Misandrinin İki Yüzü

Ravage temelli erkek düşmanlığı: esirgeyen anneden silent treatment erkeğe

Merhaba. Bugün oldukça ilginç hatta ilk bakışta biraz kafa karıştırıcı görünen bir konuyu masaya yatırıyoruz. İnternette, sosyal medyada sıkça karşılaştığımız bir durum var. Erkeklere yönelik birbiriyle taban tabana zıt gibi duran iki farklı eleştiri. İşte biz de bugün bu durumun arkasındaki psikanalitik dinamikleri anlamaya çalışacağız. İşte bugünkü analizimizin tam merkezindeki bulmaca bu. Bir yanda her şeyi bildiğini varsayan, sürekli konuşarak alanı domine eden erkeğe yönelik bir tepki var. Ama öte yanda tam tersi sustuğu, iletişimi kestiği ve adeta bir duvar ördüğü için eleştirilen bir erkek figürü var. Peki nasıl oluyor da bu iki zıt öfke aynı anda var olabiliyor? Bu sorunun cevabına ulaşmak için izleyeceğimiz yol haritası da bu şekilde. Önce ilk teoriyi yani baskıcı sesi ele alacağız. Ardından ona tamamen zıt gibi görünen ikinci teoriyi, yıkıcı sessizliği inceleyeceğiz. Sonrasında bu iki teoriyi annenin hayaleti kavramıyla birleştirip en sonunda husumetin iki farklı mantığını ortaya koyarak resmi tamamlayacağız.

Hadi o zaman ilk teorimizle başlayalım. Bu bölümde erkeğin neden çok fazla olduğu, yani çok konuştuğu, çok yer kapladığı için eleştirildiğinin arkasındaki dinamiklere odaklanacağız. Bu bölümü anlamamız için kilit bir kavramla başlamamız gerekiyor. Penisnate, yani Freud’un meşhur penis kıskançlığı kavramı. Freud’a göre her şey kız çocuğunun kendi bedeninde anatomik bir eksiklik hissetmesiyle başlıyor. Ama mesele burada kalmıyor. Bu his zamanla sosyal ve sembolik alanlara doğru genişliyor. İşte asıl olay burada kopuyor. Mesele artık sadece fiziksel bir organ farkı olmaktan çıkıyor. O bende yok hissi sembolik bir alana taşınıyor. Artık konu erkek aklı, erkek sözü, bilgiye ve otoriteye sahip olma hakkı gibi kavramlara dönüşüyor. Yani bedendeki bir fark algısı, güç ve bilgi alanlarındaki bir haksızlık algısının temelini oluşturuyor. Ve bu oldukça soyut teori aslında günümüzde hepimizin çok iyi bildiği bir kavramda ete kemiğe bürünüyor. Mansplaining, bir erkeğin karşısındaki kadının konuyu zaten bildiğini göz ardı ederek üstten bir tavırla bir şeyler anlatmaya çalışması. Psikanalitik açıdan bakarsak bu tam da o sembolik otoritenin, o fallik bilginin bir gösterisi olarak okunabilir. Bu alıntı durumu tek kelimeyle özetliyor aslında. Bu bakış açısına göre erkeğin sesi artık sadece bir iletişim aracı değil; bilgiyi, gücü ve otoriteyi elinde tutan, sürekli konuşarak alanı işgal eden bir tahakküm aracına dönüşüyor. Söylenen her cümle bu baskının bir parçası olarak algılanmaya başlıyor ve bu da bizi ilk teorimizin kaçınılmaz ve mantıksal sonucuna getiriyor. Eğer sorun erkeğin çok fazla ve baskın bir şekilde konuşmasıysa çözüm nedir? Onun susması. Dolayısıyla bu mantıkta erkeğin sustuğu her an, o baskıcı sesin kesildiği bir ferahlama, bir nefes alma anı olarak yaşanır.

Şimdi madalyonu çevirip diğer yüzüne bakma zamanı. Burada denklem tamamen tersine dönüyor. Sorun artık erkeğin çok fazla konuşması değil, tam tersine hiç konuşmaması, yani yetersizliği. Bu bölümün anahtar kavramı ise biraz daha farklı. Ravage, yani yıkım. Bu, Lakan’ın ortaya attığı bir terim ve anneyle kız arasındaki o inanılmaz karmaşık, hem sevgi hem de nefretle dolu, yıkıcı ama bir o kadar da kopmaz bağı tanımlamak için kullanılıyor. Peki bu bağ neden bu kadar yıkıcı olabiliyor? Çünkü kaynak diyor ki kız çocuğu ergenlikle birlikte annesinden sadece sevgi ve bakım değil, aynı zamanda kadın olmaya dair bir tür miras bekler. Kadınlık nedir? Arzuyla nasıl başa çıkılır? gibi soruların cevabını, o anahtarı ister. Anne bu mirası veremediğinde ya da vermediğinde kız bunu bir esirgeme, bir mahrum bırakılma olarak yaşar. İşte işlerin karıştığı yer tam da burası. Kızın bilinçdışı anneyi içinden çıkılmaz bir duruma sokuyor. Bir yandan kendisi de Fallus’a sahip olmadığı için anneyi bu konuda bilmeyen, eksik biri olarak görüyor. Ama aynı anda diğer yandan anneyi, kadınlığın bütün sırlarını bilen ama bunları kıskançlıkla kendisinden saklayan, esirgeyen biri olarak suçluyor.

Peki tüm bu anne–kız dinamiğinin günümüzdeki romantik ilişkilerle ne alakası var? İşte şimdi o annenin hayaletinin modern ilişkiler sahnesine nasıl çıktığını göreceğimiz bölüme geldik. Kaynaktaki bir vaka örneğinden gelen şu ifade durumu o kadar canlı anlatıyor ki: kız, annesi tarafından bir yandan korunuyor ama diğer yandan da bir nevi hapsediliyor. Bu güvenlik hapishanesi vaadine hem muhtaç kalıyor hem de bu kapana kısılmışlıktan nefret ediyor. Yani bu yıkım dinamiğinin tam kalbinde yatan o temel sitem aslında şu cümledir: Bana nasıl kadın olacağımı öğretmedin. Beni bu konuda yalnız, karanlıkta bıraktın. Bu, anneye yönelik hiç dile getirilmemiş ama derinde yatan büyük bir öfkenin kaynağıdır. Ve işte bütün denklemin kilit noktası da bu. Anneye yöneltilemeyen o öfke, o “beni karanlıkta bırakıyorsun” sitemi, yıllar sonra sessizliğe bürünen erkek partnere aktarılır. Erkek, bu dramada farkında bile olmadan o bilgi vermeyen, esirgeyen annenin yerine konmuş olur.

Şimdi günümüzdeki popüler ilişki şikayetlerini bir düşünün. Ghosting, yani bir anda buharlaşıp ortadan kaybolmak. Silent treatment, yani sessizlikle cezalandırmak, sorunları konuşmaktan kaçmak. İşte bu psikanalitik okumaya göre bu davranışların yarattığı öfke aslında kızın çocukluğunda deneyimlediği o sembolik olarak orada olmayan anne figürünün acısını yeniden canlandırır.

Evet, artık sona yaklaşıyoruz. Bu bölümde başta birbiriyle alakasız hatta çelişkili gibi duran bu iki teoriyi bir araya getirecek ve büyük resmi tamamlayacağız. Bu tablo anlattığımız her şeyi o kadar net özetliyor ki şöyle bir bakalım. Sol tarafta penisnate temelli husumet var. Baş düşman mansplaining. Temel şikayet: çok konuşuyor ve arzulanan sonuç neydi? Sessizlik. Sağ tarafta ravage temelli husumet. Baş düşman silent treatment. Temel şikayet: konuşmuyor. Ve arzulanan sonuç ne? Tam tersi, gevezelik, yani konuşma. İşte en kritik nokta bu. En başta sorduğumuz o soruya dönersek, bu bir çelişki değil. Bu, aynı söylem içinde farklı bilinçdışı kaynaklardan beslenen, bambaşka hedefleri olan iki ayrı psikolojik motorun aynı anda çalışıyor olması durumu. Peki bu nasıl mümkün oluyor? Çünkü öfkenin hedeflediği sembolik figürler farklı. Mansplaining’e yönelik öfke, bilinçdışında her şeyi bilen otoriter fallik baba figürüne yöneliyor. Silent treatment’a, yani sessizliğe yönelik öfke ise ihtiyaç duyulan bilgiyi, sevgiyi ve mirası esirgediği düşünülen anne figürüne yöneliyor. Ve kaynaktan aldığımız bu son alıntı bence meselenin tam da ruhunu yakalıyor. Özellikle sessiz erkeğe duyulan öfkenin arkasında aslında anneyle hiçbir zaman yapılamamış bir hesaplaşma yatıyor. Erkek bu bilinçdışı dramada adeta bir projeksiyon ekranına dönüşüyor.

Bu analiz bize gösteriyor ki bazen en güncel, en popüler tartışmaların bile ne kadar derin ve görünmez kökleri olabiliyor. Peki eğer bu öfke gerçekten de anneye yönelik, onunla yapılamamış bir konuşmaysa, erkek bu denklemin tam olarak neresinde duruyor? Sadece tesadüfen seçilmiş bir hedef mi yoksa erkeğin davranışlarında onu bu role uygun kılan bir şeyler mi var? İşte bu da üzerine uzun uzun düşünmeye değer bir soru.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Misandrinin İki Yüzü”

  1. Geri bildirim: Nümerik Söylemler 🤖✍️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER