Türkiye’nin Dönüşümü

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Tarihin Tezgâhı 10: Ankara: Atatürk’ün Yeni Türkiye’si — Herbert J. Muller

Bu anlatacağımız gerçekten de dramatik bir dönüşüm hikayesi. Koca bir imparatorluğun, Osmanlı’nın küllerinden tek bir adamın sarsılmaz iradesiyle modern Türkiye’nin nasıl dövülerek yaratıldığının hikayesi. Şimdi gelin 20. yüzyılın başına gidelim. O dönemde Batı’da hakim olan bir görüş var. Bunu da Sir Charles Elliot’ın şu sözü çok iyi özetliyor. Türk değişmez. Yani evet sınırlar değişebilir, yasalar değişebilir ama Türk’ün özü, o temel fikirleri, yaşam tarzı asla değişmez diye düşünülüyor. Bu öyle laf olsun diye söylenmiş bir şey değil. Yüzlerce yıllık tarihe dayanan, neredeyse sarsılmaz kabul edilen bir varsayım. Ama işte bu sarsılmaz görünen varsayım sadece 10 yıl sonra tarih sahnesine çıkacak bir adam tarafından, Mustafa Kemal tarafından tam anlamıyla kökünden sarsılacaktı. O, değişmez denileni değiştirmek için geliyordu.

Peki bu kadar büyük bir dönüşüme zemin hazırlayan şey neydi? Bunu anlamak için önce Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu o umutsuz duruma, o küller içindeki hale bir bakmamız lazım. Zaten imparatorluk yüzyıllardır Avrupa’nın hasta adamı olarak anılıyordu. Bu sadece kötü bir lakap değildi. Aslında acı bir teşhisti. Askeri yenilgiler, ekonomik bir iflas, iç isyanlar, tam anlamıyla ölümcül bir hastalığın belirtileriydi bunlar. Durumun ne kadar vahim olduğunu şu tek bir rakam bile anlatmaya yetiyor aslında. %25. Dünya Savaşı, imparatorluk nüfusunun neredeyse dörtte birini alıp götürmüştü. Savaş, kıtlık, salgınlar, katliamlar. Geriye kalan ise yorgun, yaralı ve umutsuz bir toplumdu.

Ve bütün bu yenilginin üzerine Sevr anlaşması adeta bir hançer gibi saplandı. Bakın bu anlaşma sadece bir toprak kaybı falan değildi. Bir milletin varlığının tamamen inkarıydı. Anadolu’nun kalbi bile, yani asıl vatan, galip devletler ve onların müttefiki Yunanistan arasında bir pasta gibi paylaştırılıyordu. Sultan bu zillete boyun eğmek zorunda kalmıştı. Ama işte tam da bu an, her şeyin bittiği düşünülen bu an, milliyetçi bir direnişin fitilini de ateşlemiş oldu.

İşte şimdi tam da bu küllerin içinden bir anka kuşu gibi doğan ikinci perdeye geçiyoruz. Mustafa Kemal’in meydan okumasına ve yeni, bağımsız bir Türk devleti yaratmak için verdiği o inanılmaz mücadeleye. 3 yıl kan, ter ve gözyaşıyla dolu tam 3 yıl. Bu zaman çizelgesi aslında imkansızın nasıl başarıldığını özetliyor. Düşünün, Mustafa Kemal derme çatma bir orduyla sadece işgalci Yunan ordusunu değil, aynı zamanda onlara arka çıkan koskoca galip müttefiklerin iradesini de yeniyordu. Bunlar yeni bir ulusun doğum sancılarıydı.

Savaş kazanıldıktan sonra atılan belki de en sembolik adımlardan biri başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması oldu. Bu öyle sıradan bir idari karar değildi. Çok daha derin bir anlam taşıyordu. İstanbul, kozmopolit imparatorluğun yani geçmişin temsil ediyordu. Anadolu’nun kalbindeki o küçük kasaba Ankara ise savaşın merkeziydi. Mücadelenin kazanıldığı yerdi. Yani tamamen Türklere ait yeni milli devletin, geleceğin simgesiydi. Atatürk bu hamleyle Osmanlı geçmişiyle bilinçli ve çok net bir kopuşu ilan ediyordu aslında.

Ve işte tam burada devrimin temel paradoksuyla karşılaşıyoruz. Coğrafi olarak ağırlık merkezini doğuya yani Anadolu’nun kalbine taşıyan bu yepyeni devlet kültürel ve siyasi olarak yüzünü tamamen Batı’ya dönecekti. Bu, savaştan sonra başlayacak o radikal reformlar döneminin ilk sinyaliydi. Askeri zafer tamamdı. Evet ama asıl devrim, asıl savaş şimdi başlıyordu. Gelin şimdi Atatürk’ün toplumu yeniden şekillendirme projesinin o akıl almaz hızına ve ölçeğine birlikte tanık olalım.

Atatürk’ün kendi sözleri devrimin arkasındaki temel felsefeyi, o itici gücü çok net bir şekilde özetliyor. Batı medeniyetini tam ve eksiksiz bir şekilde benimsemek. Bakın bu sadece bir modernleşme projesi değil. Bu bir zihniyet devrimiydi. Ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin bu güçlü metaforu reformların nasıl bir yöntemle yapıldığını harika anlatıyor. Acımasız, “Ya batarsın ya çıkarsın” tarzı bir yöntem. Topluma düşünme, alışma payı bırakılmadı. Değişim tepeden inme olacaktı, hızlı olacaktı ve radikal olacaktı. Çocuk ya boğulacak ya da bir şekilde yüzmeyi öğrenecekti.

İşte bu liste o büyük sosyal mühendislik projesinin ölçeğini gözler önüne seriyor. Sadece birkaç yıl içinde 600 yıllık bir imparatorluğun temel direkleri, yani saltanat, halifelik, şer’i hukuk, hepsi birer birer yıkılıp tarihe karıştı. Yerine ne geldi? Laik bir cumhuriyet, yepyeni bir alfabe ve kadınlara tam eşitlik getiren bambaşka bir toplumsal düzen.

Değişimin ne kadar köklü olduğunu, ne kadar derine indiğini şu karşılaştırmada çok daha net görüyoruz. Yüzyıllardır uygulanan İslam şeriatına dayalı hukuk sistemi tamamen terk ediliyor. Yerine İsviçre Medeni Kanunu getiriliyor. Devletin dinle olan bağı tamamen koparılıyor ve 1000 yıldır kullanılan Arap alfabesi neredeyse bir gecede Latin alfabesiyle değiştiriliyor. Bu bir reformdan çok daha öte bir şey. Bu bir yeniden kuruluş.

Dil devriminin kültürel etkisini kesinlikle hafife almamak lazım. Mesele sadece harfleri değiştirmek değildi. Asıl mesele yeni neslin Osmanlı’nın ve İslam dünyasının o devasa yazılı mirasına doğrudan erişimini engellemekti. Amaç tam olarak buydu. Geçmişle olan bağları koparıp yüzünü tamamen geleceğe, yani Batı’ya dönmüş yepyeni bir nesil yaratmak.

Ve geldik son bölüme. Şimdi Atatürk’ün devriminin ardında bıraktığı o karmaşık ve çoğu zaman çelişkili mirası analiz edeceğiz. Aslında bu bölüm bugünün Türkiye’sini anlamak için de anahtar niteliğinde. Şunu net olarak söyleyebiliriz. Birçok açıdan bakıldığında artık Türklerin atası anlamına gelen Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal hedeflerine ulaşmıştı. O, küllerin içinden modern, bağımsız ve yüzü Batı’ya dönük bir ulus yaratmayı başarmıştı.

Ancak bu kadar tepeden inme, bu kadar hızlı bir devrimin getirdiği karmaşık sonuçları ve ödenen bedelleri de göz ardı edemeyiz. Başarı madalyonun sadece bir yüzüydü. İşte Türkiye’nin bugün bile boğuşmaya devam ettiği temel paradokslar bunlar. Demokrasi hedefiyle yola çıkıp bunu inşa etmek için otoriter bir tek parti devleti kurmak, dinin toplumdaki yerini doldurmak için bazen aşırıya kaçabilen yoğun bir milliyetçilik yaratmak, Batılaşmak uğruna imparatorluğun o zengin çok kültürlü geçmişini reddetmek ve tabii bütün bu tepeden inme modernleşme çabasına rağmen toplumun derinliklerinde yaşamaya devam eden geleneksel doku. Bu çelişkiler Atatürk devriminin en kalıcı mirasıdır belki de.

Bu soru Türkiye’nin modernleşme yolculuğunun tam merkezinde yer alıyor. Atatürk’ün projesi aslında tam da bu sorunun cevabını arayan cüretkar, devasa bir deneydi. Yani geçmişi bir yük olarak görüp ondan tamamen kurtulmak ve tertemiz bir sayfayla geleceği yazmak. Bu gerçekten mümkün müdür? Türkiye’nin mirası, başarıları, sancıları ve paradokslarıyla dolu bütün bu hikaye en sonunda gelip bu temel kimlik sorusuna dayanıyor.

Modern bir Türk olmak ne demek? Atatürk’ün çizdiği yolda tavizsiz ilerlemek mi, yoksa o reddedilen geçmişle yeniden barışmak mı? Ya da belki de ikisinden yepyeni bir sentez bulmak mı? İşte bu, Türkiye’nin ve Türklerin hala cevaplamaya devam ettiği en büyük soru.

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat