Osmanlı: Bir Süper Gücün Yükselişi ve Düşüşü

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Tarihin Tezgâhı 9: Bursa’dan İstanbul’a: Osmanlı İmparatorluğu — Herbert J. Muller

Her şey müthiş bir rivayetle başlıyor. Düşünsenize Roma’nın en büyük düşmanı Hanibal sürgündeyken Bitinya Kralı Prusias’a bir tepeyi gösterip buraya bir şehir kur diyor. İşte o şehir yani Prusa yıllar sonra Bursa’ya dönüşüyor ve tarihin bir cilvesi gibi Roma’nın mirasını devralacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti oluveriyor. Gerçekten de eğer tarihte şiirsel bir adalet diye bir şey varsa bu hikayenin doğru olması lazım. Bu analizimizde kaynaklarımıza dayanarak Osmanlı İmparatorluğu’nun o inanılmaz yükselişini ve bir o kadar da dramatik uzun soluklu çöküşünü ele alacağız. Bir avuç savaşçıdan oluşan bir kabilenin nasıl olup da çağının en kudretli imparatorluklarından birine dönüştüğünü ve bu görkemin içinde kendi sonunun tohumlarının nasıl ektiğini adım adım göreceğiz. Yol haritamızda beş ana durağımız var. Önce bir beyliğin nasıl imparatorluğa dönüştüğüne bakacağız. Sonra bu devasa gücü ayakta tutan o dahiyane sistemi inceleyeceğiz. Ardından bu ihtişamın bedelini devleti içten içe kemiren o hastalığı ve son olarak da imparatorluğun günümüze kadar uzanan gölgesini konuşacağız.

Peki her şey nasıl başladı? Hikayemiz Osman Bey’in sadece birkaç yüz çadırlık o küçük kabilesiyle başlıyor. Tam da yanı başlarında zayıflamakta olan bir Bizans İmparatorluğu var. İşte bu ortamda tarihin akışını tamamen değiştirecek bir gücün doğuşuna tanıklık edeceğiz. Şu zaman çizelgesindeki hıza bir bakar mısınız? Baş döndürücü. Osman hanedanı kuruyor. Oğlu Orhan 1326’da Bursa’yı alıp Avrupa’ya ilk adımı atıyor. 1. Murat Sırpları Balkanlarda alıyor. Hatta 1. Bayazit’in Timur karşısında aldığı o korkunç yenilgi bile bu yükselişi kalıcı olarak durduramıyor. Hanedan bu felaketten şaşırtıcı bir hızla toparlanıyor ve 2. Mehmet’le birlikte 1453’te nihai hedefe yani Konstantinopolis’e ulaşıyor.

Peki bu küçük beyliği diğerlerinden ayıran, onlara bu avantajı sağlayan neydi? Kaynaklara baktığımızda birkaç kilit faktör görüyoruz. Her şeyden önce zengin ama artık yorgun düşmüş Bizans’a komşu olmaları büyük bir şanstı. İkincisi inançla savaşan, fetih ruhuyla yanıp tutuşan o disiplinli gazi savaşçıları. Üçüncüsü, ilk sultanların fethettikleri yerlerdeki insanlara ve kültürlere karşı oldukça pragmatik ve hoşgörülü davranmaları ve belki de en önemlisi halkın 600 yıl boyunca tek bir hanedana, Osmanoğlularına kesintisiz bir sadakat göstermesiydi.

Ve işte o an Fetih. Fatih hayallerinin şehri Konstantinopolis’e girdiğinde o görkemli yapıların harabe halini görünce rivayete göre gözyaşlarını tutamamış ve bu dokunaklı Farsça beyti fısıldamış. Ama o sadece bir Fatih değildi. Aklında bu harabeyi imparatorluğuna yakışır, dünyanın merkezi olacak kozmopolit bir başkente yani İstanbul’a dönüştürmek vardı. Gelin şimdi imparatorluğun zirvesine Kanuni Sultan Süleyman dönemine gidelim. Bu dönem Osmanlı gücünün ve yönetim sanatının doruk noktasıdır ve bu gücü besleyen sistem gerçekten de kendi içinde çelişkilerle dolu inanılmaz bir mekanizmadır.

İmparatorluğun o dönemdeki özgüvenini anlamak için sultanın unvanına bir kulak vermek yeterli. Şöyle başlıyor. Ben ki Şark ve Garp’ın sultanlarının sultanı, Rumların, Acemlerin ve Arapların diyarlarının bahtiyar hakimi. Liste böyle uzayıp gidiyor. Akdeniz’den Kabe’ye, Mısır’dan Bağdat’a kadar her yere hükmettiğini ilan ediyor. Bu sadece bir unvan değil. Bu adeta bir dünya hakimiyeti manifestosu.

Peki bu devasa gücün arkasındaki o şaşırtıcı ve dahiyane sistem neydi? Devşirme sistemi. Düşünün koskoca bir imparatorluk tamamen Hristiyan ailelerden toplanmış ve sonradan Müslüman olmuş kökenli bir yönetici sınıfı tarafından idare ediliyordu. Bazı tarihçiler bu sistemi Platon’un devlet kitabındaki filozof kral idealinin dünyadaki tek gerçek uygulaması olarak görüyor. Zeki ve yetenekli çocuklar seçiliyor, en iyi eğitimi oluyor ve sadece liyakatlerine göre en yüksek mevkilere kadar çıkabiliyorlardı. Sonuç, ailesi geçmişi olmayan, tek sadakati padişahı olan rakipsiz bir yönetici sınıfı.

O dönemde İstanbul’daki Avrupalı bir elçi olan Busbecq gördükleri karşısında resmen şok olmuştu. Yazdıkları Osmanlı’daki liyakat sistemi ile kendi memleketi Avrupa’daki aristokrasi arasındaki o devasa uçurumu gözler önüne seriyor. Osmanlı’da bir çobanın oğlu yeteneğiyle sadrazam olabilirken Avrupa’da soylu bir aileden gelmiyorsanız şansınız neredeyse sıfırdı.

Peki bu kadar başarılı, neredeyse kusursuz işleyen bir sistem nasıl olur da çöker? İşte şimdi hikayenin yönünü değiştiriyoruz. Çünkü Kanuni’nin gücünü oluşturan unsurlar aslında farkında olmadan imparatorluğun sonunu getirecek planın da bir parçasıydı. Çürümenin başlangıç noktası şaşırtıcı bir şekilde sultanın en kişisel alanında yani özel hayatında başlıyor. Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan’ı olan o dillere destan aşkı ve bağlılığı sarayda ölümcül entrikaların fitilini ateşledi. Harem’i Topkapı Sarayı’nın merkezine taşımasıyla birlikte siyasetin tam kalbine tehlikeli bir güç odağı yerleştirmiş oldu ve Kanuni’nin kişisel trajedisi hanedanın da trajedisi oldu.

Harem’deki güç savaşlarının kurbanı olarak en yetenekli ve halk tarafından en çok sevilen iki oğlu Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid’i kendi emriyle ölüme gönderdi. Taht onların yerine Sarı Selim olarak bilinen çok daha az yetenekli olduğuna kaldı. Bu sadece bir babanın dramı değildi. Bu hanedanın geleceğini zayıflatan geri dönülmez bir hataydı.

Artık Sultan’ın kişisel hayatından çıkıp bir zamanlar imparatorluğu o kadar güçlü kılan kurumların nasıl sistematik olarak çürüdüğüne odaklanıyoruz. Bu hastalık saraydan başlayıp devletin bütün damarlarına yayılmıştı ve bu çöküş inanın imparatorluğun yükselişinden çok daha uzun sürecekti. Şu iki tablo arasındaki fark aslında bütün hikayeyi özetliyor. Solda liyakatle iş başına gelen yöneticiler, disiplinli ordular ve ordusunun başına sefere çıkan sultanlar var. Sağda ise ne görüyoruz? Rüşvet, adam kayırmacılık, sultanları bile tahttan indiren asi saray muhafızları ve haremden dışarı adımını atmayan dünyadan kopuk sultanlar. Zirveden çürümeye geçiş işte bu kadar net.

Peki bu çürüme pratikte nasıl işliyordu? Şöyle düşünün. Kanuni’nin vezirlerinden birinin başlattığı makam satma uygulaması zamanla bir rüşvet şelalesine dönüştü. Sadrazam makamını satın alıyor. Sonra o da altındaki valilikleri en yüksek parayı verene satıyor. Valiler de harcadıkları parayı çıkarmak ve üstüne kar etmek için halkın sırtına biniyordu. Yani tepeden en alta kadar işleyen kurumsallaşmış bir yolsuzluk ağı ve faturayı her zaman en alttaki halk ödüyordu.

Peki ya imparatorluğun o efsanevi askeri gücü yeniçeriler, hani o özenle seçilen liyakatle yükselen devşirmeler, bir zamanlar sayıları 15.000 civarında olan bu elit birlik zamanla 50.000’i aşan, babadan oğula geçen ayrıcalıklı ve kanun tanımaz bir güce dönüştü. Artık devleti korumak yerine beğenmedikleri sultanları tahttan indiren, isyan çıkaran bir tehdit haline geldiler. Liyakat sistemi çökünce en büyük güç en büyük zayıflığa dönüşmüştü.

Durum o kadar vahim bir hal almıştı ki 20. yüzyılın başlarında İngiliz diplomat Sir Charles Elliot Osmanlı İmparatorluğu’nun hala nasıl ayakta kalabildiğini ancak ve ancak bilinen bütün finans kurallarını tamamen hiçe saymasıyla açıklayabildiğini yazmıştı. Devlet adeta geçmişteki şanının gölgesinde iflas etmiş bir şekilde yaşamaya devam ediyordu.

Analizimizin son bölümünde imparatorluğun son dönemine ve ardında bıraktığı etkileri bugüne dek uzanan o karmaşık mirasa bakıyoruz. Özellikle de Türk yönetici sınıf ile Rum teba arasındaki ilişki bu mirasın tam merkezinde yer alıyor. Osmanlı’nın o devasa çok uluslu yapıyı bir arada tutma formülü millet sistemiydi. Yani Rumlar gibi gayrimüslim topluluklar kendi dini liderlerinin yönetimi altında kendi iç işlerini yürütüyor, kendi kimliklerini koruyabiliyorlardı. Bu sistem bir arada yaşamayı bir süre mümkün kıldı. Evet. Ama bu özerklik aynı zamanda kendi içinde yolsuzluklara ve güç mücadelelerine de zemin hazırlayan oldukça kırılgan bir dengeydi.

Peki tüm bu anlatıdan ne çıkarmalıyız? Osmanlı deneyimi aslında bir dizi temel paradoks üzerine kurulu. Fethi için mükemmel bir makine ama barış zamanında halkı yönetmek ve refahını sağlamak için tasarlanmamış bir devlet. Bir yanda İstanbul’un göz kamaştıran zenginliği, diğer yanda Anadolu’nun derin ihmal edilmişliği. Milliyetçilik gibi modern akımlarla başa çıkamayan çok uluslu bir yapı. Ve son olarak çöküşünün ardından bugün bile etkilerini hissettiğimiz derin çatışmalar bırakan bir miras.

Ve sizi bu son can alıcı soruyla başa bırakıyoruz. Osmanlı Devleti en parlak döneminde bile özünde bir savaş makinesiydi. Bütün sistemi, ordusu, yönetimi, ekonomisi fetih üzerine kuruluydu. Peki ama fethedilecek yerler bittiğinde, savaşlar durduğunda böyle bir yapıya ne olur? Belki de imparatorluğun o uzun ve yavaş çöküşünün asıl cevabı işte bu basit soruda gizlidir.

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat