanmak zorunda kaldıkları bir devirde, fiilî belirsizliğe, güvensizliğe ve korkuya verilmiş bir cevaptı. Azınlık için, çoğunluğun gücünü aşan bir felsefeydi; fakat kökünü, geniş kitleleri mister kültlerinde kurtuluş veya iç huzur aramaya sevk eden aynı endişeden alıyordu. Ne anlayışı geliştirmekle, ne de ıslahatı teşvik etmekle, bu endişenin sebeplerini ortadan kaldırmak için bir şey yaptı. Metafiziği, bir tür doğaçlamaydı; ahlâk nazariyesinin kökü değil, solgun çiçeğiydi.^ Vazife ve tahammül ahlâkı, yani arzu ve kaygı olmaksızın sosyal hizmet ilkesi, özünde mevcut hâle kaderci bir rıza göstermekten ibaretti. Nazariyede Stoacılığa kökten zıt olan, daha yumuşak huylu Epikür felsefesi de, fiilî sonuç bakımından çok kez aynı sonuca varıyordu. Epiküros, bütün hararetiyle harareti bastırmaya çalıştı; onun ideali de tutkudan ve kaygıdan kurtuluştur. Ne o mektep, ne öteki, tenkitçi araştırmaya veya yeni bilgi keşfine kendini adamıştı; ikisi de, insanı ve kâinatı anlama bakımından yeni bir katkıda bulunmadı. Her ikisi de, temel içtimaî ve siyasî meselelerden yüz çevirdi.
M.Ö. 200 yılı dolaylarında felsefede yavaş fakat kesintisiz bir gerileme başladı; bu gerileme, felsefeyi, doğmuş olduğu mit ve sihir dünyasına sonunda geri götürdü. Bu gerileme, Helenistik Çağ’ın kapanışını belirleyen enerji, teşebbüs ve hayal gücündeki tedricî azalışı yansıtıyordu. Milâttan önce birinci yüzyıla gelindiğinde, Yunanlıların yeni ve daha iyi bir dünya kurdukları hissi, aşağı yukarı bütünüyle kaybolmuştu. Geleceğe güvenin kaybolduğuna dair belirtilerden biri de, özellikle asıl Yunanistan’da yaygın olan çirkin çocuk öldürme âdetiydi; yeni doğanların sokağa bırakılması, «infanticide». Kitabeler, Posidippos’un şu sözünü doğrular: «Zengin bir adam bile daima kız çocuğunu sokağa bırakır»; geç Helenistik devir ailelerinde en çok rastlanan şekil, tek çocuklu aileydi — o da bir oğlan.®
^ Tuhaf bir örnek, Zenon’un, mantıkî sistem ve kesinlik görünüşü vermek için bir araya getirdiği «zor kıyaslar»dır. Bunlardan biri şöyledir: «Tanrılara hürmet etmek makuldür; mevcut olmayan varlıklara hürmet etmek makul olmaz; öyleyse tanrılar vardır.» Zenon’un, böyle «zorlama» bir delille nasıl idare ettiğini anlamak daha güçtür.
*Bu âdet karşısında kadınların neler hissettiklerini merak etmemek elde değildir; fakat bunu bilemeyiz. Şimdi artık, tahsil imtiyazı da dâhil olmak üzere, daha yüksek bir mevkie sahip bulunuyor, Makedonya hanedanına, Mısır kraliçesi Kleopatra’ya kadar uzanan bir dizi kuvvetli kraliçe kazandırıyorlardı; ama bu meselede neler hissettiklerine dair hiçbir kaydımız yok.
Oğula, geçmişin klasiklerine karşı öyle bir hürmet aşılanıyordu ki, bunun onda, apaçık bir millî kader şuuru uyandırması pek mümkün değildi. Polybios, Roma’nın yükselişini anlatan, tipik bir «umumî tarih» yazmıştı; bu eser, geleceğin Roma’ya ait olduğu yolundaki duygunun gittikçe güçlendiğini yansıtıyordu. Başka yerlerde, bazı erken Helenistik düşünürlerin zihninde belirmiş olan Ütopya tasavvurları, Hesiodos’un geçmişteki altın çağ temasının çeşitlerine yerlerini bıraktılar. Özellikle Stoacılar, bu temayı ele aldılar veya tarihin döngüsel nazariyesine sarıldılar; yükseliş ve düşüşün sonsuz tekrarı, yine Tabiat yahut Takdiri İlâhî tarafından tasvip edildiği için «aklî» ilân ediliyor, fakat yeniden, fiilen mânasız kalıyordu.
Genel olarak insanlar, artık tarihi yapmak yerine ondan kaçmanın çarelerini arar oldular. Ve bariz kaçış yolu, dindi. Bu, bir bakıma daha saf bir ruhaniliğe, bir ölçüde evrenselliğe yönelişi içeriyordu; fakat daha çok, düzensiz bir ricat, hattâ akıldan kaçış gibi görünmektedir. E. R. Dodds, bu dramı «akıl dışının geri dönüşü» diye hulâsa etmiştir. Başka bir deyişle, «mucize, mister ve otorite»ye dönüş söz konusuydu.
- AKIL DIŞININ GERİ DÖNÜŞÜ
Halk dinini teşkil eden tanrılar, demonlar ve sihirli âyinler karması hakkında Gilbert Murray şöyle yazar: «Antropoloji, bu ‘Miras Kalıntıları’nın, gerçekten doğru, hattâ akla yatkın olmaya hemen hemen hiç şansı olmadığını gösteriyor; öte yandan, hiçbir cemiyetin bunlar olmadan var olamayacağını veya bunların herhangi köklü bir tashihine, içtimaî tehlike olmaksızın katlanamayacağını da gösteriyor.» Bu tehlike, klasik Atina’daki cadı avlarıyla örneklenmişti. Görünüşe bakılırsa Helenistik Çağ’ın insanları, bu dersi iyice bellediler; çünkü Epikürcü mektebin dışındaki çevrelerde, köklü bir tashih teşebbüsü enderdir, Epikürcüler ise halktan uzak durmuşlardır. Başlıca dinî gelişme, daha da büyük bir «yığınlaşma» oldu.
Bu gelişmeyle uğraşırken tarihçiler, büyük bir ihtimalle, özellikle mister kültlerinin, Doğu’nun tesirini abartmışlardır. Yunanlıların, kendi gelenekleri içinde sahip oldukları bu tür kültler için, gözlerini Doğu’ya çevirmeleri gerekmiyordu. Dionysos’un kültü çoktan beri yaygındı. Herodotos, barbar İskitlerin bile, Yunanlıları, Dionysos’un esinlediği vecdler yüzünden ayıpladıklarını yazar; onlara göre hiçbir tanrı, insanı cinnete sürüklemezdi. Thrake asıllı olmakla beraber Dionysos, Doğu’nun tanrılarına o kadar benziyordu ki, Herodotos onu Osiris’le, Demeter’i de İsis’le özdeşleştirmişti. Pers diyarından geldiği sanılan demonlar gibi, «Karma Yığın»a dâhil olduğu görünen unsurların hepsi hakkında da kesin olamayız. Bir tarihçi, Yunanlıların da, Romalıların da bu demonları daha önce hiç bilmediklerini ileri sürerken, bir başkası, bunların hep var olduklarını, fakat taşrada yaşayıp sadece ad değiştirdiklerini ima eder. Yine de gerçek şudur ki, sıradan Yunanlıların zihniyeti hakkında pek az şey biliyoruz. Bildiklerimiz, onların çoğunun, Thales ve Herakleitos’un düşüncesinden ne kadar geride idiyse, şimdi de Epiküros ve Zenon’dan o kadar geride olduklarını; mucize ve misterden hiçbir zaman kurtulmamış bulunduklarını gösterir.
Bununla beraber gözümüzü, Yunanlıların artık tanımakta oldukları dünya sahnesinden, yani oikoumene’den ayıramayız. Bu, sadece bir Helenistik tasavvur değil, fiilen kozmopolit bir dramın sahnesiydi. Efes’in Diana’sı, bir kez daha, bu dramın Helenistik devrin çok öncesinde, Yunanlıların Küçük Asya’ya adım attıkları andan itibaren başladığını hatırlatır. Sappho, Suriye’li Adonis’i terennüm etmişti. Sophokles, Asya’dan gelen yabancı tanrı Asclepios, kendisi için uygun bir mâbed inşa edilinceye kadar, onu evinde ağırlamıştı. Herodotos, kendisinden önceki Yunan müelliflerin, ruhun ölümsüzlüğü doktrinini Mısırlılardan aldıklarını kaydeder; eğer o, bu doktrini, «bu müelliflerin adlarını zikredecek değilim» diyecek kadar, yakışıksız bir batıl itikat saymışsa da, mezar taşları üzerindeki kitabeler, ahirete dair umut ve korkunun, M.Ö. dördüncü yüzyılda geniş ölçüde yayıldığını gösterir. Yine aynı yüzyılda Atinalı İsokrates, eski tanrıların, yabancı tanrılar uğruna ihmal edilmekte olduklarından şikâyet ediyordu. İskender’in oikoumene’yi Yunanlılara açmasıyla birlikte, Doğu ile bu manevî alışveriş tabiatıyla çok daha yoğun bir hâle geldi. Şimdi Zenon tipinde, Anadolulu peygamberlere benzeyen, Aziz Pavlus’u önceden haber verir gibi konuşan, dolaşan bir Semit’le karşılaşırız. Yığınlar hâlindeki Yunanlılar arasında, Doğulu ilahlar, dinî «pazarı» istila etmeye başladılar.
Yalnız sözde bir Olimpos tanrıçası olan Efesli Diana, bu akına rağmen mevkiini korudu, hattâ ihtişamını artırdı. Herhangi bir cemaate bağlanmamış olan annesi Kibele, Küçük Asya’nın her tarafında daha da şöhret buldu; eski tanrıların hesabına kaydedilmiş bir yakınma da pek işitilmez. Kibele ile birlikte, Suriye’li Atargatis ve Mısır’ın İsis gibi tanrıçalar da boy verdi. Bununla beraber Helenistik zihniyeti en çarpıcı şekilde ortaya koyan, Serapis’in başarısıydı; Mısır’daki Ptolemaioslardan birinin, krallığını birleştirmek için icat ettiği, bütünüyle sun’î bir ilah. Bu yeni tanrıya, iki yerli tanrının, Osiris’le Apis’in adlarının birleştirilmesiyle isim verildi; sonra bir Atinalı heykeltıraş, onun için ayırt edici bir heykel yapması için tutuldu; bir Atinalı filozofa da, onun şerefine ilâhiler düzmeye sipariş verildi. Serapis, Mısır’da, hiçbir Yunan «yeni yetme»nin Osiris’le boy ölçüşemediği bir yerde, başarısız kaldı; fakat ardından, Helenistik dünyanın en uzak köşelerine, hattâ Hindistan’a kadar gitti. Delos adasından, M.Ö. üçüncü yüzyıl sonlarına ait bir kitabe, şöyle bir hikâye anlatır: Tanrı, rahibin dedesi olan bir Mısırlı tarafından adaya getirilmiş; sonra tanrı, rahibe bir rüyada, kendisine bir mâbed yaptırmasını emretmiş; rahip de, yerel makamların bir süre muhalefetine rağmen, bu emri yerine getirmiştir. Delos’tan başka kitabeler de, bir nesil kadar sonra Serapis’in, bu adada en ünlü kehanetlerinden birini bulunduran Apollon kadar sadaka topladığını, Artemis’in, Afrodit’in ve diğer Olimpos tanrılarının ise, adeta sadaka ile geçindiklerini gösterir.
Daha da mânidar olanı, Tykhe’nin, yani Talih veya Tesadüf’ün popülerliğidir. Sözde Zeus’un kızı olan Tykhe, eski ve yeni tanrılardan ayrı duran, gene sun’î bir ilah gibi görünür; muhtemelen, erken devir filozoflarınca icat edilmiştir. Lütfunda sorumsuz olan Tykhe’nin hevesleri, Stoacıların sıkı sıkıya aklîleştirdikleri Zorunluluk’tan veya Takdiri İlâhî’den kaçış için, bir umut kaynağıydı. Tykhe, yeniden sihirle dolup taşan bir dünya için, yerinde bir tanrıçaydı; geleneksel batıl itikatlar, daha da marazi, sinirli bir nitelik kazanıyordu. Meselâ, cin çıkarma işi, özel teşebbüsçülerin elinde, kârlı bir ticaret hâline geldi; Markos’un İncili’ndeki Mesih’ten çok önce, Efes’te, demon kovma sanatında ihtisaslaşmış Scaeva’nın oğulları gibi.
Daha yüksek tabakalarda, Helenistik zihniyeti en çok açığa vuran gelişme, Keldânî astrolojisinin modasıydı — İskender’in fethinden önce Yunan düşüncesinde izi neredeyse hiç görülmeyen bir batıl itikat. Bu inanç, evrensel kanun ima etmesi bakımından, görünüşte aklî bir taraf taşıyordu; zira artık daha geniş, kozmopolit bir dünyada yaşayan Helenistik insanın kaderi, sadece yerli tanrılar ve krallar tarafından değil, kozmik kuvvetler tarafından tayin olunuyordu. Bu sebeple Stoacılar, yıldızların kudretine inanmağa bilhassa meyyaldiler. Aristarkhos’un, bu inancı öldüren güneş merkezli nazariyesini bertaraf etmeye yardıma koştular — ve ironik olarak, önemli gökbilimciler arasında bu nazariyeyi savunan tek kişi, Babil’li bir Keldânî olan Seleukos’tu. Astroloji, Helenistik Çağ’ın son büyük düşünürü, Rodoslu bilgin Posidonios tarafından iyice yerleştirildi. Aslen Suriyeli olan Posidonios, hâlâ bütün sahalarda bilgi peşinde koşuyor, insanları oikoumene’de ve kâinatta kendilerini evlerinde hissedebilir hâle getirmeğe çalışıyordu; fakat temelde tenkitsiz ve tutarsız bir insandı. Bir Stoacı olarak, Tabiat’ın emir verdiği acılar da dâhil olmak üzere, kozmik düzeni doğru ve iyi sayıyordu. Çile içinde, acıklı bir üslupla, «Elinden geleni ardına koyma, ey acı; elinden geleni ardına koyma» diye yazıyor; «buna rağmen seni bir kötülük olarak tanımaya hiçbir zaman mecbur kalmayacağım» diyordu. Oysa çoğu insan, acının bir kötülük olduğunu biliyor ve tam bir mantıksızlık içinde, yıldızların takdir ettiği yazgıyı yalnız önceden bilmekle kalmayıp, ondan kaçmaya da çalışıyordu. Hristiyan Çağı’na gelindiğinde, Kibele’nin oğlu Attis, Pessinus sikkelerinde, başında yıldızlı bir serpuşla görülür. Kibele’nin kendisi de, hiç şüphe yok ki, «Kader bana boyun eğer» diyen İsis’in vaadine denk bir teklif sunmaktaydı.
Buna rağmen, bütün bunlar, Helenizmin çöküşünün sebebi olmaktan çok, belirtisi idiler. Doğulu mister ve sihir kültleri, doğrudan doğruya Yunan akılcılığını hedef almadılar, bir boşluk yaratmadılar — boşluğa yerleştiler. Onlar, şu kritik suali önümüze getirir: Yunanlılar neden bunlara teslim oldular? Bariz cevap, dünyevî krallıklarının başarısızlığıdır; fakat bu cevap, tek başına kâfi değildir. Helenistik krallar, şehir-devletleri arasındaki durmadan kavga doğuran kronik partikülarizmi, daha geniş ölçekte yeniden oynuyor idilerse, bu, Yunanlılar için zaten eski bir hikâyeydi. Asya’da, savaşlara rağmen, maddeten iyi geçiniyorlardı. Manen, polis’in partikülarizminin üstüne yükseliyor, menfaatlerine dair daha geniş ufuklar edinmiş bulunuyorlardı. Başarıya ulaşamadıkları meydandadır; fakat bu, yaratıcı enerjinin hemen her zaman beraberinde getirdiği yıkıcılıktan ayrı olarak bile, basit bir hikâye değildir.
Her şeyden önce, genellikle ihmal edilen dış faktörleri ihtiva ediyordu; çünkü bu faktörler, insanların tarihte bulmayı sevdikleri düzenli mantığı veya teselli edici ahlâk dersini berbat eder. Ahlâkçılar, W. H. S. Jones’un uzun zaman önce ortaya attığı, sıtmanın, kuvvet ve fikrî cesaretin azalmasında büyük pay sahibi olabileceği yolundaki makul tezi göz ardı etmişlerdir. Helenistik devirde, sıtmanın, Yunanistan’da ve Küçük Asya’da geniş çapta yaygınlaştığına dair pek çok delil vardır. Sıtma, hayatı toplu kırımlarla söndürmeden, canlılığı kıran, kurbanlarını sinir zafiyetine ve yeise açık hâle getiren, fevkalâde yıkıcı bir hastalıktır.
Yunanlıların kontrolü dışındaki bir başka faktör, Roma’nın artan kudreti ve hırsıydı. İmparatorluk kariyerinin başlangıcında Roma’nın, fetihlerini haklı göstermeleri için tarihçilerin atfettikleri ideal misyondan hemen hemen hiç haberi yoktu. Roma, Pergamon ve Rodos’u, büyük bir enerji gösteren ve Yunan geleceği için parlak ümitler besleten müttefik devletleri, zayıflatmak, küçük düşürmek ve moral bakımdan çökertmek için kolları sıvadı. Bizzat Yunanistan’ı da, acımasızca yağma etti; biricik müreffeh şehri Korinthos’u yerle bir etti; Küçük Asya’ya, başlıca gaye olarak sömürmek ve yağmalamak üzere girdi. Buna karşı koyarken, zaten yük altında ezilmiş Helenistik krallar, yalnız birbirleriyle yaptıkları savaşlara değil, aynı zamanda, türlü unsurlardan oluşmuş krallıklarını idare etme meselelerine de bölünmüş durumdaydılar. Bu krallıkların kendileri, en başından itibaren bir «tour de force» idi: Çeşit çeşit halklardan meydana gelmiş, daha önce hiç tecrübe sahibi olmayan nispeten az sayıda Yunan tarafından idare edilen geniş devletler. Şaşırtıcı olan, başarısızlığa uğramaları değil, bu kadar çok şey yapabilmeleri, bu kadar istikrarlı kalabilmeleri ve bu kadar uzun ömürlü olabilmeleridir.
Bu krallıklardaki başlıca gelişme, kutsal hükümdar müessesesinin yerleşmesiydi; bu, daha az şaşırtıcı, ama yine de basit olmayan bir gelişmedir. Antigonos’la Demetrios’a kral unvanını ilk verenler, Atinalılar oldu. Plutarkhos, bunun üzerine, «böylece bir gösteriş ve kibir ruhu, bu kralların adetlerine yerleşti» diye yazar ve şu neticeye varır: «Tek bir dalkavuk ses, dünyada bir inkılâp yaptı.» Aslında bu, tam mânasıyla bir inkılâp değildi: Krallık, Homerik bir gelenekti; Doğu’da daima kural olmuştu ve Küçük Asya’daki Yunanlılar, çoktan beri ona boyun eğiyorlardı. Aynı şey, kralların tanrılaştırılması için de söylenebilir; bu da, Atina’nın, Antigonos’la Demetrios’u «Koruyucu Tanrılar» ve «Kurtarıcılar» olarak tazim etmesiyle başlamıştı. İskender’in öteki halefleri, başka şehirlerden aynı ilâhî tazimleri aldılar; sonra oğulları, resmî şekilde onları tanrılaştırdı; Mısır’da Ptolemaioslar, hayattayken tanrı derecesine çıkarıldılar. Bu «inkılâp» da, Doğu’da çok eski bir âdete ve eski Yunan’ın kahraman kültüne dönüşten başka bir şey değildi.
Helenistik kralları, krallıkları içinde geniş ölçüde demokrasi kurmadıkları için suçlamak, pek doğru olmaz. Klasik Yunanistan, onlara bu maksatla kullanılabilecek bir «meclis müessesesi» miras bırakmamıştı; ayrıca Asyalı tebaa, kendi kendini idareye bütünüyle hazırlıksızdı. Kralların saikleri, şüphesiz karışıktı; belli ölçüde şerefli ve pratikti. Yunan asıllı olarak duydukları meşruiyet ihtiyacını karşılamanın en elverişli yolunun, belki de, Doğulu «ilah kral» fikrine sarılmak olduğu düşünülebilir. Onların kendileri de, Yunanlı maiyetlerinin büyük bir kısmı da, tanrılık iddialarına kelime kelime inanmış değillerdi. Okumuş zümre, Olimpos tanrılarının kendilerine karşı şüpheci olmuş, tanrıların bir zamanlar sıradan insanlar olduklarını söyleyen Euhemeros’un fikrine aşinâ hâle gelmişti. Sıradan insanların çoğu, Atina’da Demetrios’a hitaben söylenen bir halk şarkısında dile gelen pragmatik tavrı benimsemiş olmalıydılar: «Öteki tanrılar ya hiç yoktur, ya da çok uzaktadır; ya işitmezler, ya da kulak asmazlar; ama sen buradasın ve biz seni, tahta veya taştan yapılmış değil, hakikaten görebiliyoruz.» Şehirler, kralları «Soter», yani «Kurtarıcı» saymakta, sık sık haklı sebeplere sahiptiler. Krallar, eğer şehirlerin birbirleriyle savaşma «hürriyetlerini» ellerinden almışlarsa, onları başka şehirlerden ve barbarlardan da korumuşlardı.
Bununla beraber, tanrı-kralın umumî kabulü, uzun vadede bir inkılâp teşkil eden derin bir zihniyet değişikliğini ifade eder. Helenistik kralların yalnız bir tanesinin, Antigonos Gonatas’ın, bu Doğulu garabete yüz vermediği bilinmektedir. (Kendisine «tanrı» diye hitap edildiğini işitince, «Benim gece kabımı boşaltan adam, henüz bunu fark etmedi» demişti.) Bunun dışında, kralın şahsına karşı çekişmeli muhalefetler olabilir, ama onun tanrılık iddiasına karşı aklî bir itiraz pek görünmez. Bu kabulleniş, doğrusu, fikrî teşebbüs ve cesaret noksanına, hattâ fikrî dürüstlük eksikliğine işaret ediyordu. Böylece Abderalı Hekataios adlı bir kişi, Ptolemaioslar tarafından, Mısır’ın, Yunan krallık idealinin yurdu olduğunu ispatlayan bir propaganda tarihi yazmak için tutuldu; bu hâdiseyi, yüzyıllar önce, Miletos’lu bir başka Hekataios’un, Yunanlıların saçma efsanelerini alaya aldığını hatırlayarak karşılaştırabiliriz. Yine aynı şekilde, filozofları hatırlamamız gerekir. Onlar artık başlıca mesele olarak Devlet dışındaki iyi hayatla meşguldüler; fakat bütün önde gelen mektepler, monarşi müessesesini haklı göstermek için fırsat buldukça kalem oynattılar.
Son tahlilde Yunan akılcılığının başarısızlığı — retoriğe ve batıl itikada nihai çöküş — içten bir çözülmeydi. Filozofların masum dogmatizmi, metafizik sadeliğe imanları, keyfî varsayımlar alışkanlığı ve her bedelle mantıkî tutarlılık tutkuları, faydaya karşı yüksekten bakan kayıtsızlıklarıyla birleşmişti. Bu kayıtsızlık içinde, tecrübe hakikatinin açık bir ölçüsünü kurmayı başaramadılar. Şüpheciler, yükselen batıl inançla mücadelede Stoacılardan daha faydalı olamadılar; çünkü her şeyin şüpheli olduğunu ilân ederken, batıl inancın yanlış olduğunu söyleyecek bir ölçüleri kalmamıştı. Stoacılarla Epikürcüler, aynı şekilde, gayet gerçek dışı bir ruh nazariyesi öğretebiliyor, tutkuyu basitçe yasaklamaya, kendilerini yutacak olan akıl dışının kudretini inkâr etmeye çalışabiliyorlardı. Teoriyle tatbikatın ayrılışı, felsefenin cemiyetten, «kültür»ün halk hayatından gittikçe uzaklaşmasını, halk zihniyetinin, eski ve yeni batıl itikatlara daha çok esir düşmesini teşvik etti. Bütün mektepler, serveti hor görmeye ve maddî kazanç arzusunu zemmetmeye meyilliydiler; fakat servetin eşitsiz dağılışının yarattığı içtimaî, siyasî ve iktisadî problemleri hep göz ardı ettiler. Stoacılar, kozmopolis veya evrensel kardeşlik ideallerini gerçekleştirmek üzere hiçbir somut tedbir teklif etmediler. Prensip olarak yoksulluğa kayıtsızdılar.
Bu arada, Helenistik krallıkları Roma’nın kolay lokmaları hâline getiren birliksizlik, kurtarıcı kralların, şehirlerin ve filozofların bir araya gelip ele almayı, hattâ fark etmeyi bile başaramadıkları temel bir mesele yüzünden şiddetleniyordu: zenginle yoksul arasındaki uçurumun gittikçe açılması ve düşmanca yahut kayıtsız bir işçi sınıfının kurt yemiş gibi büyümesi. Her zamanki gibi, proletarya hayatına dair doğrudan bilgimiz az olmakla beraber, bunun açıkça yoksul bir hayat olduğu bellidir. Köle emeği, ücretleri acınacak derecede düşük tutuyordu. İşçiler, tabiatıyla, sıkıntılı zamanlarda veya savaşlarda bütün yükü sırtlanıyorlardı; refahtan bile zarar görüyorlardı; çünkü refah, çoğu zaman, fiyatların yükselmesine, yani enflasyona yol açıyordu. Zenginler, şehir zor durumda kalınca bağışlarda bulunacak kadar cömerttiler; ama hayır işlerini teşkilatlandıracak kadar münevver değillerdi; ücretleri yükseltmek veya ıslahat yapmak içinse hiç değillerdi. İktisadî kuvvetlerin serbest işleyişi içinde, zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyor, orta tabaka daralıp küçülüyordu. Helenistik tarih, zorunlu ihtilâl bir tarafa bırakılacak olursa, hemen hemen Marxçı çözümlemeye uygun düşer; çünkü devlet müdahalesi veya devlet kontrolü için çok az gayret gösterilmiş, işçileri uyandıracak ve başa geçecek bir Marx da çıkmamıştı.® Ders Kitabı Çağı, iktisat üzerine hiçbir risale ortaya koymadı. Hiçbir önemli düşünür, köleliğin ahlâkî ve iktisadî kötülüğüne cephe almadı.
Şehir ile kır, Yunan ile Doğulu arasında, daha da az birlik vardı. Üst tabakadan yerliler, bir dereceye kadar Helenleştiler; çağda iz bırakmış birtakım krallar, sanatkârlar ve düşünürler çıkardılar; köylü kitleleriyse, hemen hemen hiç etkilenmemişti. Krallar tarafından kurulan birçok yeni şehir, başlıca, Yunanlıların ticaret ve askerî menfaatlerini ilerletmek için tasarlanmıştı; telkin ve öğretim için, Yunan kültürünü yaymak veya kaynaşmayı sağlamak için değil. Yunanlılar, ne hürriyet nimetini, ne de Helenizmi yaymak hususunda, hiçbir zaman gerçek bir misyoner şevki duymadılar. Siyasetlerinin bir yönü, hoşgörüye yakışır bir müsamahaydı; bu, serbestçe yapılan karma evliliklerde de kendini gösteriyordu. Öbür yönüyse, basbayağı köylünün yazgısına kayıtsızlık veya acımasız bir sömürüydü. Hangi yönden bakarsak bakalım, bizi yine İskender’in Doğu’yu fetihlerinin paradoksal neticesine götürür. Yunanlıların gelişi, Asya’da, bugün bile görülen Buda heykellerinin hepsi gibi, birkaç çarpıcı iz bıraktı. Bunlar, muhtemelen, kuzey Hindistan’da, Buda’nın tapınanlarına onu, sırf sembollerle değil de, insan suretinde tasvir etmeyi ilk öğreten, adı sanı bilinmeyen bazı Yunan heykeltıraşlara bağlanabilir; heykellerin ilk defa ortaya çıkış tarihi, sikkelerden anlaşılmaktadır. Fakat Part Krallığı’na ait başka sikkeler, Yunan kültürünün cilâsının ne kadar ince, ne kadar çabuk aşınır olduğunu ortaya koyar: Her yeni darp, daha Doğulu bir görünüş kazanır; krallar işlemeli kaftanlara bürünür, tumturaklı unvanlar alırlar; derken sikke, yazıları hemen hemen okunmaz hâle gelmiş barbar kalıplarla sona erer. Asya, en fazla, Yunan kültürünün bazı yüzeysel biçimlerini aldı, ruhunu asla almadı. Buna karşılık, yerinden yurdundan edilmiş Yunanlılar üzerinde, Doğu’nun kadınları ve tanrıları vasıtasıyla yaptığı tesir, çok daha derin ve kalıcı oldu.
Bütün bunların toplamında, Helenistik dünyanın başarısızlığı, ahlâkî ve fikrî bir başarısızlık olarak hulâsa edilebilir. «Akıl dışının geri dönüşü», bugün için de fazlasıyla yerinde tabirlerle, bu başarısızlığın en son neticelerine işaret eder: hürriyetten korku, hürriyetten kaçış — açık bir cemiyette, düşünce ve davranışı belirleyip emretmek yerine, insanı seçme mecburiyetiyle ve kâinatta insanı yalnız bırakan, sorumluluk yüküyle baş başa bırakan bir dünyada, sorumluluk yükünden kaçış. Bu yük, birçok insan için hâlâ katlanılmaz bir yük olarak kalmaktadır. Umumî olarak insanlığın, açık bir cemiyetin istediği kendi kendine dayanma ve sorumluluk alışkanlıklarını öğrenip öğrenemeyeceği ve sıkıntı zamanlarında bunları sürdürebilip sürdüremeyeceği, hâlâ açık bir meseledir. Akıl dışının dönüşü, yüzyılımızın başlıca gelişmelerinden biri olmuştur. Daha ürkütücüdür; çünkü bu sefer, yalnız korku veya panik yüzünden akıldan kaçışa yol açmakla kalmayıp, içgüdü veya sezgi, mit veya iman, kanın sesi veya otoritenin sesi adına, aklın hak iddialarına karşı doğrudan saldırıya da yol açmıştır. Daha da kötüsü, akıl dışının sesi, kitle haberleşme vasıtaları tarafından şimdi fevkalâde güçlendirilmiştir.
Fakat bu nokta, Helenistik dünya ile kendi dünyamız arasındaki benzerliklerin altında yatan radikal farklara da işaret eder. Tarn, en bariz farkı kaydeder: «Bu, makinelerden boş ve kölelerle dolu bir dünyaydı.» Bazı tarihçiler, Helenistik düşkünlüğü, halk eğitiminin kültürü bayağılaştırmasına bağlayarak, farkları gölgelemişlerdir; hâlbuki o devirde sıradan insanın eline geçen imkânlar, bugün eline geçen imkânlarla kıyas kabul etmez. Polis’in dışında demokrasi yoktu; onun içinde de ne umumî oy hakkı, ne umumî tahsil vardı. Hiçbir yerde, modern bilim ve tekniğimize, yani maddî olduğu kadar fikrî kaynaklarımıza benzer bir şey bulunmuyordu. Biz, en azından, akıl dışının kudretinin farkındayız; onu görmezlikten gelmeye veya basitçe kovmaya kalkmanın aptallığını da biliyoruz. Akıl dışını güçlendirebildiğimiz gibi, onunla savaşmanın da yollarına sahibiz.
Bu görüş açısından, Helenistik Çağ’a karşı daha adil ve daha müşfik olabiliriz. Tarihî neticeyi biliyor olduğumuz için, onun başarısızlıkları, yaratıcı başarılarından daha göze çarpar; çünkü bu başarılar, artık şuuraltı mirasımızın bir parçası hâline gelmiştir; yine de İskender’in Doğu’yu fetihleri, olağanüstü bir serüven olarak kalmaktadır ve bu fetihlerin akabinde gelen çağ, Yunanlıların çok yönlülüklerine, esnekliklerine ve orijinalliklerine dair bir başka çarpıcı delildir. Oikoumene’ye hâkim olamamış olmaları, ilk demokrasi tecrübesi olan klasik Atina’nın başarısızlığı kadar anlaşılabilir bir şeydir. Tarih bilgimiz, onların göremeyecekleri bir hakikati takdir etmemizi mümkün kılar; Whitehead’in şöyle dile getirdiği hakikati: «Medeniyetteki büyük ilerlemeler, meydana geldikleri cemiyetleri neredeyse mahveden süreçlerdir.» Daha sonra Roma gibi bir kavim, bu ilerlemeden faydalanıp nizamı yeniden kurabilir. Helenistik Yunanlılar, hiç değilse, Romalılar devralmaya hazır oluncaya kadar, mevzilerini tutmayı başardılar; hem de Roma’ya sırf bir yıkıntı devretmediler. Şehirleri, en son ana kadar, özerklik tutkularında, potansiyel kurtarıcılar karşısındaki — ne kadar yanlış yönelmiş olursa olsun — coşkularında, ruhlarını göstermişlerdir. Felâketlerinden sonra bile toparlanacak kadar enerji ve hayat gücü taşıyorlardı. Romalıları ve ilk Hristiyanları eğitmeye devam ettiler ve böylece miraslarını Bizans ve Batı medeniyetine devrettiler. Tarihte, daha parlak devirler olmuştur; fakat pek az devir, bu çağ kadar derin, geniş ve kalıcı tesir bırakmıştır.
- DİANA’NIN ÖLÜMÜ VE YENİDEN DİRİLİŞİ
Pergamon’un son kralı, krallığını Roma’ya vasiyet ettiğinde, Efes, artık Asya diye anılan eyaletin Roma valisinin ikametgâhı oldu. Böylece, antik çağın en meşhur adamlarının geçit resmine sahne olmaya devam etti. Buradan, kurtarıcı rolündeki Mithridates, Asia’daki Romalıların toptan katlini emretti; uzun zamandan beri çile çeken Efesliler, bu işe coşkuyla katıldılar, Diana sunağına sığınan Romalıları bile esirgemediler. İki yıl sonra, onu daha iyi tanımışlardı; kapılarını bu kez ona kapadılar; böylece onu yenen Lucullus, Küçük Asya’da sahnelendiği bilinen ilk gladyatör oyununu düzenleyerek şehri onurlandırdı. Mithridates’i nihayet ortadan kaldıran Pompeius, Küçük Asya’daki zafer alayını Efes’te tamamladı; muazzam ganimet yüküyle birlikte Roma’ya yelken açtı. Onu yenmiş olan Julius Caesar, Yunan şehirleriyle arasını düzeltmek ve onların büyük sıkıntı çektikleri vergi sistemini ıslah etmek için, Efes limanına geldi. Minnettar Efesliler, Caesar’ı, «her insan hayatının ortak koruyucusu ve açık tezahürü olan bir tanrı» diye taziz ederek, Doğu’nun bu yeni modasını başlatmış oldular; eğer bu kadar evliliğe karşı olmasaydı, Diana için gayet uygun bir koca olurdu.
Daha sembolik olduğu kadar daha dramatik olan, Brutus ve Cassius adlı suikastçıları yenen Marcus Antonius’un gelişiydi. Brutus ve Cassius, şehirlerden olağanüstü ağır vergiler almış oldukları için, Antonius bir başka kurtarıcı gibi karşılandı; Dionysos’un vücut bulmuş hâli sayıldı. Plutarkhos şöyle yazar: «Efes’e girdiği zaman, kadınlar, Bacchus müritleri gibi giyinip onu karşıladılar; erkekler ve delikanlılar da satyrler ve faunlar kılığına girmişlerdi; şehir boyunca, sarmaşıklarla süslenmiş mızraklardan, lirlerden, flütlerden ve psalterionlardan başka bir şey görünmüyordu.» Eğlenceler, Antonius’un, M.Ö. 33-32 kışını burada geçirdiği, Octavius’la, yani ileride İmparator Augustus olacak şahısla yapacağı son hesaplaşmaya hazırlandığı, Asya ve Afrika’nın dört bir yanından gemi ve asker topladığı süre boyunca devam etti. Yanına, büyük bir donanma ve manzarayı daha da görkemli kılacak birkaç milyon altın getiren Kleopatra katıldı. Şehir, askerler ve denizcilerle dolup taşıyordu — Romalılar, Mısırlılar, Galyalılar, Maurlar, Thrakeliler, Armenler, Paflagonyalılar, Kilikyalılar, Kappadokyalılar; ayrıca savaşçıları eğlendirmek için dansçılar, lavta çalanlar, akrobatlar, komedyenler ve fahişeler. Kleopatra, Romalılar arasında bir miktar ayrılığa sebep olmak pahasına, sahneye hâkim olurken, Asyalı krallar, beklenen görkemli zafer alayının heyecanı içinde, günlük geçit resimleri, gösteriler ve ziyafetlerde birbirleriyle yarıştılar. Ferrero şöyle yazar: «Tarih, her zamanki gibi, mağlup olanlara karşı acımasız davranmış ve son mücadelenin hemen arifesinde yapılan bu şenlikleri, utanç verici bir çılgınlık diye damgalamıştır; oysa daha dikkatli bir kulak, bu şenliklerin uzak yankıları içinde, ölüm sancılarının iniltisini ayırt edebilir.» Çünkü bu mücadelenin bir yönü, Kleopatra ile Roma arasındaki bir kavga, Makedonya hanedanlarının sonuncusunun son, umutsuz teşebbüsüydü. Eğer Kleopatra’nın burnu biraz daha kısa olsaydı veya denizcileri biraz daha yiğit olsaydı, tarihin akışı hakikaten bambaşka olabilir, diyoruz.
Efesliler, varsa, bu işin ahlâk dersi kısmını ıskaladılar. Şenlikler bedava değildi; çünkü Antonius da, Asya’dan büyük bir vergi toplamış, dokuz yıllık vergileri peşin almıştı. Zaferden sonra Octavius, çok daha merhametli ve adildi. Onunla beraber, iki yüz yıldan fazla sürecek ve Efes’i her zamankinden zengin kılacak barış ve refah devri başlamış oldu. Nüfusu en az 200.000’e ulaştı. Doğu’ya açılan kapıda serpilip geliştikçe, dinî hayatı daha da gür bir hâl aldı.
Diana, hâlâ, pek kraliçece bir eda ile, o kadar egemenlik kurmuştu ki, birçok yerde basitçe «Ephesia» diye anılıyordu. Romalı hukukçu Ulpianus, onu, Roma kanunlarına göre miras bırakılması caiz olan birkaç yerel ilah arasında sayar. Yalnız, bu devrede Diana, daha kabalaştı. Roma devrinde, heykelleri, Helenistik Çağ’da hayli örtülü kalmış bulunan ilkel doğurganlık işlevlerini pek vurgulayan, o meşhur, korkunç sütun sütun memeler kümesini kazandı. Tapınanları hakkında yakaladığımız diğer ipuçları, huzursuz, hummalı bir dindarlığı ima eder. Büyü sözleri ve sihirli formüller ustaları o kadar çok ve popülerdi ki, bunlar «Efes yazıları» diye tanınır oldu. Buraya coşkun bir kabul ile alınan ünlüler arasında, mucizeler yaratan bilge ve kutsal adam, Tyana’lı Apollonios da vardı; bu zat, halkın, kılığa girmiş bir demon olan bir dilenciyi taşlamasını buyurarak, şehirdeki bir veba salgınına son verdi. Bir başka, daha sonraki kadın filozof olan Efesli Sosibia, iki demon sayesinde hayata atıldı; bunlar, kendilerini tarla işçisi diye tanıtıp, babasının yanında iş tutarak, onu küçük yaştan itibaren büyütmüşlerdi. Efes’te felsefe yapan ve İmparator Julianus Apostata’ya ders veren Yeni Platoncu filozof Maximus ise, şöhretini kısmen, yerel Hekate tapınağında, heykelin gülümsemesini sağlamış olmasına borçluydu.
Fakat bu sırada Diana, artık şehrine hükmeden tek tanrıça değildi. Efes, Aziz Pavlus ve Aziz Yuhanna’dan başlayarak, meşhur Hristiyan ziyaretçiler de görmüştü. Bunların arasında, Şehit Justinus ve Roma’da şehadete giderken Efes’e uğrayan Antakya Piskoposu Ignatius da vardı; Efes, İzmir’le birlikte, «Şehitlerin Kapıları» diye anılır oldu. Yerel mucize ve mister geleneği, efsanevi ziyaretçileri de kendine çekiyordu. Şehre, daha önce ona Dünyanın Yedi Harikası’ndan birini ve Asya’nın Yedi Kilisesi’nden birini kazandırmış olan Babil sihirli sayısı, bu defa da «Yedi Uyurlar»ı getirdi: Roma zulmü sırasında bir mağaraya hapsedilen genç Hristiyanlar; bunlar, iki yüzyıl sonra, birer «Rip Van Winkle» gibi mağaradan çıkıp, hayret içindeki hemşehrilerini, akşamleyin göğe çağrılıncaya kadar, Tanrı hakkında yüksek sözlerle irşat ettiler. (Daha sonra, konuşa konuşa Kur’an’a da girdiler.) Efes refah içinde yaşamaya devam etseydi, Diana, muhtemelen yerini muhafaza ederdi; fakat Roma İmparatorluğu, üçüncü yüzyılda çözülmeye başlayınca, Efes’in refahı keskin bir düşüş gösterdi. Gotlar, şehri yağmalayıp büyük tapınağı harap ettiklerinde, yüzyılın sonlarına doğru, Diana’nın tapınanları, herhâlde bu mucizeyi yeniden inşa edecek kadar ne paraya, ne de yüreğe sahip değillerdi. En azından, bir sonraki yüzyılda tapınak harabe hâlindeydi; ondan sonra da, yalnız Hristiyan mimarlar için mermer ocağı vazifesi gördü.
Bununla beraber, Diana’nın şehri, yalnız Roma’nın düşüşünden sağ çıkmakla kalmadı; Batı karanlığa gömülürken, bir miktar ihtişamını da geri kazandı. Aziz Pavlus’un dini, imparatorluğun resmî dini hâline gelince, ticarete ve dünyevî servete karşı daha yumuşak davrandı. Ayrıca, put yapılmasına dair açık ve kesin Kitab-ı Mukaddes yasağını görmezlikten gelmeyi seçti; bu sayede Hristiyan sanatının doğmasına ve putperest tapınmanın sürmesine imkân vermiş oldu; bir zamanlar Efes’te, Aziz Pavlus’un kanını istemiş olan sanatçıların torunları, nihayet, onun görmezlikten geldiği Ana’nın yeni tasvirlerini, ikonalarını yapar hâle geldiler. Hacı adayları, armağanlar getirerek, mucizelerin yine vuku bulduğu yeni ziyaretgâhlara akın ettiler; şehitlerin ve azizlerin kemikleri, eski mucizeleri yeniden gerçekleştiriyordu. Efes, belli başlı bir Hristiyan merkezi hâline geldi. Beşinci yüzyılda toplanan iki Kilise Konsili, burada, ebedî saadet için gerekli yeni inançlar üzerinde kızgın tartışmalar yürüttü.
Artık bir demon sayılmakla beraber hâlâ ölümsüz olan Diana’nın gölgesi, özellikle ilk konsil tarafından şaşkınlığa uğratılmış olmalıydı. Bu «Haydutlar Konsili», İskenderiye’nin ihtiraslı piskoposu Kyrillos ile Antakya’nın piskoposu Nestorius arasında cereyan eden bir mücadeleydi. Dindar — veya insafsız — Kyrillos, baş muhalif piskoposlar gelmeden konsili toplamak, diğer piskoposları, Nestorius aleyhindeki mahkûmiyet kararını geçirinceye kadar kilit altında tutmak suretiyle, gerekli oy birliğini sağladı. Mısırlı keşişlerden oluşma bir çete, ta eskiden, Kleopatra ve Mısırlılarının şehre geldiği karanlık zamanlarda Efeslilere sevinç saçmış şenliklerle, garip bir tezat teşkil ediyordu. Nestorius şöyle yazar: «Yaptıkları her işte, sanki savaş yürütüyorlarmış gibi davranıyorlardı; şehir içinde, boyunları kalkan gibi kalkık, ellerinde sopalar, barbar naraları atarak, garip çılgınlıklarla, korkunç ve alışılmamış gürültüler çıkararak dolaşıyor; yaptıklarının karşısında olduğunu bildikleri kimselere karşı ölçüsüz bir küstahlıkla köpürüyorlar, şehirde çanlar taşıyor, birçok yerde ateşler yakıyor, her türden yazıyı ateşe atıyorlardı.» Bununla beraber Efesliler, belki Diana’nın gölgesiyle birlikte, bu curcunadan büyük sevinç duydular. Tartışmanın başlıca konusu, Nestorius’un, Mesih’in ilâhî tabiatı kadar gerçek insan tabiiyetinde ısrar etmesi, yani Mesih’in hem gerçek Tanrı, hem gerçek insan olduğunu söylemesiydi — ahlâken esin verici, ama teolojik bakımdan, sanki ikiye bölünmüş bir şahsiyet ima ettiği için ürkütücü bir fikir. («Mesih’i bölenler kılıçla bölünsün» diye ilan edecekti, Efes’te toplanan bir sonraki Hristiyan meclisi; «parça parça edilsinler, diri diri yakılsınlar!») Daha da kötüsü, Nestorius, Tanrı’nın kundak bezi bağlamış olmasını ima ettiği gerekçesiyle, Meryem’in «Tanrı Anası» unvanına, pagan bir masal diye saldırdı. Efesliler, bu unvanın şerefini, Meryem’in cesedinin, şehir surları içinde gömülü olduğuna inandıkları için, daha da hararetle savundular. Kyrillos, onun resmî unvanını bir günde ilân ettirmeyi başardı; muhalif piskoposların beş gün sonra gelmesiyle kanlı çatışmalar patlak verdi; fakat bu ilân, hiçbir zaman geri alınmadı.
Bundan sonra Efes’in baş şerefi, altıncı yüzyılda, Konstantinopolis’te Ayasofya’yı da inşa eden İmparator Jüstinyen tarafından yaptırılan Aziz Yuhanna Kilisesi oldu. Ortaçağın sonlarına kadar, her yıl büyük gelirler topladı. Yine de şehir, yavaş yavaş ölüme gidiyordu. Artık, Roma’ya veya Doğu’ya açılan bir kapı değildi; tüm yollar Konstantinopolis’e çıkıyordu. Bizans imparatorları idaresinde, Diana devrinde sahip olduğu özerkliği kaybetti; onunla birlikte, ruhunun büyük bir kısmını da kaybetmiş olmalı. Adını, Aziz Yuhanna’nın kutsal unvanıyla, Hagios Theologos’la değiştirmiş olmasına rağmen, gerilemesi sürdü.
XIV. yüzyılda, Selçuk Türkleri tarafından, «Aya Soluk» diye bozulmuş bir ad altında, bir süre için diriltildi. Burasını bir vilâyet merkezi yaptılar; şehri güzel binalarla süslediler; seyyah İbn Battuta, burayı, «özellikle büyük hürmet gören bir câmi-i kebîriyle dikkate şayan, büyük bir kasaba» diye buldu; bu câmi için, «evvelce, Rumlar tarafından pek yüceltilmiş bir kilise idi» der. Aya Soluk, kılıçla yazılan sıradan tarih için, yeterince cazip bir avdı; St. Jean şövalyelerine, sonra Osmanlı Türklerine, sonra Timur ve Moğollarına geçti. 1426’da, kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine girdi; bu tarihten sonra artık tarih sahnesine çıkmadı ve yalnız deve kervanlarının uğradığı, perişan bir köy hâline geldi.
Fakat Diana’nın tapınağına dair hatıra, arkeologları çekecek kadar tazeydi. Cayster Nehri’nin bir cilvesi yüzünden, çoktan beri bir çamur tabakası altında kalmış, yeri kaybolmuş olan tapınak sahasını, geçen yüzyılda İngiliz Wood aramaya başladı. Sıtmanın kol gezdiği, kavurucu güneş altındaki bir bölgede, altı yıllık bir arayıştan sonra, nihayet tapınağın yerini buldu. Bu yüzyılın başında Hogarth, su ve balçığın durmadan içeri sızması yüzünden en az onun kadar sabır isteyen bir çabayla, en alt temele kadar indi ve Diana’nın ilk Evi’nde, bir mücevher ve fildişi heykelcik hazinesi ortaya çıkardı.10 Daha sonraki kazılar, eski şehrin büyük kısmını ve Aziz Yuhanna Kilisesi’ni meydana çıkardı. Bunlar, Efes’e, bugünkü Selçuk adıyla, bir ölçüde refahını geri kazandırmaya yardım etti.
Bununla beraber, en ümit verici olan, Diana’nın şehrinin sihrini yeniden canlandıran bir keşif oldu. Geçen yüzyılın başlarında, Alman bir rahibe olan Catherine Emmerich, Meryem’in hayatına dair rüyalar görmüş, bunların arasında, Meryem’in son yıllarını geçirdiği Efes’te bir eve dair tafsilatlı bir rüya da vardı. Yüzyılın sonunda, bir grup din adamı, bu evi aramaya çıktı; günlerce süren sonuçsuz aramalardan sonra, nihayet bazı Rum köylüler tarafından, Catherine’in tarifine çok benzeyen bazı harabelere götürüldüler. Çevredeki Rumlar arasında, Bakire’nin, Panaya Kapulu diye bilinen bu yerde öldüğüne dair bir yerel rivayet bulunduğunu ve bu civardaki Rumların, uzun zamandan beri, ölüm günü sayılan 15 Ağustos’ta, burada âyin yaptıklarını öğrendiler. Arkeologlar, binanın büyük kısmının Bizans yapısı olmakla beraber, duvarların bir bölümünün birinci yüzyıldan kalma olabileceğini bildirerek, bu rivayete kısmen kuvvet verdiler. Üzerinde Meryem’in ölüm ve defnini Kudüs’e yerleştiren umumî Hristiyan rivayetiyse, onun ölümünden beş asır sonra ortaya çıkmıştı; sadece apokrif metinlerle destekleniyordu. Meryem’in Efes’te öldüğünü söyleyen daha eski bir rivayet, Aziz Yuhanna’nın İncil’inde, ölen İsa’nın Meryem’i onun himayesine bıraktığının yazılı olması ve erken Hristiyan metinlerinin, Yuhanna’nın son yıllarını Efes’te geçirdiği hususunda birleşmeleri dolayısıyla, daha makul görünmektedir. Her hâlükârda, Panaya Kapulu’ya ziyaretler başladı; kısa zamanda, burada birçok mucizevî şifa vakası anlatıldı; Vatikan, gelen haberlere kulak verdi. Ziyaretgâhı geliştirme kampanyası, Türklerle Rumlar arasındaki savaş yüzünden kesintiye uğradı; fakat son yıllarda, şapel onarıldı, yakınında bir misafirhane inşa edildi. Hacılar, yeniden ve gittikçe artan sayılarla, özellikle 15 Ağustos’ta, kalabalıklar hâlinde gelmeye başladılar. Vatikan’la Türk Turizm Bürosu’nun iş birliğiyle, Efes’in, bir kere daha ünlü bir ziyaretgâh hâline gelmesi pek muhtemeldir.
Bu arada, sıradan bir seyyah, «Ephesus Corporation»un orada satışa sunduğu, kutsal topraktan yapılmış kil Meryem tasvirlerinden pek irşat olmuş hissetmez. Bütün bu işten kuşku duyması da mümkündür. Yine de Panaya Kapulu’nun kutsal bir havası vardır. Küçük ziyaretgâh, Efes’in arkasında, dağın yamacında mütevazı bir şekilde durur; geçmişte olduğu gibi bugün de tenha bir yerdir, şehre arkasını dönmüş, denize doğru uzanan dağların muhteşem manzarasına bakar. İnsanın, tarihî ananın, «bütün bunlardan uzaklaşmak» için, hakikaten buraya çekilmiş olabileceğini tasavvur etmesi işten bile değildir. En azından bu, şiir bakımından da, tarih bakımından da uygun bir fikirdir. Sükûnet içinde, insanın mucize ve mistere karşı hiç dinmeyen açlığını düşünmek mümkündür. 15 Ağustos’ta, yani Diana’nın gününde, Meryem’in bir ana olarak anlamayı öğrenmiş olabileceği haykırışın hayaletimsi akisleri duyulur gibidir: «Efeslilerin Diana’sı ne yücedir!»
Bu geleneğe karşı ileri sürülebilecek ciddi bir itiraz, Aziz Pavlus’un, şehirde uzun süre kalmış olmasına rağmen, onun Efes’teki varlığından söz etmemiş olmasıdır. Fakat buna şu cevap verilebilir: Pavlus, görünüşe göre, bakireden doğuş hadisesinden habersizdi; çünkü buna da hiç temas etmemiştir; aynı şekilde, Aziz Yuhanna’nın mevcudiyetini de, hattâ Aziz Petrus’un Roma’daki mevcudiyetini de zikretmeyi ihmal etmiştir.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Efes Bir Tanrıçanın Hayatı ve Sonrası | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER