🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🌀🎭💢 Raumdeutung 🌀🎭💢
yy: (Büyük cürüm, Ahmet Güneş)
Görmenin bile plastikleştiği bir AVM’nin ortasından dünyaya sesleniyorum; ışıklı bir ahır, dev bir Krippe büyüyor içimde. Bu plastik doğum sahnesinin üstüne sinmiş ekşi süt buharından kader, kokuya aldanmış kalabalığın yüzünden keder, reyonda unutulmuş karton bardaktaki kefir damlasından bile ilahi bir başarısızlık taşıyor burası. Işıklı melek heykelinin titrek gölgesinde insan kendi kendine isyan diye bağırıyor ama Krippe’nin vaadi hâlâ bir ihsan gibi paketlenip hediye kağıdına sarılıyor. Bu alışveriş tapınağında kırmızı halılarla döşenen yol, vitrin camlarında donup kalmış bir göl, vitrin mankenlerinin donuk yüzünde sırıtan bir gül, gece yarısı temizlikçisinin paspasında sürüklenen ıslak kül gibi uzayıp gidiyor. Krippe’nin önüne diz çöken herkesin içindeki yar, üstünde titrediği soğuk seramik yer, dolduramadığı iç karanlık yarı ve bir türlü gelmeyen plastik bebek yâr ile tamamlanmaya çalışıyor.
Burada zaman kaygan bir zemin gibi ayağımın altından çekilirken, kasadaki bip sesleri tekdüze bir zikire dönüşüyor. Bu ışıklı gecede cep telefonlarıyla Krippe’yi çeken her gence, bence çoktan donmuş bir masalın içinde figüranlık teklif ediliyor. İsa bebeğin üzerindeki simli örtünün hali ile vitrin mankeninin çıplak hâli birbirine karışıyor ve biz hâlâ bunun bir ibadet alanı değil, indirim kampanyası olduğunu unutuyoruz. Bu dev Krippe’nin önünde fotoğraf kuyruğuna girenler, kutsala sıraya girme hakkını kazanmış bir halk gibi rengârenk halıların üstünde kımıldanıyor ve ben zavallı halime bakıp gülümsüyormuş gibi yapıyorum.
Ahşap ahırın çatısına asılmış LED yazı, kentin kıyısındaki soğuk bir yalının penceresinden sızan ışık gibi Krippe’nin yanından geçen herkesi içeri çağırıyor. Oysa beşiğin tahta kıymıkları avucuma küçük bir yara gibi batıyor, kalabalık beni vitrin ile duvar arasındaki dara itiyor ve Krippe’nin gölgesi içimde büyüyen kara bir lekeye dönüşüyor. Bebeğin başına yerleştirilmiş plastik nur halkası, yan tezgâhtaki şeker sobasında çıtırdayan nar kabukları, içimdeki eski yar ve üstüne basıp geçtiğimiz soğuk zemin yer iç içe geçiyor. Bir üst kattan Noel melodisi diye çalınan elektronik zil sesi canımı acıtıyor, uzaktan gelen kilise çanı ile üst üste biniyor ve Krippe’nin tahta çatısından içeri metalik bir çın dökülüyor.
Bu sahte doğum sahnesinde asıl tema ölüm, plastik hayvanların cam gözlerindeki ışık zulüm ve güvenlik görevlilerinin Krippe etrafında devriyesi yorgun bir piyade bölükünü andırıyor. Alman marketinden taşınmış bu Krippe’nin yanında çalan Noel şarkısı, adına şark denmiş uzak toprakları değil, vitrinleri kutsal şiar sanan bir iç boşluğunu hatırlatıyor. Krippe’nin başında nöbet tutan melek heykelinin soğuk yüzünde tuzlu bir ser, göğsüne işlenmiş altın sır, plastikten örülmüş kanatlarında ince bir sur çatlağı ve kanatlarını çevreleyen neon ışıkla gözlerimizi yakan bir sar var. Buğulu camın ardından bakan çocukların solgun teni, AVM’nin kapanış anonsundan önce çöken yapay tün ve Krippe’nin etrafındaki korkulukların soğuk tunç rengi aynı hikâyeyi fısıldıyor.
Noel diye satılan bu oyuncak doğuma karşı içimde bir sitem kabarıyor, barkodlarından okunduğunda puan kazandıran Krippe’ye bakarken buna sistem adını verdiğimiz şeyi düşünüyorum. Bu sahneye bakarken eski bir masalın kenarına eğilmişim gibi hissediyorum; kasiyerin elindeki kırmızı saplı makas havada keskin bir çentik açıyor. Krippe’nin önünde durup gülümseyen herkesin dudak kenarında gizli bir yas, başının üstünde görünmeyen bir yaz satırı ve yere düşen gölgesinde silikleşen bir yüz var. Bu ahşap beşiğin bir yanında reklam afişlerinin kan kırmızısı, bir sanrı gibi uzanan ışık tüneli ve kalabalığın içinden kopup gelen sarsak bir fısıltı var: ‘sen de eğil, fotoğraf çektir’.
Dışarıda soğuk bir rüzgâr camlara vuruyor, içeride Krippe’nin etrafında dönüp duran çocuk kahkahaları buharlaşmış bir rüya gibi tavana yükseliyor ve bu sahnenin mağaza içi dekorasyon rütbesine terfi ettiği anonslarla ilan ediliyor. Bu kadar ışığın, bu kadar gülüşün içinde derin bir acının yavaş akını hissediyorum ve bütün bu plastik kutsallığın ardında kalan çıplak akıl yavaşça geri çekiliyor. Krippe’nin önündeki bağış kutusu ‘boş bırakma’ diye bağırıyor; içine dol, etrafında oyuncak çam dallarıyla süslenmiş bu dar koridordan geç, diyor sistem. LED lambaların ak ışığı gözümü o kadar yakıyor ki, tanıtım broşüründeki ince ok işaretlerini seçemiyorum ve içimden boğuk bir ök homurtusu kopuyor.
Bu parlak dünyada Krippe sanki Tanrı’nın alışverişteki dünürü, içeriye sızmış kılıbık bir dünye gölgesi gibi duruyor. Karton bebek İsa’nın göğsündeki kırmızı boya bir kalp gibi parlıyor, güvenlik görevlisinin belindeki siyah plastik cop sanki bir kılıç ve bütün bu sahne steril bir vitrin kılıfının içinde tutuluyor. Krippe’nin üzerine iliştirilmiş süslü bilgilendirme yazısı, herkesin kendi yazgısını unutup bu kutsal indirim masalına girmesini isterken, hoparlörden taşan Noel melodisi beton duvarlarda acı bir yankı bırakıyor. Bir çocuk Krippe’nin yanındaki yapay mağara taşlarına tırmanırken annesi cep telefonunun fotoğraf tuşuna basıyor ve o anın, yıllar sonra içini acıtacak bir düşe dönüştüğünü fark etmiyor.
Krippe’nin önünde satılan sıcak şarabın her damlası, yıl sonu zamları yüzünden titreyen ev ekonomilerine ağır gelirken, reklam cümleleri kendini saklayan bir zamir gibi hep özneyi gizliyor. Belki de bu dev noel sahnesi kentin ruhunda eski bir maraz, yöneticilerin süsleme sevdasında gizli bir murat ve çocuklara bırakılan plastik bir miras yalnızca. Temizlik görevlisi Krippe’nin çevresine su döküyor; deterjanlı sıvı tavana yansıyan yıldız ışıklarını siliyor ve ben bütün bu sahnenin ardımdan ayrılan soğuk bir sırt gibi uzaklaştığını hissediyorum. Krippe’nin önünde farklı boylarda dizilmiş plastik koyunların arasında duran Noel Baba kostümlü bay, elindeki küçük pelüş tayı sallayarak çocukları fotoğraf kuyruğuna çağırıyor.
Bu ışıklı ahırın önünde sıraya giren her birimizin kısacık ömürü, kutsal diye pazarlanan alışverişin önderliğinde akıyor ve Krippe yine insanı değil indirimi özne yapıyor. Bu ithal ahırın geldiği uzak şark topraklarından geriye yalnızca ışıklı satış şiarları kalmış gibi duruyor. Yine de insan Krippe’nin önünde kısacık durup içinden geçen bir tek samimi cümleyi sessiz bir ihsan gibi iç cebine saklıyor belki. Bu sahnenin içinde dolaşırken kendimi hiçbir şeyin gerçek kulu değilmişim gibi hissediyor, ışıkların ardından süzülen toz küllerinin havada asılı duruşunu izliyor ve bebek heykelini kalın bir kil tabakasından oyulmuş kırılgan bir yüz gibi görüyorum. Meryem’in mavi başörtüsünün altından çıkan boyalı saç telleri bile bana bir suç itirafı gibi görünüyor ve bu kadar sahte kutsallığın altında ezilen ruhun kendini savunacak güç bulamadığını hissediyorum.
Tanıtım spikerinin süslü dili plastik çam dallarının arasından sızıyor, Krippe’nin önündeki sepetler indirim ürünleriyle doluyor ve kalabalığın arasında sessizce deliren yüzler gözden kaçıyor. Fotoğraf çektikten sonra Krippe’den uzaklaşan herkesin elinde parlak poşetler, içinde kocaman bir boşluk, eğilip kalkmaktan yorulmuş bir baş ve soğuktan kızarmış yanaklarında kuruyamayan ince bir yaş kalıyor. Dışarı çıktığımda yılbaşı ışıkları sönmüş bir çöl gibi uzanıyor caddeye ve kentin üstüne çöken bu neon sisini, uzak bir çıl zirvesinin dibinde unutulmuş eski bir yakarış gibi seyrediyorum. Krippe’nin etrafındaki bütün renkler, yılın diğer günlerine denk düşmeyen yapay bir şenlik olarak gözümü kamaştırıyor.
Bağış kutusuna iliştirilmiş parlak zarfların içindeki bozuklukların sesi, kasadan atılan metal zarlar gibi yankılanıyor ve Krippe’yi aydınlatan sarı farlar bu oyunun kazananını çoktan seçmiş gibi parlıyor. Belki de bu dev Krippe, küçük dünya bebeklerinin önüne kurulmuş daha küçük bir dünya maketi yalnızca; içinde kaybolup kendimizi aradığımız bozuk bir model. Bu sahte kutsallığın içimde açtığı görünmez yara, kasadan geçen her paranın ardında bıraktığı iz ve yıl sonu hesaplarının ittiği ekonomik dara arasında sıkışıp kalıyor. Yılbaşı vitrinleri kendi şanını ilan ederken ortalık güya şen, ama Krippe’nin karşısında durup kendi gözüne bakan yalnız ‘sen‘ kalıyorsun. Krippe’nin önünde biraz fazla oyalanırsan, tahta zeminde ayakkabının silik izi, içinden geçenlerin ağır özü ve vitrin camına yansıyan yorgun gözün birbirine karışıyor.
Bu ahşap beşikte yanıp sönen sarı ışıklar sanki sönmek üzere olan bir kor, dışarıdaki kalabalık indirim tabelalarına kör ve Krippe’nin başında okunup duran kısa bir kür duası havada asılı kalıyor. Fotoğraf çektirmek için Krippe’ye uzanan her el, kredi kartına giden yolu gösteren bir bel eğrisi ve yıl sonu kampanyaları diye üstümüze yürüyen renkli bir sel içinde kayboluyor. Bu gün de böyle geçsin, Krippe’yi belleğimin en arka rafına göm diyorsun ve AVM’nin ağır kapıları ardında kapanırken içinden yankılanan sesle irkiliyorsun: güm.
Görmenin bile ağır geldiği bir çağdan eğiliyorum o plastik beşiğe; Noel ışıkları titriyor, Krippe büyüdükçe gölgeler küçülüyor. Tahta bir beşikle başlıyor her şey, sonra kartondan melekler, alçak gönüllü çobanlar, porselen Meryem ve sessiz Joseph; ama en büyük sahtekârlığı, rolünü unutan biz insanlar oynuyoruz. Çünkü devasa Krippe’ler kurulan meydanlarda, en küçük doğum bile gerçek hayatta hep yarım kalıyor.
Gecenin tam ortasında, karla karışık sessizlik yağıyor üstümüze; sahte kar taneleri Krippe’nin etrafında savrulurken, içimizdeki gerçek soğuk bir türlü erimiyor. Çanların sesi uzaktan çınlıyor, ama çınlayan belki de içimizde boşalan odalar. Noel akşamı denen o vitrinlik zaman diliminde, herkes doğumu kutluyor ama kimse kendi bitişine bakmıyor. Krippe’nin önünde fotoğraf çektiren çocukların gözlerinde, ilerde kurulacak daha büyük yalnızlıkların fragmanı oynuyor.
Tahta kulübede betondan kaderler sergileniyor. Öküz ile eşek usulca bakıyor, yanlarındaki bebek figürü hiç ağlamıyor; çünkü ağlamak artık insanın tekelinde. Krippe büyüdükçe, içimize sığmayan bütün kırgınlıklar o sahneye taşınıyor. Noel yıldızı gökyüzüne asılı bir ampule dönerken, göğün eskiden bir anlamı olduğuna dair son inanç kırıntıları da vitrine yerleştiriliyor. Beşik sallanıyor ama doğan hiçbir şey yaşamak istemiyor.
Müzikler çalıyor, korolar ilahiler söylüyor, sokaklar ışıklarla boğulurken, Krippe’nin hemen yanında karanlık bir boşluk dikiliyor insana. Hediyeler paketleniyor, dilekler yazılıyor, listeler yapılıyor; ama kimse kendi adını kendi listesinden çıkaracak kadar cesur değil. Tüketilen her Noel, Krippe’nin etrafında yeni bir enkaz katmanı bırakıyor. Bir tarafımız kutsal doğumun vitrini, öte tarafımız unutulmak isteyen bir ömürlük yorgunluk.
Krippe’nin önünde diz çökenler, aslında kendi yenilgisine saygı duruşunda bulunuyor farkında olmadan. Dizler taşa değiyor, eller dualara karışıyor, dudaklar doğum mucizesine mırıldanıyor; ama gözlerin içi çoktan başka mezarlıklarda geziyor. Doğumu kutladığımız gece, içimizde ölenler için kimse mum yakmıyor. Noel ışıkları göz alıyor, ama ruhu aydınlatmaya tenezzül etmiyor.
Devasa Krippe’nin ortasında, sessiz sedasız duran o bebek figürü, dünyanın en büyük ironi heykeline dönüşüyor. Çünkü hayat denen bu uzun yanlışta, kimse bebek kalamıyor. Yıllar geçiyor, Krippe sökülüyor, tahtalar depoya kaldırılıyor, ışıklar sönüyor; ama içimizdeki o sahne kalıcı bir yara gibi duruyor. Her sene aynı doğumu yeniden kuruyoruz, ama hiçbir senede ölümü dürüstçe masaya koymuyoruz.
Meydanda dolaşan kalabalıklar, Krippe’yi seyredip sonra vitrinlere koşarken, kendi iç vitrinlerini görmezden gelmeyi bir erdem sanıyor. Maruz kaldığımız her umut kırığı, mağdur olduğumuz her hatıra, mağrur durmaya çalıştığımız her yalnızlık; Krippe’nin etrafına dizilmiş görünmez figürler aslında. Beşik tam ortada duruyor, fakat hiçbirimiz kendi merkezimize dönemiyoruz. Noel gecesi bir teselli sanılıyor, oysa en büyük teşhis gecesi bu.
Bizden geriye ne kalacaksa, belki bir gün başka bir Krippe’nin arka fonuna arka plan sesi gibi karışacak. Bize yaşamayı öğretmedikleri yerlerde, doğumu kutsayan sahnelerde kendimize yeni mağaralar arıyoruz. Işıklara güveniyoruz, yılbaşı süslerine, kartpostallara, kırmızı beyaz masallara güveniyoruz ve hayatın sesi kısılmış ilahisini dinliyoruz. Sonrası yine aynı: Krippe sökülüyor, ama içimizdeki dekor asla toplanmıyor.
Bir yerden sonra gidilecek yer kalmıyor; bütün yollar Noel pazarına, bütün bakışlar Krippe’nin merkezine çıkıyor. Gidiyoruz ama hiç varamıyoruz, dönüyoruz ama hiçbir yere dönemiyoruz, kaçmak için baktığımız her sokakta başka bir beşik kuruluyor. İnsan ve Krippe aynı meydanda yanyana durunca, büyük bir sahne suçu işleniyor artık. Biz doğumu seyrederken, kader ve keder sahne arkası koridorlarında sessizce el sıkışıyor.
Haftanın karanlık sahne önerisi: Hiçliğin ortasına küçük bir Krippe kurup, etrafına kendi kayıplarınızı dizin; anlarsınız, en devasa olan her zaman görünmeyendir.






























Geri bildirim: Raumdeutung 🌀🎭💢 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER