🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
ONUNCU BÖLÜM
- DEVRİMİN ARKAPLANI
“Türk değişmez,” diye yazıyordu Sir Charles Eliot, 1908 yılında; “komşuları değişir, hudutları değişir, kanun kitapları değişir; fakat onun fikirleri ve hayat tarzı aynı kalır.” Bundan on sene sonra, Mustafa Kemal, değişmez denilen bu Türkün fikirlerini ve yaşayış tarzını kökünden değiştirme işine girişti. Başladığı sırada, Osmanlı İmparatorluğu, Müttefiklerin kazandığı savaşta, Amerikalı Yardım Komitesi’nin hesaplarına göre, harpte, kıtlıkta, salgınlarda ve katliamlarda verilen zayiatla birlikte nüfusunun aşağı yukarı dörtte birini kaybetmiş olmanın verdiği ağır bir mağlubiyetin acısını çekmekteydi. Mustafa Kemal, galip Müttefiklerin dikte ettikleri şartları kabul etmeyi reddetti; Ankara’da yeni bir hükümet kurdu, donatımı yetersiz bir ordu topladı ve üç yıl daha süren ve pek çok kan, ter ve gözyaşına mâl olan bir savaş sonunda, Türkiye’yi istilâ etmiş bulunan Yunan ordularını ülkeden attı. Bir an bile duraksamadan, bu defa da, Osmanlı İmparatorluğu’nun yoksul kalıntısından modern bir Batı milleti yaratmak gibi, dehşetli bir işe girişti. Altı asır hüküm sürmüş olan Osmanlı Hanedanı’nın otuz altıncı ferdi Sultan’ı devirdi; Hilafeti ilga ederek, bütün İslâm dünyasını dehşete düşürdü; bütün Şer’i Hukuk’u bir kalemde kaldırdı, yerine İsviçre Medenî Kanunu’nu ikame etti; çoğu okur yazar bile olmayan vatandaşlarına tamamen lâik bir tahsil vermek üzere, yeni bir mektep sistemi kurdu; onların Arap yazısını ellerinden aldı, alfabelerini ve dillerini değiştirdi; onları Batı kıyafetine soktu; asırlık esaretleri altındaki kadınları serbest bıraktı, onlara tam bir eşitlik tanıdı; erkeklere, şimdiye kadar büyük ölçüde Yunanlı ve Ermeni unsurların elinde bulunmuş olan ticaret ve sanayiyi yönetmeyi öğretti. Toynbee’nin sözleriyle, her buhranı, “çocuğu yüzme öğrenmesi için, boyunu aşan suya atma” şeklinde, “ya öldürür ya kurtarır” bir tedbire bağlayarak karşıladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, çocuk bazen boğulmadan da kurtulamadı; yurttaşları, hâlâ boylarını aşan bir suyun içinde çırpınmaktadırlar. Bununla birlikte, Mustafa Kemal, almış olduğu Atatürk— “Türk’ün Atası”— adını haklı çıkaracak kadar başarılı oldu.
Onun fevkalâde başarısı, bütünüyle misli görülmemiş bir hadise değildi. On sekizinci yüzyılda, Büyük Petro, Rusya’yı Batılılaştırmak için, bazı bakımlardan en az onunki kadar kasıtlı, hattâ daha sert tedbirlere başvurmuştu; hattâ bazı Osmanlı sultanları da, Atatürk’e giden yolu hazırlamışlardı. Bugün bu, tanıdık hale gelmiş bir hikâye çeşididir: Şark âleminin her tarafında milletler, Batı yollarını tutmaktadırlar. Komünist Çin de başka bir inkılâp deneyidir ve tarihte, çok daha derin neticeler doğuracağa benzemektedir. Bununla beraber, hiçbir ihtilâl lideri, bu kadar değişik cephede, Atatürk’ten daha hızlı ve daha ileri gitmemiştir. Hiçbiri, onun kadar ağır ve hasmane bir gelenekle boğuşmak zorunda kalmamıştır. Eliot, bu hükmünde pek de ahmaklık etmiş değildi; tıpkı, Türkiye’nin hiçbir zaman Türkler tarafından düzene konamayacağını düşünen Ramsay gibi, diğer birçok kimselerin ahmaklık etmemiş olmaları gibi; bunların hepsinin arkasında, yüzyıllara varan bir tarih birikmişti. Ve bu hikâyenin şimdi tanıdık bir hikâye hâline gelmiş olması, onu daha esaslı bir mânâ ile mühim kılar. Meselenin, modern medeniyetin temel meseleleri olduğunu meydana koyar.
Hikâyenin başlangıcı, pek ilham verici sayılmaz. Harpteki zaferler, Osmanlılara, Batı’ya karşı bir istihkâr duygusu vermişti; fakat bir asırlık bozgunların ardından, artık Batı’nın askerî üstünlüğünü idrak etmeye ve ondan bazı şeyler öğrenebilecekleri şüphesine kapılmaya başladılar. Öğrenmekte hayli ağır davrandılar. On sekizinci yüzyılda, bazı askerî ıslahatlar yapmaya çalışan bir sultan, Büyük Frederik’in muvaffakiyetinin sırrını, onun müneccimlerinin pek mahir kadro çalışmasında arıyordu. Daha da acı bozgunlar, Osmanlılara, Batı’nın tekniğini daha yakından inceleyip taklit etmeyi öğretmekte gecikmedi; fakat bu, daha sonraki bozgunları önleyecek derecede iyi yapılmış bir iş değildi. En mühim netice, askerî zümrenin, Batı tarzı tahsilin ilk unsurlarını alan zümre hâline gelmesiydi; bu sebeple, ileride yapılacak ıslahatlar, daha ziyade, İslâm’ın münevverlerinden değil, bu zümrenin içinden çıkacaktı.
Gelenekle ilk büyük kopuş, II. Mahmud (1808-1839) tarafından gerçekleştirildi; Yeniçerileri ortadan kaldıran padişahtı o. Geniş ölçüde yaptığı ıslahatlar arasında, sıbyan mekteplerinin ve bir posta teşkilâtının kurulması da vardı; fakat, sembolik bakımdan, daha da mühim olan, saray ve orduya, yarı Avrupai kılık ve âdetleri getirmiş olmasıydı. Askerlerine pantolonlarına çarpraz bir haç teşkil eden askı takmalarını (ki bu, kâfir damgası sayılıyordu) emrettiği zaman ve bir de, yine hor görülen Yunan başlığı olan fes’i zorla giydirdiği vakit, şiddetli bir mukavemetle karşılaştı. Bununla beraber, emirlerine umumiyetle itaat edildi. “Gâvur Padişah”, böylece, inatla eskiye bağlı olan Türklerin, aynı zamanda tepeden gelen emirlere uymaya da alışık olduklarını, Atatürk’ten önce göstermiş oluyordu.
Mahmud’un varisleri, Tanzimat diye anılan bir hukukî reform programını başlattılar; bu programın özünü, Müslümanlarla gayrimüslimlerin eşitliği teşkil ediyordu. Türk edebiyatı, memleketin gerçek hayatını realist bir surette ele alarak, Batı tesirini yansıtmaya başladı. Fakat tahsilli Türklerin çoğu, hâlâ dinî muhafazakârdı. Tanzimat, kısa zamanda, Babıâli’nin tumturaklı üslûbuyla kaleme alınmış, mânâsız vesikalardan biri hâline gelmiş bulunuyordu. Devamlı bozgunlar ve imparatorluğun gitgide daralması karşısında, kâfirlere verilen tavizler, daha didar olunmaya başlandı; Mahmud’un kendisi, Mısır’ı, Yunanistan’ı ve Kafkasya’yı kaybetmişti. Tepki, torunu ve 1876-1909 arasında hüküm süren meşhur II. Abdülhamid devrinde doruğuna vardı. Bu sultan, Batı’ya değil, İslâm’a yöneldi; Hilafet’i raftan indirip tozunu aldı ve bir Şark istibdatçısı gibi hükmetti. Emniyeti hususundaki hastalık derecesindeki vehimleri, onu, Osmanlı sultanlarının en baskıcısı hâline getirdi. Bütün imparatorlukta güvensizlik tohumları ekmek için, uçsuz bucaksız bir hafiye ve jurnalci şebekesi kurdu. Edebiyat ve tarih tedrisini, tehlikeli sayarak yasakladı; onların yerine, zararsız ve emin sayılan İslâm kelâmını koydu. Halkın dikkatini dağıtmak için, memurlarına, zaman zaman Ermeniler üzerinde katliamlar tertip ettirdi.
Bu kirli faslı, genç subaylar arasında teşekkül etmiş olan Jön Türkler hareketi kapadı. 1908’de, İttihat ve Terakki Cemiyeti adını taşıyan teşkilâtları, Abdülhamid’e bir ültimatom göndererek, ondan, Meşrutiyet Anayasası’nı ilân etmesini istedi; padişah da buna mecbur kaldı. Ertesi yıl, onu tahttan indirip, yaşlı kardeşini yerine geçirdiler. Memleket, “hürriyet” ve “millî irade” gibi yeni sözlerle çınlıyordu. Kutsal Kanun’un müdafileri olan ve bu “bilgisizlere” ve “Şeytanlara”, “Batı’yı körü körüne taklit ettikleri” için lanetler yağdıranlardan gelen protesto çığlıkları da memleketi çınlatıyorsa da, Jön Türkler, meşrutî bir hükümet kuracak kadar güçlüydüler. Sonunda, Pan-Türkizm denilen, Asya’daki bütün Türklerin bir birlik içinde toplanmasını hedef tutan yeni bir ideale sarıldılar. Bu da, Batı milliyetçiliğinin yanı sıra, Fransız muharriri Léon Cahun’un tesirini yansıtıyordu; Cahun’un, Moğol fatihlerini yücelten romantik romanları, Türkler arasında son derece rağbet buldu; onların, kendi geçmişleri hakkındaki kanaatlerini genişletti. Zira Osmanlı İmparatorluğu, kendisine “Türk” adını vermiyordu. “Türk” kelimesi, hattâ, şehirli olup kendilerine “Osmanlı” diyenler tarafından, safdil Anadolu köylüsüne takılan, biraz küçültücü bir lakap şeklinde kullanılıyordu.
Fakat Pan-Türkizm şeklindeki yeni slogan, Jön Türklerin, Osmanlı İmparatorluğu’nu modernleştirmekte ve kuvvetlendirmekte gösterdikleri başarısızlığın üstünü örten bir kılıftan ibaretti. Liberal Anayasalarını çok geçmeden çiğnediler; “İttihat ve Terakki”yi, muhalefeti susturmak suretiyle muhafaza ettiler. Balkan Harbi’nde yüz kızartıcı bir netice aldıktan sonra, Almanya’nın yanında bir macera olan Birinci Dünya Harbi’ne girmekle yaptıkları hata üzerine, Caliphliği öne sürüp “cihad” ilan etmelerinin de faydası olmadı; zira Araplar onlara sırt çevirdiler. Liderleri, bundan sonra gelen felâketlerle tamamıyla gözden düştü. Türk gururunun bu harpten kurtarabildiği yegâne şey, Mustafa Kemal’in, Çanakkale kahramanı olarak kazandığı şeref oldu; o, evvelce İttihat ve Terakki ile birlikte çalışmış, fakat cemiyetin liderleriyle arası açıldıktan sonra, kendini siyasetten çekip tamamen askerlik mesleğine vermiş bir subaydı.
Avrupa diplomasisinin bencilliği ve dar görüşlülüğü, şimdi ona fırsatını veriyordu. Galip Müttefikler, gizli anlaşmalar gereğince, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu vilâyetlerini değil, bizzat Türkiye’nin önemli bir kısmını da paylaşmaya giriştiler. Fransız kuvvetleri, İstanbul’a çıkarma yaptılar; yerli Rumlar tarafından alkışlandılar. (Şayet Rusya Bolşevik olup harpten çekilmemiş olsaydı, şehir ona verilecekti.) Daha fazla Fransız kuvveti, Güneydoğu Anadolu’yu işgal etti; İtalyanlar da Antalya bölgesine yerleştiler. Bir Yunan tümeni, İngiliz himayesinde, sözde asayişi temin için İzmir’e çıkarma yaptı; fakat gerçekte, Türkleri toplu hâlde öldürme işine girişmişlerdi. Osmanlı sultanlarının sonuncusu VI. Mehmed, müttefiklerin işgal etmekte olduğu batı Türkiye’nin büyük kısmını kesin surette kendilerine terk eden ve doğu vilâyetlerini de Kürtlerle Ermeniler arasında taksim eden Sevr Antlaşması’nı kabul etti. Bu zillet, Mustafa Kemal’in teşkil ettiği mukavemeti büsbütün kuvvetlendirdi. O, 1919’da, sultanın hükümetini, Türkiye’nin müdafaası davasında yetkisiz hale sokmak üzere, millî bir kongre toplamış ve bu kongrede, itaatsiz Arap vilâyetlerinin kaybına kayıtsızlığını ifade etmiş, fakat Türkiye’nin bizzat kendisinin mutlak istiklâlinde ısrar etmiş ve bunun için savaşmaya hazırlandığını ilân etmişti. Daha sonra karargâhını Ankara’ya nakletti; orada, 23 Nisan 1920’de, Yeni Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi ilk içtimaını yaptı.
Sultanın hükümeti, Milliyetçilerin âsi olduklarını ilân etti. Bir müftü de, itaatkârâne şekilde, onları öldürmenin yalnız caiz değil, aynı zamanda bir vazife olduğunu tasdik etti; Anadolu’nun her tarafında, “Hilafet Ordusu” diye bilinen nizamsız kuvvetler, bu vazifeyi yerine getirmeye çalıştılar. Güneyde Fransızlarla da çarpışmalar vardı. Fakat asıl savaş, Yunanlılarla oldu. Bu savaş, iki tarafın da baştan sona toplu vahşet hareketlerine giriştiği, bilhassa pis ve kanlı bir hesaplaşmaydı. Yunanlıların, intikam almak için öne sürebileceği uzun bir şikâyet listesi vardı ve kadim vatanlarını geri almak için savaştıklarına inanıyorlardı; buna göre de kâfi derecede şiddetle dövüşüyorlardı. Türkler ise, memleketlerini kâfir istilâcılara karşı müdafaa ediyorlardı. Yenilmeden, dışardan yardım umudu olmaksızın, kendilerinden çok daha iyi teçhiz edilmiş bir orduya karşı ayağa kalkmaları, onların daha kahramanca görünmesine yol açar. Vatanperverler, geceleri İstanbul’dan kaçıp, çoğu kere İtilâf devletlerinden cüretkârâne surette çalınmış cephane kâfilelerine refakat ederek, mazlum tarafın safına katılıyorlardı.^ Köylüler ve köylü kadınlar, bu kıymetli cephaneyi, karla kaplı dağların üzerinden, sırtlarında taşıyorlardı. Kemal, mevcut yiyecek, giyecek ve sair levazımın yüzde kırkına el koyup, ordunun hiçbir birlik olarak daha geriye çekilmeyeceğini, her birliğin, yan birliklere ne olursa olsun, düşmana karşı yüzünü dönük tutarak sonuna kadar mukavemet edeceğini emreden bir günlük emir yayımlayarak, bir buhranı bertaraf etti. Emir yerine getirildi.
^ Bu Türk tarih destanının birinci elden bir anlatımı, Türkiye’nin ilk modern kadınlarından biri olan ve Mustafa Kemal’in ordusunda onbaşılık yapan Halide Edib’in hâtıralarında yer alır. Halide Edib, sonradan onun diktatörce siyasetini tasvip etmediği için memleket dışına çıkmak zorunda kaldığından, onu ilâhlaştıranlardan değildir.
1920 yılında, Yunan ordusu Bursa’yı bir miktar aşan bir mıntıkayı işgal etmişken, Asya Türkiyesi’ndeki harekâtın sona erdiğini bildiren bir tebliğ yayımlandı; diploma’ların ve propaganda uzmanlarının kendine mahsus manasızlığıyla dokunmuş bir üslûpla kaleme alınmış bu tebliğde, Türklerin “dostları ve hamileri saydıkları Yunanlılara karşı mutlak bir itimat ve samimi bir minnettarlık gösterdikleri” ilâve olunuyordu. İki yıl sonra, bu ordunun dövülmüş bakiyesi, İzmir’de gemilerine sığınarak kaçıyordu. Kesin muharebe, Ankara’ya pek uzak olmayan, Gordium civarında verilmişti. İngiltere, Fransa ve İtalya, artık bu işin tamamından ellerini yıkamış, tarafsız olduklarını ilân etmişlerdi. Milliyetçilerle bir mütareke imzalanmasından sonra, Müttefikler, 1923’te, Kemal’in isteklerinin hemen hepsini karşılayan Lozan Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşma hükümleri arasında, Yunanistan’daki Türk ahali ile Türkiye’deki Yunan ahalisinin topyekûn yer değiştirmeleri de vardı. Yunanlıların yalnız İstanbul’da kalmalarına müsaade edildi.
Mustafa Kemal, Osmanlıların büyük payitahtına gönülden bağlı değildi; bunun da haklı sebepleri vardı. İstanbul, sakinleri tarafından sevilmiş ve hâlâ sevilmekte ise de, seyyahlar, Osmanlıların, oradan ayrılıp Asya’da yeni bir merkez bulmayı oldukça kolaylıkla telaffuz ettikleri haberini veriyorlardı. Büyük bir millet olmaları için, bunu yapmaları icap ettiğine dair bir efsane bile vardı. Belki bu efsane, göçebe geçmişlerinin duygusal bir yadigârıydı; belki de, kendilerini İstanbul’da gerçekten evlerinde hissetmedikleri duygusunun ifadesiydi; belki de, bu büyük şehrin, başından beri, onlar için bir musallat, omuzlarında bir yük olduğu yolunda, muğlak bir şuurdu. Burası, kozmopolit, imparatorluk başkenti bir şehirdi; artık nüfusunun yarısından azı Müslümandı; şehrin, bir yandan büyük bir ticaret yolunu denetimi yüzünden sayısız harplere sebep olması, öte yandan da ilk günden beri Osmanlıları Bizans tesirine açık hâle getirmesi ve Türkleri millî karakterlerinden uzaklaştırması, başından beri böyleydi. Atatürk’ün Yeni Türkiyesi, Türkler için kurulmuştu— Harry Luke’un tabiriyle, “Osmanlı İmparatorluğu’nun tâbi rrklarından, millî istiklâllerine son kavuşan millet” olan Türkler için. 1923’te onlar, buna uygun olarak, İstanbul’u bir taşra şehri mertebesine indirerek, Ankara’yı daimî başkent ittihaz etmek suretiyle, geçmişle bağlarını kopardıklarını dünyaya ilân ettiler. Bu yeni başkent, Anadolu’nun kalbinde, istiklâl harbini kazanmış olan savaşçıların vatanında yer alan, sahiden millî bir başkentti. Atatürk’ün burada kurmaya koyulduğu modern şehir, yeni Türkiye’nin bütün isteklerini, muvaffakiyetlerini ve çelişkilerini, tam bir şekilde sembolleştirir; çünkü yeni Türkiye, ağırlık merkezini doğuya kaydırmak suretiyle, yüzünü batıya çevirmiş bulunuyordu.
- YENİ BAŞKENT
Pausanias’a göre eski Ancyra, Frigya kralı Midas tarafından kurulmuş bir Frigya şehriydi. Adının “çapa” manasına geldiği inancı, buna uygun bir menkıbeye ilham vermişti. Bir diğer nazariye ise, adını bir Lidya kelimesindeki “konak yeri, menzil” mânasından çıkarmakta olup, şehrin tarihî geçmişine daha uygun düşer. Ancyra, her ne kadar Frigya şehri hâline gelmişse de, Hititler çok daha evvel oraya yerleşmiş bulunuyorlardı. Şehrin, onların Ankuwash’ıyla aynı olduğu kabul edilmiş ve başkentlerinden batı sahiline— muhtemelen, sonradan Perslerin Sardes’e uzanan Kraliyet Yolu hâline gelen— giden ana yol üzerinde yer aldığı ileri sürülmüştür. Her hâlükârda, burası bir Hitit memleketiydi; bu sebeple, şimdiki hâlet-i ruhiye, yani aradan üç bin yıldan fazla zaman geçtikten sonra, Küçük Asya’nın ilk defa yeniden içeriden idare edilmeye başlanmış olması, şehrin bugünkü durumunu hatıra getirir.
Ancyra’nın etrafını çeviren ve sonradan Galatya adı verilen mıntıka, kuzeyde Pontus’a ve güneyde Kapadokya’ya çok benzerdi.* Hititlerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Perslerin ve daha başka istilâcı kavimlerin hâkimiyetine girmiş eski kavimler diyarıydı; hiçbir zaman derinlemesine Helenleşmedi. M.ö. üçüncü yüzyılda gelip buralara yerleşmiş olan yağmacı Galatlar da çok şeyi değiştirmediler. Pek eski tanrıların meskenleri olan az sayıdaki eski şehirleri— Gordium, Pessinus, Ancyra— görece serbest bıraktılar ve buraları, yalnız başına, eski kudretli tanrıların siteleri olmaya devam etti; kendileri ise, köylü halk üzerinde kurdukları hâkimiyeti, tahkim edilmiş kalelerden yürüttüler. Zamanla Galatlar kendi Kelt adlarını bırakmakla beraber, zengin bir şehir hayatı yaratamadılar ve Romalıların üzerlerine yürüyüp onları ezmesinden kısa bir müddet sonra, sahneden çekildiler; üç şehir de, karışık köylü unsurlardan ibaret bir deniz ortasında küçük adacıklar olarak kaldı. Modern Ankara, Galatya’nın bugüne kadar görmüş olduğu en büyük şehirdir. Ancak hâlâ, etrafını, kökleri çok eskilere giden köylü halktan ibaret bir deniz sarmış durumdadır. Şehrin çok karışık geçmişinin bir hatırası, Hacı Bayram Selçuklu camiine bitişik Augustus Mabedi’nin kalıntılarıdır; bu mabedin, ilkin Pergamon’un Attalid hanedanı tarafından yapılmış bir tapınaktan devşirilmiş olduğu, sonra bir Bizans kilisesi hâline getirildiği ve alt kısımlarında bir Frigya mâbedinin temellerinin yattığı tahmin edilir. Cami’de Allah’a ibadet edenler, burada tapınmış bulunan bu kadar çok tanrının değişik kavimlerine mensup insanların kanından, hâlâ bazı izler taşıyor olabilirler.
İlk devirlerinde, Ancyra, Gordium ve Pessinus kadar ehemmiyetli değildi. Yükselişi, Roma devrinde, burası, Galatya eyaletinin başkenti yapıldığı zaman başlar. Romalılar’a minnettarlığının nişanesi olarak Ancyra, mevcut mabet içinde, Augustus’un hayattayken, yeni bir Augustus ve Roma kültü tesis etti. Şehrin sonrakini devrindeki inkişafı ise, Konstantin’in eserlerine borçludur; Ancyra, Konstantinopolis’ten Doğu’ya giden ana yol üzerinde bir menzil olduğu için, rakip şehirler ortadan kalktıktan sonra da varlığını sürdürdü. Diocletianus’un takibatı sırasında dinden dönenlerle ne yapılacağına dair meseleleri karara bağlamak üzere toplanan bir piskoposlar meclisini celp edecek derecede çabuk bir şekilde Hristiyan Tanrı’sına bağlandı ve daha sonra, İznik’te toplanacak Umumî Konsil için Konstantin’in ilk tercihi oldu. Bundan sonra, Arapların 838’de şehri yağmalamalarına kadar, ondan pek az bahsedilir. Dokuzuncu yüzyılın ilerleyen yıllarında, Bizanslılar, şehri geri alıp tahkim ettiler; Ancyra, Araplara karşı yürütülecek askerî hareketler için bir ileri üs olarak kullanılacaktı; Filistin’den getirilmiş mukaddes taşların, şehri daha sağlam kılacağı inancıyla, surların içine yerleştirildiği anlatılır. Bu taşlar, Selçukluları durdurmaya yetmedi.
Osmanlı idaresi altında, Ancyra, küçük taşra kasabaları arasında sayılıyordu. Yeni adı Angora olmuştu; daha ziyade, keçileriyle meşhurdu. Atatürk onu karargâh yaptığı zaman, yeni cumhuriyetin ileri gelenlerini baştan çıkaracak yahut yozlaştıracak sarayları yoktu; otel ve elektrik gibi imkânlara da sahip değildi. Bugün, eski iç kalenin surları içinde, bir tepenin üzerinde hâlâ dimdik ayakta duran ve iyi bir örneğini teşkil eden eski tip Türk kasabası, Cumhuriyet’in doğduğu çile ve gerilik atmosferini göz önüne serer. İç kalenin surları, Roma veya daha eski temeller üzerine kurulmuş, Bizans ve Türk işçiliğinin karışık bir yığını hâlindedir ve çoğu muhtemelen Filistin’den getirilmiş olan, pek çok eski taş parçalarını bünyesinde toplar; bazı evler, bu surların üzerine oturtulmuş vaziyettedir. İçerdeki kasaba, her türlü mimarî bakımdan göze çarpan bir binadan yoksun, dar ve eğri büğrü sokakların meydana getirdiği bir labirenttir.
Seyyahlar, buna rağmen, aşağıdaki ovada uzanan modern şehre göre, eski kasabayı daha ilgi çekici ve daha sevimli bulmaya meyyaldirler. Atatürk, başkenti bina etmek ve süslemek üzere, başta Almanlar olmak üzere, Yabancı mimarlar ve heykeltıraşlar davet etti; bunlar, oldukça göz alıcı, fakat pek hatırlanmayacak bir şehir için temel zemin hazırladılar. Ankara hâlâ büyümektedir ve hâlâ kendine mahsus bir üslûba kavuşmuş değildir. Alafranga badanayla ve kromajla bezenmiş burjuva şehridir; modern ev eşyasını olduğu gibi modasını da ithal eden yeni bir orta tabakanın evidir. Şehir, yabancının gözünde, Türkçe mânası bugün epeyce pejoratif bir renk kazanmış olan “kozmopolit” diye adlandırılan cinsten bir şehir izlenimi bırakabilir; yeni bir lügat, kozmopoliti, “millî ve mahallî rengi olmayıp, maksadına uygun düşen dış görünüşü benimseyen kimse” diye tarif ediyor. Bu tavrın tesadüfî bir misali, dekoru Greenwich Village’ın en aykırı Bohem kahvelerinden alınmış gibi görünen ve esas itibariyle, yemekleriyle fazlasıyla meşgul, hiç de Bohem ruhu taşımayan ağırbaşlı Türkler tarafından ziyaret edilen meşhur bir lokantadır. Ankara, Hititler ve Frigyalılardan bu yana, Anadolu’nun dünya kültürüne pek az şey kattığını hatırlatır.
Bununla beraber, modern şehir, fevkalâde bir millî gayretin mahsulüdür. Gerçek mânasıyla çağdaştır: ferah, temiz, geniş, iyi aydınlatılmış ve Türkiye’de seyahat edenlerin kıymetini çok iyi öğrendikleri, her türlü rahatlığı ve kolaylığı haizdir. Kaldırım kahveleriyle, İstanbul’dan daha güzel dükkân ve caddeleriyle, medenî bir başkent manzarası arz eder; kamu binaları arasında yepyeni bir üniversite, bir opera binası ve birinci sınıf bir müze yer alır. Şehir, biraz göz alıcı olmakla beraber, canlılık ve muhtemel kalıcılık havası taşır. Kenar mahallelerindeki pejmürde manzara bile, ona ayrıca bir vakar katıyor olabilir. Modern bir bulvardan yalnızca birkaç sokak ötede, iç kaleye kadar uzanan, pislik içindeki, tıkanmış bir taş döşeli yokuşu tırmanabilir ve oradan, otobüs biletinin parasını karşılamakta güçlük çeken fakirlerin, yama gibi serpilmiş kulübelerle kapladığı diğer bir yokuşa bakabilirsiniz; fakat bu manzara, beraberinde ister istemez getirdiği düşüncelerle birlikte, Ankara’yı, geri kalmış, yoksul bir memlekette, hangi enerji, gurur ve vecd ile inşa etmiş olduklarını daha iyi kavramanıza yardım eder.
Türkiye’nin her tarafında, fakat en ziyade İstanbul’da, yabancı ziyaretçiye, aynı heyecanlı sual sorulur: “Ankara’yı gördünüz mü?” Bu sualin mânasını, bir akşam karanlığı basarken, Ankara’ya giren, tıklım tıklım dolu bir karayolu otobüsünün içinde, bir kısmı evlerine dönen, bir kısmı da şehri ilk defa görecek olan yolcularla birlikteyken anladım. Otobüs, yolcuların heyecanlı sesleriyle çınlıyordu. Nihayet Ankara! Bu modern Galatyalılar için Ankara, sadece bir Washington değildi; aynı zamanda bir Monticello, bir New York, bir Hollywood’du— bir millî ziyaretgâh, bir harikalar şehri, geleceğin büyük metropolü. Her ne kadar başka yerlerden örnek alınmış, dolayısıyla ikinci elden bir şehir olsa bile, Ankara, sahici bir millî eserdir. Yeni Türkiye’nin bütünü— en iyi, en kötü ve orta hâl— burada kendini gösterir.
İç kalede eski kasabanın hâlâ ayakta durması ve aşağıdaki genişlemiş modern şehrin muhtelif semtlerine saçılmış, birden fazla kültüre ait eski kalıntıların bulunması, bu sebeple hoş ve yerindedir. Bunlar, önemli devamlılıklara olduğu kadar, belirgin zıtlıklara da işaret eder. Ankara’da, namaz vaktinde, işlek bir caddede secdeye kapanmış insanlar gördüğüm oldu. Türkiye, nihayet, geçmişiyle tam manasıyla bir kopuş gerçekleştirmiş değildir— hiçbir millet böyle bir kopuşu tamamen başaramaz. Onu anlamak isteyenler, gözlerini, Türkiye’nin hem reddettiği, hem de muhafaza ettiği gelenekler üzerinde tutmak zorundadırlar.
- ATATÜRK’ÜN İNKILÂPLARI
Yeni Türkiye’yi kurma süreci içinde Mustafa Kemal, birçok düşman edinmiş ve her iki bakımdan da, şahsiyeti hakkında, eserinin değerini karıştıran yahut saptıran aşırı hükümler ortaya atılmasına yol açmıştır. O, bir ilâh olarak tasvir edildi; öte yandan da manik-depresif bir canavar olarak anlatıldı. Bugün artık, onun başlıca hususiyetleri hakkında fazla tereddüt yoktur. Kesinlikle, ne dindar bir insandı, ne de mütevazı, yumuşak huylu ve tatlılıkla ikna eden türden bir kimse. Bilindiği gibi, sert içki içen, sert yaşayan; kumarı ve kadınları seven bir adamdı. Büsbütün zalim olmasa da, kendisi için tehlikeli gördüğü muarızlarını bertaraf etme hususunda acımasız davranmaktan çekinmemiş, kimilerini sürgüne göndermiş, kimilerini de astırmıştır. Olağanüstü bir enerji ve azim sahibi idi; bunun meşhur bir numunesi, 1927’de yaptığı ve o zamana kadarki faaliyetlerini bir bir gözden geçirdiği, beş gün süren ve günde yedi saat devam eden nutkudur. Onu, ister bir fanatik, ister bir idealist olarak niteleyiniz; şurası inkâr götürmez ki, o yalnız büyük bir lider değil, aynı zamanda milletine olduğu kadar kendisine de sarsılmaz bir iman besleyen samimî bir vatanperverdi. Sırf şahsî ihtirası yahut vicdan tanımazlığı olan biri, onun giriştiği reform programını yürütmeye kalkışmazdı. Bu program, onun samimî inancını— buna ister aydınlanmış deyiniz, ister safça— pek açık bir şekilde ortaya koyar; kendisinin “medeniyetin yüce emirleri” diye tarif ettiği ve modern Batı’nın temsil ettiği inancı: “Medenî olacağız ve bununla iftihar edeceğiz,” demişti milletine. “Bakın dünyanın geri kalan Türk ve Müslümanları ne hâlde!”
Osmanlı tarihinin verdiği ders, yalnız ordunun modernleştirilmesinin kâfi gelmediğini ona öğretmişti. Baştan ayağa, hükümeti, ekonomiyi, tekniği, tedrisatı, kıyafeti— kısacası milletinin bütün zihniyetini— modernleştirmek, bütünüyle değişmek icap ediyordu. Buradaki en büyük mâni, açıkça İslâm’dı: Tâbilerinin siyasî, fikrî ve içtimaî hayatlarını tepeden tırnağa sarmış, sakalın kesilişine kadar günlük yaşayışlarını tanzim eden bir din… Atatürk’ün Büyük Millet Meclisi’nden geçirdiği inkılâplar içinde, çoğunun hedefi, İslâm’ın insanlar üzerindeki nüfuzunu kırmak ve teokrasinin bütün izlerini ortadan kaldırmak oldu.
1924’te, tek bir içtima içinde, Hilafet ilga edildi, hanedanın bütün fertleri sürüldü, maarifin devletin kontrolü altına alınmasına ve şer’î mahkemelerin kaldırılmasına karar verildi. Ertesi sene, dindar Müslümanları daha da sarsan bir kanun çıkarılarak, bütün erkeklerin fes yerine şapka giymeye mecbur tutulması kararlaştırıldı— şapka, onların gözünde, kâfirlerin iğrenç bir alameti idi. “Köşeli başlıkları da içine alan, medenî dünyanın milletlerarası kıyafet tarzını kabul edeceğiz,” demişti Atatürk, bir nutkunda; fakat gizli maksatlarından biri de, namaz kılmayı güçleştirmekti; çünkü siperli başlıklarla alın secdeye varmak zordu. Aynı zamanda, kadınların peçe takmaları ve bir erkek yanlarından geçerken başlarını çevirmeleri yahut yerde büzülüp oturmaları adetlerine de hücum etti. “Beyler, medenî bir milletin ana ve kızları, bu garip tavrı, bu barbarca oturuşu mu alırlar?” Böylece Atatürk, tarikatların tasfiyesi ve şeyhlerinin kerametli türbelerinin kapatılması; gülünç İslâm takvimi yerine Gregoryen takviminin kabulü; devletin resmî dini olarak İslâm’ın kaydının kaldırılması ve dinin siyasî bir vasıta olarak kullanılmasının vatana ihanet sayılması; kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi ve boşanma salâhiyetinin erkekler kadar onlara da tanınması; Arap tarzı isimlendirme usulü yüzünden çoğu fertte bir soyadı bulunmadığı için, bütün Türklerin birer aile adı alma mecburiyeti getirildiği sırada, kendisinin de Kemal Atatürk adını alması; din adamlarının sokağa ruhban kıyafetiyle çıkmalarının yasaklanması; Ayasofya gibi bir mukaddes camiin müze haline getirilmesi; resmî tatil günü olarak Pazar’ın kabul edilmesi^ gibi devamlı tedbirlerle yoluna devam etti.
^ Müslümanların cuması, dinî bakımdan haftanın mübarek günü olmakla beraber, iş bakımından resmî istirahat günü sayılmaz. Müslümanlar, Tanrı’nın, dünyayı yarattıktan sonra dinlenmeye ihtiyacı olduğu fikrinden tiksinirler.
Atatürk’ün İslâm’a indirdiği en tesirli darbelerden biri, Arap harfleri yerine Latin harflerinin kabulü ve bir diğeri de Türk dilinin ıslahı oldu. Onun tarafından tayin edilen hususi bir komisyon, fonetik bir Türk alfabesi hazırladı; bunun üzerine Büyük Millet Meclisi, bütün kitapların bu alfabe ile basılmasını mecbur kılan bir kanunu derhal tasdik etti. Mekteplerde, artık, Cebrâil’in Kur’an’ı Hz. Muhammed’e bu harflerle yazdırdığı ve İslâm klasikleriyle bütün dinî literatürün kaleme alındığı yazı ve dil öğretilmiyordu. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu, bundan sonra, dili arındırmak için işe koyuldu; sözlükteki pek çok Arapça kelimenin yerine eski Türkçe kelimeler yahut yeni türetmeler almak suretiyle, onları tasfiye etmeye çalıştı. Bunun neticesinde, genç nesil, tek hamlede, bütün dinî ve edebî mirasından koparılmış oldu— ki bu, Atatürk’ün tam da istediği neticeydi. Yaşlı nesle mensup okur yazar Türkler, günlük ihtiyaçlarında (ve hâlen de) Arap harflerini kullanmakta devam ettilerse de, gazeteleri takip edebilmek veya hususiyle devlet hizmetinde kalmak istiyorlarsa, yeni Türkçeyi öğrenmek zorunda kalıyorlardı. Aynı hamle ile, Atatürk, onları resmî bakımdan da okuma yazma bilmez hâle getirmiş oluyordu.
Şüphesiz, aldığı tedbirlerin isabeti tartışmaya açıktır; bu tedbirlerin kalıcı başarı derecesi ise, çok daha fazla tartışma konusudur. Fakat bugünkü Türkiye’nin durumuna geçmeden önce, Atatürk’ün başarısının bazı temel mânalarını gözden geçirmemiz yerinde olacaktır. Tarihi yapan anonim, şuursuz kuvvetlerin varlığının fazlasıyla bilincine varmış bulunuyoruz ve bugünkü geniş dünya sahnesi karşısında, kendimizi onların merhametine terk edilmiş çaresizler gibi hissetmeye meyyaliz. Atatürk, büyüklüğün hâlâ bir şey ifade ettiğini gösterdi. Yeni Türkiye, Anadolu köylüsünün sabrı ve kahramanlığı ve daha sonra da itaatkârlığı sayesinde mümkün olmuşsa da, her şeyden önce onun şahsî eseridir. Daha geniş mânada o, insanların hâlâ tarihlerini şuurlu düşünce ve iradeleriyle yapabileceklerini gösterdi. Geriye dönüp bakıldığında bile, onun başarıyı elde edişinde hiçbir kaçınılmazlık yoktur; tarihte bundan daha zor tahmin edilebilecek mühim bir olay bulmak zordur. Bunun neticesi olarak, yalnız “zamanların” değil, insanların da değişebileceği ortaya çıkmış olur. Geniş hudutlar içerisinde insanlar, yeni şartlara, bilhassa ihtilâl devrinde mecbur oldukları değişmelere, şuurlu surette yeniden uyum sağlayabilirler ve bunu yapmaktadırlar. Realizm adına, “yeni muhafazakârlar”, şimdi, eski nakaratı tekrarlamaktadırlar: İnsan tabiatı değişmez; insan tabiatı her yerde aynıdır ve onun esası, aslî günahtır. İnsanları, (dinle bile) melek hâline getirmenin kabil olmadığını kabul etmekle beraber, Atatürk, sosyal değişmenin vasıta ve hedefleri ile, önünde dikilen belirli kültür maniaları meselesini, bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.
“Yeni Hayatlar İçin Eski Dünyalar” adlı eserinde Margaret Mead, Yeni Gine’nin Manus yerlilerinin şaşırtıcı başarısını tahlil etmiştir; bu kavim, yalnızca bir nesil içerisinde, binlerce yıllık tarihi kaydetmiş ve ilkel kültürlerini bilerek, demokrasi, oy hakkı, mektep, para, tıp, kilise ve ferdî mesuliyet gibi unsurları ihtiva eden, modern mahiyette bir kültüre dönüştürmüştü. Mead’in işaret ettiği mânâ şudur ki, hızlı değişme, yalnız mümkün olmakla kalmayıp, geleneksel hikmetin telkin ettiği, kısmî ve tedricî değişmeye göre daha da arzu edilir olabilir. Burada biraz orayı yama yapmak, şuraya biraz aşı yapmak, bir başka köşeyi budamak ve tadil etmek ve bu arada, aynı derecede yeni aksaklıklar ve uyumsuzluklar yaratmak yerine, maksatlı bir topluluk, bütünü bir anda değiştirmeye, geçmişin sürekli hatırlatmalarından kurtulmaya ve bütün halinde yeni bir alışkanlıklar takımını geliştirmeye çalışmakla çok daha başarılı olabilir. Mead, bunun, Amerika’nın dersi ve şerefi olduğuna inanır: Yani, “yeni bir memleket” olarak, milyonlarca muhacirin, bir anda, kökten değişmiş bir hayata uyum sağlamaya başladıkları bir memleket olduğu için… Onların bu uyum derecesi, dünyanın geri kalanına, “insanların, hızlı bir şekilde, sevinç içinde, ne deliliğe kapılmadan, ne zor kullanmadan ve kendi serbest iradeleriyle değişebilecekleri” inancını, Amerika’nın en kıymetli armağanı hâline getirmiştir. Mead’in yorumuna göre, Atatürk, biraz farklı bir problemle karşı karşıyaydı; o, bir “yeni dünya”yı değil, bir “eski dünyayı” yeniden kurmak zorundaydı; başlangıçta zorla, daima da az çok cebir kullanarak… Fakat onda da Amerika’nın sahip olduğu temel iman vardı ve Manus kavminin benimsediği temel siyaseti tatbik ediyordu: Cemiyetini her cepheden açmaya ve bütünüyle Batılı hâle getirmeye çalışıyordu.
Şimdi, Türkiye’nin bir nesil içinde baştan başa Batılılaşmasının tasavvur edilmesi bile mümkün değildir. Mead Hanım’ın kendisinin işaret ettiği gibi Manus’ların “modern” kültürü henüz muhteva bakımından zayıftır ve bu haliyle de büsbütün tutarlı değildir. Onların tecrübesi, çok daha eski bir geleneğe, çok daha karmaşık bir kültüre, çok daha büyük maddî ve fikrî ihtiyaçlara sahip büyük bir millet için güvenilir bir rehber sayılamaz. Bununla beraber, bu yaklaşım sayesinde Atatürk’ün bütün programını, yeni Türkiye’nin temel meselelerini ve onun eksikliklerinin başlıca sebeplerini, “aslî günah”ın ötesinde, daha iyi kavrayabiliriz. Nihayet bu yoldan kendi hayatımızdaki benzer meselelere de getirilmiş bulunuyoruz.
“Son birkaç yılda kendimizi kurtarabilmişsek,” diyordu Atatürk vatandaşlarına, “bunu zihin yapımızdaki değişmeye borçluyuz. Artık bir daha duramayız. Ne olursa olsun, yolumuza devam edeceğiz; geri dönemeyiz. Devam etmek zorundayız; başka çaremiz yoktur.” Bugün hepimiz için de hâl böyledir: daha basit bir cemiyete geri dönüş yoktur, yerinde saymak da imkânsızdır. Hür bir cemiyeti tanımış ve onu benimsemiş olanlarımız, artık kendi rızalarıyla onun değerlerinden vazgeçemez, kulluk hayatına razı olamaz, cehaletin saadet olduğuna gerçekten inanamazlar. Ve hürriyetlerimizi kaybedebileceğimizi pek iyi bildiğimize göre, Atatürk’ün —belki biraz saf bir yüceliş içinde— “medeniyetin yüce emirleri” diye adlandırdığı şeyi, yani kendi medeniyetimizi yeniden gözden geçirmemiz yerinde olur. Bugün Batı medeniyetinden nefret etmek yahut ondan ümidini kesmek bir moda hâline gelmiştir. Arnold Toynbee, onun bütün ayırıcı başarılarının sadece “putperestliğin boş tekrarı” olduğunu ilân etmek suretiyle bir nevi hâle kazanmıştır. Yeni Türkiye’nin hem başarılarını hem de başarısızlıklarını gözden geçirirken, bu medeniyetin yaratmış olduğu değerleri belki daha çok takdir etmeye gelebiliriz.
- BUGÜNKÜ TÜRKİYE; BATI VE ŞARK
Toynbee, esas ülküsü “putperestliğin ikinci elden bir tekrarı”ndan ibaret olan bir memleket için, biraz garip sayılabilecek bir sempati göstermiştir. Bu sempatinin açık sebebi, maceranın ilk günlerinde sahnede bulunması ve o günlerin heyecanı içinde kendi dinî tezini bir an için unutabilmiş olmasıdır. Bugün Batı’dan gelen bir ziyaretçi, Türkiye’nin yoksulluğu ve geri kalmışlığı karşısında daha çok müteessir olmaya, eğer kâfi derecede kalırsa de, resmî mekanizmasından bıkıp usanmış bir hâle gelmeye daha ziyade elverişlidir. Fakat bu memleketin kaydettiği hayret verici ilerlemeyi takdir edebilmek için, Osmanlı Türkiyesi’ne dair seyyahların bıraktıkları tasvirleri okumak kâfidir. Atatürk hemen hemen sıfırdan işe başlamak zorunda kalmıştı.
Osmanlıların en yakın mirası, asırlarca en ilkel usullerle ziraat yapmış olan okuma yazma bilmez bir köylü kitlesiydi. Bunların çoğu, bir öküz yahut bir fazla kadın sahibi olmaktan fazla bir şeye heves etmezdi. Genellikle kendi kendine yeten köyün ihtiyacından daha fazla üretmek için bir teşvik yoktu. Memlekette hakikaten iyi yollar mevcut değildi; ancak birkaç bin mil kadar geçilebilir yol bulunuyordu. İstanbul’dan çıkan bir demiryolu vardı; bu hat iki ana kola ayrılıyor ve birkaç küçük şube hattı fırlatıp atıyordu. Daha geniş bir piyasa ile temas imkânı olan köylülerin, ellerindeki fazlayı değerlendirecek bir konserve sanayii yoktu. İlme yabancı ve askerî teknikten başka her şeye kayıtsız kalan bir memlekette, kendilerine daha ileri usulleri öğretecek teknisyenler bulunmuyordu. Trahom, sıtma ve tifo gibi hastalıkların avı hâlinde yaşıyorlardı; sıhhat kaidelerini bilmeyen ve umumi sağlığa kayıtsız kalmış bir memlekette idiler. Dinleri onları kaderciliğe ve değişmeye karşı husumete sevk ettiği için, daha da uyuşuk bir hâle gelmişlerdi.
Şehir Türkiyesi daha ziyade okumuş ve kültürlü idi, fakat modern ölçülere göre hemen hemen aynı derecede geri kalmıştı. Osmanlılar, dokumacılık dışında anılmaya değer hiçbir sanayi geliştirmemişlerdi. Madenleri, inşa etmiş oldukları demiryoluna sahip bulunan ecnebiler işletiyordu; Türkler bunlardan nefret etmeyi öğrenmişlerdi ama fazla bir şey daha öğrenmemişlerdi. Ticaretin aşağı bir iş olduğuna inanarak yetişmiş olduklarından, teşkilât kurmak ve idare etmek hususunda pek az tecrübeleri vardı. Birkaç kişi, Batı tarzında bir tahsilin unsurlarını veren birkaç mektebin yardımıyla serbest mesleklere girebilmişti, fakat tahsil yine aşırı muhafazakâr ulemanın hâkimiyeti altındaydı. Askerlik ve dinî mesleklerin ötesinde başlıca imkân sahası, Osmanlı bürokrasisiydi. Kök salmış rüşvetçilikten başka, idare sistemi bir israf ve verimsizlik nümunesiydi; hem çok merkezîleşmiş, hem de bir o kadar koordinasyonsuz, neredeyse sırf “idare-i maslahat” denilen tek siyaseti beceriksizce yürütmek için yaratılmış gibiydi. Gayesi, plan yapmak, teşebbüse girişmek veya işleri yürütmekten ziyade, yalnız toplamak ve kontrol etmekti; dayandığı umumi güvensizliği bizzat besleyen usulleri, her türlü işbirliğini fiilen kırıyordu. Ferdi teşebbüse yahut müsbet faaliyetlere hemen hiç meydan bırakmıyordu. Bütün bu makine, başlıca, Türk kitlelerinin bir hükümet tasarrufunu bir ilâhî tasarruf gibi görmeye alışmış bulunmaları yüzünden ayakta durabiliyordu. Onlar, her ikisinin de keyfî olmasını bekliyor ve ne birine, ne ötekine karşı söz hakkı olduğunu düşünüyorlardı.
Bütün bunların neticesi olarak, Osmanlı Türkiyesi, idare, kültür, teknik ve maddî refah bakımından, Roma’nın Asia eyaletinden açıkça aşağı bir seviyede idi. Yalnız İstanbul ve belki Rum İzmir’i, eski çağların büyük şehirleri ile kıyaslanabilir. Atatürk, Batı’nın bilgi ve maharetinden faydalanabilmişti, fakat ekseriyeti tecrübesiz, yetişmemiş ve kendisinden beklediği şeylere hiç hazırlanmış olmayan bir halkla çalışmak zorundaydı.
Burada, memleketin kaydetmiş olduğu maddî terakki hakkında —Türkiye’de hiçbir zaman büsbütün güvenilir ve her zaman yeni olmayan— istatistikler vermeyeceğim: işletmeye açılan maden kaynaklarını, kurulan sanayii, demiryolu şebekesini ve ticaret filosunu, sulama ve istimlak projelerini, yapılmış yeni ve düzeltilmiş yolların kilometrelerini, traktör, kamyon ve otobüs sayısını ve saireyi sayıp dökmeyeceğim. Benim maksadım bakımından yalnız şunu belirtmem kâfidir ki, Türkiye’yi arada bir ziyaret eden bir yabancı, Batı medeniyetinin sağladığı maddî imkânları küçümsemekten vazgeçebilir. Artık memleket içinde, birkaç sene evvel yalnız kağnıların geçmesine elveren yollarda, otobüs veya otomobille nispeten rahat dolaşabilmektedir. Uçakla seyahat edebilmekte ve eski denizci Yunanlıların bu mucizeler karşısında nasıl hayretler içinde kalacaklarını düşünmektedir. Birçok kasabanın yeni elektrik tesislerinden veya soğutma istasyonlarından niçin gurur duyduğunu anlayabilmektedir. Tıp ve halk sağlığı hizmetlerinin nimetlerini fark edebilmektedir. Bir zamanlar tam bir cehennem olan bölgelerden, meselâ sıtma, büyük ölçüde kaldırılmıştır. Sıtma, hor görülen bedeni zayıflatır ama ruhu ne daha saf ne de daha yüksek yapar.
Türkiye’nin sosyal sahadaki ilerlemesi daha parçalı ve düzensiz olmuştur; lâkin İslâm âleminin geri kalan kısmına bakıldıktan sonra bu da daha etkileyici görünür. İslâm dünyası da beş asırlık fikrî uyuşukluktan uyanmaya başlamıştır. Batı ilmini ve tekniğini benimsemektedir; istiklâl fikirleriyle ve bazı yeni siyasî fikirlerle çalkalanmaktadır; bilhassa kadınların mevkiinde bir ıslah olmak üzere, bir takım ıslahatlar yapmıştır. Bununla beraber, İslâm memleketlerinin umumi refah yolunda kaydettikleri terakki pek azdır. Geri kalmışlıklarının en açık sebebi, idareci sınıflarının ahlâkî ve fikrî mahdudiyeti, yahut daha açık bir ifade ile, onların içtimaî ve siyasî bünyelerinin çürüklüğüdür. Arap dünyasının samimî müdafii Edward Atiyah, temel kötülükleri şöyle sıralamaktadır: “Ekseriyeti teşkil eden kitlelerin fakirliği ve cehaleti… kalabalık yığınların sıhhat ve refahının pek az gözetilmesi… büyük tüccar ve büyük toprak sahiplerinin bencilliği ve sinizmi… bu sağlıksız içtimaî hâlden doğmuş ve onu aksettirmiş olan hükûmetlerin verimsizliği ve rüşvetçiliği.” İslâm’ın ıslahatçıları —ki bunların çoğu Batı tahsili görmüş orta sınıf mensuplarıdır— bu fena hâlin dinle hiçbir alâkası bulunmadığını hâlâ iddia etmektedirler; ne var ki, hiç olmazsa dinî hükümran sınıfının bunda bir payı vardır. Ulema, ekseriya zengin ve nüfuzlu zümrelerle el ele veren, aydınlanma ve ıslahat teşebbüslerine tipik bir sûrette düşman, kökten muhafazakâr kimseler olarak kalmaktadır.
Buna mukabil, lâik Türkiye harikalar yaratmıştır. Hükûmeti nispeten mesuliyet sahibi ve büyük çapta rüşvetten azadedir. Toprak reformlarının muvaffakiyet derecesi münakaşaya açık olmakla beraber, köylülerin —hâlâ nüfusun büyük ekseriyetini teşkil eden bu kütlenin— umumiyetle Osmanlı devrindekinden ve bugün diğer İslâm memleketlerindekinden daha iyi durumda oldukları hemen hemen şüphesizdir. Türkiye’de büyük toprak sahibi sayısı daha azdır, fellah denilen cins köylü çok daha azdır; zenginle fakir arasındaki uçurum da o kadar geniş ve sabit değildir. Köylü, artık buğday mahsulünü sübvanse eden ve onu gelir vergisinden muaf tutan bir hükûmeti tabii bir düşman gibi görmemektedir. Son yıllarda birçoğu, radyo satın alacak kadar zenginleşmiştir; böylece artık bütünüyle köy dünyasına kapalı kalmamaktadırlar. Çocuklarının, köylü statüsü içinde kalmayıp hakikî birer çiftçi olabilmeleri için çok daha büyük bir imkân doğmuştur. Okuma yazma bilmezlik, köy eğitimi sahasında yapılmış orijinal bir tecrübe ile hayli azaltılmıştır; Köy Enstitülerinde kabiliyetli öğrenciler devlet hesabına yetiştirilmekte ve sonra öğretmen sıfatıyla köylere geri gönderilmektedir.
İslâm geleneği göz önünde tutulursa, en şaşırtıcı olan, kadının hürriyetidir. Büyük şehirlerde kadınlar fiilen serbest bir hâle gelmişlerdir; birçoğu, zihniyet bakımından analarından, hattâ İslâm’ın “insan tabiatı” anlayışından çok farklıdır. Hâlâ erkeklerin hâkim bulunduğu bir dünyada tam mânasıyla fırsat eşitliğinden faydalanmıyorlarsa da, serbest mesleklerde Amerikan kadınlarının henüz elde edememiş oldukları derecede geniş imkânlara sahiptirler; ticaret ve sanayi sahasında ise erkeklerle aynı ücreti almaktadırlar. Böylece bir orta sınıfın inkişafına yardım etmektedirler. Böyle bir sınıf, hem Batılılaşma için ve —Marx ne derse desin— hem de sıhhatli bir demokrasi için zarurî görünmektedir.^
Bununla beraber, yeni orta sınıf Türkiye’de hâlâ küçüktür ve tabii olarak kendinden pek emin değildir. Gösterişçi tüketimin safça şekillerine sapmaktadır; ilk elektrikli buzdolabını, meselâ salonuna koymaya meyyaldir. Şüpheli zevki, Ankara’da ve taşra vilâyet merkezlerinde dikilen gösterişli resmî binalarda ve âbidelerde tezahür eder. Bu binalar, zevk meselesinden daha ciddi bir meseleye de parmak basmaktadır. Aşırı pahalı oluşları, millî gururun bir ifadesi yahut kendine güveni teşvik vasıtası diye mazur gösterilebilirse de, bu, daha acil ihtiyaçlardan fedakârlığı gerektirmiştir. Şık bir hastanenin kadrosu, büyük ihtimalle yetersiz ve kötü yetişmiş olacaktır. Sanayileşme için hazırlanmış iddialı program, memlekette henüz bir tek tayyare yapılmamışken, tayyare motoru fabrikasını bile içine almak üzere, ağır sanayi üzerinde toplanmış; buna karşılık, gıda işleme gibi daha mütevazı fakat potansiyel itibarıyla çok daha faydalı olabilecek sanayi kolları ihmal edilmiştir. Umumiyetle Türkiye, esastan çok şekle ve görünüşe ehemmiyet vermiştir. Bunun içindir ki, neticede şekil de zarar görmüştür.
Ankara’dan ayrılır ayrılmaz, insan kendini birkaç bin yıl geriye, ilkel bir köy kültürünün içine yolculuk eder bulur. Anadolu köylüsünün çoğu, hâlâ, toprağı tahta bir çubuk veya sabanla sürerek, harmanı dövme tahtasıyla döverek, mahsulünü kağnılarla taşıyarak kıt kanaat geçinmektedir. Kerpiçten yapılmış, birbirine sokulmuş, renksiz küçük köylerde otururlar. Türk kasabalarında birkaç süslü cadde, yalnız diğer sokakların pejmürde ve pis hâline daha çok dikkat çekmeye yarar. Kanalizasyon hâlâ ilkel seviyededir ve tıpkı ziraat gibi, modern medeniyetin vazgeçilmez maddî temellerini kuracak olan âlim, teknisyen, mühendis ve usta işçi noksanlığını açıkça aksettirir. Türkler bu sahada da esas meseleler üzerinde yeteri kadar toplanamamışlardır.
Devam eden yoksulluk ve geri kalmışlık aslında hiç de şaşırtıcı değildir. Çok daha mühim olan, bunları aşmak için gösterilen gayret ve bu gayretin derecesidir. Atatürk’ün söylediği gibi, bu gayret bugün de devam etmektedir. Türkiye, Rusya’ya karşı istiklâlini teminat altına almak için zarurî saydığı büyük daimî ordusuna rağmen, bu gayreti sürdürmektedir. Bununla beraber, bu gayreti takdir ederken, maddî kaynakların darlığının dışında, onu engelleyen başlıca mâni’aları da düşünmeye mecburuz. Atatürk, bize metni kendisi vermiştir. Türkler, demişti, zihin yapılarını değiştirerek kendilerini kurtarmışlardı. Maddî değişmelerden ve yeni içtimaî şekillerden —ki bunlar umumiyetle istatistik yığınları içinde ihmal edilir— daha mühim olan, bugün halkının zihin yapısıdır.
Margaret Mead’in belirttiği gibi, Manuslar halkın değişmeye sadece boyun eğdiği yolundaki yaygın kanaati yalanlarlar; onlar değişmeyi tam mânasıyla istemişlerdi. Atatürk de öyle. Mühim bir sual, çoğu Türklerin de, o zaman veya bugün, aynı şekilde isteyip istemedikleridir. Onlar, Batı medeniyetinin maddî imkânlarını açıkça istemektedirler; onun kültürel nimetlerinin birçoğunu da istiyor görünmektedirler; hürriyetlerini istediklerini düşünmekten hoşlanmaktadırlar; fakat acaba bu maddî imkânları meydana getirmek için lâzım gelen alışkanlıkları, bu değerleri gerçekleştirmek ve bu hürriyetleri teminat altına almak için lâzım gelen zihniyeti de istemekte midirler? Hakikaten Batılılar gibi olmak istiyorlar mı? Elbette böyle olmaları şart değildir; kendi kurtuluş yollarını daha iyi usullerle de bulabilirler. Fakat Atatürk’ün metnine bağlı kalırsak, acaba hâlâ “öteki Türk ve Müslümanlardan” farklı olmak istiyorlar mı? Bu sual, derhal temel bir paradoksa götürür bizi. Atatürk’ün programının arkasındaki başlıca itici kuvvet, onun samimiyetle, anlaşılabilir sebeplerle, Batı’nın tasvibiyle benimsediği ve ilk başarılarına büyük ölçüde yardım etmiş olan bir mefkûre idi; fakat aynı mefkûre, gitgide, başlıca gayelerine ters düşmeye başlamıştı. Bu da milliyetçilikti.
Atatürk’ün dâvası tabiî olarak şiddetli bir mukavemet uyandırdı. Dindar Türkler, (yüzyıl önce aynı derecede nefret ettikleri) feslerine en şiddetle sarıldılar; yeni kanuna açıkça karşı koydukları için birçok “mukaddes adam”ın asılması icap etti. Bursa’da “Müslüman Dininin Müdafaası İhtilâl Komitesi” yeter derecede karışıklık çıkararak yeni idamların yolunu açtı; İzmir civarında ise bir derviş, “dinsiz Cumhuriyet” aleyhindeki bir nümayişi dağıtmaya çalışan genç bir zabitin başını kesmek suretiyle yeni Türkiye’ye bir şehit temin etti. Atatürk, muhtemelen, milletine milliyetçiliği bir nevi ikame din olarak sunmamış olsaydı, inkılâplarını bu kadar ileri götüremezdi. “Biz Türkler,” diyordu, “tarih boyunca hürriyet ve istiklâl timsali olmuş bir milletiz”; ve milleti, bu asılsız iddiaya inandırdı. Onun, İslâm dünyasının geri kalan kısmına nazaran bir üstünlüğü de şurada idi ki, Türkler hiçbir zaman ecnebi tahakkümü altında “yerli” durumuna düşmemişlerdi. Osmanlı İmparatorluğunun uzun süren hastalığı boyunca, en azından istiklâllerini muhafaza etmişler ve bununla beraber tabiatlarından gelen bir “hâkim kavim” oldukları kanaatini de taşımışlardı. Aynı zamanda Atatürk, dâvasını, Pan-Türkizm’i Pan-İslâmcılıkla birlikte reddederek, Orta Asya’nın muhtelif Türk lehçesi konuşan halklarını birleştirmek hülyasını bir tarafa atarak, imparatorluk emellerine karşı ikazda bulunmakla daha sade ve daha açık hâle getirdi. Onun şiarı, yine “Türkiye Türklerindir” oldu.
Bu, İnkılâp ve Cumhuriyet’in ilk günlerinde gerçekten ilham verici bir mefkûre idi. Fakat daha o zaman bile bedeli pek ağır oldu. Şark vilâyetlerindeki Kürtler, milliyetçilik mikrobuna tutulmuşlar; başarısızlıkla neticelenen bir isyanla istiklâllerini aramışlar ve bir milyonu aşkın “dağ Türkü” arasında derin bir kin bırakmışlardır. Türk milletinin övülen birlik ve kuvveti, memlekette kalan Rum ve Ermenilere karşı yapılan ayırımcılıkla da tekzip edildi; onları devlet hizmetinden dışarıda bırakmakla, memleket kendisini çok lâzımlı bir kabiliyetten mahrum etmiş oldu. Türklerin bizzat kendileri de, Atatürk’ün teşvikiyle, âlimlerinin onlar için muhteşem bir mazi imal etmeye başlaması üzerine, bir büyüklük vehmi hastalığına tutulmuşlardır. Türklere, medeniyetin müellifleri oldukları, Türkçenin de bütün dillerin anası bulunduğu öğretiliyordu. Bunun bir delili, Sümerler’in ve Hititler’in Türk sayılmasıydı (bu efsane, bugün iki büyük millî bankanın, Sümer ve Eti’nin adlarında yaşamaktadır). Diğer delil de, destanı onların icat etmiş olmasıydı: her ne kadar bir destan yazmaya hiç lüzum görmemişlerse de, ilk destanları ilham eden kahramanlıklar onlarınkilerdi. Bu saçmalıklar artık eskisi kadar makbul sayılmamakla beraber, Atatürk’ün vadettiği “arz-ı mev’ûd”dan hâlâ çok uzak bulunan bu milletin içinde, büyük bir kendinden memnunluk ve muhafazakârlık tortusu bırakmıştır.
Türkiye, Atatürk resimleriyle hâlâ sıvanmış olmakla beraber, tabii olarak ilk devirlerin ihtilâlcı ateşinin büyük kısmını kaybetmiştir. Bu hararetin düşmesiyle beraber, milliyetçilik de, her türlü iç ve dış tenkide kızan, menfaatlerini kollayan veya sinik ruhlu kimseler tarafından kolayca istismar olunabilecek, yükselmiş bir millî gurur hâline katılaşmıştır; ve bu gurur, belki de “yüzde yüz Amerikalılık” kadar az açık bir idrak, zayıf bir iman ve sathî bir idealizm ifade etmektedir. Türkçülük, böyle bir kendini okşama lüksünü çok daha az kaldırabilecek bir memlekette, daha pahalıya mal olmuştur. İçten gelen tenkidleri yahut yeniden değerlendirme teşebbüslerini, “Türklük aleyhtarlığı”nı cezalandırılabilir bir suç hâline koyarak kırmıştır.
Bu çeşit gerginlikler için bulunan çıkış yollarını tıkamakla, azınlıklara karşı nefreti de bilmeyerek şiddetlendirmiş; bu zümreler birer günah keçisi vazifesini görmüşlerdir; nitekim 1955’te İstanbul’da Rumlara karşı vukua gelen çirkin olaylar, bu nefrete bir misal teşkil etmiştir; iyi teşkilâtlanmış kalabalıklar, çılgınca taşkınlıklarla milyonlarca liralık mal ve mülkü tahrip etmişlerdir. Millî gurur, memleketin yeni maksatlarını gerçekleştirmek için aradığı Batı yardımını durmadan zora sokmak suretiyle de daha ağır bir bedel ödetmiştir; zira memurlar, Türk usullerine dair her türlü tenkidi hakaret saymaya ve başka usullere dair her tavsiyeyi kulak ardı etmeye meyyaldirler. Onlar, kendilerine makineyi kullanmayı ve tamir etmeyi öğretmeye çalışan teknisyenlerin adeta ümidi kesmiş oldukları kimselerdir.
Türkçülüğün son paradoksu, Osmanlı İmparatorluğunun yüceltilmesidir. Türkler, fiilen reddetmiş oldukları mazi aleyhindeki her türlü tenkide karşı en hassas oldukları noktada görünürler. Birkaç yıl evvel İstanbul’un büyük gazetelerinden biri, on beşinci ve on altıncı asır Türk sanatı ve mimarisine dair bir kitabında Türk milletine hakaret etmiş olan, “fanatik” bir ecnebi profesör hakkında manşetlerini çığlıklarla doldurmuştu; bu profesör, eserlerini hiç değilse çağdaş Avrupa’nınkilerle eşit saymıştı; hakaret sayılan nokta, Osmanlı mimarisinin Bizans mimarisine borçlu bulunduğunu söylemesinden ibaretti. Böylece, bugün başlıca gayreti Batı medeniyetini taklit etmek olan gururlu bir millet, atalarının bir zamanlar herhangi bir kimseyi veya herhangi bir şeyi taklit etmiş olabileceği fikrine azgın bir öfkeyle karşı çıkarak gururunu korumaktadır. Gerçekte Osmanlı mazi, hâlâ pek canlıdır; Atatürk, milletini ondan koparmakta muvaffak olamamıştır. Türkiye’nin istikbalini tehdit eden başlıca iç tehlikeler, Osmanlı mirasının bakiyeleri olarak hulâsa edilebilir; bunlar, bir ibret vesilesi olacak yerde, iftihar vesilesi olarak teşhir edilen o gülünç padişah hazineleriyle sembolleşmiştir.
En aşikâr ağırlık, Türk köylüsünün miras aldığı zihniyet olmaya devam etmektedir. Bütün sağlam faziletlerine rağmen, o hâlâ münevver bir “siyasî mahlûk” seviyesinin altındadır. Traktör ve jeepin —“kâfir eşeği”nin— faydasını takdir etmekle beraber, makinaya yabancılığı bir tarafa bırakılsa bile, bunları kullanmayı henüz öğrenmiş sayılmaz. Kendisine traktör alabilecek durumda olmayan, küçük bir toprağı olan bir köylü, onu ortaklaşa sahip olmak ve kullanmak üzere komşularına katılabilir; fakat böyle bir işbirliğine yatkın değildir. Ne İslâm, ne Osmanlı geleneği, fertlerin müstakil maksatlar için kendi kendilerine serbestçe birleşmelerini teşvik etmiştir; bugün de Türk hükûmeti böyle teşekkülleri özendirmemektedir. Köylü, bir dereceye kadar ferdiyetçi kalıyorsa da, yine de enerji ve teşebbüs ruhundan mahrumdur. Türkiye’nin büyük daimî ordusu, bütün muhabirlerin dediğine göre, hem insan gücünü hem de mali kudretini kemiren bir unsur olmuştur. Benim kendi müşahedeme göre, köydeki Türk insan gücü günün büyük kısmını kahvede geçirir. Köylü, hakikatte tembel yahut kaypak değildir; ağır ve acı bir yüke şikâyet etmeden dayanabilir. Sadece uyuşuktur ve kadınlarının hem tarlada, hem evde çalışmasına alışmıştır.^
- Türkiye’nin iktisadî bünyesi, tabii ki köylülerin çoğunun mahdut üretimi ve satın alma kudretinden zarar görmektedir; fakat aynı derecede tecrübesizlikten ve gururdan da zarar görür. Batı’dan gelen iktisadî heyetler, sanayi ve maliyenin işletilmesi ve kontrolü hususundaki millî siyaset hakkında, (Türk resmî makamlarının ekseriya kulak asmadıkları) pek çok teknik tenkitler ileri sürmüşlerdir. Bir lâik gözlemci, hem Devlet işletmelerinde hem hususî teşebbüslerde, idarecilerin ve işçilerin teknik maharetleri henüz elde edememiş ve modern sanayiin zarurî işbirliği alışkanlıklarını henüz kazanamamış olduklarını basitçe söyleyebilir. Makinaların bakımı ve tamiriyle alâkalı basit ve aşina alışkanlıkların ehemmiyetini idrak edebilir. Türkler, makineye, çoktan beri makine ile içli dışlı olmuş memleketlerde kendiliğinden doğan, onu aynı zamanda bir güzellik ve kullanışlılık unsuru olarak gören sevgi dolu ihtimamı, pek nadiren gösterirler.
Siyasi kötü idare Osmanlılardan kalan daha açık bir mirastır. Atatürk, daha işin başında eski bürokrasinin ıslah edilmeyecek kadar ümitsiz olduğunu, teşkilatın baştan sona yeniden kurulması gerektiğini ilan etmişti; bu işi başarmak ise anlaşılan onun gücünün de ötesindeydi. Devlet idaresi hâlâ, yetersiz ücret alan, aşağı yukarı kifayetsiz bir sürü kâtip takımının ağır ağır açıp uzattığı akıl almaz bir kırmızı şeritler sistemi olarak duruyor; en basit bir iş –mesela gümrükten bir paket çıkarmak– bile, bir zincir halinde sıralanmış memurlar tarafından imzalanmış ve karşı imzalanmış bir tomar kâğıdın yığılmasıyla, doksan sekiz çeşit damga pulundan bir veya birkaçının basılmasıyla halledilebiliyor. Öz cevher hâlâ, tahsil ve murakabe uğruna şekle gösterilen titiz dikkat; çabukluk, tasarruf yahut verimlilik özüne karşı tam bir kayıtsızlık. Osmanlıların otoriter geleneğine uygun olarak baştaki icracı reisler selahiyetlerini devretmek niyetinde değiller; daha aşağı kademedeki memurlar ise tipik olarak boyun eğici, üstlerini hoşnutsuz kılabilecek herhangi bir işi yapmaktan korkan kimseler; bu yüzden tepede oturanlar imza atacak evrak ve verilecek ufak tefek karar yığını altında boğuluyorlar. İddiaya göre hür ve müstakil ruhlu olan Türkün bu ruhu, bir yandan da, adem-i merkeziyet prensibi ilan edilmesine rağmen, bunun kâğıt üzerinde kalışı yüzünden kırılıyor. Merkezî hükümet, vilayet valilerinden kasaba savcılarına kadar mahallî memurları tayin ediyor. Her ne kadar vilayet ve kasabalar kendi memurlarını da seçiyorlarsa da bunlar başlıca, sokakların temizlenmesi gibi alelade işlerle meşgul oluyorlar. Mahallî teşebbüs, Ankara’dan gönderilen yabancılar tarafından idare ediliyor.
Bütün bunların içinde birçok müşahedeci, başta yürüyen ‘sosyalizm’ ucubesini görmüştür ki Türkiye’de bu, ağır ağır ilerlemiş değildir. Devletçilik Atatürk’ün Cumhuriyetinin açık prensiplerinden biri idi; sonradan Anayasasına da yazılmıştır. Fakat daha temel mesele Türk demokrasisidir. Bu mesele, son yıllarda daha fazla hususî teşebbüse izin verilmiş olmasına rağmen daha da çetrefilleşmiştir. Zira Atatürk’ün kurmasına önayak olduğu ‘Cumhuriyet’, hakikatte tek partili otoriter bir devletti. Onun kendisi, Cumhuriyetin Reisi, bir diktatördü. Büyük Millet Meclisinde ancak kıt bir çoğunlukla Reisicumhur seçildiğinde, muhalefetten şüphe duymuş, kısa zamanda da onu kısmaya girişmiş; daha fazla demokrasi isteyen liberalleri sürgüne göndermişti.
Herhalde, yüzde sekseni köylü, yüzde doksanı okuma yazma bilmez, demokratik usullere hemen hemen hiç alışmamış bir millette Atatürk’ün birdenbire tam teşekküllü bir demokrasi kurmasının imkânsız olduğunu kabul edeceğiz. Liberal ıslahatını cebirle yürütmek için diktatörlükten başka çare yoktu. Hür teşebbüs de, teknik elemanı az olan, iş hayatının uzun zaman Yunanlılar ve Ermeniler tarafından yürütüldüğü bir memlekette tatbik edilebilir bir rejim değildi. (Mesela Yunanlıların İzmir’den çıkarılması üzerine, oradaki demiryollarının müdürleri personellerinin yüzde doksanını yitirdiklerini görmüşlerdi.) Bununla beraber Atatürk’ün hedefi, görünüşe göre, bir Batı devlet tipiydi. Her ne kadar fiilen zorla iş görmüşse de, reformlarını sistematik şiddetle, Komünistlerin yaptıkları şekilde tatbik etmemiş; sürekli surette açıklama yapmaya, ikna etmeye çalışmıştı. 1930’da yazdığı şu satırlarında samimi olması pek muhtemeldir: “Ben her zaman, memleket işlerinin hür tartışma sisteminden ve milletin menfaatinin iyi niyetli bütün insanlar ve partilerin gayretiyle aranmasından yana oldum.” En azından aynı tarihte, liberal Fethi’ye muhalefet partisi kurmasına ve belediye seçimlerine girmesine müsaade ederek demokrasiye zemin hazırlıyordu. Bu partinin programı, daha az devlet kontrolü, daha çok fikir ve basın hürriyeti istiyordu.
Bununla beraber bu tecrübe çöktü. Fethi her ne kadar coşkun kalabalıklar tarafından karşılanmışsa da, Atatürk’ün Halk Partisi onun taraftarlarını Komünist ve gerici diye damgaladı. Belediyelerdeki yerel idareciler, böyle devlet düşmanlarına tanınmış serbestiyi anlamakta güçlük çekerek yahut bundan dehşete kapılarak, seçmenleri usulünce korkuttular, seçimleri ayarladılar. Fethi, Liberal Cumhuriyet Partisini doğduğu yıl içinde dağıttı. Aynı yıl hükümet başka bir yeni partiyi de kapattı. Türkiye’nin henüz demokrasiye hazır olmadığı söylenebilir, Atatürk’ün diktatörlüğünün böylece haklı çıktığı ileri sürülebilir. Her halükârda, 1938’de ölümünden sonra bıraktığı hemen miras, hâlâ tek parti tarafından idare edilen otoriter bir rejimdi.
Şimdiye kadar tarih, siyasi eserleri üzerinde kesin bir hüküm vermiş değildir. İkinci Dünya Harbinin sonunda, halefi İsmet İnönü, Türkiye’nin artık bir muhalefet partisini göze alabileceğini ilan etti; bunun üzerine bir grup, sözünü ciddiye alarak Demokrat Parti’yi kurdu. 1946’daki genel seçimde, ne kadar olduğu bilinmemekle beraber o kadar çok oy aldı ki Büyük Millet Meclisine bir takım üyeler sokmalarına müsaade edildi. 1950’de ise, gizli oy, açık tasnif usulünü getiren yeni kanun altında hakikî bir seçim yapıldı. Neticede Demokratlar, Mecliste ezici bir çoğunluk kazandı. Görünüşe göre demokrasi nihayet Türkiye’de zaferini kazanmıştı. Birkaç yıl önce Türkiye’ye yardım etmeye başlamış olan Amerika’da, kazanan partinin özel teşebbüsün teşvikinden ve yabancı sermaye yatırımlarından yana olması sebebiyle resmî sevinç daha gürültülü oldu.
Fakat bu zafer sırf demokrasi aşkına dayanmıyordu. Başlıca destekçileri arasında, İslam’ın imtiyazlı mevkiine iade edileceğine dair kendilerine söz verilmiş olan dinî muhafazakârlar da vardı. Demokratlar, okullarda din dersleri koymak gibi tedbirlerle bu sözlerini tuttular. Atatürk’ün bizzat yapmak istediği gibi, hâlâ din ile devleti ayırmak isteyenleri ‘dinsiz’ diye damgalamak gibi bir alışkanlıkları var. Bir kere iktidara gelince, Demokratlar Atatürk’ün ve yine inkılap kahramanlarından İnönü’nün partisine baskı yapmaya başladılar. Diğer şeylerin yanı sıra, onun çok sayıdaki şube binalarını kapattılar ve Atatürk’ün kurduğu baş gazetesinin matbaasını ele geçirdiler. Hükümeti tenkit ettikleri için gazeteciler hapsedildi; memleketin siyasi ve iktisadi istikrarını tehlikeye düşürmeye elverişli haberler yaymaya karşı daha ağır cezalar öngören yeni bir kanun çıkarıldı.
1954 seçimlerinde kazandıkları, Cumhuriyet Halk Partisinin Büyük Millet Meclisinde ancak birkaç sandalye ile kalmasına yol açan bir başka kesin zafer, Demokratları karşılarındaki bu cüz’î muhalefete karşı da daha hoşgörülü yapmadı. Muhalefet partisinin ortadan kaldırılması gerekip gerekmediğini yüksek sesle soranlar çoktu. Hükümet, üniversiteler ve basın üzerinde daha keyfî yetkilerle donatıldı.
Bununla beraber, seçmenler Demokratları da devirebilirler. Uzun vadede en mühim olan, herhalde, nüfus bakımından cidden kayda değer şu hakikattir: Mutlak iktidara sahip bir parti bu iktidardan gönüllü olarak feragat etmiş, Türkiye ise artık gerçekten serbest seçimler yapabilecek bir seviyeye gelmiştir. Bununla birlikte, şimdilik çoğu Türklerin hür bir cemiyet için zaruri olan kökleşmiş tavır ve alışkanlıklardan birçoğunu henüz kazanamadıkları da anlaşılıyor. Bağlı, sadık bir muhalefetin faydasını pek anlayamıyorlar; politikacıları, muhalefeti en iyi ihtimalle lüzumsuz bir dert, her zaman tehlikeli, hattâ vatana ihanet saymaya meyyal. Hürriyet mevzuunda, din ve devlet işlerinde müsamahanın mükemmel bir şey olduğunu, ancak bu ikisinde caiz olmadığını söyleyen halifeyi hatırlayabilirler. Bu mantık, bir yandan Türklerin niçin kendi istiklallerini sınırlayan diğer kayıtlara da uysalca boyun eğdiklerini daha anlaşılır kılar. İşçilerin grev yapmasına, asker veya polisin oy kullanmasına, devlet memurlarının ecnebiyle evlenmesine müsaade edilmemektedir.
Hürriyet davası, Demokratlar tarafından himaye olunan İslam uyanışının –Atatürk’ün reformları için en açık tehdidi teşkil eden bir başka Osmanlı mirasının– gelişmesiyle ilerleyecek gibi görünmüyor. Geniş Türk yığınları için Demokratların teşvik ettiği ‘dine dönüş’, sadece mevcut vaziyetin resmen tanınmasıydı. Onlar öteden beri kendilerini Müslüman saymışlar; feslerini usulünce çıkarmışlar ama camilerine, şeyhlerine, nazar değmesin diye taşıdıkları nazarlık ve muska çeşitlerine bağlı kalmışlar; köylü kadınlar (Ankara’nın eski mahallelerinde olduğu gibi) yanlarından erkek geçtiğinde yüzlerini örtmeye, büzülüp bir köşeye çöküp kapanmaya devam etmişlerdi. Mütedeyyin memleketlerde olduğu gibi, şehirli okumuş Türkler de, din hakkında –şüpheci, lâkayt, liberal, ciddi, kaygılı– öyle çeşitli tavırlar alıyorlar ki, bu uyanışın derinliğini veya nereye varacağını söylemek imkânsızdır.* Kendi memleketlerimizdeki din adamları, bütün bunların, Atatürk’ün safça da olsa inandığı, sırf dünyevî bir idealin kifayetsizliğini ispat ettiğine sevinerek hüküm verebilirler. Bu arada, İslam’ın resmen teşvikiyle ortaya çıkan en belirgin neticeler, Atatürk heykellerinin tahrip edilmesini ve Batıya karşı yapılmış saldırıları ihtiva eden fanatik taşkınlıklar oldu. Şimdilik fanatiklerin sayısı pek fazla değil; ne de muhafazakârlar, Türkiye’yi geri kalan İslam âlemiyle ittifak ettirmeye hazırlar. Fakat bu hareketler, devam edecek bir dinî uyanışın dünya sulhuna ve iyi niyete pek hizmet etmeyebileceğini ihsas ettiriyor. En açık şekilde gösterdikleri husus ise, Türkiye’nin hâlâ yeni hayat tarzını kendi geleneksel imanı ile bağdaştırmak gibi temel bir mesele ile karşı karşıya olduğudur.
Böyle karışıklıklar, inkılap ateşinin sönmesi, müstakil fikir ve harekete isteksizlikle beraber, modern Türkiye’nin hâlâ kendine özgü bir sanat ve kültür geliştirmemiş oluşunu da izaha yardım eder. Gençler kendi memleket malzemesine epeyce hevesle yönelmişler; fakat onu Batı’dan alınma tarz ve kalıplarla işlemektedirler. Daha sofistike olanlar, hakikî orijinallik yerine ancak vehmini veren sürrealizm gibi modalara meyletmektedirler. Ne Osmanlı geleneği, ne Türkiye’nin yapma mazisi, milliyetçiliği yaratıcı yazar ve fikir adamları için kuvvetli bir ilham kaynağı kılacak kadar besleyici görünmüyor. Diğer taraftan, yarı Batılı kıyafetleri içinde halk, sanat ve el sanatlarındaki geleneğinin büyük bir kısmını kaybetmiştir. Çanakkale, bir zamanlar çömlekçiliğiyle meşhurken, bugün kaba bir işçilikle yapılmış kötü desenlere çılgın renk lekeleri çarpılmış korkunç bir eşya çıkarıyor. Yeni Türk halıları da benzer bir görgüsüzlüğe yöneliyor; satıcıları, eski bitki boyaları yerine kimyevî boyalar kullanılmış olmasıyla övünüyorlar. Bugün Türkiye çarşı pazarı içinde bulunan güzel şeylerin hemen hepsi ya eski devirlerin yadigârları, yahut adsız ustalar tarafından geleneksel üslupta yapılmış mütevazı ev ve mutfak eşyalarıdır. Duygusal olan kimileri için bunlar, makinenin uğursuzluğunun bir başka delili sayılabilir. Hakikatte bunlar, Türklerin henüz modern endüstri tasarımının sanatını tam manasıyla kavrayamamış, makinenin imkânlarını idrak edememiş olduklarının bir işaretidir.
En nihayet bu hâl, yeni Türkiye’nin temel kusurunu, bütün hususî yetersizliklerinin altında yatan ana eksikliği işaret eder: Halkın umumi eğitimi. Memleketin sınırlı imkânları ve bütün faaliyetin tazeliği göz önüne alındığında, standartlarının düşük olması bağışlanabilir. Fakat en iyi halinde bile bu, başlıca Ankara’dan tayin ve tanzim edilen şekilci bir öğretimdir; genç dimağları atış yapmayı öğrenen genç bir fikir yerine, sadece bilgi yığınının deposu hâline getirmeyi hedef alıyor. Prensip ve metotları büyük ölçüde Fransa ve Almanya’dan alınmış olmakla beraber, hafızaya kazıma usulü o memleketlerde, ilmî araştırma, müstakil tetkik ve hür düşünce geleneği bulunduğu için, Türk okullarındaki kadar felç edici değildir. Türkiye’de böyle gelenekler yoktur. Henüz sınanmakta olan cüretli bir tecrübe olarak, her sahada çok eksikliği çekilen yaratıcı teşebbüs adamlarının yetiştirilmesi için cüretli bir deney ruhuna, yahut en azından bu teşebbüse göre yetiştirilmiş insanlara, çok daha fazla muhtaçtır. Bunun yerine, esasen Türk okulları, eski harf ve şekil tahsili geleneğini, itaatkâr ve hayal gücü kıt kişiler yetiştirme geleneğini, ortodoksiyi besleyen, memur hayatına göre eğitim veren Osmanlı mirasını sürdürmektedir.
Netice, İstanbul ve Ankara’daki iki büyük üniversitede kendini gösteriyor. Buralarda kendi hesabına okumaya ve düşünmeye ilgi duyan bir avuç seçkin öğrencinin yanı sıra, hevesli, ciddi gençlerden de paylarına düşeni alıyorlar. Fakat büyük ekseriyet, suale ve münakaşaya hevesli değil; okumaya bile pek niyetli değil. Yalnız hocaların derslerini ezberlemek istiyorlar. En gayretli olanlar, bunları tam manasıyla, mekanik olarak, ayrım gözetmeksizin hafızalarına geçiriyorlar. Yabancı profesörler, bütün sahalarda aynı tecrübeyi anlatmaktadırlar: Aralarındaki en iyi Türk talebeleri talimata sadıkâne uymaya alıştırabiliyorlar ama çok azını müstakil, devamlı araştırma yapacak hâle getirebiliyorlar. Öğrenciler sadece tembel değiller; açık düşünmeye alıştırılmamışlar, kendi başlarına düşünmeye ne teşvik edilmişler, ne de buna izin verilmiş. Hele tarih ve devlet idaresi gibi tartışmalı mevzulara gelince (ki bu dersleri hiçbir yabancının okutmasına müsaade edilmemektedir) talebelere sadece telkin yapılmaktadır. Hocaların kendileri de, bütün ihtişamlı Türk sistem görüntüsünün altında yatan dağınıklık ve gayri muntazamlıkla biraz hafiflemişse de, askeri bir meratip ve otorite prensipleri üzerine kurulmuş katı bir hiyerarşiye dahildir; onlar da, görünüşte muhtar olan üniversitelerin hâlâ Ankara’nın fiilî murakabesi altında oluşu sebebiyle, ihtiyatlı hareket etmek zorundadırlar. Öyle ki, talebeleri arasında muhakkak ki devletin muhbirleri yahut casusları bulunduğunu peşinen kabul etmektedirler.
Şimdi tekrar belirtmeliyim ki, Türkiye’nin kusurları, muvaffakiyetlerinden çok daha az şaşırtıcıdır. Hiçbir millet bir tek nesil içinde bütün zihniyetini, ruh yapısını değiştiremez; Asya Minör’deki evvelki kavimlerin –Yunanlılar ve ilk Hıristiyanlar da dâhil– hiçbiri böyle bir teşebbüste bulunmamıştır. Amerikalılar, bir tek geleneği, zenciye karşı besledikleri önyargıyı silip atmakta bile güçlük çekmektedirler. Türklerin, demokrasi sahasında çok daha uzun tecrübe görmüş olmamıza rağmen, bizdeki bu önyargıyı anlayamamaları, kendi noksanlarımızı hatırlatmalıdır. Amerikan çiftçileri de, göze batacak kadar ileri görüşlü seçmenler değildir; Amerikan askerî teşkilatı, tasarrufa ve çabukluğa karşı kullanılan incelikli tedbirlere bağlılık bakımından dünya üzerinde kimseye üstünlüğünü kaptırmaz; Amerika’daki bürokrasi –büyük şirketlerde olduğu kadar hükümette de– esneklik ve hayal gücü bakımından bir örnek teşkil etmez; kendi evet efendilerini yetiştirir; birçok Amerikalı talebenin okuma ve düşünmeye karşı pek az ihtirası vardır; ana babalarının ise daha da az; Amerikalıların çoğu, tenkit ruhuna –tenkit liberal, aydın başlı kimselere, diğer ‘entel’ diye damgalanan, aslında komünist saydıkları kimselere yönelmedikçe– düşmandırlar; ve bunlara benzer daha birçok şeyi sıralayabiliriz. Aynı şekilde, bence hâlâ, geniş ölçüde alınmış bir hüküm olarak, büyük insan kitlesinin, devrimlerle çalkalanan bir dünyada, serbest ve açık bir cemiyetin başarılı işlemesi için zaruri olan tavır ve alışkanlıkları kazanıp kazanamayacağının meçhul olduğu kabul edilmelidir. Türkiye’nin eksiklikleri üzerinde fazla durmam, böyle tavır ve alışkanlıkların ne kadar temel önem taşıdığını, Amerikalıların kendi hayatlarında bunları yeterince kökleştirmiş olduklarını –hâlbuki bu o kadar da kesin değildir– sanmaya meyilli oluşlarını, Türklerin ise kendi hayatlarındaki yeni şekil ve görünüşlerden ötürü, bunları gözden kaçırmaya yatkın bulunuşlarını daha açık gösterdiği içindir.
- İHMAL EDİLMİŞ SADELİKLER
“Türkiye bir tımarhanedir,” diye bir defasında saygıdeğer bir Türk muharriri bana dert yanmıştı. Milliyetçi bir gazetede çıkan bir makaleyi okuduktan, yahut basit bir izin almak için bir gün boyunca ‘kontrol’ labirentlerinde dolaşıp, bir tomar kâğıda vergi pulları yapıştırdıktan, yahut Amerikanın silah verdiği Türk ordusunda iki yıllık hizmetini yapmak üzere olan bir arkadaşımın, Türk kanunu bunu emrettiği için, Amerikalı karısından boşanmak zorunda kaldığı o meşum mizansenine şahit olduktan sonra, insan onunla hemfikir olmaya meyyal oluyor. Yine de bu muhbirim, İnkılapta çarpışmış olmakla iftihar ediyor; Anadolu köylüsüne derin bir muhabbet besliyor; Türk’ün nezaket ve misafirperverlik geleneğine yürekten bağlı bulunuyordu. Bu tımarhane, olağanüstü sağlam, dostça, zarif sakinlerle doludur.
“İnsanları teker teker tanımak ne demektir?” diye sormuştu Voltaire. “Bu, budalaları ve alçakları tanımaktır. … İnsan cinsini bir bütün olarak incelemek ise büsbütün başkadır. Burada o, büyüklüğünü ve ilâhî menşeini sergiler.” Gerçekten de insanlık, büyük şahsiyetlerinin en kabiliyetli olanlarının bile üstesinden gelebileceğinden çok daha ileridedir; kolektif başarısı, en seçkin fertlerinin kudretini kat kat aşmıştır. Fakat Voltaire’in bu hükmünün tersi de ondan aşağı kalmaz derecede doğrudur. Alelade insan, çoğu zaman büyük adamdan daha namuslu, fert, çoğu zaman kolektiften –bilhassa milletten– üstündür. Milletler, budala ve alçakça davranmakta hususi bir kabiliyet gösterirler. Belki de Türkiye hakkında söylenebilecek en ağır söz, küçük, dürüst insanıyla onu idare eden birçok akılsız müessese arasındaki tezadı bu kadar bariz bir şekilde temsil etmesidir. Gazetelerde ve tarih kitaplarında yer alan, Türkiye’nin resmî dünyasıdır; Osmanlı İmparatorluğu üzerine yazdığım bölümde olduğu gibi, bugüne kadar bu bölümün çoğunda da söz konusu edilen odur. Bu iki bölümün hiçbiri Türk’e gerektiği kadar hakkını teslim etmemiştir. Bu yüzden şimdi, gayri resmî bir yoldan, günlük hayatın sadeliklerini, kaydedilmiş tarihte pek küçük rol oynayan, fakat kendi hayatımızda onların önemini iyi bildiğimiz sıradan insanların yaşama tarzlarını ele almak istiyorum. Halk, geçmişin uzak safhaları üzerine yapılan incelemelerde erişebildiğimizden daha çok dikkate lâyıktır; zira tarihin ürünü oluşları bakımından, onun üzerine söylenen geniş genellemeleri daha somut ve insanî bir mânaya kavuşturabilirler; çünkü onların alışkanlıklarının, ilgi sahalarının, tavırlarının ve inançlarının, emek ve kanları kadar, tarihin yapılmasında önemli bir rol oynadığını –her ne kadar tarihin şuurlu failleri olmasalar da– artık daha iyi biliyoruz; ve çünkü birçoğumuz, tarih denilen şeyin başlıca “mânâ”larından birinin, onların hayatını hafifletmeye, aydınlatmaya, zenginleştirmeye doğru yönelen gayret olduğuna inanmaya başlamış bulunuyoruz.
Bu sadelikler bile yeterince karmaşıktır. İçlerinde iyilikler ve kötülükler, karışıklıklar ve çelişkiler vardır ve bunlar ancak tam isabetli olmayabilecek kişisel izlenimler yoluyla anlatılabilir. Türkiye’de bunlar, kadim ve çok kavimli bir ülkenin kaçınılmaz sürekliliklerini ve tezatlarını içerir. Bu sebeple, birkaç yıl önce otuz yıl önceki nüfus mübadelesiyle çıkarıldıkları yurtlarını yeniden görmek üzere, memleketlerini ziyarete gelen neşeli, duygulu bir Yunan kafilesiyle Antalya’ya buharlı bir gemiyle gelişlerinden başlıyorum.
Resmî Türkiye, nihayet onlara turist sıfatıyla geri dönme izni vermişti, ama hâlâ kuşku içindeydi; sahil boyunca bir gezi için kiralanmış otobüsleri, polis gerekli izni verinceye kadar bir saat kadar bekletildi. Otobüslerinin etrafında toplanıp onları seyreden sıradan Türkler dostça görünüyorlardı. Geleneksel husumetten eser yoktu; belki sadece Yunanlıların tepeden bakan havası vardı. Daha iyi giyiniyorlar, tavırları daha medeni, çok daha hareketliydiler. Yine de karşılaştırmanın bütün üstünlükleri onlarda değildi. Gezide, çeneleri düşük gençler gibi davrandılar; durmadan gevezelik ediyor, hararetle tartışıyorlardı; birdenbire bütün otobüs bir curcuna içinde kalıyor, sonra aynı aniyle ortalık yine sakinleşiyordu. Seyreden Türkleri ağırbaşlı ve vakur gösteriyorlardı. Eski Yunanlıların da karşılaştıkları yerlilerin üzerinde aşağı yukarı aynı etkiyi bıraktığını; onlara nispetle aynı derecede canlı ve delikanlı göründüğünü tasavvur ediyorum.
Fakat Türk köylüsünü putlaştırmaya imkân yoktur. Onun zihniyetinden hiçbir şey bilmesek bile, görünüşü ve tavrı, onda tabiatın basit, bozulmamış bir çocuğunu görme yolundaki bütün çabalarımıza karşı koyar. Çoğu zaman olduğundan da fakir gösterir kendini; vakarla yahut zarafetle taşınması mümkün olmayan zevksiz Batı elbiselerinin içinde, kendini ifade etmek için sadece çirkin kasketinin eğimiyle ya da kaba yün yeleğinin kabarıklığıyla bir imkân bulur. Antalya’da Yunanlıların etrafında toplandıkları gibi, köyde bir yabancının etrafında da halka halinde dizilir ve yavaş yavaş içeriye doğru sokulur, inekler gibi bakarlar. Bir yabancı, köy kahvesinde saatlerce otururken bu köylünün zihninden neler geçtiğini anlamayı elbette ister; bazen tavla oynar yahut politika konuşur, fakat çoğu zaman sadece oturur, susar. Gülümsemeye hazırdır, bir müddet sonra insan onun basit, bayağı bir mizaha güldüğünü de öğrenir, ama buna rağmen yine de kasvetli, hayal gücünden mahrum bir tip izlenimi bırakır insanda; bunun sebebi kısmen Puriten Müslüman gelenek, kısmen de Türk yahut Anadolu geleneğinde bulunan bir şeydir — Arap çok daha canlıdır. Anadolu köyünde hemen hiç renk yoktur, neşe yoktur, oyun ve türkü yoktur.
Antakya’daki köy oyunlarının ciddî ciddî oynanışından söz etmiştim: erkekler, zaman zaman bir sıçrama yahut hoplayıp zıplamayı da gerektiren belirli hareketleri dikkatle yapıyorlardı; fakat bu hareketler ne oyuncularda ne seyredenlerde bariz bir sevinç uyandırıyordu. Şimdi şunu vurgulamalıyım ki, oynayanların hepsi erkekti. Seyirciler arasında da kadın yoktu. Köy kahvesinde kadınlara rastlanmaz, evlerde de onları ev sahibi kadın rolünde göremezsiniz. Kadınları sadece tarlada yahut ağılda çalışırken ya da pazar günü kasabaya çıkarken görürsünüz; bu da Türkiye’de görülebilecek en iç karartıcı manzaradır. Genç bir yüzün ya da parlak bir giysinin ara sıra göze çarpması, kadınların çoğunun karalığını, biçimsizliğini, cinsiyetsizliğini daha da belirginleştirir; bunlar, üst üste kat kat sarılmış giysiler içinde kaybolmuş, yaşsız, şekilsiz, sırf emek için yaratılmış mahlûklardır; giysilerinde zaman zaman görünür bir renk yahut motif, biraz olsun görünümlerinden gurur duyduklarını gösterir, bu gururu da daha hazin kılar. Çiftlik hayvanlarından daha cazibeli değildirler, onlardan fazla münevver de sayılmazlar.^ Erkeklerin, özellikle de gençlerin hayatında doğurduğu neticeler bakımından, bunlara acımamak mümkün değildir. Kadim Müslüman gelenekleri, sadece kadınların değil, erkeklerin de, bilhassa gençlerin başına bir musibettir. Onları, hemen bütün diğer kavimlerin zevkle yaşadığı basit, tabiî sosyal zevklerden mahrum bırakır.
Buna rağmen, bu cazibeden mahrum köylüde hakikî bir vakar vardır. Uyanık ve cazip olan Yunanlıların tersine, kendilerini kabul ettirmek kaygısında değillerdir, dış görünüşleriyle fazla meşgul değillerdir; bu vakarlardan biri de buradan gelir. Onun basit, eski kafalı faziletleri, kendilerinden üstün olanları bile utandırmaya yeter. Bu faziletler, onun eksiklikleriyle bağlıdır; fakat aynı zamanda medeniyetin bedelini de gösterir, inceliğin bedelini.
Türk köylüsü her zaman sadakati, tahammülü ve cesaretiyle tanınmıştır. Ondan daha sağlam, daha yürekli bir asker yoktur. Benim için, bu klişeler, bir Amerikan subayının Rus sınırına yaptığı ziyareti anlattığı zaman canlandı. Bir Türk manga, iki Rus takımına karşı sınırı bekliyordu. Ruslar her zamanki gibi dikenli tellerin gerisinde mevzilenmişlerdi; nöbet kuleleri, her zamankine benzeyen sürülmüş bir şeride bakıyordu. Türklerin ise yalnızca bir makineli tüfekleri ve bir bekçi kulübeleri vardı; savaş çıktığında bir dakika içinde silinip süpürüleceklerdi. Aylık ücretleri bir dolardan azdı. Ve subay, bu mangada moralin fevkalâde yüksek olduğunu anlattı. Hepsi gururlu ve memnundu; sekiz Türk, iki yüz Rus’a karşı — işlerin istediği gibi gitmesi böyle olurdu. Münevverler buna haklı olarak itiraz edeceklerdir: bu sadece cesaret değildi. Aynı zamanda, cehaletle beslenen bir hayal gücü eksikliği idi; bu köylü askerlerin komünizmin ne olduğunu bilmedikleri, Rusya’nın her zaman düşman olduğu kanaatinden başka bir fikirlerinin bulunmadığı da muhakkaktı. Bu manga, Rusya’nın her zaman düşman olduğu inancına sahip olan, bu sebeple komünizmi hiç bilmeyen köylülerin, bir ölçüde acınacak bir gururunu yansıtıyordu; bu gurur, askerlerinin cesurca öleceği itminanına dayanıyordu; onların çok çabuk öleceğini, henüz anlamamışlardı. Yine de, bu manganın ruhunu hor görmeyi göze alamayız. Bir zamanlar Osmanlıları büyük bir güç yapan da bu ruh olmuştu; daha yakın zamanlarda İstiklâl Harbi’ni kazandırmıştı; bugün de Türkiye’nin istiklâlini muhafaza etmekteydi.
Daha katıksız bir fazilet ise, köylünün, Müslüman gelenekleriyle özdeşleşmiş dürüstlüğüdür. Şehirlerde ve büyük kasabalarda pek çok Türk ticaret toplumunun yolundan gitmektedir. Tüccarlar ve otel sahipleri kurnazlaşmaktadır; turistleri ganimet saymayı öğrenmişlerdir; taksi şoförleri, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi soyguncu olmaya eğilimlidir. Küçük memurlar öylesine az maaş almaktadırlar ki, dürüst yaşamak isteseler yardım kabul etmeye mecburdurlar; böylece rüşvet günlük hayatın bir parçası hâline gelmiş, onları haksızlık ederek de olsa rüşvet almaya mecbur etmiştir. Fakat taşra Türkiye’sinde insanı aldatmak çok nadirdir; soyulmak ise hemen hemen hiç görülmez. Köylüde, yarı tahsilli Amerikan sokağı adamındaki kuruntu ve küstahlığın hiçbiri yoktur. Onun dürüstlüğünü, Müslümanlığın emrettiği misafirperverlik ve dostluk ısıtır; “korkunç Türk”ü en sevimli kılan da budur. Köylü, yabancıya rehberlik, hamallık yahut bekçilik hizmetini hiç ücret düşünmeden sunar; para teklif ederseniz reddeder. Hâlâ, Hz. Muhammed’in açıkça emrettiği, yoldan geçene karşı misafirperverlik gösterme geleneğini sürdürmektedir. Yabancı —kâfir bile olsa— ücretsiz barındırılır, doyurulur.
Bu misafirperverlik bazen biraz da akılsızcadır. Köy ihtiyarları, konuk odasına doluşup misafirin başına üşüşebilir ve onu rahatsız edecek kadar uzun süre bakabilirler. “Bu bizim vazifemiz efendim,” der rehber, insan onlara teşekkür ettiği zaman; bazen bu vazife hakkı, biraz üstünkörü yerine getirilir. Bununla beraber, bu eski âdet, insanı gamlı kılan bir güzelliğe sahiptir; insanda özlem uyandırır. Kapımıza gelen yabancıyı derhal buyur edemeyiz — genellikle bir ayağını içeri sokmaya uğraşan bir satıcıdır o. Bizim günlük hayatımızda, sunulan her hizmetin belli bir bedeli olmasını beklemek zorundayız. Türkiye’de de bu âdet, modernleşme ile birlikte yok olmaya mahkûmdur. Daha iyi yollar ve daha işleyen bir ulaşım düzeniyle, köyler bu geleneği sürdüremeyecek; yabancıdan, en yakın kasabadaki bir otele gitmesi beklenecektir.
Eski dünyanın cazibesini de, yeni dünyanın baskısını da, Antalya’da, antik Side’nin yerinde kurulu Eski Antalya’da geçirdiğim bir gecede en yoğun biçimde hissettim. Evvelâ, karşılanmam hiç de sıcak olmadı; köy fakirdi ve kazıların yüzünden son yıllarda çok fazla misafire ev sahipliği yapmak zorunda kalmıştı. Bununla beraber, kale surlarının üstüne kurulmuş misafirhanede bana yer verildi. Oda çıplaktı; ne var ki iyice ovulmuş bir kilim ve bir yatak vardı. Biraz sonra köyün muhtarı, başında büyük bir tepsiyle içeri girdi; fasulye, domates, peynir ve ekmekten ibaret basit yemek için köyün imkânlarının en fazlası olduğunu söyleyerek özür diliyordu. Daha sonra kahvede, köylülerin tarlalarını sulayacak suya duydukları ihtiyaçtan söz ettiklerini dinledim. Devletin, vaktiyle şehri bol suya kavuşturan eski kemerleri yeniden yapmasını bekliyorlardı; ama yavaş yavaş, yavaş yavaş — yavaş yavaş. “Acele şeytandandır, yavaşlık Allah’tandır” der eski bir Türk atasözü. Eski Side’nin ihtişamını temsil eden bunca kalıntının arasında, tiyatro, jimnazyumlar, hamamlar, tapınaklar, mezarlar; revaklı avluları olan evler… Bütün bunların içinde, şehre bol su getiren, şimdi yarısökmüş bir halde duran bir de su kemeri vardı. O eski kemerin getirdiği suyun yokluğu yüzünden, bugün küçücük bir köy, ancak bir karın tokluğuna yetecek kadar yaşama imkânı bulabiliyor.
Eski Antalya’nın perişan halini bana, Türkiye’deki kıpırdanmaları temsil eden utangaç bir lise talebesi anlattı. Onun utangaçlığı, kısmen, Türkiye’de hocaya karşı gösterilen hürmetten geliyordu; orada profesör, dalgınlığı, miyopluğu ve hayata uygun olmayışı ile alay edilen biri değil, en hürmete şayan tiplerden biridir. Bu utangaçlık, kabataslak da olsa son derece kuvvetli bir hırstan da kaynaklanıyordu. Bir gün, ne yapıp edip, Amerika’ya gitmek istiyordu; rüya ülkesi Hollywood Amerika’sıydı, Türkiye’de çoğu insan Hollywood’u olduğu gibi kabul eder. (Bilgili bir üniversite talebesi, Amerikalı kadınların sahip olduğu hürriyete büyük hayranlık duyduğunu söyledi; fakat onların da bazen evde olmaları, kocalarına ve çocuklarına biraz vakit ayırmaları gerektiğini düşündüğünü ekledi.) Lise okuyor olması bile gayretinin deliliydi; çünkü bu, olağanüstü fedakârlık demekti. Okulu, Eski Antalya’dan kırk mil ötede Antalya’daydı. Yalnız belli başlı kasabalar, ilk mektepten öte bir tahsil imkânı sunar.
Bütün müverrihlerin söyledikleri gibi, iki Türkiye vardır — köy Türkiyesi ve büyük şehirler Türkiyesi. Bunların arasındaki uçurum o kadar geniştir ki, genç köy öğretmeni Mahmut Makal’ın Bizim Köy adlı kitabı, Anadolu köyündeki hayatın ne kadar korkunç olabildiğini tahsilli Türklere gösterdiği zaman bir sansasyon yarattı. (Resmî Türkiye, Makal’ın sade hakikatlerine, onu komünist diye hapse atarak karşılık verdi.) Fakat kasabalar, köye şehirlerden daha yakındır. Sayıları az olan büyük şehirler — İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana — dışında, lokantalarda yahut eğlence yerlerinde, kadınlarla erkekleri birlikte görmek nadirdir. Kasabalarda da pek az neşe vardır; köyden pazara gelen köylünün kafasını karıştıracak, gözünü kamaştıracak, yahut onu hayrete düşürecek pek az şey vardır; belki sadece yeni meydandaki bir Atatürk heykeli ya da yıllanmış bir beton karmanın yavaş yavaş dönüp durması. Pazar yerinde, ayaklan çoğu çıplak, perişan hamallar boldur; kasabalarda ağır yükleri hâlâ onlar taşır. Bunlar, İstanbul sokaklarında da İstanbul kahvehanelerinde de kalabalık hâlde görülür. Orada da, kahvehanenin —Türk sosyal hayatının başlıca merkezi— müşterileri tamamıyla erkeklerdir; kahvehanenin içi, çalışma saatleri boyunca bir yığın aylakla doludur. Eski İstanbul dünyası ile yeni Ankara dünyası birbirinden farklıdır; köy dünyası ise ikisinden de ayrıdır; fakat hepsinin ortak yanı, bazı millî hususiyetlerdir.
Resmî Türkiye gibi, halk da hâlâ Doğu’nun geleneksel gevşekliğine bağlıdır. Akademik yılın ne zaman başlayıp bittiği yahut kaç hafta sürdüğü sorulduğunda, sanki böyle bir soru ilk defa soruluyormuş gibi şaşırmalarının sebebi de budur; sonra insan, bu sualin cevaplandırılamayacağını öğrenir; çünkü yıl hiç bitmez — yavaş yavaş eriyerek kaybolur. Bir meslektaş telefon eder ve kuzenini Ankara’ya yolcu ettiği için onun yerine talebelerinin dersten çıkarılmasını ister. Fakülte kütüphane memuresi hastalanır; bir hafta ortalarda görünmez; talebeler bir haftadır kitap alamadıkları halde, yokluğu fark edilmez. Bir fakülte toplantısı, bir saat gecikmeyle açılır, saatlerce ateşli münakaşalarla geçer, gündeme hiç gelmeden, sonunda yeni bir hükûmet emrine karşı hiçbir şey yapılamayacağı halde, bu emri etraflıca incelemek ve alınacak tedbirleri düşünmek üzere bir komisyon kurmaya karar verir. İnsan, kararlar alınmadan toplantıdan çıkar, sonra da dikkatsiz yayaların, hamalların, orta yolda gitmekten hoşlanan inatçı araba sürücülerinin tıka basa doldurduğu dar bir ana caddede kaybolur; bu kalabalığın arasından da, tek bir iktisat prensibini öğrenmiş olan taksi şoförleri geçmeye çalışırlar — hızı saatte elli mile çıkarıp kontağı kapamak, sonra da boşta süzülmek. Allah’ın hakikaten yegâne ilâh olduğuna insan bu şartlar altında hükmedebilir; yoksa üniversite çoktan çöker, şehir de tamamen insansız kalırdı. Belki de bunun sebebi, emirlere gösterilen dikkatli riayettir. Şiddetli bir yağmur altında, sulama arabası sokakları sulamaya devam eder, bahçıvanlar da kamusal bahçeleri sulamayı sürdürür. Bu insanlar, bir emir gördüler mi, ne yapacaklarını bilirler.
Bununla beraber, bu gevşekliklerine rağmen, modern apartman hayatı adamından daha sıcaktırlar. Büyük şehirlerde de köylerdeki aynı dostluk ve misafirperverlik görülür; sadece daha zarif bir şekil altında. Burada da, tamamen yabancı biri, kendisinden adres sorulduğunda, saatlerce rehberlik edebilir. Münevver Türk kadar zarif kimse yoktur. Şimdi biraz da onu doğuran Osmanlı geleneğine borçlarımı ödemeliyim. Hâlâ, bu gelenekten kalma nahoş hatıralar vardır; meselâ, kim olduğunu, ne zaman ve nerede doğduğunu bilmeyen, çünkü bebekken satılmış ve zengin bir adamın hareminde köle olarak yetiştirilmiş, aileye yıllardır bağlı bir yaşlı hizmetçi. Bununla beraber bu gelenek, İstanbul’a çok şey katmıştır. Eski İstanbul, sıkışık sokaklara rağmen, çiçek, sarmaşık ve çeşme sevgisinden doğan güzelliklerle doludur. Şehrin Boğaziçi kıyısındaki yalıları —boyasız, çürümeye elverişli ahşap evler, fakat aydınlık, havadar, birçok pencereli, yüksek tavanlı, zarif binalar— incelmiş bir hayatın muteber yadigârlarıdır. O gelenek, güzel bir nezaket zevki öğretmiştir. İslâmî peçenin, fesin ve sarığın kaybolmasından sonra bile, modern giyimli Türkün tavırlarında o inceliğin izleri sürmektedir.
Gevşekliği kabul ettikten sonra, son söz, memleketlerinin fakirliği ve geri kalmışlığı ile savaşan, zihniyetleri değişmiş, birçok ciddi Türk’e düşer. Köylerde yolumun düştüğü genç öğretmenler, rehberim yahut ev sahibim olarak karşıma çıktıklarında, genellikle istekli, vicdanlı ve düşünceliydiler; hepsi Mahmut Makal’ın ruhunu taşıyordu. İlk bakışta sadece mekteplerine coşkun bir gururla bağlı gibiydiler; sonra, en düşünceli olanlar, dinî inançları sağlam, batıl itikatları kuvvetli köylülerin uyuşukluğundan ve düşmanlığından muzdarip olduklarını belli ediyorlardı. İstanbul’da, bir zamanlar sürrealist şiir yazan bir gemi inşa mühendisi, Amerikalıların işçinin verim ve randımanını artırma yolları üzerine yazdıkları eserleri geceler boyunca mütalaa ediyor; fakat güçlükle elde ettiği bu bilgileri pek az kullanabiliyordu — tersanesindeki işçilerin çoğu vasıfsızdı, bu bilgiyi değerlendirecek seviyede değillerdi. Tanınmış, hâlâ iyimser bir gazeteci, gazetesinin hükûmet tarafından defalarca aylara varan kapatmalarla cezalandırılmasına rağmen, hâlâ serbestçe tenkit yazıları neşrediyordu. Üniversitede az ücretli genç asistanlar, Anadolu’dan gelen eğitimsiz talebelere ve şehir mekteplerinden çıkmış şımarık gençlere ders verirken bir yandan da geçinmek için ek işler peşinde koşmak zorundaydılar. Bir kere, hükûmetin, sabah dokuzdan akşam beşe kadar, bütün günlerini odalarında geçirme emrine karşı, bir dilekçe kaleme almaya kalkmışlardı; fakat bunun kanunlara aykırı olduğunu öğrendiler; birden fazla kişinin imzaladığı dilekçe isyan sayılıyordu. Umumiyetle, Türkiye’de çok sayıda zeki, hassas, ileri görüşlü Türk vardır; bu sebeple de komünist ya da “Türkleri kötüleyenler” diye şüpheyle karşılanırlar. Sayıları azdır — her memlekette bunların sayısı azdır. Yine de, onların varlığı hesaba katılmalıdır; zamanla, idareyi onlar ele alabilirler. Batı demokrasilerinde, herhangi bir anda bu tipler müdafaada görünürler; fakat uzun vadede, genellikle galip gelenler de onlardır.
- BUGÜN ESKİ ŞEHİRLER
Asya Yunanı’nın antik eserleri, asırlar boyunca ya taş ocağı olmuş, yahut basitçe ihmal edilmiştir; bugün ise Türkler tarafından kıymet bilircesine korunmaktadır. Tahribat elbette hâlâ sürüyor. Köylüler hâlâ batıl itikatlarla doludur, hâlâ taşa muhtaçtır; heykeller, baş kısmında altın gizli olduğuna dair inanış yüzünden hâlâ zarar görebilir. Şimdi, antik kalıntılarla ilgilenen seyyahlara alışmışlardır; onları artık bir garip yahut gaipten haber getirenler olarak görmemektedirler. Pekçoğu, millî ilim adamlarımızın — memleketin en hevesli ilim adamları arkeologlardır — anlattıklarına kulak kabartmaktadır. Hükûmet, Karatepe gibi meşhur harabelere yol açmakta, buralar için bekçiler tahsis etmektedir. Herhangi bir büyüklükteki yahut tarihî ehemmiyetteki kasaba, ekseriyetle eski bir camide kurulmuş bir müze bulundurur. Müzenin koleksiyonu, biraz karmakarışık olur, mahallî bilgilerin seviyesini açıkça belli eder. Antakya’da Amerikalı turist, kendi hesabına titizlikle tercüme edilmiş etiketleri okuyabilir; bir “greeck inscription”, bir “sleb on a tomb”, çıplak bir kadını gösteren bir resmin altında “nud famel” ibaresini görebilir. Fakat bundan sonra, fakir bir ülkenin, kendisine yabancı bir maziye ait hatıraları korumak için sarf ettiği gayreti düşündükçe duygulanmamak elde değildir.
Kasabalılar, müzeleriyle pek gurur duymazlar, hatta pek ilgi göstermezler, bu da doğrudur. En eski kasabalarda bile insan, sanki bu kadim toprağın asıl sahiplerinin köylüler, şehir halkının ise gelip yerleşmişler olduğunu hisseder. Klasik devirden kalma kalıntılar bir yana, bu kasabalarda, meşhur isim ve hadiselerle hatırası yaşayan ev yahut sokak pek yoktur; anonim halk kahramanları ve evliyaların ötesinde, buralardan yetişmiş büyük adamlar hemen hiç yoktur. Ortaçağ Avrupa şehirlerinin birçoğunun, yaşlandıkça kazandığı cazibe ve vakar bunlarda yoktur. Sarmaşık ve yosunla örtülmek yerine, duvarlar dökülür, yahut yabani otlar biter. Genel olarak, eski şehirlerin görünüşü, şirin ve manzaralı olmaktan ziyade, solgun ve bakımsızdır.
Yine de aralarında şirin kasabalar vardır — Amasya, Afyonkarahisar, Manisa, Kütahya — ki bunlar, gerçek Türk üslubuna uygun olarak, manzaralı veya “tuhaf” görünmeye hiç çaba harcamadıkları, içinde “Eski Dükkânlar” bulunmadığı için daha da sevimlidir; en sona örnek olarak Kütahya’yı alabiliriz. Rastgele serpiştirilmiş bazı antik kalıntıları — bir Bizans-Selçuk kalesi ile bir Selçuk camisinin kalıntıları gibi — bir yana bırakılırsa, burası gerçekten yüzyıllar boyunca içinde yaşanmış bir şehir havasına ve duygusuna sahiptir. Bir zamanlar meşhur olduğu çanak çömleği hâlâ üretir; eskisine göre çok daha az sanatla, ama yine de fena sayılmayacak bir güzellikle ve geleneksel desenler ve renklerle. Henüz “modernleştirilmemiş” dar, dolambaçlı sokaklarından ağır ağır bir arabalar seli akar; atlı faytonlar ve eşeklerin, öküzlerin ve mandaların çektiği arabalar; bunları, çoğu dikkat çekici çehreli köylüler sürmektedir. Eski kasabalarda, sıradan, üstüne oturmayan Batı tarzı giysilere rağmen, Türk, geleneksel renk sevgisine sımsıkı sarılır. Bunu kuşağında yakalar, arabasının üzerine boyar, kalın çuvallarına ve heybelere dokur — hatta kesilmiş koyunların butlarına sıkıştırdığı renkli kâğıt demetlerine bile katıp katar. Eski Türk hayatının Kütahya sokaklarındaki karakteristik sesleri de aynı derecede iç açıcıdır; seyyar satıcıların haykırışları; arabanın kornalarının sesleri ve tekerleklerin kaldırım taşları üzerindeki takırtıları; gece boyunca bekçilerin kulak tırmalayan düdükleri — uyanık olduklarını ve vazifelerinin başında bulunduklarını başkalarını uyandırmak pahasına ispat etmek zorundadırlar; sabahın erken saatlerinde erkeklerin birbirlerini selamlayışındaki “güle, güle”; ve gece gündüz yankılanan en büyüleyici ses, minarelerden yükselen müezzinlerin ezanıdır. Hâlâ dindar bir şehir olan Kütahya’da müezzinler olağanüstü gür seslidir.
Muhtemelen Kütahya’nın sakinlerinden pek azı, buranın bir zamanlar Frigya diye bilinen bir ülkede yer aldığını ve erken devirde, üstelik de sapkın sayılan türden bir Hıristiyan merkezi olduğunu bilir veya aldırır. O zamanlar adı Cotaeium idi; bu ad, başka bir adı Kotys olan Kibele’den geliyordu. Yeni Türkiye, Yunanlıların hatırasını silmek gayesiyle bazı yer adlarını değiştirmek suretiyle ve resmî olarak başlıca şehirlerini Konstantinopolis, Angora, Adrianopolis, İzmir yerine İstanbul, Ankara, Edirne ve İzmir diye adlandırarak, uzak geçmişe ait bu gibi hatırlatmaları bulanıklaştırmıştır. Bu menkıbeli adların ortadan kalkmasına üzülmeliyiz; fakat eski Yunan şehirlerinin de yerel gururu yahut Roma imparatorlarını hoşnut etmek için adlarını durmadan değiştirdiklerini hatırlamalıyız. Kaldı ki, Türkçe kılıklara büründürülmüş bu adların çoğunun ardını görmek ve Klasik Çağ dünyasının hatıralarını yeniden kazanmak pek o kadar güç değildir.
Mesela Karadeniz kıyısındaki Ereğli, başlıca Yunan şehirlerinden biri olan ve Herakles’in kahramanlıklarından birini işlediği Herakleia idi. Konya’ya çok uzak olmayan bir başka Ereğli–Herakleia insana daha eski devirleri düşündürür; civarında, Yunanlıların kendi Herakles’leriyle özdeşleştirdikleri Hitit köylü tanrısının kocaman bir heykeli vardır. Ve böyle antikacı merakları için, Türklerin millî gururu az da olsa bir nimet olmuştur. Hititler ve Sümerlerle soydaşlıklarına dair resmî gevezelik, hiç değilse onların kendi geçmişlerinden çok daha eski bir mazinin, bilinçsizce sürdürülegelen tortuları hâlindeki gerçek bağlarına, gerçek devamlılıklarına dikkati çekmiştir.
Anadolu mirasının, bütünüyle kendine özgü, sırf Anadolu’ya mahsus öğelerini güvenle teker teker ayırıp göstermek elimizden gelmez. Ancak, doğrudan intikal etmiş olsun olmasın, Türk mirasındaki bazı benzerlikleri seçip gösterebiliriz; bunlar, Anadolu köylüsünün geleneklerinin ve inançlarının büyük kısmının tartışmasız derecede kadim kökenine, yani çok eski çağlara uzandığını ortaya koyar. Hititlerden önceki devirlere tarihlenen ve Truva’nın aşağı tabakalarında bulunan evler, taş temeller üzerine kerpiçten inşa edilmiş, bugün Anadolu’da görülen evlere fazlasıyla benzeyen yapılardır. Truva V’te bulunan fırınlar, bugün Troas’ta ve başka yerlerde hâlâ kullanılan, arı kovanını andıran fırınlara benzer. Daha önce de belirttiğim gibi, hem Hititlerin hem Türk köylülerinin giydiği, sivri yukarı kıvrık burunlu ayakkabılar aynıdır. Ramsay, Türklerin — Arapların pek seve seve yediği — çekirge yemeyi dehşetle karşıladıklarını not eder; Aziz Jerome, Arapların çekirge yediklerini, fakat Frigyalıların bu âdeti tabiat dışı bulduklarını kaydetmişti. Hattâ talihin cilveleri bile bazen düzgün kalıplara oturur. Küçük Asya’da sakal, “modern” bir devrin kurucusu Büyük İskender’den sonra kaybolmuş; sonra Hadrianus tarafından geri getirilmiş, Konstantin tarafından yeniden yasaklanmış, İslâm tarafından tekrar kaldırılmış; şimdi ise Atatürk’ten sonra yeniden ortadan kaybolmaktadır. Genel olarak, şehirler bir yana bırakılırsa, Anadolu’daki hayat, pek çok bakımdan, zamanın başlangıcından beri nasılsa öyle sürüp gider görünür; toprak aşağı yukarı aynı manzarayı taşır ve insanlar hâlâ üzüm, zeytin ve incir yetiştirirler.
Fakat benim başlıca kaygım, hâlâ eski bir hayatın hatıralarını taşıyan, eski şehirlerdir. Onlara şimdi biraz duygusal, biraz oyalanır gibi veda ediyorum; bunun felsefî bir mazereti de var. Hemen, Türkiye’nin hem eski hem yeni; hem köylü hem şehirli haline; hem Batı ile Doğu’ya ait oluşuna dair temel değişmeleri, değişmelerle iç içe geçmiş devamlılıkları hatırlatırlar. En sonunda da hepimizin onlara ne kadar borçlu olduğumuzu hatırlamamızı sağlayan, daha derin bir devamlılığa götürürler.
Celaenae–Apameia, bugünkü Dinar hakkında söylenebilecek fazla bir şey yoktur. Henüz kazılmamıştır ve muhtemelen, küçük Frig şehri Celaenae ile onun altında yatan daha eski ve karanlık yerleşmeler dışında, kazılmaya da pek değer değildir. Büyük Apameia şehri, hiçbir zaman, gerçekten parlak bir şehir olmamıştı. Anadolu’da buna benzer daha nice yer vardır: Eski çağlarda insanların canlı şehirler kurup yaşatabildiği nice alanlar bugün ancak bir köyü ya da küçük bir kasabayı geçindirebilmektedir. Fakat bazen bu köyden ibaret kalışın haklı sebepleri de vardır — meselâ Truva’da olduğu gibi. Çanakkale, Dardaneller’de, yöredeki başlıca kasaba için en mantıklı yerdir. Truva, her şeyden önce bir kaledir ve ününü, uğrunda yapılan savaş sayesinde kazanmıştır; içine serpilmiş birkaç koyun, keçi, deve ve öküz ile sakin köy hayatının sürdüğü, pastoral ortamında bugünkü haliyle kalması yerindedir. Yanındaki Hisarlık köyünde ne bir turist oteli vardır ne de leyleklerin sazdan damlarını rahatsız eden, yahut koyun, keçi, deve ve öküzün uysal hayatını bozup altüst eden bir ziyaretçi ticareti, bir hacı kalabalığı sömürüsü.
Ne var ki, Truva’nın pek de uzağında olmayan Neandria’nın yeri, daha da unutulmuş bir hâlde, hafızamızda yerini alır. Bir dağın zirvesine yerleşmiş, Skamandros vadisine ve Troas’tan İda Dağı’na kadar uzanan geniş manzaraya hâkim bu şehir, Antigonos adlı kumandanın halkını sahilde kurduğu yeni Troas İskenderiyesi’ne nakletmesinden beri terk edilmiş durumdadır. Neandria, Asya Minör’ün çok az sayıda yerinden biridir ki, harabeleri bütünüyle Yunanîdir; Roma yapıları tarafından karartılmamıştır. Duvarlarının beş millik çevresi, oldukça önemli bir şehir olduğunu gösterir; insan, ister istemez, insanın göğsünü burkan o tanıdık düşüncelere dalar. Birkaç yıl öncesine kadar, dağın eteğinde, kısmen şehrin taşlarından yapılmış köyde yaşayan Türk köylüleri, bu dağın üzerinde yükselen koca şehrin adını dahi bilmiyorlardı. Ama köyün yakınında, insanı antikçağ halkına değil, daha çok kendisine hayran bırakan garip, esrarengiz bir manzara ile karşılaşılır. Tırtıklı kayalık bir ıssızlık ortasında, civarda başka hiçbir kalıntının görünmediği bir yerde, her biri otuz beş feet boyunda, cilâlı iki yekpare sütun göze çarpar. Biraz daha ilerleyince, bir kaya yamacının eteğinde altı adet başka sütun belirir ve sır çözülür. Burası, muhtemelen on mil ötede bulunan Troas İskenderiyesi için açılmış bir Roma taşocağıdır; iki sütun, her ne kadar kanlı sebeplerle de olsa, yolda bırakılmış olmalıdır. Schliemann, Truva’nın etrafını araştırırken onları fark etmişti. Köylüler hâlâ, onları oynatmak ve kendilerine yaraşır bir binaya yerleştirmek için gerekli araçlardan yoksun oldukları için, sütunlar yerlerinden hiç kımıldatılmamıştır.
Miletos’ta da benzer sebeplerle şehir yoktur; orada da Menderes Irmağı (Maeander) şehri öldürmüştür. Klasik çağlarda bile Menderes, Miletos’u acımasızca boğuyordu. “Putperest” diye andığı eski şehirlerin ihtişamını yeniden canlandırmaya kalkışan Julianus Apostata, Miletos’a da el attı; fakat çabaları, bu ihtişamın boşunalığını teyit etmekten başka bir işe yaramadı; aldığı mükâfat, “Milet Halkının Görkemli Metropolü ve Didyma Apollon’unun Sütannesi”nin diktirdiği methiyeli bir kaide oldu. Bu metropol, Apollon’dan sonra da varlığını bir biçimde sürdürerek Bizans Çağı’na kadar güç bela ayakta kaldı. Selçuklular, bir camiyi — küçük ama güzel bir camiyi, eski mermerlerden yapılma bir camiyi — onun şerefine armağan etmeye değer buldular. Fakat Menderes, şehri alüvyonla denizden uzaklaştırmayı ve bataklıklarıyla sıtma sivrisineklerine cennet sunmayı sürdürüyordu. Bugün, pek fukara Balat köyünden başka bir şey barındırmaz; Balat’ın kendisi de, duvarlarına gömülü antik mimari parçaların etrafa saçtığı parlaklıkla aydınlanır. Üzerinde bulunduğu ova, ilkbaharda sular altında kalır; hiçbir düzgün yol bu ovadan geçmez, hiçbir liman buraya hizmet vermez. Bir zamanlar Yunan gemilerinin parıldayan bir körfez üzerinde kayıp gittiği yerde, şimdi ustaca olduğu kadar budalaca görünen katar katar develer ilerler; her zaman olduğu gibi önde bir eşek yürür.
Miletos’taki geniş kazılar, Miken tabakasına kadar inmiş, fakat çoğu yerde durup Yunan–Roma devrine ait şehri ortaya çıkarmakla yetinmiştir; bu şehir, Batı dünyasına felsefeyi, bilimi ve tarihi kazandıran asıl Miletos değildir. Kazılarla ortaya çıkarılan kalıntılar içinde en iyi korunmuş olanı, geniş bir tiyatrodur; üst sıralarından aşağıdaki Menderes Irmağı’nın sayısız kıvrımını ve karşıda, Menderes’in öldürdüğü Priene’nin harabelerini seyredebilirsiniz. Yakınlardaki bir sarayda, aynı konvansiyonel pozda, yani yan yatmış, dirseğine dayanmış hâlde uzanan ırmak tanrısının heykeli vardır; sanki eserini seyrediyor ve beğeniyor gibi. İnsanın aklı, ister istemez, insanın din duygusuna kayar. Sonra insan, Didyma’daki Apollon tapınağının o muhteşem harabeleri karşısında bile nahoş düşüncelere kapılabilir; çünkü burası, her şeyden önce, bir kehanet merkezi idi. Apollon, Didyma’da, Delphoi’da olduğu gibi, can sıkıcı derecede kirli siyaset çevirmiştir.
Ben, yine de, Menderes’in tanrısından çok Balat’ın belediye reisini hatırlamayı tercih ederim. Onun çiftliğine, eski bir Roma su kemerinin kalıntılarını izleyerek, tarlaların arasından geçerek, dolunay ışığında, her biri ışıl ışıl parlayan mermer kırıntılarıyla dolu tarlaların içinden, bir mil kadar yürüyerek gittik. Çiftliğinde hâlâ bir Roma sarnıcını ve birkaç Roma kuyusunu kullanıyordu — civarda bundan yüzlercesi vardır. Yazlık evinin önünde bazı sütunları, sütun başlıklarını ve türlü heykel parçalarını dikmişti; hepsini de itinayla badanalamıştı. Köylüler, tarlayı sürdüklerinde veya kazdıklarında önlerine daima mermer çıktığı için bu yüzden canlarının sıkıldığını söyler, fakat başkan bu maddeyi sever, temiz tutmaya çalışırdı. Yemek yerken, bir yandan da arada, Herodotos’un Miletosluların, erkekleri ve kadınları ayrı ayrı yemek yer diye anlattığını hatırladım; başkanın karısını fırının başında ayakta, içeriye şöyle bir bakarken görmüştüm. Belediye reisi, elbette, bunu bilmiyordu. Ama onda yine de, Milet’in eski ruhuna benzer bir hal vardı — neşeli, dünyevî, zeki, dobra, hürmetsiz. Yasak içkiyi ölesiye severdi; kendisi yapar, bol bol içerdi. Devlet ve Halk Partisi’ne duyduğu nefret üzerine de pek düşkündü; bu partinin delegesi olmasına rağmen, devletten hoşlanmazdı. Ovanın büyük kısmına sahip olan “feodal bey”den alaycı bir dille söz eder, fakat ona yaranmaya da dikkat ettiğini söylerdi. Başka şeylerin yanı sıra, köylülerin tesadüfen buldukları eski sikkelerin, takıların ve daha güzel küçük heykelciklerin hepsini ona götürürdü; feodal beyin bu şeylere hiç ilgisi yoktu, fakat onları iş çevirdiği arkadaşlarına “tuhaf eşya” diye hediye etmeyi severdi. İşte böylece, antik çağın eşsiz sanatkârları çalışıp didinmişlerdi — oysa sade kuyucu ustaların gölgeleri, herhalde, hâlâ sevinçle doludur. İşin ahlâkî sonucu karışıktır.
Efes’te de, yine aynı sebeplerle, bir şehir yoktur; ama orası, Miletos’un eski rakibine göre çok daha cazip ve çok daha kolay erişilir bir yerdir; zira ana şoseye ve demiryoluna pek yakındır. Ancak sapasağlam bir ahlâkçı, Efes’in uzun alaylar, muazzam törenlerle dolu mazisine ait hatıralarının uyandırdığı çekim gücüne ve huşu duygusuna karşı koyabilir. Demiryolu istasyonunun yakınında, her biri tepesinde yaşlı leylek yuvaları taşıyan yüksek Bizans su kemeri payandaları yükselir. Körfeze nazır tepede, kalenin taçlandırdığı tepe üzerinde, Aziz Yuhanna Kilisesi’nin kalıntıları ve onun kemikleri yatar. Yanında, Efes’in eski mermerlerinden inşa edilmiş bir Selçuk camisi kabuğu vardır. Kaystros Irmağı’nın ovasına bakan yerde, Diana tapınağının yeri yer almaktadır. Ovaya hâkim dağ yamacında, şehrin surları görünür. Bu surların içinde, havada bir zamanlar uçuşan büyünün sayısız hatırası vardır: Diana tapınağına giden, mermer döşeli ve mermer sütunlarla sıralanmış Kutsal Yol; Kibele’ye ve Serapis’e ait tapınaklar; Serapis’in tapınağı, muazzam Korinth düzeni sütunların karmaşık bir yığını; “Aziz Luka’nın mezarı” diye gösterilen, gerçekte bir başka putperest tapınak; Pavlus’a karşı kalabalığın bağırıp çağırdığı 25.000 kişilik büyük tiyatro; “Meryem Ana Kilisesi” diye bilinen, birbirini takip eden dört kilisenin birleşmesinden oluşmuş “çifte kilise”; Hıristiyan ve Müslüman mezarlarıyla, küçük şapellerle dolu, Yedi Uyurlar’ın mağarası. Ve bütün bunların üzerinde yükselen dağda, Efes’in insan ruhuna sinmiş büyüsünün hâlâ yaşayan bir ifadesi, ölümsüz Diana yerine Meryem Ana’nın kutsandığı, ama aynı kuvvetle saygı gören mekân, Meryem Ana’nın evi durur. Büyük kalabalıklar, bugün de, her yıl 15 Ağustos’ta, yani onun göğe yükselişi gününde — ki bu gün, ondan önce Diana’nın da göğe kaldırıldığı gündür — Meryem Ana’nın evine akın eder.
Gazetelerde çıkan resimlerde, hacılardan bazılarının daha çok meraklı veya turist gibi göründüğü olur; tiyatronun heybetli görüntüsü, başka türden bir hacıyı, daha başka düşüncelere sevk edebilir. Yaklaşık otuz yıl önce kazılan bu tiyatronun eski fotoğrafları, yükseğe kadar bir kemer gibi yükselen, oturma yerleri muntazam dizilmiş, iyi korunmuş bir yapı gösterir. Birkaç yıl önce, bu basamak sıralarının hepsi kaybolmuştu; yalnız alt sıradaki birkaç sıra yerinde kalmış, diğer bütün kısım toprakla örtülmüş, oradan da yalnız otlar değil, çalılar, küçük ağaçlar fışkırmıştı. O zaman, büyük şehirlerin nasıl olup da gömülüp, yerin altına karıştığını — hem de ne kadar çabuk gömülebildiğini — insan daha iyi anlıyor. Efes’in büyük kısmı, Türk hükümetinin sağladığı bekçiler olmasa, kısa zamanda yeniden kaybolur gidip toprağın altında kalacaktır. İnsan elinin sürekli bakımı olmadan, insan eserlerinin en büyüğü bile ayakta kalamaz.
Tarsus’ta ise, piyesi en baştan yazmış olan Aziz Pavlus’un hatırasına huşu duyacak, mesleği arkeologluk olmayan biri için pek az şey vardır. Kerpiçten yapılmış, büyümüş bir köyü andıran Tarsus, Pavlus’un atalarının vatanı Filistin’i hatırlatabilir; ama Pavlus’un büyüdüğü ve dolaştığı Greko–Roma dünyasına layık değildir. Bugün Türkiye’de ayakta kalmış eski şehirlerin çoğunluğu gibi — Trabzon, Eskişehir, Adana, Kayseri, İzmit, Samsun — insanı, çoğu zaman, ıssız harabelerden daha çok kederlendirir; çünkü ıssız harabeler, geçmişin büyüsünü daha kolay ayağa kaldırabilirler.
Yahut adı sanı pek duyulmamış şehirlerin yerleri. Kütahya yakınlarında, Çavdarhisar köyünde, Aezani harabeleri vardır. Aezani’yi kim bilir ki? Ben, Hamilton’ın harabelerini anlattığı seyahat notlarını okuyana kadar adını hiç duymamıştım; Hamilton, burada, Küçük Asya’daki en kusursuz İyon tapınaklarından birinin bulunduğunu söylüyordu. Şehrin tarihine dair, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar bilgi parçası bulunabilir. Burası, Zeus ile özdeşleşmiş, daha eski bir Frigya veya pre-Frigya tanrısının kutsal arazi mülkü, bir mabed malikânesiydi; bu araziye, Pergamon ve Bitinya kralları sırasıyla toprak bağışlamıştı. Bir Bizans tarihçisi, şehrin rahip hanedanının ilk üyesi Euphorbos’un, kurban kesmenin usulünü — kirpiyi ve tilkiyi de içine alan bir kurban usulünü — öğrettiği için tayin edildiğini yazar ve şehrin bu yüzden bu adı aldığını söyler. Hamilton’ı böylesine sarsan tapınak, birinci veya ikinci yüzyıla ait, yüksek sütunlu, geç dönem İyon tarzı bir yapıdır. Atina’daki Olympios Zeus tapınağından daha az heybetli ise de, çok daha zarif ve vakurdur; çok daha iyi korunmuştur ve küçük şehir için çok daha büyük bir övünç vesilesidir. Hâlâ, tarlaların ortasında, uzakta dağ siluetleriyle çerçevelenmiş, tek başına, çok güzel bir manzara arz eder. Yakın bir tarlada, tanıdık türden başka kalıntılar vardır — bir tiyatro, bir stadion vb. Anadolu’da, büyük ve meşhur olmayan, fakat klasik ölçüleri büyük bir gururla yaşatmış yüzlerce böyle kasaba vardır.
Bunlardan biri de ve muhtemelen çoğundan daha az parlak olanı da, İkonion idi. Belli bir büyüklüğe ulaşmıştı, fakat Pavlus’un, tam olarak ne sebeple seçildiğini bugün bile kestiremediğimiz bir tercih neticesinde burada vaaz vermesine kadar, hiçbir tarihî önem veya şöhret kazanmamıştı. Bugünkü Konya’da, Pavlus’un vaaz ettiği şehirden, Tarsus’ta olduğundan daha az iz kalmıştır. Geçen yüzyıla kadar ayakta duran eski surlar artık yok olmuştur; şehrin ortasındaki iç kale, bir millet bahçesine dönüştürülmüştür. Ne var ki Konya, Tarsus’tan çok daha canlıdır. Bir zamanlar Osmanlıların gözleri önünde çürümeye terk ettikleri bu şehir, bugün güzelleştirilmiş, yüzü ağartılmıştır. Türkler, haklı olarak, Klasik Çağ’ın kalıntılarını değil, şehrin gerçek şanını teşkil eden Selçuk abidelerini koruyup onarmaya önem vermişlerdir. İç kaleyi millet bahçesi yapmakta da öyle pek büsbütün dinsiz sayılmazlar; surlar yalnız manzara değeri olan şeylerdi. Şehrin müzesinde, bahçenin ve oraya çıkan yolların temizlenmesi sırasında ortaya çıkarılmış, Hitit’ten Roma’ya uzanan devirlere ait eserler sergilenir. Bunların çoğu kaba saba işlerdir ve bölgenin görece geri kalmışlığını düşündürür; hemen hepsi, Selçuk sanatından aşağıdadır.
Ne yazık ki modern Konya, Selçuk şehriyle karşılaştırılınca da zararda çıkar. Uzak görünüşüyle bir panorama gibi güzeldir, yakından bakıldığında öyle değildir. Çarşıları, artık kendi haline bırakılmış; eskiden dillere destan olan halıları kadar güzel bir şey sunmaz; eski mahalleleri hâlâ pejmürde ve bakımsızdır. Yüzünü yıkamakla meşgul, ama fazla dış görünüme düşkündür — iyi durumda olan arnavutkaldırımlı sokakları söküp yerine böbürlene böbürlene asfalt dökerken, yan sokaklar perişan kalır. Asfaltı hayranlıkla övmeniz beklendiğinde, hafif alaycı bir hayaletin fısıltısını duyabilirsiniz: “Bütün dünyayı gör, ama Konya’yı da gör.”
Osmanlıların kutsal şehri Bursa’nın, yeniden inşa edilmeye Konyadan daha az ihtiyacı vardı; bu yüzden, bu inşadan daha çok mustarip olmuştur. Şimdi seçkin bir sayfiyedir; tarzını Palas’lar — zengin yeni sınıfa hitap eden yeni oteller ve apartmanlar — belirler. Ne var ki Bursa, kendine özgü bir karakteri korumaktadır; bütün “modernleştirme”lere rağmen. Yeni gelenlerin özür dilemekten usanmadığı eski sokaklarıyla, eski üsluptaki evleriyle, dağın yamacına tırmanıp iner. Şehrin içinden geçen derin bir uçurum, doldurulup süslenemez. Dağ havası ve suyu, Bursa’yı taze ve temiz tutar; şehirde, azıcık serserilik vardır, ama sefalet pek azdır. Ve ilk sultanların, İslâm hâlâ ilham ve disiplin kaynağı, Müslüman’ı “mimar, şair, metafizikçi, oymacı, nakkaş, asker, her şey” yapabilen bir sevgi olduğu zamanlarda inşa ettikleri cami ve türbeler, hâlâ, Osmanlıların ilk başkentini yüceltir.
Ama Bursa — ve Konya, Kütahya ve diğerleri — hiçbir an için İstanbul’la boy ölçüşemez. Açık ara farkla Türkiye’nin en büyüleyici şehridir, dünyadaki büyük şehirler arasında yerini hâlâ koruyan tek şehridir. Osmanlı kültürünün en zengin müzesidir. Sarayı, sayısız camileri, medreseleri ve türbeleri, sarıklı mezartaşlarıyla dolu mezarlıkları, çeşmeleri ve köşkleri, çarşıları, çiçek ve baharat pazarları, hatta orasını burasını arada bir süsleyen asma çardakları, fresk gibi açılan mor salkımlar, bahçe ve gölgeli avlu manzaralarıyla eski püskü evleri ve sefil sokakları — hepsi, Osmanlıların, ihtişam devrinde ulaştıkları görkemi ve son günlerine kadar Türk hayatının renk ve cazibesini, en canlı şekilde gözler önüne serer. İstanbul, sonra, Ankara’nın hâkimiyeti altında pek çok servet ve ticaretini devlet sanayii lehine kaybetmiş, fakat bunun karşılığında bazı maddî iyileştirmeler görmüştür — caddeler döşenmiş ve genişletilmiş, meydanlar temizlenip ferahlatılmıştır. Şehir, Fatih’in fethinin beş yüzüncü yıldönümü olan 1953’ün kutlaması için baştan aşağı süslenip hazırlanmıştı. 1955’teki yıkıcı olaylardan sonra, geniş çaplı bir modernleştirme programı yürürlüğe konulmuştur.
Diğer şehirlerde olduğu gibi, onun yeni giysisi de üslup bakımından kayda değer değildir ve pek yakışık da durmamaktadır. Bir ziyaretçi, yeni caddeleri, başlıca, eski binalara daha elverişli ulaşım vasıtaları olarak memnuniyetle karşılar. Daimî Boğaziçi bir yana bırakılacak olursa, İstanbul’un cazibesi hemen bütünüyle geçmişinden doğar ve surların içindeki şehir, yani Stamboul ile sınırlıdır. Haliç’in öte yakasındaki eski Ceneviz mahallesi Galata düpedüz sefil bir yerdir; onun üstündeki tepede yer alan modern Avrupai kesim Pera ise bunaltıcı derecede sıkıcıdır. Eski Stamboul’un kendisi de, birçok yangınların harap ettiği geniş sahalardan ötürü, yamalı bohça gibi, dökülüp saçılmış bir görünüşe sahiptir; bu da Osmanlıların zaaflarını hatırlatır. Fethettikleri bu büyük şehri yeniden imar ettiler, onu birçok abide ile süslediler, ona büyüleyici siluetini verdiler, basit bir işgalci hakkından öte bir şekilde onu kendilerinin kıldılar; ama yine de İstanbul, her şeyden önce kendilerinden önceki halklar sayesinde büyük ve sihirli bir şehirdir. Onun efsanevî adı Konstantinopolis’in kaybına üzülmek gerekir.
Basit bir turist, gördüğü her şeyin adını ve tarihini bilmek isterse, eski şehirde dolaşırken ilkin tedirgin olabilir. Her yerde, rehber kitabında adı geçmeyen ve bin ya da bin beş yüz yıllık olabilen, bir Türk hamamının veya bir Bizans sarayının kalıntıları olan, yıkılmış duvarlara ya da yığılmış taş yığınlarına çarpar. (Süleyman Kanunî devrinden kalma bir depoda yakın zamanda keşfedilen bir sarayın, yarı gömülü sütunlarının, balyalarla doldurulmuş kağıt balyaları arasında neredeyse görünmez hâle gelmiş süslü başlıkları vardır.) Ama her tarafta Ayasofya’dan— hâlâ şehrin en büyük binası— başlayıp, diğer Bizans kiliseleri, sütunlu sarnıçlar ve Hipodrom’daki sütunlar üzerinden masalsı şehir surlarına kadar uzanan rehber kitabı harikaları da vardır. Deniz surlarının yalnız bazı bölümleri ayakta kalmış olmakla beraber, şehir hâlâ hemen bütünüyle beşinci yüzyıl kara surlarıyla, kuleli üçlü bir hat hâlinde çevrilidir. Kapılarında, Konstantinopolis’in bütün tarihini dolduran “sıkıntı, dehşet ve haşmet”i düşünebilir insan— daima imparatorluk şehri olan ve hiçbir zaman gerçekten neşeli olmayan bu şehrin tarihini. Bizans imparatorlarının zaferden dönüşte geçtiği Altınkapı’nın yakınındaki kapıdan, köylüler yine eşekleri ve sebzeleriyle içeri girerler; hiç kuşku yok ki bin yıl önce de aynı şekilde girerlerdi ve o zaman olduğu gibi bugün de tarihten habersizdirler. Türklerin ilk olarak surları yardığı Edirnekapı’nın yakınında, eski hendeğin bıraktığı çukurda çocuklar futbol oynarlar. Başka yerlerde hendek sebze bahçeleriyle doldurulmuştur; burada çok lezzetli bir marul çeşitliliği yetişir. Belli ki kanla sulanmış toprak marul için iyidir.
Bizans’ın, Konstantin’den önceki Yunan şehri olan Byzantion’dan, daha sonra duvar temellerine gömülü bazı taşlardan başka hiçbir şey kalmamıştır. Onun esas temelleri, akropolisinin bulunduğu yerde, Sarayburnu’nun altındadır. Burada insan sadece, yerinin güzelliğine ve ilk kolonistlerin zekâsına hayran olabilir. Körfezin karşı tarafında, ilk yerleşen fakat ilhamsız Yunanlıların seçtiği sıradan bir mevki üzerinde kurulmuş eski Kalkedon’un yerinde, şimdi Kadıköy adıyla sıradan bir kasaba uzanır. Ama buradan Boğaz’ın yukarısına, Yunan efsanesindeki “inek geçidi”ne bakılabilir; ve o vakit geçmiş geri gelebilir.
Boğaz’ın, pek çok kimsenin duyduğu o eşsiz cazibesini tarif etmek güçtür. Kıvrılarak tepelerin arasından geçen bu su yolu açıkça güzel bir sudur, fakat tabiî güzelliği ne olağanüstü ne de rakipsizdir. Boğaz’ın kendi hoş bir hayatı vardır: Sularında oynayan yunuslar, üstünde salınan martılar ve ördekler, ve sık sık su yüzeyinden bir karış kadar yukarıda, dümdüz çizgi hâlinde yukarı aşağı süzülen başka kuşlar— Türk efsanesine göre kayıp ruhlardır bunlar. İnsan, minareler, yalılar ve kıyılar boyunca dizilen ortaçağ kaleleriyle ona daha da çok şey katmıştır. Kıyılarını saran köyler ona bitmez tükenmez bir çeşitlilik verir, her birinin kendi karakteri, hattâ farklı bir iklimi vardır (Karadeniz’den gelen kuzey rüzgârlarına açıklık derecesine göre) ve hepsinin kendilerine mahsus manzaralı köşeleri, bucakları vardır. Bununla beraber belki de en büyüleyici olan, tarif edilemeyen bir şeydir: Bütün efsaneler ve onunla ilgili tarihî hâdiselerden yayılan bir eski çağlar havası. Onun ayırdığı kıtalar olan Asya ve Avrupa’nın coğrafî kurgusu da bu havaya bir şeyler katar; ama burada artık bu, sırf bir kurgu değildir. Uygun bir biçimde, Osmanlı Türkleri Asya kıyısını tercih etmişler, Vaniköy (“yorgun adamın köyü”) ve Kanlıca (“kanlı köy”) gibi köylerde yerleşmişlerdir. Yunanlılar ise, eski efsanelerin çoğunun bağlı olduğu Avrupa kıyısında toplanmışlardır.^^
Efsaneler, şehrin içindeki Beşiktaş semtinde başlar. Adı, Barbaros’un Kanunî devrinde kadırgalarını bağladığı bir dizi sütundan, “beş taş”tan gelir; ama çok daha önce İason buraya çıkmış ve buraya Jasonium adını vermişti. Ardındaki vadide yer alan ünlü bir defne korusu Apollon’a kutsaldı. Boğaz’ın birkaç kilometre yukarısında, İason’un büyücü-kurtarıcısı Medeia, bugün kömür istasyonu olan Kuruçeşme’de bir defne ağacı dikmişti. Bizans çağında bu semt, aralarında Simeon’un da bulunduğu sütunlar üzerinde yaşayan azizleriyle tanınır hâle geldi; Simeon, üzerinde yaşadığı sütunun yüksekliğini, altı arşından otuz altı arşına kadar durmadan arttırmıştı. Bizans tarihçisi Kedrenos şöyle yazar: “Bu hayat tarzının tembel insanlar için faydalı olması bakımından İlahi yönlendirme olmaksızın mümkün olamayacağı sonucuna varıyorum.” Bugün bir kısım kimse, Kuruçeşme’nin bir kömür deposu olarak daha hayırlı bir maksatla kullanıldığı sonucuna varabilir. Bir sonraki köy olan Arnavutköy (“Arnavut köyü”), Bizans’ın gözdesi Başmelek Mikail’e adanmış büyük bir kiliseye sahipti; sonu daha da yüz kızartıcı oldu bu kilisenin. Fatih Mehmed tarafından yıktırılmış ve Rumeli Hisarı’nın duvarlarında yaşamaya devam etmiştir; bu hisarı, Fatih, kuşatma altındaki Konstantinopolis’e yardımı kesmek için yaptırmıştı.
Rumeli (“Romalı” yahut Avrupalı) Hisar’dan itibaren insan artık İstanbul’un içinden çıkmış ve eski tarihin tam ortasına girmiş olur. Boğaz’ın en dar noktasında, bir İon mimarı, Pers İmparatoru Darius için bir köprü inşa etmiştir. Rumeli Hisarı’nın bulunduğu yerde Darius, ordusunun karşıya geçtiğini ve ilk kez Avrupa toprağına ayak bastığını seyretmek için kayaya oyma bir tahtta oturmuştu. Geçişi tasvir eden, biri Yunanca, diğeri Asurca birer kitabenin bulunduğu sütunlar, belki de hisarın altında yatmaktadır. Bu noktadan sonra Gotlar, Haçlılar ve daha nice ordular Asya’ya geçmiştir.
Boğaz’ın yukarısındaki Avrupa köyleri de tarihten paylarını almışlardır. Birçok deniz savaşının cereyan ettiği bir koy üzerindeki İstinye, adını, İason ve Argonautların sağ salim dönmelerine şükran olarak inşa ettiği, Sosthenia, “Emniyet” tapınağından alır. Sonradan burada, Büyük Konstantin tarafından adanmış, Bizans’ın favorisi Başmelek Mikail’e ait başka bir kilise yer almıştır. Yine birçok deniz savaşının sahnesi olmuş Tarabya, Therapia, “Şifa” kelimesinden gelir. Safdil Yunanlılar, Medeia’nın İason’la dönüşünde kıyısına zehir saçtığı için bu semte, iyimser bir eufemizmle bu adı vermişlerdi. Boğaz’ın fırtınalı Karadeniz’e— eufemizmle Euxine, “Müspet Deniz”e— açıldığı yerde tanrılar çifte mesai yapmışlardır. Avrupa yakasında İason, Asyalı Kybele’ye bir sunak dikmiş, daha sonra buna, başka bir tapınakta Serapis katılmıştır. Asya yakasında ise Olimp tanrılarına adanmış sunaklar vardı; bunların içinden Zeus ve Poseidon seçilmiş ve kendilerine bir tapınakla ayrıca hürmet edilmişti. İmparator Iustinianos, bu tapınağın harabelerinden, Başmelek Mikail’e, Boğaz’ın girişini muhafaza etme görevini devraldığı için yeni bir kilise inşa ettirmiştir. Daha gerçekçi olan Sultan IV. Murad ise aynı noktaya, Kazakları uzak tutmak üzere kaleler yaptırmıştır— bugün aynı maksat artık denizaltı ağlarıyla sağlanır.
Şüphesiz, bütün bu Yunan masallarına olduğu gibi inanamayız. Bununla beraber, bunlar, bölgeye Yunanlıların gelişini sembolleştiren büyük bir tarihî hâdiseyi simgelemişlerdir. Yunanlılar Karadeniz kıyısında gerçekten altın ele geçirip bir prensesi kaçırmış olsunlar yahut olmasınlar, Boğaz’ın girişinde yerleşmiş ve bölgeyi bu kadar önemli kılan tarihi başlatmışlardır. Aynı ruhla, İyonya’da bir sınır çizmiş ve Homeros’a giden yolu hazırlamışlardır. Beni, okuduğum şekliyle Anadolu tarihinin başlıca temasına geri götürüyorlar.
- EPİLOG
Baştan beri, bir tarihçinin tam bir kişiliksizlik ya da tarafsızlık taslamasının doğru olamayacağını durmadan tekrarladım. Tarih incelememizin nihai gayesi kendimizi bilmektir. Bu gayeye varabilmek için, başka halklara karşı sempati beslemeli, onları kendilerini gördükleri gibi görmeye çalışmalıyız; fikirlerin ve ideallerin aramızda yapılmış belirleyici çatışmalarına geri dönüp baktığımızda, özellikle de tasvip etmediğimiz tarafı anlamaya çalışmalıyız; o taraf ki çoğu zaman galip olan taraf olmuştur; fakat Ernst Cassirer’in sözleriyle hedefimiz, benliği silmek değil, onu genişletmek ve zenginleştirmektir. Bu da nihayet hüküm vermek mecburiyetini yükler bize— hepsini affetmeye izin vermez. Daha özel olarak, çoğumuzun gönlünün tabiatıyla Yunanlılardan yana olduğunu teslim etmemizi emreder. Serbest toplumu, yani bizim değer verdiğimiz toplumu, ilk onlar öncülük ederek kurdular. Bugün üzerinde çalıştığımız bizzat bu anlama çabasını mümkün kılan, entelektüel ve hayalî hürriyete onlar eriştiler. Kendini bilme idealini ve benliğin genişletilmesi ve zenginleştirilmesi idealini onlar yerleştirdiler. Tanrılara gereken hürmeti göstererek, ama yine de ölümün yahut hattâ tanrıların karşısında, insanın kendi kuvvetleriyle gerçekleştirebileceği ve koruyabileceği hakikat, güzellik ve iyilik değerlerini en öne onlar koydular.
Bugün Yunanlıların “başarısız” olduklarının çok daha farkındayız. Onların, eski Doğu’nun yollarına, “mucize, sır ve otorite”nin zorba ihtiyacına, yavaş yavaş nasıl yenik düştüklerinin uzun hikâyesini takip ettim. Çoğumuz için bu hüzünlü bir hikâyedir; az kimse onların başarısızlığına açıktan sevinir. Ama pek çok kimse, bilimin, akılcılığın, liberalizmin, hümanizmin— yani modern Batı medeniyetinin özünde yer alan Yunan inancının— iflasını ilan etmekten hoşlanıyor. Geleneksel Hıristiyan hükmüne— Pavlus ve Augustinus’tan Luther ve Calvin’e uzanan hükme— yeniden dönüyorlar; bu inancın günahkâr bir gurur olduğunu tekrar ediyorlar. İnsan’ın, Tanrı’nın inayeti olmadan hiçbir şey öğrenemeyeceğini ve başaramayacağını söylüyorlar. Mucizeyi, yalnızca dua yoluyla kurtuluş kılığında sunmaktan başka türlü teklif edecek kadar saf değiller; ama fiiliyatta bizi yeniden sırra ve otoriteye çağırıyorlar. Sihirli kelime “Original Sin”dir.
Şu hâlde tekrar ediyorum: uzun vadede her şey başarısız olmuştur. Hiçbir çeşit iman, iyi için yahut sadece iyi için işe yaramamıştır. Hıristiyanlığın kendisi de kendi ölçülerine göre bir başarısızlıktır; ne dünyayı kazanmış ne de gerçekten Hıristiyan bir toplum ortaya koyabilmiştir. Arnold Toynbee, Bilim Zaman Ölçeği’ni ileri sürerek Hıristiyanlığı kurtarmaya çalışmıştır; bu ölçek, insan soyunun yeryüzünde yüz binlerce yıldır yaşadığını ve yeryüzünün milyonlarca yıldır var olduğunu, buna karşılık Hıristiyanlığın kendini ispat için sadece bir anlık bir süreye sahip olduğunu göstermektedir. Ama Toynbee, Yunanlılar söz konusu olduğunda bu kadar hoşgörülü davranmaz; onlar basitçe başarısız olmuşlardır ve bu başarısızlıklarıyla, inançlarının boşluğunu kanıtlamışlardır, der. Ben, daha mütevazı bir zaman ölçeğine rağmen, bunun aksine inanmayı tercih ediyorum. Onların başarısızlığı hiç de şaşırtıcı değildir, bir kere daha; özgürlük macerasına atılan ilk millet onlardı ve bizim sahip olduğumuza benzer maddî ve zihnî imkânlara hiç sahip değillerdi. Bu bakımdan bizi meydan okumaya çağırırlar ve hâlâ cesaretlendirebilirler. Çünkü biz hâlâ onların mirasçılarıyız. Onların inancı ortadan kalkmadı; bizim medeniyetimizin yaşayan imanı hâline geldi. Bizim aracılığımızla bugün, onların kendi çağlarında olduğundan çok daha güçlü bir kuvvet olarak Doğu’da yer almaktadır. Anadolu yahut Türkiye tarihinin hikâyesi, özü itibarıyla bugünün Asya’sının hikâyesidir.
Bu yüzyıla kadar Asya’nın uçsuz bucaksız cemaatleri, yokluk ve cehalet cemaatleriydi. Halkın büyük ekseriyeti okuma yazma bilmezdi, yoksulluk içinde yaşardı, hekim yüzü görmezdi. Tarihleri boyunca demokrasi nedir bilmemişler, medeni haklar hayali bile kurmamışlardı. Kitleler, devleti yalnızca vergi ve polis olarak tanırlardı. Hattâ aydınlar, Çince’de “hürriyet” için bir kelimeye, Sanskritçe’de “haklar” için bir kelimeye sahip değildi. Çin hariç bütün kültürler din temeline dayanıyordu; bu din de, kitleler için, kaba hurafeler yığını demekti. Bu sebepledir ki bugün Doğu kavimleri, kendilerine mahsus müşküllerle karşı karşıyadır. Değiştirmeye çalıştıkları yahut değişmeye zorlandıkları şey, sadece bir hükümet şekli değil, bütün bir hayat tarzıdır.
Türkiye’de olduğu gibi, bu gayret her yerde karışıklıklar ve çelişkiler doğurmuş ve muhafazakârların husumetini uyandırmıştır. Şüphesiz bu drama, her yerde aynı değildir. Çin, Japonya, Hindistan, Türkiye, İslâm— hepsi başka başka istikametlere gitmektedir. Ama yine de Batı’nın ortak tesiri yüzünden ortak temalar vardır. Her yerde Doğulu kavimler, yoksulluğun hayatın kanunu yahut Tanrı’nın iradesi olduğu inancını reddetmeye yahut buna zorlanmaya başlamışlardır. İnsan’ın, kendi gayretiyle dünyadaki kaderini düzeltebileceği, ümidini sırf ahiret hayatına yahut hayat çarkından kaçmaya bağlamaya mecbur olmadığı inancıyla, bilim ve teknik incelenmektedir. Okuma yazma öğrenmekte ve sual sormaya başlamaktadırlar. Hürriyetleri ne kadar sınırlı olursa olsun, güçlü adamları onlara en azından ya demokrasi ya da “daha gerçek” bir hürriyet vaat ettiklerini iddia etmektedir. Aynı zamanda Batı tesiri, hepsini kendi geleneksel kültürlerinin daha çok farkına vardırmıştır. Bu şuurluluğun içinde, Türkler gibi, aşırı hassas olmaya, kullanışsız yahut kuşkulu bir geleneği yüceltmeye, yeni maksatlarını baltalama eğiliminde olan metotlara, inançlara ve müesseselere yapışmaya hazırdırlar. Bununla beraber, değerli pek çok şeyi korumayı, kimliklerini muhafaza etmeyi ve kültür ortak hazinesini zenginleştirmeyi de umabilirler.
Bu dramın— tarihteki ilk gerçek dünya dramının— neticesini kimse bilemez. Bu arada Doğu, Batı’dan daha büyük taleplerde bulunmaktadır; derhal iktisadî ve teknik yardım, eninde sonunda da sempatiyle anlama talebinde. Batı da karşılığında kendisinden daha büyük taleplerde bulunmak zorunda kalmaktadır: Fedakârlıkta ve nihayet kendini bilmekte. Herhalde en genel ve en ivedi ihtiyaç, kendi günahlarının daha geniş bir şuurudur: Emperyalizmin, maddiyatçılığın, ticaretçiliğin; millî, ırkî, kültürel ve dinî peşin hükümlerin; yahut ahlâkçıların diliyle söylersek, gururun, bencilliğin ve açgözlülüğün. Bununla birlikte, özellikle entelektüelleri arasında esen yaygın hayal kırıklığı ve yeis havasında, aynı zamanda akla uygun bir metanete, kararlılığa ve cesarete; bilhassa da kalplerinin derinliklerinde entelektüellerinin çoğunun gerçekten değer verip muhafaza etmek istedikleri serbest toplumun değerlerine bir inanca ihtiyaç duyar. Ben, Asli Günah temasını mızrak ucu yapmanın faydalı olduğuna inanmıyorum. Bu tema, Hıristiyanlık da dahil bütün inanç sistemleri altında boy atmıştır. Gurur, açgözlülük ve bencillik, tarihte sayısız kere Hıristiyan tahtlarında, hattâ papalık tahtında bile yer almıştır; bugünkü dindar İspanya’da da, laik Amerika’da olduğu gibi; bugünkü dindar Yunanistan’da da eski putperest Yunanistan’da olduğu kadar barizdir. Tarihte, bu kadar manasız ve hiç de orijinal olmayan budalalık ve kötülükten çok daha nadir olan şey, Yunanlıların düşündüğü mânâda, akıl içindeki hür bir hayattır.
Bu sebeple, kadim Doğu’nun, teslimiyetle, feragatle yahut bağlanmama ile sükûnet bulma yönündeki geleneksel hikmetinin ötesinde bir şeyler de öğretebileceğini sanıyorum. Artık bir serbest toplumun bedellerinin ve risklerinin, tekniğin ve bilimin kötüye kullanılmasının, demokratik eğitim, siyasî eşitlik ve sıradan insanların kazandığı imtiyazların kasvetli yan ürünlerinin farkındayız. Doğu’nun kadim toplumları, bizim toplumumuzun tek alternatifi değildir elbette; fakat onlar, alternatifler meselesini ayağa kaldırmaktadırlar ki bu da, bizim kanıksadığımız basit nimetlerin daha fazla farkına varmamızı sağlayabilir. Bir toplum, yoksulluk içinde yaşayan köylülerin el emeği üzerine kuruluyken daha mı sağlıklıdır? Bir traktör, gerçekten tahta bir çubuktan ya da kara sabandan daha mı insanlık dışıdır? Kitlelerin çoğunun okuma yazma bilmemesi, daha mı hayırlıdır? Azizlere sığınarak, hekim yokluğunda yaşamak mı daha iyidir? Cinlere ve büyücülere inanmak mı? İdarede hiçbir söz hakkına sahip olmamak mı? Kilise ve devlete bütünüyle boyun eğmek mi? Maddî hâllerini yahut sosyal statülerini düzeltme ümidinden uzak durmaya zorlanmak mı? Biz, Batı medeniyetinin seçkin nimetlerinden, istersek “Tanrı’nın lûtfu altında” yine de zevk alabiliriz; bunlar ilk anda açıkça Tanrı vergisi olmasalar bile. Bu nimetleri kaybedebiliriz de, Tanrı olsun olmasın; ilkin de hürriyetlerimizi kaybederek. Ben yalnızca bu nimetlerin kıymetli olduklarını söylüyorum.
Bu nimetlerin en kıymetlilerinden biri de, basit ilerleme ümididir— ümitli bir ruh hâli içinde sürülen hayat. Anadolu tarihi, insan tarihinin kanununun ilerleme olduğunu bir an bile düşündürtmez. Ama hayatın bu ümitle zenginleştiğini, şöylesi bir ümit içinde yaşama imkânı kendilerine bahşedildiğinde sıradan insanların hayatının, insan cinsi adına pozitif bir kazanç teşkil ettiğini ve bu inancı günahkâr bir gurur diye damgalamanın gayri insanî olduğunu telkin eder.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Türkiye’nin Dönüşümü | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER