Anadolu’nun Unutulmuş Krallıkları

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Tarihin Tezgâhı 11: Ekler — Herbert J. Muller

Anadolu deyince akla ne gelir? Şöyle bir düşününce genellikle ya Romalı lejyonerler ya da Atina’nın büyük filozofları değil mi? Ama işte o bildiğimiz büyük hikayelerin hemen yanı başında, o devasa gölgelerin altında kalmış, toprağın altına gömülüp neredeyse tamamen unutulmuş bambaşka krallıklar var. Hadi gelin şimdi o fısıltıların, o kayıp seslerin peşine birlikte düşelim. Şu an üzerinde yürüdüğümüz, yaşadığımız bu topraklar var ya, aslında her bir karışı bir zamanlar görkemli medeniyetlerin kurulduğu, sonra da tarihin tozlu sayfalarına karıştığı dev bir sahne gibi. Gördüğünüz her tepenin arkasında bir kralın hırsı, her vadide bir halkın umudu, kaderi yatıyor ve bu kadim sırlar inanın keşfedilmeyi bekliyor.

Hazırsanız zaman makinemize atlayalım. Yol haritamız da hazır. İlk durağımız Roma’ya kafa tutan Pontus Krallığı. Oradan altının ve kaderin hikayesini dinlemek için Lidya’ya geçeceğiz. Sonrasında birlik ve onurun ne demek olduğunu bize öğreten Likya’ya uğrayacağız ve bu muhteşem turu, arkasında inanılmaz miraslar bırakan Pergamon’la noktalayacağız.

Evet, turumuz başlıyor ve ilk durağımız Karadeniz’in hırçın dalgalarının dövdüğü, efsanelerle dolu, madenleriyle zengin ve en önemlisi isyankar ruhuyla tanınan topraklar. Burası, o dönemin süper gücü Roma’ya meydan okumaktan çekinmeyen Pontus Krallığı. Şu zaman çizelgesine bir bakın. Bu sadece bir kralın hikayesi değil; bir adamın, büyük Mitridates’in Roma gibi devasa bir imparatorluğa karşı tam 40 yıl süren inanılmaz direnişinin özeti. Milattan önce 113’te tahta çıkıyor. 88’de Roma’ya saldırarak “Ben de varım.” diyor. Yeniliyor ama pes etmiyor. 73’te daha da güçlü bir orduyla geri dönüyor ve bu amansız mücadele milattan önce 63’te en acı şekilde kendi öz oğlunun ihanetiyle son buluyor. Düşünsenize, 40 yıllık bir savaş.

Mitridates dediğimizde aklınıza sadece savaşçı bir kral gelmesin. Bu alıntı tam da bunu söylüyor. Evet, fiziksel olarak çok güçlü, çok dayanıklı bir adam ama aynı zamanda zihinsel gücüyle de tanınıyor. Yani o, Romalıların göstermeye çalıştığı gibi kaba saba bir barbar değil. Tam tersi, bir Helenist. Yunan kültürüne, sanatına, felsefesine aşık. Ama madalyonun bir de diğer yüzü var. Bu kültürlü, sanatsever adam, iktidarı için annesini, kardeşini gözünü kırpmadan öldürebilecek kadar da acımasız bir despot. İşte bu iki zıtlık aynı insanda bir araya gelmişti. Ve işte o 40 yıllık direnişin, o büyük Pontus destanının sonu tarihin belki de en ünlü ve en kısa raporuyla yazılıyor. Mitridates’in oğlu Farnekes babasının mirasını devam ettirmeye çalışıyor ama karşısında Jül Sezar’ı buluyor ve Sezar’ın zaferden sonra Roma’ya gönderdiği o meşhur mesaj her şeyi özetliyor: Veni, Vidi, Vici. Yani geldim, gördüm, yendim. Bu üç kelime Pontus’un Roma’ya boyun eğdiğinin ilanı oluyor.

Pontus’un hırçın direnişinden sonra şimdi rotamızı Anadolu’nun içlerine, zenginliğin adeta topraktan fışkırdığı bir diyara, Lidya’ya çeviriyoruz. Burası, adı zenginlikle o kadar özdeşleşmiş ki bugün bile “Karun gibi zengin” dediğimiz Kral Kroisos’un memleketi. Peki Lidya’yı bu kadar zengin yapan neydi? İşte cevabı: Sikke. Yani bildiğimiz para. Belki bugün bize çok basit görünüyor ama bu icat kelimenin tam anlamıyla bir devrimdi. Lidyalılar Paktolos Nehri’nden çıkardıkları altını alıp belirli bir ağırlık ve ayarda standart küçük parçalara dönüştürdüler. Bunun anlamı neydi biliyor musunuz? Ticaretteki takas dönemi bitti. Artık 5 kilo buğdaya karşılık iki tavuk gibi pazarlıklar yok. Ticaret birdenbire hızlandı, kolaylaştı, evrensel bir dil kazandı. Bu sadece bir ekonomik hamle değil, medeniyetin gidişatını değiştiren bir adımdı.

Tabii bu kadar büyük bir zenginlik beraberinde büyük bir kibri de getiriyor. Kral Kroisos o kadar zengin ve güçlü ki kendisini dünyanın en mutlu insanı sanıyor ve bir gün bilge Solon’a tam da bunu soruyor: “Söyle bana, benden daha mutlu kim var?” İşte Solon’un verdiği o meşhur cevap aslında bir uyarı, bir kehanet gibi: Bir insanın sonunu görmeden ona mutlu deme. Bu sözler büyük bir trajedinin habercisiydi. Ve o trajedi, Delfi’deki ünlü kahine danıştığında kaçınılmaz hale geliyor. Kroisos soruyor: “Pers İmparatorluğu’na saldırayım mı?” Kahin’in cevabı gizemli: Eğer nehri geçersen büyük bir imparatorluğu yıkacaksın. Kibrinden gözü kör olan Kroisos bu sözü hemen kendi lehine yorumluyor. Tabii ki Pers İmparatorluğu’nu yıkacak. Ama yıktığı imparatorluk Perslerinki değil, kendisininki oluyor. Kaderin ne kadar ironik olabileceğinin en acı örneklerinden biri.

Lidya’nın zengin ama trajik hikayesinden sonra şimdi Akdeniz’in sarp kayalık güney kıyılarına iniyoruz. Burası, bambaşka bir halkın siyasi zekalarıyla ve daha da önemlisi özgürlüklerine olan sarsılmaz bağlılıklarıyla tarihe damga vuran Likyalıların yurdu. Likyalıların olayı neydi peki? Siyasi deha. Şu yapıya bir bakın: Likya Birliği. O dönemde dünya ya tek bir kralın demir yumruğuyla yönetiliyor ya da şehir devletleri birbirini yiyorken, Likyalılar 20’den fazla şehri bir araya getirip bir federasyon kuruyorlar. Ama asıl inanılmaz olan şey şu: Kurdukları mecliste her şehrin büyüklüğüne, yani nüfusuna göre temsil hakkı var. Yani büyük şehir daha çok oy, küçük şehir daha az oy. Bu, bildiğimiz orantılı temsil sisteminin ta kendisi. Yüzlerce, binlerce yıl sonra modern cumhuriyetlerin temelini oluşturacak bir fikri onlar antik çağda hayata geçirmişlerdi.

Ama onların özgürlük sevdası sadece kağıt üstünde, meclis binalarında kalan bir şey değildi. Bu, iliklerine kadar işlenmiş bir onur meselesiydi. Başkentleri Ksantos’un hikayesi bunu kanıtlıyor. Şehirleri önce Persler, asırlar sonra da Romalılar tarafından kuşatıldığında, esir düşmektense inanılmaz bir şey yaptılar. Tüm şehri çoluk çocuk demeden kendileriyle birlikte ateşe verdiler. Teslim olmaktansa topluca ölmeyi seçtiler. İşte bu, özgürlüğün onlar için ne anlama geldiğinin en sarsıcı kanıtı.

Peki böylesine onurlu, böylesine savaşçı, özgürlüğü için ölüme giden bir halkın diyarı için size desem ki tüm dünyadaki çocukların en sevdiği, en iyi kalpli figür de bu topraklardan çıktı, inanır mısınız? Evet. Bildiğimiz Noel Baba efsanesinin ilham kaynağı olan Aziz Nikolas, yani St. Nicholas bir Likyalıydı. Patara şehrinde doğdu, Myra’da, yani bugünkü Demre’de piskoposluk yaptı. Bakın tarih ne kadar ilginç. En amansız savaşçıların yurdu, aynı zamanda en büyük azizlerden birine de ev sahipliği yapmış.

Ve geldik turumuzun son ama belki de en görkemli durağına. Anadolu’nun batısında bir tepenin zirvesine kurulmuş, kendine hedef olarak Asya’nın Atina’sı olmayı seçmiş muhteşem krallık Pergamon. Pergamon’un medeniyetine yaptığı en büyük katkılardan biri, bugün bile kullandığımız bir kelimede yaşıyor: Parşömen. Hikayesi de aslında bir rekabetin, bir çeşit kültür savaşının sonucu. O dönemin en büyük kütüphanesi Mısır’daki İskenderiye Kütüphanesi. Pergamon’da ona rakip bir kütüphane kuruyor. Bunu gören Mısır, onlara papirüs satışını, yani o dönemin kağıdını yasaklıyor. Pergamon pes ediyor mu? Hayır. Kendi yazı malzemelerini icat ediyorlar. Hayvan derisinden yapılan, çok daha dayanıklı ve kullanışlı parşömen, böylece bilginin tekelini Mısır’ın elinden alıyor ve bilginin Avrupa’ya yayılmasının önünü açıyor.

Ama Pergamon demek sadece parşömen demek değil. İskenderiye’den sonra antik dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi buradaydı. Helenistik dönemin heykel sanatının zirvesi sayılan o muazzam Zeus sunağı burada yapıldı. Dönemin en gelişmiş hastanelerinden bir şifa merkezi olan Asklepion buradaydı ve tıbbın en büyük isimlerinden, yüzyıllar boyu eserleri okutulan Galen Pergamonluydu.

Bu kadar büyük, bu kadar kültürlü bir krallığın sonu da kendine yakışır şekilde oldukça sıra dışı oldu. Savaşla, yıkımla değil; bir vasiyetle. Son kral, inanılmaz bir öngörüyle dünyanın yeni süper gücünün Roma olacağını anlıyor ve halkını anlamsız bir savaşta kırdırmaktansa milattan önce 133’te tüm krallığını bir vasiyetle Roma halkına miras bırakıyor. Bu, tarihin gördüğü en akıllıca ve en barışçıl güç devirlerinden biri. Antik bir yazarın Pergamon’u tarif ederken kurduğu şu cümleye bakın: Tepesine kadar şehirlerle dolu, medeniyetle dop dolu yüksek bir dağ. Gözünüzle canlandırın. Zirvesinde saraylar, tapınaklar, yamaçlarından aşağı doğru kat kat inenen tiyatrolar, kütüphaneler, evler; adeta yaşayan, nefes alan bir medeniyet anıtı.

İşte Pontus’tan Pergamon’a dört büyük krallığa yaptığımız bu yolculuk burada sona eriyor. Ama aslında bu sadece yüzeyi biraz kazımaktı. Bu toprakların her bir katmanında daha nice krallığın, nice hayalin, nice zaferin ve trajedinin izleri var. Bu yüzden bugün bu topraklarda yürürken kendimize belki de şu soruyu sormalıyız: Acaba kaç medeniyetin külleri üzerinde durduğumuzun gerçekten farkında mıyız? Bir dahaki sefere bir antik kentin kalıntılarının yanından geçerken belki o unutulmuş fısıltılara biraz daha dikkatli kulak veririz.

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat