Tarihin Tezgâhı 6: Tarsus: Aziz Pavlus’un Görevi — Herbert J. Muller

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻

BÖLÜM VI

Tarsus: Aziz Pavlus’un Görevi

  1. KİLİKYA’NIN İLK TARİHİ

Hititlerden Karatepe’de ayrılırken, M.Ö. 700 yılı dolaylarında burada bir saray inşa ettirmiş küçük bir krala rastlamıştık. Kendisine Kral Azitavadda, kalesine de Azitavaddiya diyordu; kale, Pyramos Irmağı ile Doğu’ya giden bir kervan yolu arasında kalan bir tepenin doruğuna kurulmuştu. İki ana kapıyı süsleyen iki dilli kitabeler üzerinde, halkı Danuna adına giriştiği kraliyet başarılarını anlatmıştı. Tanrısı Baal’in ve bir başka büyük kralın yardımıyla, onları Suriye’den Adana ovasına (Hititlerin Ataniya’sına) doğru bir fetih yürüyüşüne çıkarmış, şimdi başkentini burada kurmuştu. Kendi hikmetli idaresiyle, halkına adalet ve refah nimetlerini getirmişti. Anlatısını, her zamanki törensel lânet duasıyla bitiriyor, heykelini bu şehre taşımaya yahut eserini ortadan kaldırmaya kalkışacak kadar cüretkâr olacak herhangi başka bir kralın üzerine Baal’in gazabını çağırıyordu. Doğu hükümdarlarının ölçüleriyle bakılınca, pek azgın sayılmaz; çektirdiği kıyımlarla yahut zincire vurduğu insan sayısıyla değil, adaletle övünmektedir. Ama yine de, bütün bunlara rağmen, bugün bize gülünç görünecek kadar kendini beğenmişti.

Azitavadda, besbelli, ancak daha kudretli bir hükümdarın lutfuyla ayakta durabilen, küçük bir krallığın önemsiz kralıydı. Büyük zaferler övüncünde bulunmayışını, basitçe, hiçbir zafer kazanmamış oluşuna yormak mümkündür. Dindarlığını ve gururunu yüceltmek için yaptırdığı kabartmalar kaba, ham, hemen hemen çocukça birer eserdir. Kalesinin ömrü o kadar kısa olmuştu ki, kabartmaların ikisi yarım kalmıştı. Kuvvetle muhtemeldir ki kısa zamanda Asurluların eline geçti; Asur krallarının anıtlarında kaydedilen, boğazlanan yahut köle edilen insanlar toplamını bir parça daha kabartmış olabilir. Onu ortadan kaldıranlar kaleyi iyice yağmalamış olmalılar ki, kazıcılar değişmez çanak çömlek kırıklarından başka, yalnızca bir ok ucu ile bir alet buldular; ama çanak çömleğin kötü niteliğiyle, heykel ve mimarisinin sönüklüğü, bu fatihlerin zahmetlerine karşılık pek az ganimet elde ettiklerini gösterir. Onun heykelini sarayına taşımaya kalkmış başka kral çıkmayışının tek sebebi, sarayın göz dikilecek kadar değerli görünmeyişidir. Kervan yolu, Haçlıların bile aşağıdaki vadide bir kale kurmalarını gerektirecek kadar işlek bir yol olmuşsa da, Azitavaddiya o günden bugüne ıssız kalmıştır.

Ne var ki, gördüğümüz gibi, olay tarihî kaderin ironisini daha insanca bir tarafa bükmüştü. Kendisini hem Fenike dilinde, hem “klasik” Hititçede kayda geçirmek suretiyle bu övüngen küçük kral, en kendini beğenmiş rüyalarında bile tasavvur edemeyeceği ölçüde büyük bir hizmette bulunmuştu gelecek kuşaklara. Onun safdil kitabeleri ve kabartmaları, tuhaf kaynaşmalarla dolu bir çağın ışığıdır; bu çağ da, ardından gelecek ve tarih bakımından çok daha önemli olan devri aydınlatır. Anlaşıldığı kadarıyla Danuna halkı, Kutsal Kitap’taki Filistîlerle aşağı yukarı aynı sıralarda, denizden gelerek Suriye’ye girmişti; büyük bir ihtimalle Mısırlı kâtiplerin Deniz Kavimleri arasında saydıkları Dananialardı bunlar. Suriye’ye yerleştiklerinde Fenike yazısını ve Fenike tanrısı Baal’i benimsemiş, ama daha eski uygarlıklardan da bazı kavramlar devralmışlardı. Kabartmalar, Mezopotamya’nın olduğu kadar Hitit dünyasının da motiflerini sergiler; bunların yanında çirkin görünüşlü bir Mısır bereket tanrısı da vardır. Hattâ, birtakım motiflerinde Yunan tesirleri sezilecektir: meselâ, çocuğunu emzirirken yüzünde “arkaik tebessüm” taşıyan bir tanrıça figürü. En hayret verici tarafı, Azitavadda’nın soyunu “Mupshu”ya bağlamasıdır; bu Mupshu da, Adana ovasındaki başka şehirlerin kurucusu saydıkları, Troya Savaşı kahramanı Yunan Mopsos’undan başkası değildir. Böylece bu küçük kral, bize düzlüğün çok daha büyük bir şehrinin arka planını sezdirir: zamanında ondan iki binden fazla yıl önce kurulmuş olan ve günümüze kadar yaşamış bulunan Tarsus şehrini. İşte bu arka plan içinde, Tarsuslu Saul’un— yani daha sonra milletlerin havarisi Aziz Pavlus’un— görevini daha iyi kavrayabiliriz.

Bütün bölge, sonradan iki ayrı parçadan meydana gelen bir ülke olarak Kilikya adıyla anıldı. Kuzeydeki Küçük Kilikya (Cilicia Aspera yahut Trachea), sarp dağlardan oluşan, denize kayalıklarla inen ve hemen hemen hiç verimli toprağı olmayan bir memlekettir. Büyük Kilikya (Cilicia Campestris) ise üç ırmakla sulanan bereketli bir düzlüktür; tarihte daima Küçük Asya’nın bahçesi olmuştur. Yüksek Toros Dağlarıyla çevrilidir; bunların içinden geçen muhteşem bir boğaz— Kilikya Kapıları— ülkenin iç kısımlarına açılan ana geçit vazifesini görmüştür. Suriye ile Anadolu arasındaki ticaret yolu üzerinde, batıya dönük bir düzlük olarak, daha çok erken zamanlardan itibaren, ileride başına gelecek karışık kaynaşmalar için hazırlanmaya başlamıştı. Halkı, Sümer öncesi Mesopotamya ile, Mısır’la, Kıbrıs ve Girit’le, Troya II, III ve V’le ilişki içindeydi. Tarsus’un kuzeyindeki Mersin yakınlarında bulunan bir höyük olan Yumuk Tepe’deki kazılar, her zamanki gibi Erken Bronz Çağı’na kadar giden on altı ana tabakayı meydana çıkarmıştır; daha derine yapılan sondajlar ise, M.Ö. 6000 yıllarına kadar giden, neolitik kavimlerce iskan edilmiş kırkı aşkın yerleşme katının varlığını göstermektedir; bu tarihlerde Anadolu platosu henüz boştu. Tarsus’un bizzat kendisindeki Gözlü Tepe de benzer bir hikâye anlatmıştır. Burada birbirinden çok farklı buluntular arasında Minos eserleri, Hitit mühürleri, Miken çanak çömleği ve Asur çivi yazılı tabletleri de vardı.

Tarsus da, Mersin de, Kizzuvatna diye bilinen bir krallık içinde, önemli Hitit kaleleri idiler; sağlam yapılı, müreffeh şehirlerdi. Sonra bir karışıklık devri geldi; bu sırada Miken seramikleri ortaya çıkar— eski dünyada Yunanlılar her zaman başa dert açarlardı. M.Ö. 1200 yılı dolaylarında Tarsus ile Mersin, tanıdık akıbetlerine uğradılar; her iki höyükte de bir yangın tabakasına rastlanır. Bundan sonra, bir zaman, bölgenin eski halkının arasına Yunanlılar yerleşti. Homeros, “Kilikes”leri Güney Troas’ta gösterir (bunlar arasında Hector’un karısı Andromakhe de vardır); ama her nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, Azitavadda’nın yakalayıp propagandasını yaptığı Troya Savaşı’nın hatıralarını beraberlerinde getirmişlerdi.

Asurluların gelişi, bunların Batı Küçük Asya’da tek görünümleri ve Yunanlılarla tek bilinen çarpışmaları olması bakımından ayrıca ilgi çekicidir. M.Ö. sekizinci yüzyılda III. Salmanasar, “Tarzi”yi fethettiğini kaydeder; bu, şehrin adının ne kadar eski olduğunu gösterir ve Tevrat’ta Tarşiş’in, Yunan’ı temsil eden Yavan’ın oğullarından biri olarak sayılışını hatıra getirir. Kilikya’yı bir Asur vilayeti haline getiren II. Sargon, Yavan’ın gemilerini Kıbrıs açıklarında “balık yakalar gibi” yakalamakla övünüyordu. Bununla beraber Sanherib, Tarsus’un da başka şehirlerle birlikte katıldığı bir isyanı bastırmak zorunda kaldı. Rivayete göre şehri, Babil’i örnek alarak yeniden inşa ettirdi ve Küçük Kilikya’daki Anchiale’de bulunan, sonradan Sardanapalus’a maledilen ünlü kitabenin sahibi olarak, oraya şu yazıyı kazıttı: “Tarsus’u ve Anchiale’yi aynı gün ben yaptım. Fakat sen, ey yolcu, ye, iç ve neşelen; zira başka her şey boş.” Aristoteles, böyle bir kitabın bir öküzün mezarına daha çok yakışacağını söyleyerek alay etmişti; ama Sanherib, hiç değilse peygamberce konuşmuştu. Bir nesil içinde Asurlular Kilikya üzerindeki hâkimiyetlerini kaybettiler; bir nesil sonra da imparatorlukları tamamen ortadan kalktı. Kilikya’da bıraktıkları hemen tek kalıcı hatıra, Sardanapalus efsanesi oldu.

Ülke, Tarsus’u başkent edinen yerli kralların idaresi altında bağımsızlığını yeniden kazandı; bunlar, doğulu bir ad olan yahut unvan sayılan Syennesis adını taşımaktaydılar. Medlerle Lidyalılar arasında akdedilen bir barış antlaşmasının düzenlenmesinde, Babil Kralı Nabukadnezar’la birlikte aracılık edecek kadar nüfuz sahibiydiler; daha sonra da Pers İmparatorluğu içinde, hiç değilse temsili bir bağımsızlığı sürdürmeyi bildiler. Ksenophon, Küçük Kiros’un ilk çatışmalardan sonra Syennesis’le nasıl barıştığını ve Tarsus’ta birkaç hafta kalarak bir yandan isteksiz Yunan paralı askerleriyle pazarlık ederken, bir yandan da eğlendiğini anlatır. Şehirde kısa bir süre sonra basılan bir sikkede bu melez geleneğin özeti görülebilir. Sikke, bir yandan Pers satrapının adını, o çağda bütün Pers İmparatorluğu’nda ticaret dili olarak kullanılan Aramice harflerle taşır; bu dil daha sonra İsa’nın da konuştuğu dildir. Bir yüzünde Yunan tanrısı Ares’in miğferli başı, öbür yüzünde ise yerli Baal, Aramice adıyla birlikte, Zeus suretinde, tahtında oturur vaziyette ve elinde bir asa tutarken gösterilir. Kenarda görülen bir salkım üzüm veya bir başak, onun Anadolu’nun bir köylü tanrısı olduğunu— çalışkan bir tanrı olduğunu— belirtir; bu yüzden bu bölgede çoğu zaman Herakles’le özdeşleştirilmiştir. Yanında ona pek az yardım eden yerli bir tanrıça, soyu belli olmayan küçük bir tanrıça vardır. Anadolu’nun Büyük Ana Tanrıçası, burada hâkimiyet kuramamıştır; bunda, muhtemelen, Kilikya’daki kuvvetli Semitik tesirin payı vardır. Aziz Pavlus’un Meryem’e bütünüyle kayıtsız kalışı böylece daha anlaşılır hâle gelir.

Muhtemelen Kilikya’nın en büyük şehri hâline gelmesini sağlayan, Tarsus’un Yunanlı sakinlerinin enerji ve girişkenliğiydi; Aziz Pavlus’un “ehemmiyetsiz bir şehir”in vatandaşı olmakla övünmeyeceğini söylerken kastettiği de buydu. Çünkü Tarsus’un doğuştan bir üstünlüğü yoktu. Küçük bir ırmak olan Kydnos’un kıyısında, denizden birkaç mil içeride ve pek önemsiz küçük bir tepenin üzerinde kurulmuştu. Roma çağında Dio Khrysostomos, şehrin kendini beğenmişliğini tiye alırken, sevilen ırmağının, ikliminin ve konumunun görece değersiz oluşunu alay konusu yapmıştı. Adana ovasının ortasında, daha elverişli bir mevkide bulunduğundan, bundan çok daha avantajlı bir konuma sahipti— nitekim bugün bölgenin açık farkla en büyük şehridir. Fakat Tarsuslular, daha erken bir çağda, ticaret hesabına iş görmeye başlamışlardı. Kydnos’un yatağını temizleyerek onu gemi işleyecek hâle getirmişler, şehirle deniz arasında bulunan bataklık bir gölü de iç liman hâline sokmuşlardı. Toros Dağları’nı aşan Kilikya Kapıları’ndan, kayaları oyarak bir yol geçirmişlerdi; bu yol, yüzyıllar boyunca dağları aşan tek araba yolu kalacaktır. Böylece, tarih boyunca en önemli geçitlerden biri olmuştur.

Tarsus tarihinin kritik dönüm noktasına M.Ö. 334 yılında gelinir; bu sırada Büyük İskender, Kilikya Kapıları’ndan inerek şehri kurtarır. Tam burada, Kydnos’un buz gibi sularında yıkanırken kaptığı bir soğuk yüzünden ölümün eşiğine gelir; tarihte tesadüfün payı üzerine düşünenler için, üzerinde durulmaya değer bir ayrıntıdır bu. Tanrıların esirgemesiyle hayatta kalan İskender, Kilikya ovasının güneyinde, Issos’ta, Darius’u kesin bir yenilgiye uğratmaya gider. (Seleukoslar, bu zaferi ölümsüzleştirmek için yakınlarda İskenderiye-İssos adlı bir şehir kurdular; bu şehir daha sonra İskenderun diye anılmış, bugün de aynı adla, Türkiye’ye gelen Amerikan askerî malzemesinin başlıca giriş limanı olarak önem kazanmıştır.) Artık Tarsus, tam bağımsız olmasa da, gerçek anlamıyla bir polis idi. Seleukos kralları, şehre yeni kolonistler yerleştirdiler. Tarsus, Sardanapalus’un kuruculuğuna dair efsanesini muhafaza ettiği hâlde, başka Yunan kurucular da icat etti ve gittikçe daha çok Helenleşti.

Özellikle felsefeye merak sardı. Stoacı mektebin kurucusu Zenon’un halefi Khrysippos Tarsusluydu; Stoacılığın başına onun ardından geçen Zenon da Tarsusluydu. Şehir, Stoacılığın başlıca merkezi hâline geldi. Strabon, okullarının, felsefeye ve ansiklopedik öğrenime gösterdikleri gayret bakımından Atina ve İskenderiye mekteplerinden ileri olduğunu söyler; Tarsusluların, kendilerine verilen herhangi bir konu üzerinde, uzun, doğaçlama söylevler döktürmekteki hünerlerini anlatır. Aynı zamanda Doğulu sakinleri, özellikle Yahudileri, eski geleneklerini yaşatıyor, hiç şüphesiz, onlar da en az Yunanlar kadar söz kesmeden konuşuyorlardı. İşte bu sebeplerle Sir William Ramsay, milletlerin havarisinin doğum yeri olarak Tarsus’un seçilmesinde “İlahi bir maksadın kemalini” görmüştü. Aziz Pavlus’un Şehirleri adlı eserinde Tanrı’nın, Helenizm ile Doğu’yu en tam ve mükemmel şekilde birleştiren yer olduğu için Tarsus’u, “yegâne uygun yer” olarak seçtiğini yazıyordu.

Bunun için Tanrı’nın önce Romalıları şehre hâkim kılması gerekiyordu; fakat ilahi maksat, onu bir süre görünmez kılacak kadar dolambaçlı yollarla iş görmüştü. İlk perdenin baş kahramanları, bugüne kadar tarihte bir kenarda kalmış bir yöre olan Küçük Kilikya idi. Bu dağlık, ulaşılması güç iç bölgede, eski tapınak-devletleri hüküm sürüyor; sahil boyunca uzanan birkaç Yunan şehri dışında, dış dünyayla hemen hiç ilgilenilmiyordu. Fakat M.Ö. ikinci yüzyılda, bu iç bölgenin halkı nihayet tarihî kaderlerini keşfettiler ve bu kader, Kilikya Aspera’nın fevkalâde elverişli koşullarına tam uyan bir meslek edinmelerini sağladı: korsanlık. Kayalık sahillerdeki pek çok küçük koylara girip çıkarak deniz ticaretine saldırabiliyor, ganimetlerini ise arkadaki vahşi dağlık ülkede bulunan sayısız tabii kaleye taşıyıp koruyabiliyorlardı. Zamanla o kadar güçlendiler ki, bütün Doğu Akdeniz kıyı şehirlerine baskınlar düzenlemeye, özellikle köle ticaretinden büyük kazançlar elde etmeye başladılar. Rodos’un deniz gücünü kırmak suretiyle onlara fırsat veren Romalılar, bu defa onları yola getirmek için seferler düzenledilerse de, utanç verici sonuçlarla karşılaştılar. Bir seferlerinin tam bir fiyaskoyla sonuçlanmasından sonra nihayet büyük Pompeius’u göreve çağırdılar; o da korsanları ezdi. Düzeni yeniden kurarken, Pompeius Tarsus’a Romalı vatandaşlık imtiyazını da getirdi; işte Pavlus, bunu miras alacaktır. Pompeius buradan hareketle, Roma’nın bütün Küçük Asya üzerindeki hâkimiyetini kesin olarak sağlamış oldu.

Her yerde olduğu gibi Kilikya’da da Yunanlılar, başlangıçta bu ilahi lütfun farkına varmakta pek aceleci davranmadılar: vergi tahsildarları pek Tanrı’nın vekilleri gibi davranmıyordu. Eyalet başkenti olan Tarsus, yeni rejimin bütün iniş çıkışlarını tattı. Halkı, valileri olarak Cicero’nun gelişine memnun olmuş olmalıdır. Cicero şöhret peşinde koşarken, dağlarda dolaşan bir kaç haydut çetesine karşı kazandığı önemsiz başarıyı bahane edip kendisine İmparator unvanını uygun görmüşse de, vicdanlı bir vali idi; Roma’daki nüfuzlu kimselerin (bilhassa soylu Brutus’un) itirazlarına rağmen, göreli olarak dürüst ve tutumlu bir idare sürdürdü; bir yıl süren Kilikya valiliğinden ancak yüz bin dolar kadar bir para ile döndüğüne kendisi bile şaşar. Tarsuslular, Jül Sezar’ın gelişini ise coşkuyla karşıladılar; şehre, onun şerefine Juliopolis adını verdiler. Fakat kısa bir süre sonra, yeni bir iç savaş sürerken buraya gelen Cassius, şehrin bütün servetine el koydu. İlahi maksat, tarih sahnesinde pek de parlak görünmeyen bir başka sahneyle hâlâ kendini belli etmiyordu: Cleopatra, Marcus Antonius’la tanışmak üzere Tarsus’a gelmişti. Plutarkhos bu sahneyi şöyle anlatır:

“Kydnos Irmağı’ndan yukarı, altın yaldızlı kıçlı, mor yelkenli bir kadırgayla geliyordu; gümüş kürekler, flüt, ney ve kithara seslerine uyarak suya inip kalkıyordu. Cleopatra, altın işlemeli bir gölgelik altında, resimlerdeki Afrodit’e benzer şekilde uzanmış yatıyordu; yelpaze sallayan, boyalı Eroslar gibi güzel oğlanlar iki yanında bekliyordu. Hizmetçileri, deniz perileri yahut Kharitler gibi giyinmişlerdi; kimisi kıçta gemiyi idare ediyor, kimisi yelken ipleriyle meşgul oluyordu. Koyduğu güzel kokular, gemiden kıyıya kadar yayılmıştı; kıyılar, sağlı sollu, kadırganın peşinden koşan kalabalıklarla doluydu; şehrin içinden de insanlar akın akın, manzarayı görmeye koşuyordu. Pazar yeri bomboşalmıştı; Antonyus, sonunda tribunalda tek başına oturur hâlde kaldı; kalabalıklar ise, Afrodit’in Bakkhos’la, Asya’nın hayrına bir şölen kurmak üzere geldiğini söyleyerek birbirlerine haber veriyorlardı.”

Görünüşte, hiç değilse Tarsus’un hayrına gibiydi. Cassius’un, şehrin başına açtığı felaketlerin telafisi olarak, Antonyus ona kendi kanunlarına göre idare olunma hakkı, yani “serbest şehir” statüsü verdi. Augustus da bu imtiyazları onadı. Yine de Antonyus’u bırakıp Afrodit–Cleopatra’yı seyre koşan bu karmakarışık kalabalıklar— kaderî bir tarih sahnesini Hollywood ihtişamında bir gösteriye dönüştüren bu kalabalıklar— Aziz Pavlus’un misyonu öncesine yakışacak, ama kendisinin hiç de hoşnut olmayacağı bayağı bir perde teşkil ederler. Ramsay’nin iddia ettiği kadar kusursuz bir Helen–Doğu kaynaşması görünmez burada; havada biraz hummalı bir hava vardır. Şehre, Tarsuslu olup genç Augustus’un hocası ve daha sonra dostu ve müşaviri olarak hizmet etmiş filozof Athenodoros’un dönüşü de, bu havayı hatırlatan bir başka sahnedir. İmparator tarafından, şehrin idaresini düzene sokmak ve bir gymnasion’u yağmalamakla meşgul bir klikle başa çıkmak üzere memleketine gönderilen yaşlı filozof, Tarsus’ta alayla karşılandı. Bazı çılgın Stoacılar, şehrin duvarlarına “Gençlere iş, orta yaşlılara öğüt, yaşlılara ise yalnızca yel boşaltmak düşer” diye yazmışlar; geceleyin de kapısının önüne pisliklerini bırakmışlardı. Athenodoros, halk meclisinde “Şehrin hasta vaziyetini, pek çok emareden anlamak mümkündür,” demişti, “ama en açık alameti, çıkardığı yellerdir.” Şaka yollu sözlerinde belki farkına bile varmadan hakikati söylemişti. Tarsus, zamanla büyük bir refaha kavuştu; efsanevi kurucularıyla, kahramanlarıyla, imparatorluk hamileriyle iftiharı ölçüsüz boyutlara vardı— ama oğlu Pavlus’la değil. Ramsay, milletlerin havarisinin ideal doğum yeri hakkında konuşurken, Hıristiyanlardan garip biçimde hiç söz açmıyordu.

Bütün bu tabloyun arkasında, tanrısal maksadın daha ince bir hesabı vardı. Aziz Pavlus’un takipçileri, Roma İmparatorluğu’nun parlak başarılarından çok, başarısızlıklarından faydalanacaklardı; az sonra her ikisini de ele alacağız. Önce hikâyeyi daha da karmaşıklaştıran bir unsura dönmeliyiz. Aziz Pavlus, ahlâk felsefecisi olarak büyük saygı gören ve sık sık alıntılanan Athenodoros’tan etkilenmiş olabilirdi. Meselâ yaşlı Stoacının şu vecizesini kendine yakın bulması çok muhtemeldi: “Tanrı’dan, ancak açıkça isteyebileceğin şeyleri istediğin ve O’ndan başka hiçbir şey istemez hâle geldiğin zaman bil ki, artık bütün ihtiraslardan kurtulmuşsundur.” Ne var ki Pavlus, başka bir mektepte yetişmişti. “Şüphesiz ben bir Yahudi adamım,” demişti, “ve atalarımın Tanrısı’na, kanunda ve peygamberlerde yazılı olan her şeye inanarak ibadet ediyorum.” Tanrı, çok daha önce, seçilmiş halkını Küçük Asya’ya sokmayı sağlamıştı. Tarsus’taki Yahudi kolonisi, hem Yunanlılara, hem öteki Doğululara yabancı gelecek şeylere inanıyor, hem de bu inançlarıyla, sonradan hem Hıristiyanlar hem Müslümanlar üzerinde derin tesirler bırakıyordu. Bununla beraber, bu inançlar, Doğu ile Batı arasında eksiksiz bir kaynaşmanın gerçekleşmesine pek de yardımcı olmadı.

  1. KÜÇÜK ASYA’DA YAHUDİLER

“Bu kavim,” diye yazıyordu Strabon Yahudiler için, “artık her şehre girmeyi başarmıştır; meskûn dünyada, bu milleti kabul etmemiş bir yer bulmak kolay değildir.” Diyaspora, M.Ö. altıncı yüzyılda Kudüs’ün Babilliler eline düştüğü zaman başlamıştı. Küçük Asya’da Yahudilerin esas büyük akını, İskender’in fethinden sonra başladı. Seleukos kralları, onları kolonist olarak yüksek derecede takdir ediyor, yeni şehirlerinin kuruluşunda— Tarsus’ta, Apameia’da ve başka yerlerde— onları yerleştiriyorlardı. Filistin’de başlıca ziraatle uğraşan bir halk iken, artık ticaret ve mali işlere yönelmişlerdi; bu ticaret çağında birçoğu zengin oldu. Genel olarak, ne yoksul ne de hor görülen bir azınlık idiler; krallara veya ileride Roma idarecileri olacaklara sadık, az çok aristokrat bir zümre teşkil ediyorlardı. Tarsus gibi bir ticaret merkezindeki başarıları, Pavlus’un sahip olduğu imtiyazlarla anlaşılır.

Çadır yapıcısı olmakla beraber, tahsilli bir adam ve Roma vatandaşıydı.

Bütün bunların ima ettiği gibi, Hıristiyanlık yolunu hazırlayan epey bir asimilasyon vardı. Yahudiler, her şeyden önce, bütünüyle Tanrı’dan korkan bir halk değildi. Peygamberlerinin dünyevî menfaatleri ve sahte ilahları bu kadar ısrarla telin etmelerinin sebeplerinden biri de, halkın mammon’a ve Baal’e tapınmaya bu kadar meyilli olmasıydı. Küçük Asya’da kendilerini pek rahat hisseder oldular. Kitabelere bakılırsa, çoğu Yunan adları almış veya Yunanlılarla evlenmiş, Roma çağında sık sık yüksek beledî mevkilere, hattâ rahipliklere kadar yükselmişlerdi. Bazı şehirlerde, meselâ İzmir ve Philadelphia’da, bizzat Yahve’nin adı Zeus Hypistos, “En Yüce Tanrı” adıyla birleştirilmişti. Helenizm, Filistin’in kendisinde bile öyle ilerlemişti ki, M.Ö. ikinci yüzyılda ardı ardına üç başkâhin Yunan adları almış (İsa, Iason oluyor), daha alt derecedeki birçok kâhinin yeni atletizm tutkusundan ötürü görevlerini ihmal ettikleri duyuluyordu. Vaiz kitabının müellifi, açıkça Yunan felsefesine aşinadır; Eyüp kitabının ilk müellifi de muhtemelen öyleydi. İskenderiye’de, Yahudiliği Helenizmle kaynaştırmağa çalışan ilk Yahudi filozoflar ortaya çıktılar. Philo, Kitab-ı Mukaddes’in iç mânasının Yunan felsefesi olduğu fikrini geliştirdi; bu fikir, sonradan Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman felsefelerinde genel olarak benimsenecekti.

Yunanlılar da, sıra kendilerine gelince, bu tuhaf halk ve onun Tanrısı hakkında bir miktar alâka gösterdiler. Josephus’un rivayetine göre, Aristoteles ilk defa bir Yahudi ile karşılaştığında onu bir filozof kavimden geldiğini hemen anlamıştı. (Bu şöhreti, mabedlerde din hakkında tartışma âdetlerinden almış olmalılar.) Halk kitlesi, Yahudi sihirbazları herkesten üstün sayardı. Yahve, Iao adı altında, eski lânet dualarında yer alan bir kudret tanrısı idi. “Hypistarii” denilen ve birkaç yüzyıl yaşayan bir mezhep içinde, Yunan ve Pers fikirleriyle birleşti; Nazianzoslu Gregorios da başlangıçta bu mezhebe mensuptu. Kilikya’da, Sabbatistae cemiyeti, Yahve’yi besbelli Zeus Sabazios ile birbirine karıştırmıştı.

Bununla beraber, Pavlus misyonerlik seyahatlerine başlayıncaya kadar Yahudiliğin Yunanlılar üzerinde etkisi pek azdı. İsrail tarihini hemen hiç bilmiyorlardı; büyük edebiyatından ise hiç haberleri yoktu. Strabon, Filistin’i tek cümleyle geçiştirir; burası, Arapların güzel kokular getirdiği bir memlekettir onun gözünde. Ve daha dindar Yahudiler, Helenizme karşı yalnızca kayıtsız değil, alabildiğine sert bir surette düşmandılar. Hele Filistin’de, gerçekte hiç de bir filozoflar kavmi değildiler. Burada Makkabiler, hem Yunanlılara hem de Helenleşmiş Yahudilere karşı başarılı bir isyan açtılar; daha sonraki Kral Hirodes, kabiliyetli bir hükümdar ve İmparator Augustus’un gözdesi olmasına rağmen, Yunan kültürüne tutkusu yüzünden Yahudilerin şiddetli nefretini üzerine çekti. Başka yerlerde, yiyecek kanunları ve Yahudilerin kıskanç Tanrısı, onlara her zaman antisocial ve hattâ dinsiz bir görünüş vermeye müsaitti. İskenderiye’de, Hıristiyan çağdan önce bile antisemitik taşkınlıklar oldu. Küçük Asya’da, Pavlus’un ve yandaşlarının vaazlarının sebep oldukları dışında pek bir karışıklık duymayız; büyük bir ihtimalle buradaki Yahudilerin birçoğu, hattâ çoğu, Talmud’da hasretle anılan, Frigya’daki kaybolmuş kardeşler gibi, bütünüyle asimile olmuşlardı.® Fakat aynı sebeple bunlar, kimliklerini kaybetmiş, tarihten silinmiş oluyorlardı. Tarih yapanlar, İsrail’in şeriatına ve peygamberlerine sadık kalan öbür birçoklarıydı.

Yahudilik, kabul etmek gerekir ki, ayinlerinde ve tabularında bütün dünyadaki dinleri birbirine akraba kılan ilksel tabiatla ilgili batıl inançların çoğunu saklıyordu— fakat buna rağmen, doğunun bütün öteki dinlerinden kökten farklı, büsbütün eşsiz bir dindi. Büyük peygamberler, bu dini, insanlığın Allah’ın zuhuruna kadar göreceği en saf, en yüce tektanrıcılık mertebesine yükseltmişlerdi; hattâ Allah’ın yükselişine kadar da böyle kalacaktı. İsrail’in ne İlahaî Bir Ailesi, ne Büyük Ana Tanrıçası, ne Ölen Oğlu, ne yeryüzünde İlâhî Kralı vardı. Yalnız Yahve vardı; o da büsbütün aşkın bir Tanrıydı. Mezmurlarında ve Yeni Yıl bayramlarında eski bereket tarikatlarının kalıntıları yer alıyorsa da, Yahve artık bu dünyanın dışında idi; baharla birlikte yeni hayatı getirmekle uğraşmıyordu; seçilmiş kavminin işleriyle son derece yakından alâkadar olmakla beraber, onlar uğruna acı çekmesi yahut ölmesi söz konusu değildi. Peygamberler, insan, tabiat ve tanrılık arasındaki eski bağları koparmış, fiilen, değeri yalnızca Tanrı’ya tahsis etmek için, hem insanın hem de tabiatın değerini düşürmüşlerdi. Tanrı’nın artık mevsimlik kurbanlardan hoşlanmadığını, sadece tam bir boyun eğişle ortaya konan doğrulukla hoşnut olacağını ilan ederek, insan için yükü ağırlaştırmışlardı. Tanrı, atalarıyla ahitler yapmış ve daha sonraki peygamberlere bir Mesih göndereceğini veya tayin edeceğini vahyetmiş olsa da, peygamberler her şeyden önce, kavmin kötülükleri yüzünden Tanrı’nın onu yok edeceğini, yalnızca “kurtarıcı bir bakiyeyi” diri bırakacağını haber veriyorlardı.

Yahudilik, dışlayıcılık bakımından da aynı derecede eşsizdi. Yahve, başlangıçta, başka ilahların varlığını üstü kapalı da olsa kabul etmişti; ilk emri, yalnız kendi kavminden “benden başka ilahların olmayacak” demesiydi. Fakat mutlak hâkimiyetini öne sürerek, sonunda hiçbir rakibe tahammül etmez oldu. Kavmi, çevrelerindeki daha büyük milletlerin görünüşte daha kudretli tanrılarına veya daha bereketli Ana Tanrıçalarına göz diktiği ölçüde, Yahve daha imansız, daha ödünsüz bir tavır aldı; onların hepsinin sahte ilahlar olduğunu ilân etti. Ve bütün yaratılışın tek rabbi olduğu için, kendi seçilmiş kavmini, diğer kavimlerin kabile tanrılarının hiçbir zaman yapmadığı şekilde, öteki ilahları büsbütün yok etmeye yönelmeden, emsalsiz bir biçimde ayrı tuttu. Daha büyük peygamberler, bu yüce imtiyazın aynı zamanda korkunç bir mesuliyet olduğunu öğrettiler: kavim, bütün insanlığı tek Tanrı’yı tanımaya götürmek üzere seçilmişti; önce kendisi “ıstırap çeken kul” rolünü oynayacaktı. Yine de, eşsiz bir kaderi vardı.

Artık bu yüce imanın, İsrail’in trajik tarihiyle daha da belirginleşen çirkin ve hazin yanları da vardı. Onun saf tektanrıcılığı, “ruhanî totaliterlik” diye adlandırılmıştır; evrenselciliği, taşralığa dayanıyordu; başka dinler hakkındaki bilgisizliğe veya onların iddialarını düşünmeyi reddeden bağnazlığa; doğruluğu da her zaman tehlikeli bir benmerkezci doğruculuğa kaymaya meyilliydi. Gerçek anlamda evrensel bir ruh haline, yalnız daha büyük peygamberler, onların da en üstün anlarında erişebilmişlerdi; Hıristiyanlıktan hemen önceki yüzyıllarda, peygamberlik esini pek zayıftı. İsrail, imanının saflığını, başlıca, Ferisilerin formalizmiyle ve Gayretlilerin fanatizmiyle korumaya çalışmıştı. Apokaliptik yazılar, insanlık için bir ümitten çok düşmanlar üzerine bir intikam mesajını öne çıkarıyordu; onların umudu, seçilmiş kavim içindeki sadıklara yönelikti. Helenleşmiş Yahudiler de en az onlar kadar kendini beğenmişti. Bazıları, kültürlerinin dünyanın en eski kültürü, bütün öteki kültürlerin kaynağı olduğunu ispatlamaya kalktılar. Artapanus adlı biri, Musa’yı, silahtan gemiye, felsefeye kadar hemen her şeyin mucidi durumuna getirdi.

Her ne ise, Yahudilik, Tarsuslu Saul’un mirasının başlıca unsurlarından biriydi. Bu, onun ideal doğum yerini bırakarak, Ferisilerin yanında tahsil görmek üzere Kudüs’e gittiğini ve tarihe, İsa’nın yandaşlarına karşı vahşi bir işkenceci olarak girdiğini hatırlatır. Hiç şüphe yok ki, Tarsus’un tipik bir oğlu değildi. Sonra Saul, hayatının kritik mistik tecrübesini yaşadı; gökten kendisine hitap eden dirilmiş İsa’nın sesini duydu, yere yıkıldı, üç gün kör kaldı. O andan itibaren “yeni bir mahluk” olmuş, “Mesih uğruna bir deli” hâline gelmişti; artık yalnızca Mesih’teki yeni hayatın müjdesini vaaz etmek için yaşıyordu. Hıristiyan çağdan önceki Greko–Roma dünyasında, bu tür dinî “konversiyon”lar çok nadirdi; gizemlere giriş ritüeliyle arınmış hisseden birçok kimse bulunmasına rağmen, yeniden doğduğuna Saul kadar şiddetli, derin ve kalıcı bir inanç besleyenine rastlamayız; yahut gördüğü tanrıya kendini bu kadar bütünüyle adayanına… Yahudiliğin ışığında bakarsak, Saul’un tecrübesi o kadar da tuhaf değildir. Arkasında, bizzat İsa’nın sesini içinden duyurduğu peygamberler geleneği vardı— Tanrı tarafından kavmine hitap etmek üzere çağrılmış insanlar; bunlar, Tanrı’nın daha önceki emirlerini tamamlamış veya hattâ bir kenara bırakmışlardı— meselâ artık hayvan kurbanlarının kokusundan hoşlanmadığını söylemek suretiyle. Onların arasında birden fazla şehit bulunur.

Fakat asıl önemli hakikat, Saul’un, Filistin’i bırakıp müjdesini Greko–Roma dünyasına götürmüş olmasıdır. Galatyalılara, dönüşümünden birkaç yıl sonra Kudüs’te Petrus’la ancak on beş gün kaldığını, başka hiçbir havariyi görmediğini, yalnız İsa’nın kardeşi Yakup’la tanıştığını yazar. Bunun yerine, Şam’da, Tarsus’ta ve Antakya’da vaaz etmişti; Hıristiyan ismi de ilk defa burada kullanıldı.^ Sonra Küçük Asya’ya ve oradan Yunanistan’a uzanan misyonerlik seyahatlerine çıktı. Milletlerin havarisi olarak, “herkese her şey” olmaya çalışıyordu. O hâlde, hemen şu sual karşımıza çıkıyor: Vaazlarında neler Yahudiliğe borçluydu? Neler Helenizme? Neler de “Doğu”ya? Bu sual, onun heyecanı ve dehası yüzünden daha da karmaşık bir hâle gelir; zira karşımızda, çağın basit bir ürünü veya tarihin sözcüsü değil, fevkalade yaratıcı bir şahsiyet vardır. Bununla beraber, karmaşık mirasını hakkıyla değerlendirmek ve Kilisesi’nin ondan nasıl faydalandığını anlamak istiyorsak, onu kendi çağının arka planı içinde görmemiz gerekir. Aziz Pavlus, bugün de, farklı insanlar için farklı şeyler ifade etmektedir.

  1. AZİZ PAVLUS’UN MİRASI

Kilikya ovasının gerisinde yükselen Toros Dağları’nı aştığınızda, Hititlerin Tuwana diye andıkları eski Tyana şehri karşınıza çıkar. İşte burada, Pavlus’tan bir nesil önce ve muhtemelen İsa ile aynı yıl içinde, bir başka ünlü kutsal adam, Tyana’lı Apollonios doğmuştu. Tarsus’ta tahsil gördü; fakat kısa zamanda şehrin lüksünü ve sefahatini lanetleyerek oradan ayrıldı; yine de Tarsus, onu çok sayıdaki “kurucuları” arasında saymaktan memnuniyet duydu— Pavlus’a nasip olmayan bir şerefti bu. Pisagor’un öğretilerinden ilham alan Apollonios, etten, şaraptan ve kadınlardan uzak duran bir zahid oldu. Bir tek yüce yaratıcı bulunduğunu, bütün iyi insanların ruhlarında ilahî cevherden bir şey taşıdıklarını ve insan ruhunun ölümsüz olduğunu öğretiyordu. Müritleri, onun Zeus’un oğlu olduğunu ileri sürdüler. Kendisi böyle bir iddiada bulunmadıysa da, hiç değilse doğaüstü güçler sergiledi. Cin kovuyordu; cinler, “gulyabaniler gibi ciyaklayarak kaçıyorlardı”; bir defasında da ölmüş bir kızı diriltti. Troya’da, Achilles’in ruhunu çağırıp huzuruna çıkardı; kahramana, Pisagorcuların halkın sandığı gibi onun öldüğüne inanmadıklarını söyleyerek onu teselli etti. Hayatının sonlarına doğru, İmparator aleyhine vaaz verdiği için Roma makamlarının başına iş açtı. Aklanmış olmakla birlikte, mahkeme salonunda ortadan kaybolmayı tercih etti; “Benim kaderimde ölmek yok!” demişti. Ne zaman ve nerede bu dünyadan ayrıldığı hususunda rivayetler ayrı düşse de, hiçbiri sıradan bir ölümden söz etmez. Bir rivayete göre, yine ortadan kaybolmuş ve gökten gelen kız sesleri, “Cennete gel,” diye şarkı söylüyormuş.

Apollonios’un birkaç Mektubu bize kadar gelmiştir; fakat esas itibarıyla, bir sonraki yüzyılda Philostratos’un yazdığı biyografisinden tanınır. Daha sonra, Konstantinos’un Hıristiyanlığı kabulünden az evvel, bir başka hayranı, Apollonios’un İsa Mesih kadar büyük bir bilge, en az onun kadar kayda değer bir mucize sahibi ve cin kovucu olduğunu ispatlamak için bir kitap yazdı. Çağdaşı Hıristiyanlar, elbette, onun hayatıyla İsa’nın hayatı arasındaki benzerliklerin şeytanî bir gaye taşıdığına hükmettiler. Klisenin bir Babası olan Piskopos Eusebios, Apollonios’un gerçek mucizeler işlediğini kabul etmekle beraber, bunu yalnızca cinlerin yardımıyla başardığını iddia ediyordu. (On yedinci yüzyılda bile Katolik ruhban sınıfı, Philostratos’un tercümesinin yayımlanmasına karşı çıktı.) Onun kaydedilmiş hayatı, o kadar masalsıdır ki, şüpheci Gibbon bile onun hakkında hüküm vermekte tereddüt etmiştir; “bir bilge mi, bir sahtekâr mı, yoksa bir fanatik mi” olduğuna karar verememiştir. Yine de Apollonios, Aziz Pavlus’un görevine, biraz parlak ama ibret verici bir mukaddime sunar. Eğer bir “İlahi maksat”, Pavlus’un doğum yeri olarak Tarsus’u seçmişse, Tyana’lı bu kutsal adamın da toprağı hazırlamak üzere gönderilmiş olması, sonradan da Şeytan’ın, alaycı bir ruhla işin içine karışmış bulunması mümkündür.

Apollonios, dinî imkânları araştırmadaki hevesi bakımından çağının tipik bir çocuğuydu. Philostratos’un anlattığına göre, Hindistan’a kadar seyahat etmişti; burada bir bilge, Apollonios’a önceki hayatında bir Mısırlı dümenci olduğunu söylemiş, Apollonios da itiraf etmişti. Bazen, ruh ile tabiat dünyasının ilişkisi üzerine, bir Brahman gibi, yahut Platon gibi konuşuyordu. Stoacıların hikmetini de kendine mal etmişti. Tanrıların her şeyi bildiklerini ve onlara ne yapacaklarını hatırlatmanın gereksiz olduğunu öğretiyordu; ona göre en uygun dua şuydu: “Ey tanrılar, bana sahip olmam gerekeni verin!” Âdet edindiği dua ise daha da mütevazıydı: “Ey tanrılar, bana az şey vermenizi ve hiçbir şeye muhtaç olmamamı nasip edin.” Aynı zamanda, Apollonios’un içindeki aziz, eski bir Yunan mektebine mensup iyi bir vatandaşla bir arada yaşıyordu. Bütün felsefe mekteplerine karşı meraklıydı. Olympia’da, “hikmet, yiğitlik, itidal ve öteki bütün faziletler gibi en faydalı mevzular” üzerine söylevler verir, ahlâk dersi verirdi. Hayatının son yıllarını, başlıca İonia’da geçirdi; burada, başlıca bütün büyük kâhinlik merkezleri, onun Apollon’un hikmetine ortak olduğunu tasdik ettiler. Başlıca Efes ve İzmir gibi eski şehirlerde ders veriyor, mevzular arasında iyi bir şehir idaresi kurmanın yolları gibi pratik meseleleri de ele alıyordu; İzmir’de “ahenkli ahenksizlik” yahut kamusal hizmetlerde rekabet zaruretini vurgulamıştı. Yunanlılar arasındaki tembelliği ve küstahlığı sürekli kınarken, hâlâ hürriyeti sevdikleri için onları överdi.

Bununla beraber, Apollonios’u gerçekten tanıyıp tanımadığımızdan, zihniyetini kavrayıp kavramadığımızdan asla emin olamayız. Görünürdeki hikmeti ve tevazusuyla yan yana, mucizelerinde, ölü kahramanlarla konuşmalarında ve ölümsüzlüğüyle övünmesinde kendini gösteren en katmerli hurafe ve gurur yürür gider. Efes’teki bir vebayı, halkına bir dilenciyi taşlamalarını söyleyerek bastırmış olduğunu hatırlarız; o dilenci, gerçekte bir cindi. Belki de sonunda, gerçek bir sahtekârdan ibarettir. Bu şüpheleri, onun talebelerinden birinin öğrencisi olan Abonuteichos’lu Aleksandros’un akıl almaz macerası besler.

Kehanet işine girişmeye karar veren Aleksandros, Kadıköy’de, bronz levhalar gömdü; bu levhalarda, Asklepios’un, babası Apollon ile birlikte, Karadeniz kıyılarını aşarak Abonuteichos’a (bugünkü İnebolu’ya) taşınacağı yazılıydı. Levhalar tesadüfen değil de bulununca, Abonuteichoslular derhal uygun bir tapınak inşa etmeye başladılar; Aleksandros da peygamber rolüne girdi. Ağzından köpükler saçıyor, tapınağın temellerine bir yumurta gömüyor, bu yumurtadan küçük bir yılan çıktığına dair söylenti yayıyor, hemen ardından onu koca bir yılana dönüştürdüğünü gösteriyor, tanrının yakında kendisi aracılığıyla kehanetlerde bulunacağını ilân ediyor, sonra da adamlarını her tarafa salarak verdiği kehanetlerin ne kadar doğru çıktığına dair şayialar yaymalarını istiyordu. Başından itibaren parlak bir iş tutturmuştu; her taraftan gelen adak sahipleri, peygambere hediyeler getiriyorlardı. Kehanet merkezi şöhret kazandıkça, tanrı da yeni bir isim aldı: Glykon. Aleksandros, imparatorluğun dört yanına adamlar göndererek, yakında kopacak vebalar ve depremler hakkında uyarılarda bulundu; bunları önleyebileceğini söylüyordu.

Bu adam, görünüşte, açık seçik bir sahtekârdı. Fakat yine de tamamen emin değiliz. Belki de, bizzat kendi inandığı kehanet yeteneğini sonuna kadar kullanıyordu; belki de, Asklepios’un bir rüyada kendisine verdiği talimatlara uyuyordu. Kuşku yok ki, çağdaşları ona minnettardılar. Glykon, Aleksandros’un ölümünden sonra da varlığını sürdürdü; Aleksandros, bundan böyle onun peygamberi olarak onurlandırıldı; kehanet merkezi, hatırı sayılır bir şöhrete kavuştu. Ondan çok daha büyük adamlar ve ihlâsından kimsenin kuşku duymadığı kişiler, benzer ilkelerle hareket etmişlerdi. İmparatorların en ağırbaşlısı ve yüksek ruhlusu Marcus Aurelius, kendisini baş dönmesinden kurtaran rüya vahiyleri için tanrılara şükrediyor; Abonuteichos kâhininin emriyle Tuna’ya iki aslan attırıyordu. “Gelenek bize yalnız yıkıntıları ulaştırır,” diye hükme varmıştı Wilamowitz; “onları ne kadar yakından inceler ve sınarsak, o kadar tahrip edici olduklarını görürüz; yıkıntılardan bir bütün inşa edilemez. Gelenek ölmüştür; görevimiz, geçip gitmiş hayatı yeniden canlandırmaktır. Biliriz ki, hayaletler, kan içmeden konuşamazlar; çağırdığımız ruhlar, yüreğimizin kanını isterler. Onlara bu kanı seve seve veririz; fakat eğer sonra suallerimize cevap verirlerse, bizim içimizden bir şey onların içine girmiş demektir.”

Tarsuslu Saul’un, “yeni bir mahluk” olduktan sonra aldığı isimle Pavlus’un etrafında, çok daha az belirsizlik vardır. Onun geleneği yıkıntı hâlinde değildir; bizzat kendi beliğ sözleriyle karşımızdadır ve herkes, onun bütünüyle içtenliğinden emindir.

Bununla beraber, o da bizden bir miktar kan ister. Sözleri, bizim gibi insanlara hitaben söylenmiş, kutsal metin olarak kaleme alınmış sözler değildi. İlk Hıristiyanlar gibi Pavlus da, İkinci Geliş’in çok yaklaştığına inanıyor, Rabbinin “tez gelmesini” diliyordu; bu dünyamız için bir din inşa ettiği söylenemez. Sözlerinin kelimesi kelimesine anlaşılmasını istemişe benzer; fakat bunlar, çoğu zaman, hararetli, belirsiz ve zaman zaman da kapalıdır. Mesajı en berrak olduğu zaman bile yorum ister— ve çok farklı yorumlara konu olmuştur. Pavlus’un mesajında, bugün pek az kimsenin onun kadar literal mânada kabul edebileceği inançlar vardır; meselâ Rabbin “bir nidayla gökten ineceği” ve boru çaldığında ölülerin mezarlarından kalkacağı inancı gibi. Bu tür inançlar bize, Hıristiyanlık dışında kalanlar için İncillerin, Philostratos’un anlattığı Tyana’lı Apollonios’un hayatından daha da masalsı bir rivayet sunduğunu hatırlatabilir; Havârilerin İşleri kitabı, Pavlus’un hayatını esas itibarıyla inandırıcı bir tarzda anlatmakla birlikte, onun da sıradan sayılabilecek mucizeler işlediğini kaydeder.

Onun göreviyle ilgili en yalın vakıalar, ortodoks inanç sahiplerine bir hayli güçlük çıkarır. Bizzat kendi Mektupları, İncillerden önce yazılmış olan bu mektuplar, Hıristiyanlığın bir bölünme içinde doğduğunu gösterir; sonradan çoğalıp onu daima dağınık halde bırakacak olan ihtilaflar içindeydi daha baştan. İsa’nın en ilk müritleri, Yahudi olmayanlara karşı takip edilecek siyaset yüzünden birbirlerinden ayrıldılar. Pavlus, Galatyalılara yazdığı mektupta, Petrus’un Antakya’ya geldiği zaman “ona yüzüne karşı direndiğini, çünkü suçlu bulunduğunu” bildiriyordu. İsa’nın kardeşi Yakup’un emrine uyan Petrus, sünnetsiz milletlerden ayrılmıştı; Pavlus ise, Yahudi olmayanları sünnetten ve İbrani şeriatının bütün öteki merasimle ilgili hükümlerinden muaf tutmak isteyen bir zümrenin başında idi. Elçilerin İşleri’ne göre, o, Küçük Asya’da, Pisidya–Antakya’da, İbrani menşeli bir mezhebi umumi bir dine dönüştürecek olan o dönüm noktası mahiyetindeki kararı burada aldı. Buradaki vaazına, “İsrail erkekleri ve Tanrı’dan korkan sizler, dinleyiniz,” diyerek başlamıştı. Ertesi Sebt Günü Tanrı’dan korkanların büyük bir kalabalığı onu dinlemeye gelince, İsrail oğulları kıskançlığa kapıldılar ve küfrettiler; bunun üzerine Pavlus, Rabb’in kendisini milletlere bir ışık olmak ve “yeryüzünün uçlarına kadar” kurtuluş götürmekle görevlendirdiğini ilân ederek, yüzünü Yahudi olmayanlara çevirdi. Geriye dönüp bakıldığında, bugün bütün Hıristiyanlar bu kararını takdir etmek zorundadır, yeryüzünün büyük kısmı hâlâ ona kulak vermeyi reddediyorsa bile. O sırada bu karar, yalnız Yahudilikle onarılamaz bir kopuşu değil, Hıristiyanlar arasında da bir anlaşmazlığı ifade ediyordu. Yahudi kökenli sadık Hıristiyanlar gözünde, büyük Havarî, Şeriat’tan dönmüş bir mürted idi. Gentile kardeşleriyle aynı kutsal ayine katılmaları güçtü; onlarla aynı sofraya oturmaları ise hemen hemen imkânsızdı; zira şeriatın yiyecek kaidelerine, yani koşer usulüne göre yemeye mecburdular. Elçilerin İşleri kitabının, Roma’da Petrus ile Pavlus arasında herhangi bir buluşmadan söz etmemesinin sebebi belki budur.

Pavlus’un inkılapçı kararını ve bütün öğretişini anlamaya çalışırken, mistik tecrübesinden başlamak zorundayız. Nasıl izah edilirse edilsin, bu tecrübenin hakikatinden şüphe etmek mümkün değildir; hayatının bütün sonraki seyri, Mesih’in kendisiyle konuştuğu ve onun vasıtasıyla konuşmaya devam ettiği yolundaki sarsılmaz kanaatine şahadet eder. Defalarca, kendi başına hiçbir şey bilmediğini ısrarla belirtmiştir. Vaaz ettiği müjde “insanlardan değil, bir insan vasıtasıyla da değil, İsa Mesih vasıtasıyla” idi; vaazı, “övünülecek bir şey” değil, üzerine yüklenmiş bir “zaruret” idi; Mesih’in diğer hizmetkârlarından “daha fazla” oluşu da yalnız bu sebeptendi— “emeği daha çok, darbesi ölçüleri aşan, zindana daha sık giren, ölümlerle daha sık burun buruna gelen” oydu. Bununla beraber Pavlus, ister istemez, bir insan olarak diğer insanlara hitap ediyordu. Bir insan olarak ele alındığında, Rab’bine mutlak bağlılığının ateşli ve fedakâr mahiyetiyle daha da yüce görünür; sonunda neye varacağı belli olmayan bir şehadet içinde daha trajik bir şekle bürünür; ve nihayet daha çok müşkil çıkaran bir şahsiyet olur. Onun mistik tecrübesine ortak olamayız— sadece bu tecrübeyi nasıl yorumladığını okuyabiliriz. İsa’yı cismanî hayatı içinde tanımamıştı; onun beşerî hayatına pek nadiren temas etmiştir; İsa’nın, Sinoptik İncillere göre kendisi için kullandığı “İnsanoğlu” tabirini ağzına hiç almamıştır. Bildiği, kendisini kör eden o görümde gördüğü dirilmiş Mesih’ti. O, çarmıha gerilmiş Tanrı Oğlu’nu vaaz ediyordu; “Yahudilere bir sürçme taşı, Yunanlılara ise bir ahmaklık” olan bu Tanrı Oğlu’nu. Yüz kereden fazla, Mesih’teki hayattan söz etmiştir; fakat onun Mesih’i, İbrani ve Yunan geleneklerine gerçekten yabancı olan ve belli ki Elçilerin İşleri yazarının da haberdar olmadığı bazı veçhelere sahipti.

Tanrı, İsrail oğullarını, kendi Oğlunu onlar uğruna acı çekmeye ve ölmeye göndereceği fikrine hazırlamamıştı. Kutsal yazılarındaki Mesih tasviri farklı şekiller almıştı; fakat en ideal şekliyle, onların kederlerini sırtlanacak “elem adamı” olarak tasvir edildiğinde bile, hâlâ bir insandı. Bu “ıstırap çeken kul” kavramını ortaya koyan İkinci İşaya, aynı zamanda Pers İmparatoru Kiros’un da Mesih olarak gönderildiği düşüncesini dile getirmişti. Acı çeken, ölen bir ilah fikri ise, bir putperest fikriydi— tıpkı bakireden doğum veya Tanrı Anası fikri gibi putperestçe bir fikirdi.® Putperestlerin ölen tanrıları ise, yıldan yıla, döngüsel ve ayinî biçimde ölürlerdi. İsa Mesih, ileride yapılan Paskalya oyunlarında benzer şekilde her yıl ölmek üzere sahneye çıkarılacak olmakla birlikte, Pavlus’un gözünde ölümü, tarih içindeki tek ve benzersiz bir vakıa, bütün tarihin doruk noktası idi. Mesih, Yunanlılar için, ölümü kendisi seçmiş bir ilah kadar tuhaftı— tanrılığa yükselmiş bir insan (Herakles gibi) değil, bilerek fani olmuş bir Tanrıydı.

Buna rağmen Pavlus, mistik tecrübesini yorumlarken iki geleneğe de çok şey borçluydu; zira ister istemez, bildiği şeylerin, daha önceki tecrübelerinin ve çağının duygu ve düşünce ikliminin kavramlarıyla hareket ediyordu. Kendisine hitap eden, Buda değil, Osiris değil, Allah değil, İsa Mesih’ti. Onun müjdesi, halkın günlük hayatındaki cin inançlarından, münevver sınıfın daha ruhî kavramlarına kadar pek çok tanıdık fikri ihtiva ediyordu. “Hangi halde bulunursam bulunayım, halime kanaat etmeyi öğrendim,” diye yazıyordu; bunu, Tarsuslu Athenodoros’tan, Tyana’lı Apollonios’tan yahut Kudüs’teki Ferisi hocalarından öğrenmiş olabilir. Her şeyden önce, onun evrenselciliği yeni değildi. “Ne Yahudi vardır ne Yunanlı; ne köle vardır ne hür; ne erkek vardır ne kadın; zira hepiniz Mesih İsa’da birsiniz.” İsa’nın dışında, bu fikir, İşaya’nın, bütün milletlerin İsrail’in Rabbine akacağı, evrensel barış devri tasavvurlarında üstü kapalı olarak yer alır; Stoacıların, tanrılarla insanların tek bir küllî cemaat hâlinde tasavvuru olan evrensel toplum fikrinde ise açıkça ifadesini bulur.

Ne var ki o günün İsrail’inde, evrensellik ruhu pek zayıftı. Filistin’de yetişmiş olan Petrus ve Yakup, Milletlerin Havarisi’ne karşı çıkıyorlar; seçilmiş kavim, başka yerlerde de onu şiddetle reddediyor ve kovuşturuyordu. Bu bakımdan Pavlus’un müjdesi, Kudüs’te aldığı tahsilden çok, Tarsus’ta soluduğu hava sayesinde şekillenmişti. Buradan, vaazlarında Hellenizme bağlanabilecek unsurlar meselesine gelmiş oluyoruz.

Pavlus, İsa’nın Aramicesiyle değil, Yunanca konuşuyor ve yazıyordu. Düşmanlarının “adi” ve “hor görülmeye lâyık” buldukları bir Yunanca idi bu (II. Korintoslular 10:10, 11:6); fakat ister istemez düşüncesine Yunan damgasını vuruyordu. İsa’dan daima Mesih diye söz ediyor, İbranice Mesih kelimesini karşılayan bu Yunanca unvan, Yunan dünyasında çoktan yerleşmiş bir Kurtarıcı fikrini çağrıştırıyordu. Ara sıra, atletizmden alınma benzetmeler kullanıyordu: “İyi bir cenk ettim, koşumu tamamladım.” Özellikle ışık ve hürriyet gibi tipik Yunan motiflerine dayanıyordu. Cemaatlerine, bir kereden fazla, “Hepiniz ışığın çocukları ve gündüzün çocuklarısınız,” diyordu; Mesih’in hizmetinde olmak, “Rabbin hür kulu” olmak demekti; “Rabbin Ruhu neredeyse, orada hürriyet vardır.” Milletlerin Havarisi olarak, onları Şeriat’ın, yani yazılı hükmün kulluğundan kurtarmaya çalışırken, Pavlus fiilen aklın hakkını da ileri sürüyordu. Korintoslulara, “Ruhla dua edeceğim, fakat anlayışla da dua edeceğim,” diyordu. Müritleriyle aklî muhakeme kullanarak konuşuyor; yalnızca ilham sahibi bir peygamber değil, aynı zamanda bir muallim gibi yazıyordu. Pavlus’un Mektupları, Elçilerin İşleri’nde kaydedilen, öteki havarilerin tövbe ve kurtuluş hakkındaki sade müjdesine kıyasla, muhteva ve üslup bakımından çok daha işlenmiş ve derindir. Okuyanı, Sinoptik İncillerin dünyasından hayli farklı bir düşünce âlemine sokar; Mesih’i Logos’la bir kılan entelektüel Yuhanna İncili’ni adeta haber verir. Albert Schweitzer, Pavlus’u “Hıristiyanlıkta düşüncenin koruyucu azizi” diye anmıştır.

Hıristiyanlığa saldırdığı bilinen ilk putperest yazar olan Celsus, barbarların rastlayabileceği hakikatlerin gerçek mânasını ve değerini kavramak için, mutlaka bir Yunanlı olmak gerektiğini iddia etmişti. Pavlus, hiç değilse, Ruhü’l–Kudüs tarafından kendisine bildirilmiş hakikatleri az çok felsefî terimlerle yorumlayacak kadar Helenik bir ruha sahipti. Sinoptik İncillerde İsa, kimliğini gizli tutan ve hattâ havarilerin, onun Mesih olduğunu duyurmalarını yasaklayan biri olarak tasvir edilir. Pavlus ise, İsa’nın Tanrı Oğlu olduğunu tereddütsüz öğretmiştir— yine, Yunanlılara tanıdık, İbranilere yabancı bir fikir. İsa gibi, o da, Yahudiliğe sonradan girmiş olan ahiret fikrinin yeni şekilleri hakkında pek açık ve tutarlı değildi; ama bunları akla uygun hale getirmek için bir parça çaba göstermişti. Ölmüşlerin diriltilmesi gibi tuhaf bir fikir karşısında, onların etle değil, “ruhanî bir bedenle” diriltileceklerini açıklıyordu. Bu, Stoacıların ruhu ince bir madde türü sayan görüşünü hatırlatıyorsa da, Pavlus başka yerlerde, ruh ile beden arasındaki köklü ikiliği, Platon ve Pisagor’a geri giden ve Tyana’lı Apollonios’un riyazetinde ifadesini bulan bir düalizmi yansıtır; “ruha göre yaşayanlar, bedeni çarmıha germişlerdir.” Görünen geçici şeylerle görünmeyen ebedî şeyler arasında yaptığı ayırımı vurgularken, daha çok bir Platoncu gibi konuşur. Bu sebeple, sonradan gelen Hıristiyanlar, İbranilere Mektup’u ona mal etmekte bir dereceye kadar mazur görülebilirler; bu eser, İbrani düşüncesini, zamandaki hadiselerin ebedî hakikatlerin gölgeleri olduğu fikriyle birleştirmeye çalışan bir tarih felsefesi denemesidir. (Modern bilginlerin çoğu, Origenes’le birlikte, bu eseri kimin yazdığını “yalnız Tanrı bilir” kanaatindedir.) Pavlus, Hıristiyanlığın Helenleşme sürecini başlatmıştı; bu sebeple Hıristiyanlık, Semitik topraklarda hiçbir zaman derin kökler salamadı.

Pavlus’un, Milletlerin Havarisi olarak gönderilişinin en açık mânası, Ramsay’nin üzerinde durduğu üzere, onların içinde gerçek bir iyilik bulunduğuna dair kanaatidir— kısa zamanda, hem de kendi soydaşlarının çoğundan daha fazla iyilik bulunduğu ortaya çıkacaktı. Pavlus, müjdesini bizzat Yunanistan’ın ana yurduna taşımış, Atina’da bile vaaz etmişti; Roma’ya gitmeden önce oradaki kiliseye uzun bir mektup yazmıştı. Ramsay, onun, “bilerek ve şuurlu olarak,” Hıristiyan düşünce ve hayatının daha yüksek mertebesi üzerinde, “putperest dünyadaki bütün doğru ve gerçek olan şeyleri bir araya getirmeyi” hedeflediği ve bu suretle o dünyayı yeniden doğurmaya çalıştığı neticesine varır.^

Fakat bu dil bizi birden kendimize getirir. Pavlus, hiçbir yerde Yunan kültürüne saygısını ilan etmemiştir; sanatında ve düşüncesinde bizim “doğru ve gerçek” bulduğumuz şeylerin çoğuna karşı kayıtsız, hattâ düşmanca davrandığı aşikârdır. T. R. Glover, “Acaba Mesih’teki hayat, Mesih’siz hayatın verdiği bazı şeylerden mahrum olabilir miydi?” diye soruyordu. Cevap, evettir— ve Pavlus’un öğretisinde bu evet, en kuvvetli ifadesini bulur. Yunanlılar, insanın kendi yaratıcı eserlerinden, yer yüzünde hakikat, iyilik ve güzelliği gerçekleştirmek için tabii kabiliyetlerinden zevk almışlardı. Pavlus’un, bu tür hümanist kıymetleri ne kadar az takdir ettiği, Ramsay’nin ona hürriyet ve tahsil için duyulan tutkunun öncülüğünü atfetmesiyle daha da açıklık kazanır. “Gerçek” hürriyetin yalnız Rabbin bilgisinde ve hizmetinde bulunabileceği söylenebilir; ama Pavlus, Yunan ölçülerine göre de, kendi ölçülerimize göre de— yani siyasî ve fikrî hürriyet, kişinin kendi aklına, kendi imanına, kendi hayatına sahip olma hakkı bakımından— hürriyet için hiçbir tutku göstermemiştir. Tyana’lı Apollonios’un hâlâ canlı bir alâka gösterdiği polis idealine tek bir defa bile değinmemiştir. Geleneksel Yunan manasında tahsil için de herhangi bir arzu göstermemiştir. Apollonios’u diyar diyar dolaşmaya ve mevcut bütün fikir mekteplerini araştırmaya sevk eden o heveskâr merak onda yoktur. Koloselilere hitaben, “felsefe vasıtasıyla kimsenin sizi aldatmaması için” böyle bir meraka karşı uyarmış; Korintoslulara, Tanrı’nın “bu dünyanın hikmetini”— özellikle Yunanlıların hikmetini— “aptal kıldığını” söylemiştir. Aklın bağımsız bir hakkını, serbest tetkik ruhunu tanımaz. Sonraki Kilise gibi o da, putperest dünyanın en iyi taraflarına olduğu kadar en kötü taraflarına karşı da mücadele etmiştir. İster “tecelli etmiş” deyin, ister “tutulmuş,” o gerçekten, kendi ifadesiyle, “Rabbin mahpusu” ve “pranga içindeki elçi” idi.

Bu sebeple, en münevver putperestler, ondan en çok hayrete düşenler oluyorlardı. Filistin’de Yahudilerin ona karşı ileri sürdükleri iddiaları dinleyen Roma valisi Festus, işin, “ölü bulunmuş, Pavlus’un ise diri olduğunu iddia ettiği bir İsa hakkında bir çeşit hurafe”den ibaret olduğunu anlamış; bu dirilmiş İsa hakkında sabırla dinlediği uzun izahatın ardından, “Pavlus,” demişti, “aklını oynatmışsın; fazla okuman seni deli etmiş.” Havarî, Platon’a da, Aristoteles’e de aynı derecede deli görünürdü. Buna rağmen, birçok Gentile’in onu anlayabilmesinin sebebi, Pavlus’un hitap ettiği “putperest dünyanın,” Homeros’un tanrılarının çoktan kalabalık içinde kaybolduğu, yarı Doğulu bir dünya hâline gelmiş bulunmasıydı.

Pavlus’un misyonerlik seyahatlerini yorumlayanlardan biri, onun “büyük ticaret şehirleri ve ana yollar için şaşmaz bir içgüdüye sahip” olduğunu söylemiştir. Aslında Küçük Asya şehirleri içindeki seçişi, ancak, eski dinî yan yollar için daha keskin bir sezgi taşıdığını kabul edersek anlam kazanır. Suriye Antakya’sından, Kutsal Ruh onu önce, krallık müessesesini hiçbir zaman bütünüyle geride bırakacak kadar Yunanlaşmamış olan Kıbrıs adasına göndermişti.® Oradan Küçük Asya’daki Perge’ye yelken açtı ve doğruca Pisidya–Antakya’sına gitti; burası, Frigya denizi ortasında küçük bir Greko–Roma karakoluydu. Pavlus’un bir sonraki durağı, diğer eski Frigya şehri olan Konya (Iconium) oldu; burası, ancak bin yıl kadar sonra, Müslüman Selçukluların başkenti Konya hâline geldiğinde önemli bir merkez olacaktı. Buradan kovulunca, oldukça kaba, başlıca okuma yazma bilmeyen Anadoluluların yaşadığı Listra ve Derbe kasabalarına sığındı. Listralılar, Pavlus’un yaptığı bir şifa mucizesini, onu Hermes, yoldaşı Barnabas’ı da Zeus zannederek karşıladılar; Doğulu olduklarından, küçük tanrının bütün konuşmayı yaptığını pek iyi biliyorlardı. Yahudi olmayanlara karşı siyasetini savunmak üzere Kudüs’e döndükten sonra, Pavlus yeniden, Suriye ve Kilikya’nın, Frigya ve Galatya’nın uç vilayetlerini dolaştı. Nihayet daha Helenik bir bölge olan İyonya’ya yaklaşınca, “Kutsal Ruh, ona Asya’da kelâmı söylemeyi yasakladı.” Ruh, onun Bitinya’ya gitme niyetinden de hoşnut olmadı; halbuki Pavlus burada, Nikaia’da vaaz ederek, oradan Bizans’a geçerek, Hıristiyanlık tarihinde sonradan büyük rol oynayacak şehirlerde bulunmak gibi bir geleneğe de hizmet etmiş olacaktı. Böyle olduğu hâlde, Milletlerin Havarisi’nin uzun süre yerleştiği Küçük Asya’daki tek büyük Yunan şehri Efes’ti; o da İyonya şehirlerinin en Doğulusu idi.

Böylesine karışmış, kozmopolit bir dünyada, Pavlus üzerinde doğrudan doğruya Doğu “tesirleri”nden kat’î bir şekilde söz edemeyiz. Yalnızca, müjdesinde, klasik Helenizm’den veya peygamberî Yahudilikten çok, eski Doğu’yu hatırlatan unsurlara işaret edebiliriz. Bunların en açı olanı, Hıristiyanlığı bir sır dini hâline getirilişidir. Onun müjdesinin merkezi Tanrı değil, İsa Mesih’ti; burada da, İsa’nın güzel insanlığı değil, dirilmiş Mesih’in verdiği vaad idi. “Eğer Mesih dirilmemişse, bizim vaazımız da boştur, sizin imanınız da boştur.” Üstelik, iyi bir Yunanlı için, bu iman basit bir safdillik gibi görülebilirdi. Efeslilere, “Size her şeyi gösterdim,” diyordu; fakat diriliş gibi hayatî bir vakıayı ispat etme meselesiyle hiç ilgilenmiyor gibiydi. Sadece “göründü,” diyerek geçiyordu; nasıl ve ne şekilde göründüğü hakkında bir şey eklemiyordu. Pavlus’un, ölülerin dirilişine olan imanında daha da safdil göründüğü söylenebilir; bu fikir, görünüşe göre, Pers kaynaklarından gelmişti. Elçilerin İşleri kitabının anlattığına göre, Atina’daki filozoflar onu dinlemeye meraklıydılar; bütün Atinalılar gibi, “vakitlerini başka hiçbir şeyle değil, ya yeni bir şey söylemek ya da işitmekle geçirdikleri”nden, bu yeni haberi de merakla dinlemek istiyorlardı; fakat böyle akıl almaz bir fikre, tabiatıyla, alay etmeden duramadılar.

Muhtemelen, Pavlus’un diriliş için duyduğu şiddetli özlemi de pek azı anlayabiliyordu. Hem Stoacılar, hem Epikürcüler, onun Korintoslulara hitaben dile getirdiği tavrı, bencillik ve yakışıksızlık sayarlardı: “Eğer insanlar gibi düşünürsek, Efes’te canavarlarla boğuşmuş olmam bana ne fayda sağlar, eğer ölüler dirilmeyecekse?” Pavlus’un Anadolu cemaatleri, onun ahiret hayatına olan tutkusunu daha iyi anlıyorlardı. Bu tutku, bu hayattan ve insanın kendi gayretiyle yeryüzünde gerçekleştirebileceği her türlü değerden tam bir ümitsizliği ifade ediyordu. “Eğer yalnız bu hayatta Mesih’te umudumuz varsa, bütün insanlar arasında en bedbaht olanlar biziz.”

İşte bu ruh haliyle Pavlus, Romalılara şu kader tayin edici hükmü verdi: “Tanrı’dan olmayan bir kudret yoktur; var olan kudretler, Tanrı tarafından tayin edilmişlerdir. Bu sebeple kim kudrete karşı gelirse, Tanrı’nın nizamına karşı gelmiş olur; karşı gelenler kendi üzerlerine mahkûmiyet getirirler.” Elbette kralları bizzat ilah saymıyordu. İtaat telkin etmesi, muhtemelen, Roma imparatorlarının yeniden tesis ettikleri nizam ve intizama duyduğu makul bir minnettarlığı yansıtıyordu; hiç değilse, Roma vatandaşlığıyla gurur duyduğu anlaşılır. Ekseriya, İsa’nın kendisi gibi, yeryüzündeki siyasî hayat karşısında kayıtsızdı; bütün varlığıyla, gelecekteki semavî krallığa yönelmişti. Fakat bu kayıtsızlık, tipik biçimde Doğulu bir tavırdı ve yine Pavlus’u, klasik Helenizm’den de, peygamberî Yahudilikten de ayırıyordu. İsrail, Davud’una hürmet etmekle beraber, krallarını ilahlaştırmayı veya onları Tanrı iradesinin mutlak vekilleri saymayı reddedişiyle, doğunun çoğu kavminden açıkça ayrılıyordu; rahipleri ve peygamberleri, defalarca, kralların gücüne, daha yüksek bir kanun adına ve zaman zaman da içtimai adalet namına karşı çıkmışlardı. Şimdi Pavlus, fiilen, doğuda Tanrı’nın öteden beri takdir ettiği türden kudreti, eski krallık telakkisini yeniden diriltmiş oluyordu. Bizans İmparatorluğu’nun kutsal otokrasisi için en açık metni o sağlamış, daha sonraki Avrupa’da da kralların “ilahi hakları” nazariyesine temel teşkil etmişti. Aynı ruhla, köleliği de kabul etmiş, kölenin efendiye itaat etmesini tavsiye etmişti. Bu tür münasebetler, “bedene göre” önemli değildi; zira “Mesih’te” bütün insanlar birdi.

Yeryüzünde ise, bu arada, hem erkek hem kadın vardı; köle de vardı hür de, Yunanlı da vardı Yahudi de; ve Pavlus, kadınlar hakkında, eşitsizlik ve tabiî kulluk üzerine daha da vurgulu bir doktrin öğretiyordu. Kadın, erkek için yaratılmıştı; kocasına “her şeyde” tâbi olmalıydı; bağlılığını göstermek için, kilisede başını örtmek zorundaydı.

Pavlus bu doktrini, hem Yunan hem İsrail klasiklerinden delil getirerek destekleyebilirdi ama, Helenistik dünyada kadın, daha yüksek bir mevkie yükselmişti; Roma’da ise, eş ve ana olarak daha da fazla haysiyet kazanmıştı; Anadolu’da ise, Ana Tanrıça’nın rahibesi olarak, uzun zamandan beri önemli bir itibara sahipti. Pavlus’un, sonraları Frigya’daki Montanizm sapkınlığında etkili olacak kadın peygamber tipini görmüş olması mümkündür. Timoteos’a yazdığı mektupta ona, güya, “Kadının öğretmesine izin vermem, yalnız sükût etsin,” demiştir; bu mektubun gerçekten ona ait olması şüpheli olsa bile, söz hem onun ruhuna uygundur, hem de peygambercedir. Dio Khrysostomos’un, Helen olmayan Tarsus şehrinde takdire değer bulduğu hemen tek şey, kadınlarının, Doğu usulünce, kalın örtülerle örtünmüş olan mütevazı kıyafetiydi. Pavlus’un Kilisesi, kadınları daha uzun zaman yerlerinde tutacaktı.

Fakat burada, onun öğretisindeki çok daha önemli İbranî unsura gelmiş bulunuyoruz. Ruh’un kendisini gönderdiği bütün Asya şehirlerinde Ana Tanrıça, milletlerin en çok sevdiği ilahiydi; hayret verici olan, Pavlus’un ona—Meryem’e olduğu gibi—hiçbir taviz göstermemesi, onu anmaya bile lüzum görmemesidir. O, ataları olan Semitik kavmin, insanı kendi suretinde yaratmış olan aşkın ve bütünüyle erkek Tanrı’sına bütün sadakatiyle bağlı kaldı. Pavlus, tarihte yaşamış İsa’nın yaptığı gibi, açıkça yeni bir din kurmak istememişti. Yahudi hemşehrileriyle Musa şeriatı üzerindeki şiddetli tartışmasına rağmen, Yahudilik onun müjdesinin her zaman çerçevesi ve temeliydi.

Her şeyden önce ve en sonda, Rabbini ona borçluydu—Tyana’lı Apollonios’un bildiği her ilhamdan daha yüce bir ilhamdı bu. Pavlus, İsa’yı hiç dinlememiş olduğu halde vaaz edebiliyordu; çünkü tarihte yaşamış olan İsa, Şeriat’ı ortadan kaldırmaya değil, tamamlamaya gelmişti ve açıkça yeni bir mesaj getirmiş sayılmazdı. Sinoptik İncillerdeki temel öğretiler, İsrail’in büyük peygamberlerinden gelir. En fazla, İsa onların iç dünyasını daha da derinleştirmiş ve tatlandırmıştı; şekilcilik ve kanunculuktan tiksindiğini daha açık dille ifade etmiş, Tanrı’nın merhametini daha çok vurgulamış, daha saf bir kardeşlik ve sevgi müjdesi vaaz etmişti. Pavlus, bu bakımlardan, Rabbine sadıktı. Milletlerin Havarisi olarak, o daha da açık ifadelerle, sünnet gibi sıkıntılı merasimler dahil, Şeriat’ın şekli hükümlerinden vazgeçti. Tabiatı itibariyle karanlık ve hırçın bir insan olmasına rağmen, sevgi erdeminin en yüce erdem olduğunu anlatan harikulade satırlar yazmış; cemaatlerine hizmet ederken de, Stoacılıkta ve Apollonios’ta o kadar bariz olmayan güzel bir sevgi ruhu göstermişti. Ve İsa’yı, bir sır dininin Mesih’i hâline getirirken, çok iyi bir Yahudi ve Rabbine çok sadık olduğu için, sır tarikatlarının rehberi gibi davranmadı. Vaftiz ve komünyon üzerinde pek az durdu; öteki sır dinlerindekine benzer, karmaşık giriş merasimleri ihdas etmedi. İmanla aklanma doktrinini, kötüye kullanılmaya müsait bir tarzda öğretmiş olmakla beraber, imanlılardan iyi iş talep ettiğini açıkça belirtmiş, Yahudi ahlak kanununu muhafaza etmişti. Pavlus’un vaaz ettiği şekliyle Hıristiyanlık, çağındaki bütün sır dinlerinden çok daha ahlakçı idi; hiç bir zaman, kurtuluşa götüren yalnızca sakramental veya sihirli bir yol olmadı.

Aynı şekilde, Pavlus Tanrı hakkında, O’nun Oğlunu göndermiş olmasından başka yeni bir fikir öğretmedi. İsa gibi, o da, daha sonraları ortaya çıkan Teslis kadar soyut veya kurtuluş meselesi karşısında bu kadar ilgisiz bir kavram tasavvur etmiş değildi. İsa, kendisini göndermiş ve “onu pek çok yüceltmiş” olan Baba’dan ayrıdır; gönderilmiş olması yeterlidir. Baba, hâlâ İsrail’in Yahve’siydi: bütün putperestliğe tahammülsüz, dışlayıcı, kıskanç, biraz da dehşet verici… Başka ilahların müminleri için kurtuluş yoktu. Pavlus, “anlayışla dua edeceğim,” derken, Tanrı’nın yollarının aklın kavrayışına sığmadığını peşinen kabul ediyordu. “Biz imanla yürürüz, görüşle değil,” diye sesleniyordu ışığın çocuklarına. Peygamberler gibi, o da insan hürriyetinden habersizdi; insanın, çömlekçinin elindeki çamurun çömlekçiye hesap sormaya ne hakkı varsa, ondan fazlasına sahip olmadığını öğretiyordu. Pavlus’ta, Stoacılar ve Epikürcüler tarafından hâlâ ifade edilen, Tyana’lı Apollonios’ta ve daha sonra Hellenizmin alaca karanlığında Plotinos’ta gördüğümüz, kendi kendine yeterli bilge insan idealinden hiçbir iz yoktur. “Bilgi insanı kabartır,” diye ısrar ediyor ve “hiç kimse insanlarla övünmesin,” diyordu.

Kaynak bakımından değilse de ruh bakımından yine İbranî olan bir unsuru da onun eskatolojisiydi. Pavlus, Şeytan’a, meleklere ve cinlere; seçilmişlerin dirilişine, kötülerin ve inanmayanların mahkûm edileceğine çok literal bir iman besliyordu—bugün pek çok modern Hıristiyan’ı utandıran fikirler bunlar. En önemlisi, İkinci Geliş’in pek yakında gerçekleşeceği inancıydı. Peygamberlerin düşlediği bin yıllık krallık mirası olan bu fikir, Pavlus tarafından, kendi mistik tecrübesinin ışığında yeniden yorumlanmış ve müjdesini, tabiatın sürekliliklerine dayanan Greko–Doğulu sır dinlerinden farklı kılmıştı. Onlar ilah ile mistik bir birleşmeye erişmek istiyorlardı; Pavlus ise, insanları, yine tek ve benzersiz olacak başka bir hadise için hazırlamaya çalışıyordu. Kendi tecrübesinin şiddeti ve içinde bulunulan durumun—dünyanın zamandaki bu eşsiz halinin—aciliyeti karşısında Pavlus, kendi çıkarımlarını yürütmeye devam etti. Tamamen kendine özgü olmasa bile, en azından ilk defa onun tarafından yaygınlaştırılmış ve Hıristiyanlık, İkinci Geliş’in süresiz ertelenişine kendisini uydurmak zorunda kalırken Kilise’nin doktrinleri arasına girmiş bazı fikirler vaaz etti.

Pavlus’un başlıca mirası, Hıristiyanlığın köşe taşı olan Kefaret doktriniydi. Kendisi mucizevî surette kurtarılmış bir insan olarak, Mesih’in bütün insanlığı kurtarmak, insanı “günah ve ölüm kanunu”ndan azat etmek için acı çektiğine ve öldüğüne inanıyordu. Bu inanç, eski ölen tanrı ayinlerine ve kral kurban etme merasimlerine kadar götürülebilirse de, yine de dinler tarihinde, ilahi merhamet fikrinin en yüce—veya en küstahça—şekli idi. Elçilerin İşleri’nde, ne de Sinoptik İncillerde bizzat İsa’nın öğretisinde böyle bir fikir yer alır. Pavlus buna, temel bir doktrin hâline gelen başka bir yeni fikir daha ekledi: Aslî Günah fikri. Mesih’in, insanı kurtarmak üzere geldiği günah ve ölüm, dünyaya tek bir adamın itaatsizliğiyle girmişti. Bu fikir de, hem Yunanlılarda hem İbranilerde rastlanan, babanın günahlarının çocuklardan çıkarılacağı yolundaki eski inançla ilişkilendirilebilir; ama hiçbir zaman bütün insan cinsine teşmil edilmemişti. İsrail peygamberleri, tarihî kitapların yazarları ve yine bizzat İsa, Âdem’in Düşüşü’nden hiç söz etmemişlerdi.^‘

Pavlus’un bir başka, bununla ilgili fikri ise, aynı anda hem daha alçakgönüllü hem daha sertti: kurtuluşun yalnız lütuf armağanıyla mümkün olduğu fikri. İsa, böyle bir armağanın zaruretini vurgulamamıştı; insanlar, kendi gayretleriyle, tövbe ve doğruluk sayesinde kendilerini kurtarabilirler diye öğretmişti. Pavlus ise aksi yönde açık hüküm verdi: “İman vasıtasıyla, lütufla kurtuldunuz; bu sizinle ilgili değildir, Tanrı’nın armağanıdır; kimsenin övünmemesi için işlerden dolayı değildir.” Burada, mutlak surette Tanrı’ya dayanma hususundaki İbranî gelenekten konuşuyordu. Aziz Augustinus’un takdir edeceği bir mantıkla konuşuyordu; zira insan, Yunan ruhuna uygun olarak, kendi kuvveti ve fazileti ile kurtulabiliyorsa, Mesih’in kefaretine mutlak surette ihtiyaç yoktu. En dokunaklı bir tevazu ve şükran duygusundan hareketle konuşuyordu; Tanrı’nın lütfuyla Mesih, göklerden, Pavlus’a hitap etmişti—daha önce “küfreden, zulmeden ve saldırgan” bir adam olan Tarsuslu Saul’a… Fakat Pavlus’un mantığı ve tecrübesi, onu dehşet verici bir neticeye götürdü: lütuf yalnız bazılarına, “Tanrı’nın seçilmişlerine” verilmişti; diğerleri ise, ebedî mahkûmiyete önceden yazgılıydı. Başından beri Tanrı, “seçilmiş bir kavim” ayırarak, kayırma yapmış; Musa zamanında Firavun’un kalbini “katılaştırdığı” gibi, başka kavimlere karşı bazen zalimce, hattâ gaddarca bir kayıtsızlık göstermişti; masum Mısırlılar üzerine daha çok bela göndermek ve kudretini daha gösterişli bir tarzda sergilemek için böyle yapmıştı. Şimdi Tanrı, seçilmiş kavminin birçoğuna açıkça lütuf vermiyordu; Pavlus, onlardan gördüğü şiddetli düşmanlığı ancak böyle açıklayabiliyordu. “Böylece O, dilediğine merhamet eder, dilediğini ise katılaştırır.”

Geriye dönüp bakıldığında, ilahî maksat bir dereceye kadar daha anlaşılır görünür. Yahudilerin inatçılığı, sanki takdirî bir rol oynamıştır: Hıristiyanlığı, müjdenin yayılıp filizlenebileceği Greko–Roma dünyasına sürmüştür. Yine de Pavlus’un öğretisinin korkunç sonuçları vardı; hele ki, bu öğretiyi, cennet ve cehenneme dair yeni fikirlerle birleştirdiği ve insanlığın kahir ekseriyetinin, Kurtarıcı’sını hiç tanımadan ebedî azaba gideceği düşünüldüğünde… Kilise, sonunda, Pavlus’un kader doktrinini, öğretisindeki başka sapkın sonuçlarla birlikte reddetmiş olsa da, “görkemli hürriyet” dediği şeyin gerçekte, seçme, düşünme ve vicdan hürriyetini sert bir şekilde daralttığını da vurgulamıştır. İnsana dinin o ana kadar vaat ettiği en yüce ümidi sunarken, bu ümide tiranlık derecesinde bir ihtiyaç yüklemiş; insanlara daha makul hiçbir ümit bırakmamış; dirilmiş Mesih’e iman olmaksızın insanın halinin mutlak surette ümitsiz olduğunu ısrarla savunmuştur. En iyi ihtimalle, Pavlus’un müjdesi, hem tevazu hem de gururun en uç ifade şekliydi ve kötüye kullanılmaya bilhassa elverişliydi. İnsanın Kurtarıcı’ya layık olmayışı konusundaki kanaati, onu, daha da ateşli bir şekilde, kendisi için gelecek krallıkta saklanan “doğruluk tacı”na özendirdi. Sonraları, seçilmişlerin pek çoğu, bir doğruluk tacını değil, bir kendini beğenmişlik tacını taşıyacaklardı; ve sayısı bilinmeyen milyonlarca Yahudi hemşehrisi için, bu, yeni bir dikenli taç manasına gelecekti.

Yine de Pavlus, kendi tacını hak etti. Havarilerin en büyüğü olarak, Mesih’le birlikte olma özlemi içinde yanıp tutuşmasına rağmen olağanüstü bir enerji, ateş ve nefsinden geçme ile çalıştı. Doktrininin büyük bir kısmını tasvip etmesek de, onun şahsiyeti karşısında derinden duygulanmamak zordur. İçinde bulunduğu zamanın özel aciliyeti göz önünde tutulursa, aşırılıklarını mazur görmek mümkündür. Rablerinin pek yakında geleceğine inandığı insanları buna hazırlamakla meşgul bir insandan, dengeli, hümanist ve tatlı akıllı bir müjde vaaz etmesini beklemek güçtür. Buna rağmen, umutlarının boşa çıkmasına dayanabilecek kadar geniş ve sağlam temeller atmıştır. Hattâ ona, peygamberane bir seziş atfedilebilir; zira Greko–Roma dünyası gerçekten sona ermekteydi ve içten içe çökmeye başlamıştı. Pavlus, Apollonios’la yan yana konduğunda, çok daha canlı ve yaratıcı, aynı zamanda ondan sonsuz derecede daha yüce—ama daha dar ve daha sert—görünür.

Liberal çevrelerde sıkça rastlanan, dünyayı fetheden Hıristiyanlığı kuranın İsa değil de Pavlus olduğu yolundaki iddiaya da fazla kıymet vermemeliyiz. Timoteos’a yazdığı iddia edilen mektupta, “Asya’da bulunanların hepsi benden yüz çevirdiler,” diye yazıyordu; bu satırlar kaleme alındığı sırada Kilise, gerçekten de onun öğretisinin ve İsa’nın öğretilerinin büyük bir kısmından yüz çevirmekteydi bile. Aziz Yuhanna İncili ile birlikte Hıristiyanlık çok daha Helenleşti; teolojisini geliştiren düşünürler, büyük ölçüde Pavlus’u bir kenara bıraktılar. Kilise, Hıristiyanlığı bir sakramentler dini hâline getirdi; öbür sır dinlerinden daha ahlakçı olmakla beraber, onlar gibi, sakramentlerini kurtuluş için zarurî kıldı. Hem İsa’nın, hem Pavlus’un telin ettiği kanunculuk, tüm kuvvetiyle geri döndü. Onunla birlikte, büyük ölçüde Doğu sır dinlerinden devralınmış bir ayin düzeni geldi; Ayin’in sırrı, İsa’nın tek bir defaya mahsus kurban oluşuna, eski ebedî dönüş havasını kazandırdı. Pavlus’un görmezlikten geldiği Anne, Tanrı Anası mertebesine yükseldi. Denilebilir ki Kilise, hikmeti ve insanlığıyla, gerçek hayatını sürdürmekte olan bir dünyada, peygamberî Yahudiliğin saf tektanrıcılığı ile aşkın ruhaniyetinin, mütevazı insanlar için fazla yüce olduğunu kabul etti. Yine de, Hellenizm ile Doğuculuğun birleşmesi konusunda, Ramsay’nin Tarsuslu Saul’un çağrılışında ilahi maksat olarak gördüğü sentezi, Kilise çok daha ileri derecede gerçekleştirmişti. Fakat insan, Pavlus’un kendisinin, Gentile’lerinin torunları arasında olmaktan ziyade, Muhammed’in Semitik takipçileri arasında kendini daha fazla evinde hissedeceğinden şüphe edemez.

Her hâlükârda, Kilise’nin anahtarları Petrus’a verildi. İlk Hıristiyan mozaikleri, Pavlus’u, Yeni Yeruşalim’de tahtına oturmuş olan Rabbin sağında, Petrus’u ise solunda göstererek onurlandırıyorlardı; fakat Gentile’ler arasında zafer kazanıp Kilise’yi kurduktan sonra, Pavlus, Petrus uğruna soyuldu. Roma Kilisesi, barbarları Petrus’un adıyla Hıristiyanlaştırırken, Pavlus silikleşti; Ortaçağ’ın ilk hacıları, Roma’ya, “Petrus parası” götürerek hürmetlerini sunuyorlardı. Doğu’da Pavlus, Tanrı Anası’nın ve diğer azizlerle meleklerin, bilhassa efsanevi Başmelek Mikail’in gölgesinde kaldı. Kutsal Ortodoks Kilisesi, Pavlus’un ruhuna yabancı, karmaşık bir kült geliştirdi. Pavlus, ancak Luther ve Calvin’in yükselişiyle kendi hak ettiği mevkie ulaştı—ve bu sefer de Pavlusçuluğun elinde daha çok acı çekti; zira Pavlusçuluk, onun en sert öğretilerine yapışıp kaldı. Reformcular, onun kader hakkında tali bir fikir olarak dile getirdiği düşüncelerini katı bir dogma haline koydular; seçilmişleri mahkûmlardan ayırırken, ondan çok daha sert ve kendini beğenmiş oldular. Petrus’un Kilisesi, Pavlus’un Protestan müritlerinin, Pavlus’un Petrus’la birlikte şehitliğe kavuştuğu Roma surları içinde ibadet etmelerine uzun zaman izin vermedi. Daha yakın zamanlarda, Pavlus’un Rabbinin sağındaki yerini gösteren ilk tasvirleri, Markos ve Matta İncillerinin açık ifadelerine rağmen, sol tarafın o zamanlar şeref yeri olduğu iddiasıyla açıklamaya çalıştı.^^

Walter Lowrie’nin, Aziz Petrus ve Pavlus Roma’da adlı eserinde Pavlus’a sunduğu takdir, daha hazin bir mahiyet taşıyordu; bu eser, iki şehit azizi uzlaştırmak için yazılmış ve İkinci Dünya Harbi’nin patlamasından bir yıl sonra yayımlanmıştı. Roma’da görev yapan bir Amerikalı papaz olan Lowrie, Mussolini’nin, İtalya’da bir ahlaki ve ruhî yeniden doğuşu gerçekleştirmesi, ülkeyi Yahudi masonluğundan vb. kurtarması yolundaki “şanlı başarı”yı överken, bu övgüsünde hiçbir sınır tanımamıştı. Petrus’la Pavlus’un ilk takipçilerinin, “demokrasi lehine hiçbir önyargıları” bulunmadığını vurguluyor, Eski Ahit’in de, “Musa gibi bir Duce” tarafından idare edilen bir yönetim şekline örnek verdiğini söylüyordu. Fiilen, Papa XI. Pius’un, Mussolini için “İlahi Takdir tarafından gönderilmiş bir adam” hükmüne katılıyordu. Pavlus, İlahi Takdir’in yollarının esrarlı olduğunu kabul etmişti ama, Lowrie kadar kısa görüşlü ve kendinden emin olmamıştı.

  1. KÜÇÜK ASYA’DA ROMA DEVRİ: PAVLUS’TAN HADRIANUS’A

Roma’nın haşmetinin ilham ettiği hayranlığa rağmen, Roma’nın Küçük Asya’ya getirdiği nimetleri tam mânasıyla değerlendirmek zordur. Roma devrinin, bir asırlık acımasız sömürü ve iç savaş içinde ne kadar hazin başladığını görmüştük. Sonra Roma’nın, en yüce başarısı olan Roma hukukuna doğru yürüdüğünü okurken, başımızı tasdik edercesine sallarız; ama bu hukuk metinlerini, ancak işin erbabı okuyup anlayabilir. Küçük Asya şehirlerinin iki asırdan fazla bir süre boyunca eşsiz bir barış ve refahtan yararlandığını, emniyetli, müreffeh ve kültürlü bir hayat içinde tattıkları huzuru kıskanabileceğimizi biliriz; ama şimdi, bu huzur, bize sığ bir kanaatkârlık gibi görünmektedir. Çünkü Roma devrinin, yine çok hazin bir sonla bittiğini de biliyoruz. Bu arada, şehir hayatının bütün debdebesi içinde, pek az büyük başarı ortaya konulmuştu. Küçük Asya artık, yüzyıllar boyunca Yunan idaresi altında sergilediği parlak yaratıcılığı göstermiyordu. Bilimde Helenistik gelenek, Amasyalı Strabon ve Bergamalı Galen gibi bazı kayda değer çalışmalara ilham verecek kadar güçlüydü. Edebiyat, sanat ve felsefede ise, hemen hiç büyük isim yoktur. Küçük Asya, başlıca hatipler ve tarihçiler yetiştirdi. Hatipler, fiiliyatta yerel ve geçici olan evrensel bir nizamın ölümsüz şanını överlerdi; tarihçiler ise, geleceğe dair pek az duyarlık taşıyan saygın akademik geçmiş incelemeleri yazarlardı—ne gerçekten vuku bulacak olan geleceğe, ne de insanın, geçmişteki hatalarını ve içinde bulunduğu meseleleri daha açık seçik anlayarak uğruna çalışabileceği daha iyi bir geleceğe…

Küçük Asya’daki Roma harabeleri, bu hikâyeyi en canlı şekilde anlatabilir. Her yerde, kalın surlar, kemerler ve kapılar hâlâ ayaktadır; uzun su kemerleri, köprüler, hamamlar, stadyumlar, mâbedler ve tiyatroların geniş kalıntıları, hem inşa edenlerin kudret ve maharetine, hem de şehir hayatının zenginliğine şahadet eder. Fakat bu harabeler, bir zaman sonra tekdüze ve kasvetli gelmeye başlar. Yunan sanatının parlak cazibesinden ve zarafetinden mahrumdurlar; kolay kolay gönlümüzü mest etmez, kutsal bir hava kazanmazlar. Çoğu zaman kaba bir nitelik taşırlar; bu da, meşhur Roma karakterinin ciddi sınırlamalarını hatırlatır bize. Meselâ, Perge yakınlarındaki Aspendos’un büyük tiyatrosuna hayranlıkla bakabiliriz (Aziz Pavlus ilk misyonerlik seferine çıkarken burada karaya çıkmıştı). Bu yapı, bütünüyle ayakta kalmış, büyük Roma yapıları içinde en iyi muhafaza edilmiş olanıdır; daha bu yüzyıla kadar, orkestranın arkasındaki yüksek mermer cephedeki heykeller bile yerli yerindeydi. Asırlar için yapılmış bu muhteşem yapı, hemen başında, acımasız gladyatör dövüşleri gibi kaba ve vahşice eğlenceler için tasarlanmıştı. Kolezyum gibi, Roma’nın en kötü tarafının da en az en iyi tarafı kadar muazzam ve kalıcı olduğunu hatırlatır.

Bu yüzden Arnold Toynbee, A. Hazard’ın, Roma fethinin netice itibariyle, Roma dâhil, bütün şehir devletlerini yıkıp, yerine hiçbir yeni şey getirmeyen bir imparatorluğa yol açtığı yolundaki sonucunu tasvip ederek nakleder. Bütün duyguları, alışkanlıkları ve fikirleri, artık canlı olmayan polis’e dayanıyordu. “Kısacası,” diye yazıyordu Hazard, “Roma İmparatorluğu hiçbir bakımdan gerçek bir cemiyet teşkil etmez; zira imparatorluk sıfatıyla onun ne bir dini, ne bir gayesi, ne de herhangi umumî pratik hedefi vardır; yalnızca muazzam bir insan yığını, cemiyetlerin enkazından meydana gelmiş şekilsiz bir yığın demektir.”

Fakat bu, şüphesiz, biraz ileri gidilmiş bir hükümdür. Roma İmparatorluğu, basit bir yığından ibaret değil, bir nizam, imparatorlarıyla teb’alarına büyük ölçüde vatanperverlik telkin edecek derecede birleşmiş bir cemiyetti. Polis’in en güçlü çağında hiç bağlanmadığı derecede, “umumi kanun” gibi fikirlere hayatî bir mânâ verdi; cemiyet ve cihanşümul şehir (cosmopolis) ideallerini gerçekleştirmeye o kadar yaklaştı ki, kendisinden sonra gelen Batı medeniyeti ve onu takip eden din üzerinde derin bir iz bıraktı. İnsanlığın en dikkate değer tarihî başarılarından biri olarak kalmaktadır. Bütün imparatorlukların, mahiyetleri gereği, keyfî bir kuvvet sistemi oldukları için çökmeye mahkûm olduğunu söyleyebilirsek de, Roma İmparatorluğu, bundan daha fazlası olduğu için, hâlâ Batılı insanın hayalini meşgul eder. Sonunda kendi eserlerinin en kötü tarafına yenik düştü; fakat önce, mirasımızda yaşayan en iyi tarafına hakkını vermeye çalışmalıyız.

O hâlde, Küçük Asya’daki Roma harabelerine yeniden dönelim. Bunlar da büyük bir hikâye, hattâ beşerî bir hikâye anlatırlar. Her yerdeki müzeleri süsleyen sayısız “isimsiz Romalı”nın realist büst ve heykellerinin karakterini yansıtırlar: biraz fazla kanaatkâr, nadiren canlı ve sevimli, fakat ciddiyetleri, metanetleri ve dizginlenmiş kudretleri içinde vakur— geniş ölçekte çelik gibi bir karakter. Hem sanatta hem hayatta bu Romalıların bir üslubu vardı. En çok sevdikleri Korint nizamı, Dor ve İyon hayranlarının gözünde fazla süslü kaçsa da, yine de asil ve zarif bir nizamdır; ince işlenmiş olduğu kadar zengindir de. Hamamlarda olduğu gibi, daha bayağı eserleri bile, sadece bayağı adamlara ait işlere benzemez. Roma mimarları, form bakımından hiçbir zaman mâbed tipinin dışına çıkmamış olan klasik Yunanlılardan daha iyi hümanist sayılabilirler. Şehircilik bakımından, daha serbest ve daha cesur bir tasavvur kuvveti, tertipli mekân ve fonksiyonel form duygusu daha güçlü olan, daha iyi inşaatçılardı.

Veya işe, Roma idaresinin nimetlerine şahitlik etmesi için, Aziz Pavlus’u konuşturarak başlayalım. Şüphesiz o, kendisine hiçbir güçlük veya tehlike olmadan seyahat imkânı veren Roma yollarının mükemmelliğini tabii bir şey sayıyordu; o yollar ki, Türkiye’de birkaç yıl öncesine kadar bir benzerleri yapılamamıştı. Muhtemelen imparatorluğun kozmopolit idealine—Tarsuslu bir Yahudi olduğu halde Roma vatandaşı olmasına—pek şaşmıyordu. Fakat vatandaşlığının faydalarının farkındaydı.

İmparatorluk kudretine karşı daima saygılı bir dil kullanmış, hattâ onu “yüksek” diye nitelemişti. Roma hukukunun azametinden bilhassa şükran duyacak sebepleri vardı; bu hukuk, daha o çağda, Batı idealizmine en büyük Roma katkısını teşkil eden “umumi adalet” ve “kanun önünde eşitlik” prensiplerini geliştirmekteydi. Efes’te, şehir kâtibi, kanına susamış kalabalığı, yaptıklarından hesap vermek zorunda kalacakları ihtarını yaparak yatıştırmış; Pavlus’un hasımları iddialarını kanuna uygun bir mecliste ortaya koymalıydılar. Kudüs’te, Romalıların müsamahasından ve liberal tutumundan zarar gördü; çünkü bunlar, tebaalarının, imparatora hürmet ve itaat ettikleri müddetçe, kendi örf ve âdetlerini koruyup uygulamalarına izin veriyorlardı; fakat Roma adaleti, yine onun canına susamış olan Yahudilerin elinden kurtardı. Vali, onların, iddialarını, sanığın da kendisini savunabileceği adil bir dinlenmede ortaya koymalarını istedi. Meseleye konu olan akıl almaz hurafeler karşısında şaşkın olmakla beraber, Pavlus’un Sezar’a başvurusunu hemen kabul etti ve onu Roma’ya göndertti.

Bu Sezar, Roma’nın büyük bir kısmını yok eden korkunç yangının suçunu Hıristiyanlara yüklemeyi tercih eden o mel’un Nero idi; böylece Pavlus şehitliğe kavuştu. Büyük bir ihtimalle, Pavlus bunu hoşnutlukla karşıladı. Uzun zamandır arzu ettiği Rab’biyle birleşmesini hızlandırmıştı ve böyle bir zulmün, gerçek imanı kuvvetlendireceğini önceden görmüş olabilir. Romalıların kendileri de, Nero’dan utanıyorlardı. Hıristiyanları kovuşturmaya girişmesi, basit bir barbarlık hareketiydi; o aşamada, onların kilisesi ile imparatorluk kudreti arasında henüz açık bir çatışma yoktu. Pavlus’un, bu kudretin Tanrı tarafından takdir edilmiş olduğuna inanmak için bir hayli sebebi vardı; zira İmparatorluğun, Hıristiyanlığa, dolaylı ve dolaysız hâlâ pek çok katkıda bulunacak yanı kalmıştı. Küçük Asya’da bu katkı, en iyi, Pavlus’tan iki nesil sonra hüküm süren İmparator Hadrian’ın hayat ve faaliyetinde temsil edilir.

Hadrian zamanında, Augustus tarafından başlatılan “Altın Çağ” doruk noktasına ulaştı. Uzun bir askerlikten sonra, kuzeni İmparator Trajan tarafından Suriye valiliğine tayin edildi ve Antakya’ya yerleşti. Trajan, Doğu’daki parlak seferinin ardından hayatının son kışını burada, M.S. 117’de geçirmiş; Roma’ya dönerken, Kilikya sahil yolunda, Tarsus’a pek uzak olmayan bir yerde ölmüştü. Hadrian, onun yerine geçer geçmez, Augustus’un kasten “geri çekilme” siyasetini benimsedi; Fırat’ın ötesinde, eski Roma hududunun dışında kalan Trajan fetihlerinden vazgeçti ve Britanya’da meşhur duvarını inşa ettirdi. Silâhtan çok devlet adamlığıyla daha çok kazandığını söylemekten gurur duyuyor, fiilen, Trajan’ın başarılı seferleri yüzünden neredeyse tükenmiş olan imparatorluk maliyesine yeniden barış ve refah getiriyordu. İmparatorluk sivil teşkilatını yeniden düzenledi; bu teşkilat, bir buçuk asır boyunca muhafaza edeceği esas şekli Hadrian devrinde aldı. Vilayet idaresinin en ince teferruatına kadar yakından alâka gösteriyor, hâttâ bir maden kasabasındaki kunduracının ve berberin işleyişine dair kaideler koyuyordu. Julius Caesar’ın düşündüğü Roma hukukunun tedvin işine başladı; bu uzun işe bizzat seçtiği hukukçu Julian, Roma hukukunun klâsik çağını başlattı. Hadrian’ın kendi fermanları, bilhassa kadınlar, köleler ve fakirler için, dikkat çekici derecede insaflı idi. Roma İmparatorluğu’nun, idaresi altındaki halkların samimî minnettarlığını kazanan, verimli, adaletli ve liberal hükümetinin seçkin örneği odur.

Bununla beraber, Hadrian daha çok, kırk beş yaşından itibaren başlayıp yirmi bir yıllık saltanatının yarısından fazlasını doldurduğu seyahatleriyle anılır. İmparatorluğun her köşesini yürüyerek dolaşmıştı. Yalnız Küçük Asya’da bile, iki ayrı seferde, birkaç yıl geçirdi. Her defasında, en sevdiği şehirlerden biri olan Efes’e çıkarak, ülkeyi meşhur eden diğer şehirlerin hemen hepsini ziyaret etti. Troya’da Ajax’ın mezarını ziyarete gitti; oradan, korkunç bir zelzeleyle harap olmuş olan Kyzikos, Nikomedeia ve Nikaia’ya geçip tahribatı onardı; Trabzon’da, Ksenophon ile On Binlerin denizi gördükleri yeri ebedîleştirmek için bir liman ve mâbed inşa ettirdi; Konya’yı (Iconium) bir Roma kolonisi derecesine yükselterek şereflendirdi; Bergama, İzmir, Sart, Laodikeia, Bizans, Amasya, Pisidya–Antakya’sı, Myra, Adana ve Tarsus’a, türlü hediyelerle geldi. Gittiği yerlerde yeni mâbedler, taklar, ambarlar, köprüler, heykeller, oyunlar ve şenlikler bıraktı. Daha geri mıntıkalarda Hadriana, Hadrianea, Hadrianopolis, Hadrianotherae gibi yeni şehirler kurdu.^^

Bütün bu seyahatlerin sebeplerinden biri, basit bir gezme sevgisiydi. Hadrian, Roma hükümdarları arasında nadir görülen bir entelektüel meraka sahip bir seyyah idi; fethedilmiş dünyayı tanımaya bu kadar canlı bir alâka gösteren tek imparator oydu. Başka bir sebep, idarecilik gayretiydi. Her yerde dalsız budaksız, başı açık olarak, her türlü havada yolculuk eder; gittiği her yerde tetkik eder, görüşür, nizam verir, ıslah ederdi. Fakat özel ilhamı, Hellenizm sevgisiydi. Gençliğinde, ona “Yunan delisi” lakabını kazandıran, onu imparatorların en kültürlü ve en kozmopolit olanı yapan Yunan kültürü tutkusunu edinmişti. Bu yüzden en çok Yunanca konuşulan doğu memleketlerini dolaşıyor, Yunan şehirlerine, bilhassa “sevgili şehri” Atina’ya en cömert ihsanlarda bulunuyordu. Buradaki pek çok eseri, Hellas’ı yeniden diriltip onu Roma ile evlendirme rüyasını göstermektedir. Asırlarca yarım kalmış ve terk edilmiş duran devasa Olimpos Zeus’u mâbedini tamamladı; Dionysos tiyatrosunun sahnesini genişletip süsledi, yıllık şenliklere bizzat başkanlık etti; şehrin büyüklüğünü iki misline çıkaran yeni bir mahalle inşa ettirdi; burayı, bütün Yunan dünyasının başkenti yaptı; imparatorluk vilâyeti Asia’daki “hür şehirler”in idaresini devretmek üzere, meşhur milyoner ve hayır sahibi Herodes Atticus’u seçti. Roma’da, bir Yunan kültürü merkezi olmak üzere bir kütüphane ve konferans enstitüsü mahiyetinde bir “Athenaeum” kurdu. Kendisi, hem Yunanca hem Latince şiir ve nesir yazan bir müellifti ve etrafını şairler, sanatkârlar, musikişinaslar, âlimler ve filozoflarla çevirmişti. İdareci olarak, muallimleri mahallî vergilerden muaf tuttu. İmparatorluğu birleştirmenin ve müşterek vatan fikrini yaymanın vasıtası, aynı zamanda Doğuculuk ve barbarlık cereyanlarına karşı bir set olmak üzere, münevver bir orta sınıf teşkil etmeye çalışıyordu.

Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde, hiçbir imparatorun, kosmopolis idealini gerçekleştirmek için bu kadar gayret sarf etmediğini ve bunu kendi şahsında bu kadar tam temsil etmediğini görürüz. Hususiyle, Yunan mirasını Doğu’da derleyip muhafaza ederek Batı’ya nakletme yolundaki Roma misyonunu sembolleştirmiştir. Hükümet ve hukuk sahasında Romalılar, Yunanlıların adalet, akıl ve insanperverlik gibi soyut fikirlerini, hem büyük ölçekte, hem de pratik teferruat içinde tatbik etmişler; Hadrian, kamu işleriyle bu fikirlere canlı bir iman beslediğini göstermiştir. Yunan kültürünü, Yunanlıların yüksek kabiliyetlerinden mahrum kavimlere daha uygun, rakik bir formda naklettiler. Hadrian, Romalıların geliştirdiği, orijinal olmayan, heyecansız ama yüksek derecede medenî bir tipin temsilcisidir: dünya görmüş sanatkâr ruhlu adam, şehirli, müsamahakâr, mutedil, zarif, aklı başında. Şimdiden, Epikürcüler dışında çoğu Yunanlıların kaybetmiş olduğu şüphecilik ve istihza duygusunun bir kısmını muhafaza etmişti. İmparatorluk ödevleri, onun için daha da hayranlık vericidir; çünkü belli ki fazla hayal beslemiyor, payesini seyrek takıyordu. Bir yüzüğüne kazıdığı söylenen şu mottoyu ele alalım: “Tabiat bizi aldatır, talih değişir, bir ilah her şeyi yukarıdan seyreder.” Kendini ilah saymıyor, hattâ ölümsüz olduğuna bile inanmıyordu. İyi bir Romalı olarak eski dindarlıklara karşı makul bir saygısı, kozmopolit olarak da çağının tapındığı eski ve yeni sırlar ve nice ilahlar hakkında merak duygusu vardı; fakat hepsine karşı ihtiyatlı bir şüpheyi muhafaza ediyordu. Yunanlıların da, Aziz Pavlus’un da “ahmaklığı”na kapılmadı.

Fakat tanrılar, İmparator Hadrian’a pek iyi davranmadılar. Tabiat, onu, seyahatleri sırasında, Titus’un M.S. 70’teki fethinden sonra hâlâ harabe halinde duran Kudüs’e götürdüğünde, ihanetini gösterdi; Titus, Yahudilerin kanlı isyanını bastırmıştı. Bu eski merkezde medeniyeti yeniden diriltme yolundaki insaflı bir dürtü, Hadrian’ın, bu yerel tanrının harap mıntıkasında yeni bir Roma kolonisi kurdurmasını ve Capitol Tepesi’nin Jüpiter’i şerefine bir mâbed yaptırmasını emretmesine sebep oldu. Netice, Fanatik Şimon Bar–Kochba’nın başına geçtiği, Filistin’deki son ve en şiddetli Yahudi isyanı oldu. İsyancılar, Kudüs’ü iki yıl boyunca ele geçirip ellerinde tutabildiler. Hadrian, bütün şehirlerde ölümüne savaşların cereyan ettiği bu isyanda bizzat sahaya inmek zorunda kaldı; ölüme giden, 600.000 kadar Yahudi ile 100.000’e yakın Romalı oldu. Filistin, nihayet sakin olmakla beraber, çöl hâline geldi. Hadrian, hayatının son iki yılında onu tüketen, tedavisi olmayan bir hastalığa tutuldu. Biyografisinin yazarı, onun “aylarca, her gün öldüğünü” yazar.

İmparator, çağdaşı Epiktetos’tan öğrenmiş olabileceği bir Stoacı ruhla görevine devam etti. Altın Çağ ve Saadet Devri yazılarını taşıyan Hadrian sikkeleri, üzerinde “Sabır” figürü bulunan tek imparatorluk sikkeleridir. Son doğum gününde, imparatorluğa son mirasını bıraktı; Senato’ya, halefi olarak şefkatli Antoninus Pius’u tavsiye etti. Antoninus’u resmen “oğlu” olarak evlât edinirken, yeni Sezar’ın da derhal iki oğul evlât edinmesini şart koşmuştu; bunlardan biri, genç Marcus Aurelius’tu. Roma’ya iki en asil imparatorundan birini, ardından da diğerini kazandırırken Hadrian, Romalıları, hayal güçleri Yunanlılar kadar kuvvetli olmamakla beraber, onları onlardan ayıran pietas, gravitas ve constantia, yani yüksek ve ağır mesuliyet duygusunun en parlak örneğini vermiş oldu; bu ruhtur ki, eski dünyaya, Yunan felsefesinin sadece düşünüp durduğu nizam ve intizamı fiilen vermelerini mümkün kılmıştır. Bütün bunlara rağmen, ölen imparator, kendi yazdığı tek ölümsüz şiirle, “Animula vagula blandula” diye başlayan küçük bir şiirle insanın karşısına hâlâ şakacı çıkabilmiştir:

Ruhum benim, belirsiz, şen,

Bu bedenin misafiri, dostum,

Söyle, şimdi nereye gidersin,

Soluk, katı ve çıplak,

Küçük ruh,

Bütün şakaların bitti mi?

Bu dokunaklı küçük şiir, Hadrian’ın hayat ve faaliyetini daha yakından incelediğimizde, daha da etkileyici olur. Onun ruhu, aslında pek de “şen” değildi. Şakaya pek az sebebi olmuştu; imparator olmaktan aldığı gözle görülür bir sevinç yoktu. Yalnızdı, çocuksuzdu, karısından kopuktu; az sayıda yakını, daha da az sayıda kendisini anlayan insan vardı. Son yıllarının çoğunu, saltanatının başında inşasına başladığı ve ömrünün sonuna kadar seyahat hatıralarıyla doldurduğu Roma yakınındaki villasında geçirdi; yedi mil çevresi olan bu köşe, mâbedler, revaklar, heykeller, hamamlar, tiyatrolar, Atina’nın şanının muhtelif kopyaları—bir Lise, bir Akademi, bir Prytaneion—ile tıka basa dolu idi. Ferdî inzivası, bir dünya sergisinin alanı, mermerden bir turist albümü, imparatorluk çapında bir beyaz fil hâline gelmişti. İçinde, Styx’i temsil eden bir köşe bile vardı. Burada neler düşünüyordu? İçinde bir başarısızlık hissi var mıydı? Bunu asla bilemeyiz; ama geriye dönüp baktığımızda, onun üzerinde bir lanet olduğunu görebiliriz. Bu garip “mâbette” nihayete eren kariyer, bir trajedi havası taşır ve Roma İmparatorluğu’nun devam edecek ölüm sancılarını haber verir.

Marcus S. Dimsdale tarafından tercüme edilmiştir.

Yunanlılar, hayırseverlerine lâyıkıyla minnettar kalmışlardır. Hadrian’ı, yalnız “Dünyanın İlâhî Kurtarıcısı” ve “Kâinatın Fidye Vericisi” gibi alışılmış unvanlarla değil, kendisini muhtemelen daha çok hoşnut eden “Olimpos Zeus’u,” “Panhellenik Zeus,” “İhyacı” ve “Hürriyet Verici,” “İyonyalı ve Yunan Dostu” unvanlarıyla da şereflendirdiler. Romalı hemşehrileri ise, onun “dehasına” ancak şeklen kurbanlar sundular. Hükümdarlığının başından itibaren, Trajan’ın generallerinden dördünün idamı—taht için rakipleri oldukları—andırılarak, skandal söylentileriyle takip edildi; kendisi, bu idamları emretmediğine dair yemin etmiş olsa bile, “zalimliği”ne dair efsaneyi bir daha üzerinden atamadı. Hayatının sonunda, aleyhine komplo kuran kayınbiraderi ile yeğenini öldürttü. Muhafazakârlar, bilhassa tebaaya gösterdiği iltimas olmak üzere, reformları yüzünden ondan daima hoşlanmıyor ve ona güvenmiyorlardı. Ölümünün ardından, Antoninus Pius’un, Senato’ya, Hadrian’a rutin ilahîleştirme payesini verdirmek için hayli gayret sarf etmesi gerekti.

Hadrian, hakikaten, biraz huzursuz ve muammalı idi; bu da ona karşı belli bir güvensizliği haklı gösterebilir. “Varius, multiplex, multiformis”—Romalı imparatorların en sofistike olanı, şöhretini büyük ve iyi bir imparator olarak sağlamlaştırmaya yetecek açıklıkta bir sadelik unsuruna sahip değildi. Onu, Aziz Pavlus’u bildiğimiz kadar, sonra gelecek Marcus Aurelius’u bildiğimiz kadar tanıdığımızdan hiçbir zaman emin olamayız. Atina’da, büyük bir gururla tamamladığı Olimpos Zeus’u mâbedinin tanrısı hakkında gerçekte ne düşünüyordu? Lucian gibi münevverler için Olimpos tanrıları artık alay konusu olacak bir mevzuydu; Atinalıların kendileri de, bu mâbedi yüzyıllar boyunca tamamlamaya lüzum görmemiş, harabe halinde bırakmışlardı. Hadrian, tanrılar arasında, başlıca Kybele, Efes Artemis’i ve Venüs olmak üzere, ilahiyeleri daha çok seviyormuş gibi görünür; Roma’nın kuruluş yıldönümünde, Venüs ve Roma’ya ait mâbedini ithaf etmişti. Bu ilahiyelere duyduğu ilginin başlıca sebebi şehveti miydi, yoksa Göksel Ana timsaline duyduğu hakikî bir hürmet mi? Muhtelif sırlarına girmek suretiyle, aslında heyecan mı arıyordu, yoksa gönül huzuru mu? En azından, tam anlamıyla müsterih bir şüpheci olmadığı anlaşılıyor. Şüpheciliğinin altında, gelecek yüzyılda eski Roma’nın temkinli mizacını içten içe kemirecek kalın bir batıl inanç damarı akıyordu. Bu damar, kehanet merkezlerine ve rüyalara olan düşkünlüğünde, her yıl önündeki yılı tahmin etmeye kalkışmasında kendini gösteriyordu. İmparator Hadrian’da, kaçınılmaz olarak bir çeşit dekadans intibaı uyanır.

Bu dekadansın en açık işaretlerinden biri, Küçük Asya’da tanıştığı ve yanına kâtip aldığı, güzeller güzeli Asyalı Yunan delikanlı Antinoos’a duyduğu meşhur sevgidir. Burada da, Hadrian’ın duygu ve düşüncesini gerçekten paylaşamayız. Sevgisi, Platonik tarzda, belli bir anlamda ruhanî olduğu kadar şehvanî idi; genç, henüz hayatının baharındayken Nil’de boğulduğu zaman, Hadrian’ın duyduğu acının derinliği hakkında hiçbir şüphe yoktur. Biyografisi, “Onu bir kadın gibi ağlayarak andı,” diye yazar. Fakat bundan sonra, davranışı bizim için anlaşılmaz hâle gelir. Antinoos’u ilah mertebesine yükseltti; ruhunu, gökte yeni bir yıldızla özdeşleştirdi. Onun şerefine Mısır’da Antinoopolis veya Antinoe adlı bir şehir kurdu; Arkadia’da ise, yıllık gizem merasimleriyle birlikte bir “Antinoos kahini” tesis etti. İlahi gencin şerefine yazılan şiir ve nutukları büyük bir iştiyakla dinliyor, Atina’da ve başka şehirlerde ihdas edilen Antinoos Oyunları’na sevinçle katılıyordu. Yeni kült, her yerde heykellere ilham veriyor, bunlar arasında Mısırlı tanrılara benzeyen dev heykellerden, onun şehvetli güzelliğini idealleştiren büstlere kadar çeşit çeşit “Antinoos tipi” doğuyordu; romantik eleştirmenlerin hayranlıkla andığı, fakat modernlerin gevşek bulduğu bu tip heykeller… Hadrian’ın, sevgilisinin ilahiyetine harfiyen inanması şart değildi; belki de çağının benimsediği türden bir ölümsüzlük anlayışıyla, onun hatırasını yaşatmaya çalışıyordu. Fakat ne düşünmüş olursa olsun, zevki hem göze hem gönüle ağır gelir. Eleanor Clark şöyle yazar: “İnsan, Hadrian’ın, ecinnîce bir riyakârlığın her çeşidine bürünmüş olarak, kendisine, ecinniler gibi her yandan fırlatılan, ekstaz ve uykusunda tanıdığı, en mahrem ve en gerçek yanını göze alarak baktığı o yüzü görmekten usanacağını sanır. Hayır; o bizzat bunu istiyor.”

Hadrian’ın Hellenizm tutkusu, maalesef, estetik duyarlığını gözle görülür ölçüde inceltmemiştir. Zevki, romantik, sentimental, egzotik, mübalağalı ve devasa olana meyleder. Homeros’tan ziyade Antimakhos’u, Virgil’den ziyade Ennius’u tercih ederdi. Hitabette “Doğulu üslup”u severdi. Kendi eserlerinden hemen hepsi kaybolmuştur; son derece talihsiz bir şekilde, bunlar arasında otobiyografisi de vardır; fakat “Ölmekte Olan İmparator’un Ruhuna Hitabı” dışındaki ona atfedilen parçaların hepsi vasattır. İmparator şairin, en iyi ihtimalle, müstehcen mısralarında başarılı olduğu tahmin edilebilir. Onun edebî kusurları önemsiz görülse bile, sarayında—şairliğin âdetâ bir moda haline geldiği bu sarayda—kayda değer hiçbir edebiyat eserinin ortaya çıkmamış olması, önemlidir. Hadrian, klasik kültürün gerilemesini sembolleştirir.

Roma edebiyatının “Gümüş Çağı,” Plinius ve Juvenalis’le birlikte sönmekteydi. Epik ve dram artık hayatî bir mânâ taşımıyordu. Bunlardan kopan şiir, hicve, lirizme ve romana yönelmiş, fakat her türünde kendiliğindenliğini kaybetmekteydi. Daha sonra, “Venüs Nöbeti”nin adsız yazarı, temasını birden bırakıp, Roma’da şarkının kış ölümü için ağıt yakacaktı:

Ah, o şarkı söylüyor. Ama biz suskunuz. Ne zaman gelir bana baharım?

Ne vakit kırlangıç gibi olurum da, nihayet özgür olur dudaklarım?

Yunan edebiyatı da hemen hemen aynı haldeydi. İkisi de, artık eğitimin başlıca gayesi hâline gelmiş bulunan hitabet illetinden mustaripti.

Nutuk çekmek, şöhrete giden başlıca yollardan biriydi ve büyük siyasî meseleler artık münakaşa edilmediğinden, resmî belâgat, yahut incelik, özünden bağımsız olarak, sırf kendisi için değer kazanmıştı. Hitabetin en çok sevilen konusu methiye idi; herhangi bir imparatorun şerefine, herhangi bir vesileyle, her an devreye sokulabilirdi. Şehirlerdeki en önemli kişiler arasında, umumî toplantılarda hatiplik de eden, “sofistler” denilen mürebbiler vardı; Hadrian’ın, eğitimin seviyesini yükseltmeye çalışırken hususi imtiyazlar tanıdığı kimseler bunlardı. Bunlardan Laodikeialı Polemon’u, ihya edilmiş Hellenizmin sembolü olan Olimpos Zeus’u mâbedinin açılışında nutuk vermeye davet etmişti.

Mimarî ve heykeltıraşlık, şehirler inşa ve tezyin edilmeye devam ettikçe, yaşamaya devam ediyordu; fakat bunlar artık sanatlar değil, sanayi dalları olarak yaşamaktaydılar. Uygulayıcıları, tipik bir şekilde, adsız ve taklitçiydi. Meselâ Hadrian’ın Pontus’taki valisi olan tarihçi Arrian, bazı tamamlama siparişleri için yazarken, “yaklaşık beş ayak boyunda bir Hermes daha” ile “dört ayaklık bir Philäsius heykeli de” istemişti. Ertesi yüzyılda heykeltıraşların başlıca işi, müşterilerinin süslü zevklerine uygun lahitler donatmaktı. Batı’da sanatları o kadar geriledi ki, Büyük Konstantin, Roma’daki zafer takını süslemek için önceki binalardan heykel figürleri söktürmek zorunda kaldı.

Şu hâlde, Hadrian’ın Yunan şehirlerine, üzerlerine yağdırdığı bunca yeni mâbed, heykel, şenlik ve sairenin ne kadar hayır getirdiğini sormak zorundayız. Çağın bahtiyarlığını şüphesiz arttırmış olan bu hediyeleri küçümsemek insanlık dışı olur; fakat en azından, onun ideal hedefinde muvaffak olamadığını kaydetmeliyiz. Cömert ateşinin, Yunan kültürünün bir yeniden doğuşuna yol açtığı söylenemez. Çoktan beri hiçbir şey yaratmaz olmuş sevgili Atina’sı, sadece daha da rehavete kapıldı. Küçük Asya’nın daha canlı şehirleri ziyaretleriyle ışıldamış, fakat daha özgün teşebbüslere sürüklenmemişlerdi. Ve bunda, bir kere daha Olimpos Zeus’u mâbediyle örneklenen şekilde, kusurun bir kısmı da Hadrian’a aitti. O, ölü bir maziyi diriltmeye çalışıyordu. Başardığı, esas itibariyle, taze yaratıcı çabanın baş düşmanı olan bir gelenekçiliği güçlendirmekti. Şehirler, geçmişe tapınmaya başladılar; yerel tanrılarını ve efsanevî kurucularını dirilttiler. Yalnızca mazilerinin eskiliği hakkında, daha da gülünç efsaneler uyduruyorlardı.

Şunu da sormadan edemeyiz: Acaba herhangi bir hükümdar veya herhangi bir siyaset, bu şehirleri yeni imkânların idrâkine uyandırabilir, onları yeni tecrübe ve maceralara sevk edebilir miydi? Bunu kolayca, peşinen “hayır” diye kestirip atmak da hatadır. Toynbee, bu devrin, Greko–Roma medeniyetinin “sonbahar yazı” yahut kaçınılmaz tarihî devridaimin aşağı inişi olduğu görüşünü yaygınlaştırmıştır; buradan da, sonbahar pusundan sonra yalnız kışın gelebileceği, çözülme çağından yaratıcı hiçbir şey çıkamayacağı neticesi çıkar. Hâlbuki, Küçük Asya sadece can çekişmekte değildi; hâlâ enerji ve tabiî deha rezervlerine sahipti.

“Roma İmparatorluğu”nun yıkıldığını söylemeye alışmışızdır ama, aslında Doğu yarısı yoluna devam etmiştir. Büyük Konstantin’le yeni bir macera başladı. İyonya’dan, yeni bir üslupta başeser olan Ayasofya’nın mimarları geldi. Ne Konstantin ne de bu mimarlar, işe sıfırdan başlamışlardı; ikisi de, o sırada durmadan devam eden yaratıcı gayretten faydalanmışlardı. Bizzat Hadrian tarafından inşa ettirilmiş kubbeli Pantheon da bunun çarpıcı bir örneğiydi.

Buna rağmen, Hadrian devrinde Küçük Asya’da kıvılcım çakabilecek hükümdarın, ancak olağanüstü, hem de kökten farklı cinsten bir hükümdar olduğu besbellidir. Bütün ıslahatlarına rağmen, o ne bir maceraperestti, ne bir yaratıcı. En fazla, büyük bir muhafızdı. Saltanatının ana motifi, yeniden doğuş değil, tasarruftu. Fiilen Roma İmparatorluğu, her cephede—askerî, siyasî, iktisadî, kültürel—müdafaaya çekildi. Hadrian, çağını gerçek bir güvenlik içinde yaşatırken, ona aynı zamanda sahte bir emniyet hissi de vermiş oluyordu. Kendisini halef tayin eder gibi seçtiği imparatorlar, imparatorluğu kültürel bakımdan birleştirme misyonunu devam ettirmekte başarısız oldular; fakat aslında onlar da, tıpkı Hadrian gibi, mevcut durumu muhafaza etmeye çalıştılar. Dürüst, vicdanlı, faziletli, asil Antoninus Pius’un ne yeni fikirleri vardı, ne de seyahat etmeye bir sebebi. Yüksek ruhlu filozof–kral Marcus Aurelius’un daha fazla ufku yoktu. Onun cinsi bir hikmet, yaratıcı gayreti bertaraf ediyordu; o, sadece imparator olarak vazifesini, fedakârca fakat sevgisiz ve ümitsiz bir surette yerine getiriyordu. Pax Romana’nın sonunu haber veren dış ve iç savaşlar, onu daha çok bu yüzden yollara düşürdü.

Başka bir yerde, tarihçilerin Roma’nın inhitat ve sukutu için ileri sürdükleri elli kadar sebebin bir kısmını ele almış bulunuyorum.^3 Burada, bir zamanlar teşebbüs ruhu taşıyan bir dünyada, canlı imkân duygusunun, taze maceralara yatkınlığın yokluğuna dair bir temel sebep üzerinde durmakla yetineceğim. Bu sebep, hürriyet kaybıydı. Felç edici tesiri daha az değildi— hattâ daha fazlaydı— çünkü İmparator Hadrian hiçbir surette bir despot değildi.

Trajan’ın kendi inisiyatifiyle savaşa giriştiği gibi, Hadrian da sulh yapmaya karar vermişti. Her iki durumda da imparatorun sözü kanun demekti—halkın söz hakkı yoktu. Roma Senatosu’nun söz hakkı ise sadece şekilden ibaretti. Hadrian, bu kadim müesseseye karşı dıştan gösterdiği saygıya son derece dikkat ediyor, ama bu, sırf şeklen bir saygıydı. Senato’nun güçsüzlüğü ve faydasızlığı, en çok onu rahatsız ediyordu; kendisine serbestçe karşı çıkamayacak veya tenkit edemeyecek durumda olan senatörler, incinmiş vakarlarını, arkadan çekiştirme ve dedikodu ile tatmin ediyorlardı. Yunan şehirleri ise çok daha az kıskançtı; çünkü imparatora bağlılığa alışmışlar, kendilerini “Augustuslar sayesinde baştan beri hür ve muhtar” diye övünerek tasvir ederken hiçbir gariplik görmez olmuşlardı.

^3 The Uses of the Past, Chapter 7.

Şu var ki, Asya’nın “hür şehirleri” henüz salt hayalden ibaret değildi. Hâlâ kayda değer bir mahallî muhtariyetleri vardı; kendi kanunlarını kendileri çıkarıyorlardı; yalnız Küçük Asya’da üç yüzden fazlası kendi sikkesini basıyordu; şehrî gurur, zengin vatandaşlarını, şenlikleri devam ettirme ve yeni âmme binaları vücuda getirme hususunda hâlâ teşebbüse sevk ediyordu. Fakat federal siyaset tayininde söz hakkıları yoktu; münakaşa edecekleri büyük kamu meseleleri kalmamıştı. Seçim ve hareket sahaları, ciddî bir ehemmiyeti olmayan mahallî işlere hasredilmişti. Hürriyetleri, başlıca, eski rekabetlerini daha da kızıştırarak, artık süslü ünvanlar veya metropol sıfatı uğruna yarışırken, sorumsuz bir savurganlık şeklinde tezahür ediyordu.

Böylece Hadrian’ın, imparatorluğu kuvvetlendirmedeki müsbet başarıları, nihayet onu zayıflatmaya hizmet etti; bu da, John Stuart Mill’in, uzun vadede, hayırhah bir istibdadın, zalim bir istibdattan daha öldürücü olduğu yolundaki tezini doğrulamaktadır. İmparatorluk sivil teşkilatını ıslah ederken Hadrian, hem onu büyüttü, hem de imparatora daha sıkı bağladı. Polis idealine içtenlikle bağlı olduğu halde, yine de iktidarı imparatorun şahsında merkezileştirdi ve şehirlerin gerçek bağımsızlığını daha da daralttı. Hayırhah bir endişeyle, onların mismanagement’ini düzeltmek, hattâ imkân buldukça borçlarını ödemek zorunda hissediyordu. Trajan, Nikomedeia’da henüz tamamlanmadan yıkılan su kemerleri yüzünden rezalet halini alan Bithynia şehirlerindeki sorumsuz idareyi tahkik etsin diye Plinius’u göndermişti; Bithynia’daki yıkıcı zelzeleden sonra da Hadrian, bu eyaletin bütün idaresini Roma Senatosu’nun elinden almıştı. Şehirlerin başında bulunanlar, egemenliklerine getirilen bu sınırlamalar yüzünden pek az öfke duyuyorlardı; çoğu zaman, problemlerini imparatorluk makamının kucağına bırakmaktan memnun idiler. Umumiyetle, ferd hâlâ hususî hayatında kendisini hür hissedebilirdi; fakat siyasî teşekküller veya kamu maksadıyla bir araya gelen vatandaşlar için hemen hemen hiç “kurumsal hürriyet” yoktu. Bir Roma Medenî Hürriyetler Birliği diye bir şeyden söz edilemezdi.

Bir Roma İşçi Partisi de yoktu. Şehirler, Hadrian’a minnettardı, demiştim. Daha doğrusu, bu minnettarlığı dile getiren, yalnız zenginlerin seçilebildiği, halk meclislerinin ise sadece tasdik makamı hâline geldiği yöneticiler meclislerinden ibaret mümtaz sınıftı. Proletaryanın sesi nadiren duyuluyordu; duyulduğu zaman da, genellikle Tarsus’taki karışıklıklarda olduğu gibi, asayişi bozdukları görülmekteydi. Dolaylı deliller, şehir kitlelerinin bu çağın emniyet ve bahtiyarlığını paylaşmadığını daha açık gösterir. Hadrian, bazı kanunlarında fakirleri korumaya çalışmış olsa bile, onların temel iktisadî durumunu iyileştirmek için pek az şey yaptı, hattâ belki hiç yapmadı. Hellas’ın bir talebesi olarak, teknoloji ve iktisada kayıtsızdı. Diğer bütün Roma imparatorları gibi, uzun vadeli iktisadî kalkınma programları tasarlayamayacak kadar aristokrat yahut “pratik”ti. Mali bakımdan hepsi günübirlik yaşar, beklenmedik krizleri özel vergilerle karşılar, sarsıntıları hafifletmek veya yükü millî borçlarla zamana yaymak gibi bir fikre sahip olmazlardı; bütün sarsıntıları da fakirler yüklenirdi. Aynı şekilde, kalabalık kitleler, Hadrian’ın diriltmeye çalıştığı kültürden hemen hiç pay almıyor, yaratıcı enerji ve kabiliyetlerini katabilecekleri bir zemin bulamıyorlardı. Onun teşvik ettiği türden eğitim, onlar için değildi. Pratik Romalılar, kendi çocukları için bile bir devlet mektepleri sistemi geliştirmemişlerdi; vilâyetlerde ise, başlıca, şehirleri doyurmak, idare etmek ve her şeyden önce eğlendirmek için çalışıyorlardı— onları, ağırbaşlı Roma karakterinin duyarsızlığını ve onun Stoacı idealinin skolastikliğini en kanlı şekilde teşhir eden gladyatör oyunlarıyla eğlendiriyorlardı. Hadrian, bu gösterilerin insanı vahşileştirici ve alçaltıcı tesirlerine dair bir fikre sahipse bile, bunu kendine sakladı.

Böylece, Hadrian’ın başaramadığı imparatorluğu birleştirmek ve yeniden diriltmek işinde, bizi yeniden Aziz Pavlus’a götüren, onun imanıdır. Hadrian, bu imandan haberdardı. Rivayete göre, Atina’da bir–iki Hıristiyan apoloğun eserini ilgiyle okumuş, hattâ ilk Hıristiyan geleneğine göre, Mesih’e Pantheon’unda bir yer vermeye niyetli görünmüştü. Ramsay’nin nazarında en önemli olan Pavlusçu öğretileri, yani “yalnız İlâhî olanın gerçek” olduğu, “bir Cemiyetin veya bir Milletin, İlâhî sesi dinlediği ölçüde ilerlediği; bunun dışındaki her şeyin çözülme olduğu” yolundaki fikirleri düşünebilirdi. Fakat Hadrian’ın bu hikmete kulak vermemesi veya bu imana bel bağlamaması yüzünden onu suçlayamayız. Hadrian’ın sevdiği Hellas, parlak kültürünü, Pavlus’unkinden çok farklı bir ruh içinde yaratmıştı. Mesih, hiçbir surette, “Bütün Tanrıların Mâbedi” olan Pantheon’da bir yer kabul etmezdi.^^ Mesih’in takipçileri, ister şüpheci, ister dindar ruh hâlinde olsun, hoşgörülü imparatoru mutlaka geri itecekti. Sırf ideal bir cemiyet arzu ettiği için bile, tebaasının ezici çoğunluğunun taptığı diğer bütün tanrılara bu kadar hakaretle bakan bu “ateist”lere güvenemezdi. Bu son sır dini, hâlâ ihmal edilebilir büyüklükte bir azınlık mezhebiydi; bir imparatorluk dini olmanın sorumluluklarını yüklenmeye hiç hazır değildi.

Dolaylı olarak ise, Hadrian, sonunda Hıristiyanlığın bu sorumlulukları üstlenmesini mümkün kılacak uzun ve yavaş gelişme için zemini hazırlamaya yardım etti. Sonraki yüzyıllarda, efsanevî şehit yaratma sanayii gelişirken, ona, takvime uygun sayıda aziz kazandıran bir takibat isnat edilmiştir; oysa ilk Hıristiyan geleneği böyle bir takibattan habersizdi. Kendi kayıtları gösteriyor ki, en vicdanlı imparatorların hepsi gibi, o da, imparatorluk kültüne, görünüşte vatanî bir tâzimde bulunmayı reddeden, fakat kendisi hakkında verilecek hükmün kanunî usullere göre olmasını ısrarla isteyen ve halkın girişeceği bir avcı kampanyasına karşı dikkatle korunan, yıkıcı bir mezheple mücadele etmeyi kendine vazife bilmiştir. Asya valisine şöyle yazıyordu: “Yüce Tanrı aşkına, bir kimse, bu adamları, iftira maksadıyla itham ederse, onun kötülüğünün derecesine göre, onu daha ağır cezalara çarptırmakta azami ihtimamı gösteriniz.” Böylece Hıristiyanlık, ara sıra vuku bulan ve ilham verici şehitler ortaya çıkaran takibatlarla kuvvetlenirken, daha mütevazı müminleri de Roma nizam ve intizamının nimetlerinden, modern Amerika’daki “güvenlik riski” sayılanların gıpta edebileceği bir adaletten faydalanıyorlardı. Ve Hadrian’ın, dinî hayatın geleceğine yapılacak daha başka Roma katkılarının ironisini takdir etmesi mümkündü. Bakımını önemsediği büyük yollar, misyonerler ve teşkilâtçılar için seyahati kolaylaştırdı (sonradan barbar istilalarını da kolaylaştıracakları gibi). Yüceltip koruduğu kültür, başka hiçbir Doğu sır dininin başaramadığı bir entelektüel üstünlük olan Hıristiyan teolojisinin gelişmesini mümkün kıldı. Kosmopolis idealinin “katolik” bir kiliseye giden yolu açtığı gibi, Roma imparatorluk sistemi de, ibadetine Roma nizam ve disiplinini sokmak suretiyle Doğu rakiplerine yeni bir üstünlük sağlayan hiyerarşik, otokratik kiliseye örnek teşkil etti.

Fakat, sözde takibatlarının efsanelerinden doğan apokrif azizler bir yana bırakılırsa, Hadrian, şahsî katkısının başlıcasından hiç zevk almayacaktı. Antinoos’u ilahlaştırması, Hıristiyan apoloğlara tam bir armağan oldu; paganizmin saçmalığı ve ahlâksızlığı konusunda en sevilen delil buydu. Yeni dinin, Roma’nın çökmelerinden—imparatorluğun temellerini içten içe kemiren çürümeden—daha da fazla faydalanmış olabileceği fikri de Hadrian’ı memnun etmezdi. Buna şahitlik etmesi için, son bir şahidi—Hadrian yüzyılının az sayıdaki ölümsüz eserinden biri olan Altın Eşek’in yazarı Apuleius’u—çağırabiliriz. Apuleius, Küçük Asya dahil, Yunan dünyasını genişçe dolaşmış, felsefe ve din tahsil etmiş bir başkasıydı. O da Hıristiyanları tanıyordu. Kitabındaki “en kötü kadın,” “bütün gerçek dinleri bırakıp, ‘Biricik Tanrı’ya dair hayalî ve küfürkâr bir mezhebe bağlanan” ve bu mezhebin saçma komünyonunu “günün pek erken saatlerinde sarhoş olmak ve her saatte fuhuş yapmak” için bahane eden bir fırıncı karısıydı. Apuleius’un hicvi, Hadrian’ı memnun edeceği kadar Pavlus’u dehşete düşürecek olan, müstehcenlikle takvanın bir karışımıdır. Fakat o, şüpheci ve hayal kırıklığı içindeki imparatora nazaran, hem paganizmin yüksek değerlerine, hem de onun yetersizliklerine—Pavlus’un Rabbinin “fantastik ve küfürkâr” mezhebi karşısında niçin çöktüğüne—dair daha olumlu bir şahitlik sunar.

Daha yumuşak bir Rabelais olan Apuleius, canlı bir meraka, geniş bilgiye, mizah ve hayata iştaha, bunun yanı sıra hürmet ve huşu duygusuna sahip bir insandı. Mükâfatı, görünüşe bakılırsa Pavlus ile Hadrian’ın bildiğinden daha çok gönül huzuru veren bir dinî tecrübe oldu. Hıristiyanların lütuf armağanına tekabül eden rüya ve vizyonlarda, Göklerin Kraliçesi ona, Ceres, Kybele, Hera, Hekate, Kıbrıslı Afrodit, Efes Artemisi gibi birçok adla anıldığını, fakat gerçek adının İsis Kraliçe olduğunu vahyetti. O, “Tabiat, umumî Ana, bütün unsurların hâkimesi, zamanın ezelî çocuğu, bütün ruhî şeylerin hükümdarı, ölülerin kraliçesi, ölümsüzlerin de kraliçesi, var olan bütün tanrı ve tanrıçaların tek tecellisiydi.” Onun sırlarına giriş, yalnız merasimle ikinci doğuş değil, ruhî bir yeniden doğuş demekti. Dünyaya karşı “gönüllü ölüm,” “mutlak iffet” ve ömür boyu hizmetini talep ediyordu— öyle güç bir hayat ki, Apuleius uzun zaman inisiyasyonunu erteledi. Yine de, “ona hizmet etmenin tam bir hürriyet” olduğunu öğrendi; hayattaki en büyük zevk, sevgili Tanrıçası’nı seyretmekti. Şükran duası, “Mukaddes Bakire İlahisi”ni andırır: “Kutsalların Kutsalı, insanlığın sürekli tesellisi sen ki, cömert lütfun bütün dünyayı besler; yüreği, tıpkı bir annenin yüreğinin çocuklarına dönmesi gibi, keder ve ıstırap içindekilere döner; ki sen, gece gündüz dinlenmez, karadan ve denizden sıkıntıya düşenlerin yardımına her an hazırsın, üzerlerine esen fırtınaları dağıtırsın…” Apuleius, o kadar ikna ediciydi ki, birçok Hıristiyan, kahramanının eşeğe, sonra tekrar insana dönüşmesine dair mucizevî hikâyenin literal hakikat olduğuna inanmıştı. Sokrates’in Tanrısı üzerine söylevini şiddetle telin eden Aziz Augustinus bile, bu dönüşümlerin “ya nakledilmiş ya icat edilmiş” şeyler olduğunu, tereddütlü bir üslûpla yazıyordu.

Apuleius, Hıristiyanlığın palazlanmasında önemli payı olan bu gülünç safdilliğe muhtemelen gülerdi. Gerçi kendisi de yeterince safdildi. İyi yetişmiş ve hali vakti yerinde olmasına rağmen, büyük bir endişe yaşamıştı; bu endişe, ne çok günahkârlık veya değersizlik duygusundan, ne de “kör Talih”in gücünden kaynaklanıyordu; bu Talih’in zulmüne dair yeterli malzeme, eserinin fasıl fasıl ilerleyen hikâyesinde mevcuttur. Sevgili Tanrıçası, onu bu korkudan kurtarmayı vaat etmişti. Şükran duasında şöyle devam eder: “Kaderin umutsuzca dolaşmış yumaklarını çözebilecek olan yalnız senin elindir; kötü havaları sona erdiren, yıldızları zararlı kavuşumdan alıkoyan sensin.” Buna rağmen, Tanrıça’sının kudreti yetersiz göründü. Apuleius ayrıca, “yenilmez Osiris”in, “Bahtın Tanrısı”nın sırlarına da kabul edildi; bu sırlar, görünüşe göre daha az iffetli bir yeniden doğuş tarzı olan “gece âyinlerini” içeriyordu. Sonra bir başka vizyon, kutsal üç sayısının ebedî bereketini güvence altına almak için, üçüncü bir inisiyasyona daha girmesini emretti. Daha sonra da Asklepios rahipliğine yükseldi. Belki de, daha emniyetli davranıp, hiçbirinden fazlasını istemeyen Pavlus’un Rabbi’ne tek bir hamle yapabilirdi.

Ve Pavlus’un Rabbi çok daha erişilebilirdi. İsis Kraliçe, her ne kadar diğer sır dinlerinin sunduğu en yüksek ruhaniyete sahip güzel bir iman ilham etmişse de, bu, hâlâ müritlerin açıklamaya yemin ettiği “gizli bilgi” yolundan geçiyordu. Herkese açık bir müjde değildi. Daha kötüsü, oldukça pahalı bir bilgiydi. Apuleius, Tanrıça’nın rüyalarında rahiplerine bir bir yazdırdığı masrafları hiç esirgemeden inisiyasyona hazırlanışını, iftiharla anlatır. Osiris’le birleşmesi, giriş ücretini ödeyecek parası olmadığı için gecikmişti; nihayet Osiris rahibi, ona sırtındaki elbiseleri satmasını emretmiş, “böylesine mukaddes bir sakrament için fakirliğin, ödenmesi pek küçük bir bedel olduğunu” hatırlatmıştı; bağımsız geliriyle nasıl olsa yakında yeni elbiseler alabilecekti. İmparatorluğun, iyi talih lütfuna çok daha fazla muhtaç zavallı yığınlarının sırtından verecek elbiseleri yoktu. Böyle sakramentlerin lüksünü, çıplak kalarak tatmak isteyecekler bile, iyi yetişmiş Apuleius’un gözünde gerekli fazilet ve incelikten yoksundu: fakirleri aşağı yukarı sefil, köleleri ise umumen bayağı insanlardı. Pagan dünyanın en yüksek ruhî ve kültürel nimetlerinden mahrumdular. Oysa Pavlus’un Rabbi, köle ile hür, zengin ile fakir arasında ayrım yapmıyordu. Hıristiyanlık, saadeti geniş ve derin olmayan bir çağda, teselliye en çok muhtaç bedbahtları arayıp bulan tek misyoner din oldu.

  1. TARSUS’UN YENİDEN DÖNÜŞÜMÜ

Pavlus’tan sonraki yüzyılda Tarsus, ne Helen ne de Stoacı geleneklerine lâyık bir hayat sürdü. Şehrin başlıca heyecanı, ovadaki rakip şehir Anabarzus’la, metropoliten payeleri ve unvanlar uğruna girdiği rekabetti; kan dökülmeden cereyan etmişse de, bu rekabet, ne kadar çetin idiyse o kadar çocukçaydı. Şehir, Roma imparatorlarına karşı gösterdiği ölçüsüz sadakati sürdürerek, defalarca adını onlara göre değiştirdi: Hadriane, Antoniniane, Commodiane, Severiane. Belki de en çok, imparatorlardan biri olan Severus İskender’e, şehir mahkemesi reisliği makamını kabul ettirebildiği zaman gururlanmıştır. Daha şüpheli bir şeref de, beş imparatorun ölümünün şehirde veya civarında vuku bulmasıydı. İmparator Tacitus’un, M.S. 276’da, Gotları Kilikya’da yenilgiye uğrattıktan sonra burada ölümü, Tarsusluları ayıltmış olmalıydı; Pax Romana artık yoktu. Bundan az önce Partlar Kilikya’yı istila etmişlerdi. Çok geçmeden, yükselen Sasani İmparatorluğu’nun hükümdarı Şapur, Tarsus’u yağmaladı. Sonra, Putperestliğin ve Hellenizmin son imparatorluk müdafii olan Julianus Apostata, talihsiz İran seferine hazırlanırken, kış karargâhını buraya kurarak belirli bir devrin sonunu işaretledi. Aynı yıl, 363’te, bu son imparatorluk şampiyonu, yine Tarsus’a geri götürülerek gömüldü. Bundan sonra da Tarsus, bin yıl kadar, kâfi derecede renkli bir tarihe sahip olacaktı— fakat bu renkliliğin başlıca kaynağını Doğulu kavimler teşkil etti.

Aziz Pavlus’un doğum yeri, erken Hıristiyan tarihinde Pavlus’a da lâyık olamadı. Her şeyden önce, kuruluğunu ona kadar götürebilecek hiçbir büyük kilise bulunmadığı için, bütün itibarı, Antakya kilisesi karşısında gölgede kaldı. Tarsus, kaçınılmaz şehitlerini vermekle beraber, Pavlus’tan sonra yetiştirdiği ilk önemli şahsiyet, bir başka Kilikya şehri olan Mopsuestia’lı Theodoros’la birlikte Nestorianizm denilen Doğu sapkınlığının temel öğretisini ortaya atan Diodoros’tu. Bu iki ilâhiyatçı, İsa’nın insanî ve ilâhî diye iki ayrı tabiata sahip olduğunu, Meryem’den doğan ve çarmıhta ölenin yalnız insan İsa olduğunu öğretiyorlardı; bu ayırım, olduğu gibi Tanrı ile insanı mutlak surette birbirinden ayıran Yahudilik kadar, İran düalizmini de hatırlatıyordu. Pavlus’un Nestorianizm hakkında ne düşüneceğini söylemek güçtür, fakat onun, sonradan daha etkili hâle gelen Monofizitlik sapkınlığını—Mesih’in tek tecessüs etmiş bir tabiata sahip olduğunu ileri süren öğretiyi—pekâlâ benimsemiş olması mümkündür. İbrâniler ve Doğulular umumen, sonunda resmî akide hâline gelen şu formülü hiçbir zaman pek aydınlatıcı bulmamışlardır: “İki tabiat, karışma olmadan, değişme olmadan, bölünme olmadan, ayrılma olmadan.” Onların, ince Hellenistik ilâhiyata duydukları isteksizlik, Kilikya’nın—uzun süre Semit ve Suriye tesiri altında kalmış bu ülkenin—nasıl olup da İslâmiyet karşısında bu kadar çabuk tutunamadığını izaha yardım eder.

Yedinci yüzyılda, Aziz Pavlus’un bir nevi manevî halefi sayılabilecek bir kimse, Tarsuslu Theodoros ortaya çıktı; İngiltere’ye giderek Canterbury Başpiskoposu oldu ve İngiliz Kilisesi’ni örgütlendirdi. Fakat bu sırada, Muhammed’in sancağı altında Araplar yükselişe geçmişti. Kilikya, onların erken fetihleri arasında yer aldı. 787’de Halife Harunürreşid, Tarsus’u bir İslâm kalesi hâline getirdi, surlarını yeniden yaptırdı; buradan kalkan İslâm orduları, her yıl Torosların arkasındaki Bizans eyaletlerini yağmalamak üzere, eski Tarsusluların işletilebilir bir yol hâline getirdikleri Kilikya Kapıları’ndan geçip sefere çıkıyordu. Bizanslılar, onuncu yüzyılın sonlarına doğru şehri geri aldılar, fakat ellerinde tutamadılar. Hristiyanlığı yeniden ihya eden, fakat Monofizit bir şekliyle ihya eden, yine Doğu’dan gelen başka bir kavim, Ermeniler oldu. Selçuk Türklerinden kaçan Ermeniler, Toros Dağları’nda sığınak buldular ve oradan yavaş yavaş Kilikya ovasını ele geçirdiler. Tarsus, Küçük Ermenistan Krallığı’nın başkenti sıfatıyla Anabarzus’un yerini aldı. Bu arada, Kilikya Kapıları’ndan—onların dilinde “Yahuda Kapıları”ndan—aşağı inen Haçlıların eline geçmiş, Haçlı reisleri şehrin hâkimiyeti uğruna kendi aralarında çarpışmaya başlamışlardı. Haçlılar, tabii ki sapkın saydıkları Ermenilere şüpheyle baktılar; fakat Ortodoks Yunanlılara ve Müslümanlara karşı ortak nefretlerinin meydana getirdiği kardeşlik bağı sebebiyle, aralarında bir anlaşma zemini buldular. 1199’da, bir Papalık elçisinin huzurunda, Tarsus’ta bir Ermeni kralı taç giydi.

Küçük Ermenistan, Müslümanlara karşı, Asya’daki Haçlı krallıklarının hepsinden daha uzun dayandı. Fakat yardım için Hristiyan Batı’ya yaptığı müracaatlar karşılıksız kaldı ve 1375’te, Mısır Memlûklarının eline düştü. Ermeniler, yine dağlara sığındılar; kendi Hristiyanlık şekillerini bu yüzyıla kadar burada muhafaza ettiler, fakat Kilikya ovası artık kesin olarak Müslüman kaldı. Memlûklar, Aziz Pavlus’un vatanına başlıca, minareleri etrafı saçaklı gölgeli bir balkonla çevrili olan kendilerine mahsus camileriyle damga vurdular. Bundan sonraki fatihler de, yine Müslümanlardı: Osmanlı Türkleri. Doğu Hıristiyanlığının telâkkisine göre Yaradılış’tan 7000’inci yıl olan 1492 tarihî yılında, Kilikya, ebediyen Osmanlı Türkiye’sinin bir parçası hâline geldi. Tarsus’un, bu olayı kutlamak için pek sebebi yoktu: önemsiz bir taşra kasabasına inkılâp etti. Pavlus’un muhtemel mezarı sayılan bir yerin yakınındaki bir mağara, silik hatıralarla kutsanmıştı, fakat havarinin kendisini taziz edecek kimse kalmamıştı.

Atatürk’ün yeni Türkiyesi’nde, zengin Kilikya ovası, modern ziraat metotları sayesinde, dünyevî bir diriliş devrine girmiştir. Tarsus, şimdi yeniden ticarete verilmiş, nüfusu 30.000’i aşan canlı bir kasabadır; aralarında yoğurdu ve fcakiaixz’yle—“Dünyanın En İyisi”yle—övünmek de vardır. Bununla beraber, ne Hellas, ne de Aziz Pavlus âşıkları için iyi bir ziyaretkâh sayılır. Tozlu ve donuk bir kasaba olan Tarsus, yalnızca arkada yükselen Toroslar’ın tabii güzelliğiyle sınırlı bir sitede, kerpiçten büyümüş bir köy gibi yayılır. Kazılar, uzmanlar için ilgi çekici birçok eser ortaya çıkarmış, fakat halkı hayrete düşürecek hiçbir abide ve Pavlus’la açıkça irtibatlandırılabilecek hiçbir kalıntı vermemiştir.^^ Merkezî meydanın yakınında, Aziz Pavlus’un adını taşıyan, fakat umumiyetle Hadrian’a atfedilen bir Roma kapısı; arka sokaklarda, Harunürreşid’in akrabalarından veya yakınlarından bazılarının kemiklerini ihtiva ettiği rivayet olunan bir türbe dâhil, bazı ortaçağ yapıları; yer yer, eski surlardan bir kısım… Bunların dışında, Tarsus’un eski ihtişamına dair ortada hiçbir şey yoktur. İç gölü ve limanı bataklıktır. Sevgili Cydnus Nehri, artık kendisini çeviren sütunlu revaklardan mahrum, sıradan bir ırmaktır. Meşhur üniversitesinin yerinde, ondan hiçbir eser kalmamakla beraber, bir Amerikan Mektebi vardır. Büyük bir ihtimalle Pavlus’un hâtırası buraya çekici gelmişse de, bu mektep, Türklere dokunabilecek her türlü misyoner tesirinden dikkatle arındırılmış, bütünüyle lâik bir tahsil vermektedir; gururlu, hür düşünceli Tarsusluların hayaletleri, onu pek az beğenmiş olabilir. Ayrıca, Adana’nın şimdi ova şehri olarak büyüklüğü ele geçirdiğini bilmek de hoşlarına gitmezdi. Tesellileri, eski rakipleri Anabarzus’un, Anavarza köyünün sürülerinin otladığı basit bir harabe hâline gelmiş bulunduğunu düşünmek olabilir.

Fakat böylesine, bir kez daha inkişaf eden ve hâlâ bir tarih masal diyarı olan bu memlekette dolaşırken, tarih talebesi, sırf bu düşüncelerle hüzne kapılmak zorunda değildir. Karatepe’deki Kral Azitavadda sarayından Adana’ya dönerken, pazarlarda, Hititlerinkine benzer yukarı doğru kıvrık burunlu çizmeler yapan saraçları seyredebilirsiniz. Yol boyunca, bir zamanlar tarihin yapıcıları için başlıca bir geçit yeri olan Kilikya ovası boyunca, her tarafta yükselen, Bizans, Arap, Ermeni ve Haçlılara ait kaleleri görürsünüz. Bunların en gösterişli olanı, bir mil uzunluğunda, ovadan ansızın altı yüz ayak kadar yükselen bir uçurumun üzerinde, Anabarzus’takidir. Adana’dan Tarsus’a ve ötesine kadar, ova, Pavlus zamanından binlerce yıl öncesine giden höyüklerle bezenmiştir; insan, Eski Ahit talebesi olan genç Pavlus’un veya Putperestlere gönderilmiş havarinin, bunlar hakkında hiç merak duyup duymadığını, onların anlatabileceği hikâyeden bir şeyler sezip sezmediğini düşünmeden edemez. Ve Kilikya Trakheia’nın sarp kesimlerine yaklaştıkça, insan, Pavlus’a vatandaşlık veren imparatorluğa, nihayet daha fazla hakkını tanımayı kolay bulabilir.

Dişli, girintili çıkıntılı sahil boyunca bir mil kadar uzanan anıtsal harabeler, Pompeiopolis’in—Pompey’in yeniden kurduğu ve itaate aldığı inatçı, gözü pek korsanlardan bazılarını içine yerleştirdiği eski Yunan şehri Soli’nin—yerini belirtir. Bu da, eski ölçülere göre sıradan olmakla beraber, küçük görülecek bir şehir değildi. Yüzlerce metre boyunca uzanan çift taraflı bir sütunlu caddenin Korint nizamındaki sütunlarından birkaçı hâlâ ayakta durur; sık çalılıkların arasında dağılmış duran zengin işlenmiş friz ve saçak blokları arasında dolaşırken, Korint üslûbunun asalet ve zarafetini, tabiî çevresi içinde, parlak güneş ve masmavi gök altında daha iyi takdir edersiniz. Pompeiopolis’in ardındaki bir vadi, bir su kemerinin muazzam kemerleriyle aşılır; bu kemer, Roma Küçük Asyası’ndaki birçoğundan biridir; su getirerek, sonradan çoğu, bu su yokluğu yüzünden terk edilen veya ancak köylülerin yaşadığı eski görkemli şehirlerde, zengin şehir hayatını mümkün kılmıştır. Ve bunca tekrar eden harabe karşısında bîzar olmuş bir kimse bile, Kilikya Trakheia vahşetinin ortasında, bir dağ zirvesinde yer alan Diocaesarea’nın (Uzunjaburç veya “Yüksek Kule”) çok daha iyi korunmuş kalıntıları karşısında hayrete düşmekten kendini alamaz. Başlıca bina, daha Pavlus’tan yüzyıllar önce, bir mâbed–devletin sahibi olmuş ve Zeus Olbios adıyla tanınıp gitmiş Asyalı bir tanrıya adanmış büyük bir Korint mâbedidir. Mâbedin üzerinde, Kilikya korsanlarının gözcü kulesi olduğu sanılan, kocaman, kare bir kule yükselir. Etrafında, revaklar, kemerli kapılar, bir tiyatro vardır— Romalıların, bugün hâlâ bir vahşet mekânı olan, bu hemen hemen ulaşılamaz yere getirdikleri medeniyet imkânları. Aşağıda, dağın sessiz ormanlarında yer alan, sütunlu sundurmalı güzel mâbed–mezarlarında yatan bu putperestlerin, rahat uyuduklarını ümit edebilirsiniz.

2 Yorum

Filed under Eviri

2 responses to “Tarihin Tezgâhı 6: Tarsus: Aziz Pavlus’un Görevi — Herbert J. Muller”

  1. Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Tarsus: Aziz Pavlus’un Görevi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER