🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
Ek
- AMASYA: PONTOS KRALLIĞI
Pontos krallarının başkentlerini kurdukları o gür ve verimli Karadeniz kıyıları, kereste ve maden bakımından olduğu kadar Yunan efsaneleri bakımından da zengindi; hem de bu iki zenginlik birbiriyle ilgisiz değildi. İason ile Argonautların efsanesi, Hititlerin ve Asurluların daha erken çağlarda keşfetmiş oldukları maden zenginliğini araştırmak yahut yağmalamak üzere gelen gerçek bir Yunan seferine dayanmış olabilir. Hattâ Altın Post bile tarihî bir vakıanın akislerini taşıyor olabilir: daha yakın zamanlara kadar, yöre halkı derelere, üzerlerine altın tozu çökmesi için postlar gererdi. Her ne olursa olsun, Argonautlar, aynı ruhu taşıyan ve bölgenin ilk tarihî tasvirini vermiş olan Ksenophon için pek gerçek kimselerdi. Bir yıl yürüyüp dövüştükten sonra, o ve Onbinler, Karadeniz’i ilk defa, Trapezus adlı Yunan limanının üzerindeki dağlardan gördüler; bu şehir, sonradan Trebizond, yani Trabzon adıyla şöhret kazanacaktı. Yeni maceralardan sonra Onbinler, kıyı şehirlerinin en eskisi ve en büyüğü olan Sinope’ye vardılar; buradan Herakleia’ya (bugünkü Ereğli) yelken açtılar ve nihayet Byzantion’a ulaştılar. Yol boyunca, Argo’nun demirlediği İason’un sahilini ve Herakles’in Kerberos’u getirmek için yeraltı dünyasına indiği Acherusia Yarımadası’nı gördüler. Daha önce, Amazonların yurdu olmuş ovalardan geçmişler; arkasında, bugün hâlâ Mason Dağı diye anılan dağların yükseldiği bu düzlüklere göz atmışlardı.
Bir başka cüretli maceraperestin, Büyük Mithridates’in de ileride başkenti olacak olan Sinope, kıyı boyunca uzanan şehirlerin en eskisi ve en büyüğü idi. Kurucusu sayılan kişi, Herakles’le birlikte Amazonlara karşı savaşmış bir Argonaut olan Autolykos olmakla beraber, şehir, Hititlere Sinuwa adıyla bir liman vazifesi görmüş ve Yunanlılar tarafından zaman zaman “bir Frig şehri” diye anılmıştı. Yunanlılar, kıyıdaki en iyi liman oluşunu ve iç bölgelere giden bir yolun son durağı bulunmasını sağlayan tabiî avantajlarını çabucak değerlendirdiler. M.Ö. 756 yılına gelindiğinde, Trapezus’ta bir koloni kuracak kadar zenginleşmişti. Zenginliği ve sınır üzerinde bulunması, şehrin kaderine her zamanki iniş çıkışları davet etti; bu da, kozmopolit vatandaşlarını, M.Ö. 183 yılında, Pontos Kralı Pharnakes’in şehri zaptetmesi ve kısa zamanda başkenti ilan etmesiyle başlayan yeni devre hazırlamış oldu. Bir yüzyıl sonra, şehir, Büyük Mithridates devrinde siyasî kudretinin ve ihtişamının zirvesine ulaştı. Mithridates burada doğmuş, Romalılara karşı büyük donanmasını burada toplamış ve nihayet, fatihi Pompeius tarafından burada gömülmüştü. Sinope’nin bir başka meşhur oğlu olan Kinik Diogenes, onun mezar kitabesini yazmaktan memnun olurdu. Hattâ Sinope’nin kendisininkini de: bugün artık görkemli saray ve mâbedlerinden eser kalmamış, küçük bir Türk limanı (Sinop). Karadeniz kıyısındaki bir düzine kadar küçük kasabaya uğrayan küçük vapurlar, onun eski kolonilerinin yerleri de dâhil olmak üzere, bu kasabalara girip çıkarken, onu görmezden gelirler.
Fakat ben son sözü Diogenes’e bırakmaya niyetli değilim — yoksa insanlar, iyi yahut kötü, hiç tarih yapmazlardı. Mithridates’in yaptığı tarihin anahtarını, hâlâ mamur olan Amasya şehri daha iyi verir. Herhâlde o da Hitit devrine kadar geri gider; zira kıyıya inen en iyi geçitlerden birinde tabiî bir istihkâmdır ve Strabon, yakın çevresinde birçok harap kale gördüğünü yazar. Her durumda Amasya, Pontos’un ilk başkentiydi. Krallığın iç bölgesindeki yegâne gerçek şehir oydu; burada Karadeniz dağları, Anadolu ovalarına yer açar. Hırslı krallar, başkentlerini Yunan kıyılarına taşıyacak kadar ileri görüşlü idilerse de gönülleri ve ruhları, Asyatik iç ülkeye bağlı kalmıştı. Kendilerini asil bir Pers soyundan sayan ilk kralların kayaya oyulmuş mezarları, hâlâ Amasya’nın üzerinden bakar.
Pontos’un yükselişi, bir Yunan tiranının yeğeni olan Mithridates adında bir maceraperestin, krallık unvanını takınarak Seleukoslara karşı istiklâl ilân etmesi ve bu iddiayı fiilen gerçekleştirmesiyle başladı. Amasya, krallık kalesi hâline geldi. M.Ö. 200 yılına gelindiğinde Pontos, güneşte Kapadokya’ya ve kıyıdaki Yunan şehirlerine akınlar düzenleyen gerçek bir güç olmuştu. Resmî dili Yunanca olan, fakat gerçek bir Yunan polis’i bulunmayan, melez bir krallıktı; toprak üzerinde, krala, soylulara ve rahiplere ait geniş hâs arazilerden ibaret Asyatik sistemi muhafaza ediyordu. İlk sikkeleri de karakteristiktir; arka yüzlerinde, Büyük İskender devrinin tahtında oturan Zeus’u, saha içinde ise, Pers krallarının alameti olan güneşi ve ayı temsil eden bir yıldızla bir hilali — ki bunlar bugün de Türkiye bayrağı üzerinde görünür — taşırlar. Pontos, Roma ile ittifaka girerek hem kendi yükselişini ilân etmiş, hem de kaderini mühürlemiş oldu. Kartaca’ya karşı açılan üçüncü harpte Roma’ya yardımına mükâfat olarak, Romalılar Mithridates V’e Frigya’yı hediye ettiler. O öldürülünce, bu hediyeyi geri almak için bir bahane buldular; böylece, ileride Büyük Mithridates olacak genç prensin nefretini uyandırdılar. Mithridates, yirmi yaşına bile gelmeden, annesini ve küçük kardeşini öldürmek suretiyle tahta geçti. On yıl içinde, savaş, entrika ve suikast yoluyla, Küçük Asya’nın en kudretli kralı hâline geldi.
Mithridates sırf kaba bir barbar değildi. Muazzam vücut yapısı ve dayanma gücüyle ilgili efsaneler kadar, olağanüstü zihnî kudretiyle ve Yunan kültürünü hakikaten takdir etmesiyle de tanınmıştı. Sinope’yi ve Amisus’u (bugünkü Samsun) muhteşem binalarla süsledi; şairleri ve filozofları sarayına davet etti. Devrinin en güzel sikkeleri arasında sayılan paraları, onun Perseus soyundan geldiğine dair gururlu iddiasını taşır; arka yüzde, kanatlı Pegasus, Pieria pınarından su içerken başını eğmiş gösterilir. Mithridates, Yunanlıların barbarlara karşı hamisi rolüyle Güney Rusya’yı fethetti. Ve M.Ö. 90 yılı dolaylarında, Romalılara karşı aynı rolü oynamak için muazzam bir donanma toplarken de pekâlâ samimi olabilir. Onun Batı Küçük Asya’yı zaptetmesi adeta bir zafer alayı halinde gerçekleşti. Yunan şehirlerinin çoğu, kapılarını ona açıp onu bir kurtarıcı gibi karşıladı; Romalılar, açgözlülükleri yüzünden nefret kazanmışlardı. Mithridates, borçların kaldırılmasını ve kölelerin azat edilmesini ilân ederek demokrasi davasının hamisi sıfatını benimsedi. Emrettiği o vahşi katliam — kararlaştırılmış bir günde, seksen bin kadar Roma’lı erkek, kadın ve çocuğun boğazlanması — bile, kör ve çılgın bir barbarlık hareketi sayılamazdı: Romalılar, topluca sürülmeye yahut kolayca ortadan kaldırılmaya fazla kalabalıktı. Kaldı ki Yunanlılar, bizzat kendilerinin de ne kadar acımasız olabildiklerini defalarca göstermişlerdi; bu defa da katliama coşkuyla iştirak ettiler. Ephesos ve Pergamon gibi büyük şehirlerde, mabedlere sığınmış Romalıları dahi katledenler, kendileri çılgınlığa kapılmış gibiydiler.
Bununla beraber, Mithridates özünde, ihtişam ve kudret hırsı gittikçe artan, Şark usulü bir despot idi. Yunan şehirleri çok geçmeden ona karşı ayaklanmaya başladılar. Donanması, Kserkses’in donanması kadar gösterişli, fakat aynı zamanda lâkayt ve gevşekti; arkasında, yaldızlı lüks eşyalarla yüklenmiş, barbar kavimlerden karışık bir kalabalık sürüklüyordu; Yunanistan’ı istilâya giriştiğinde, bu donanma da, Sulla komutasındaki çok daha küçük bir Roma ordusu tarafından yenildi ve büyük ölçüde yok edildi. Mithridates bütün fetihlerinden vazgeçmek zorunda kaldı. On iki yıl sonra, yeni bir muazzam donanmayla geri döndüğünde, Yunan şehirlerinin çoğu ona karşı direndiler; o ise, bu defa da Lucullus komutasındaki küçük bir Roma ordusu tarafından manevralarda alt edilip savaşta yenildi; donanmasının önemli bir kısmı da Karadeniz’de kopan bir fırtınada mahvoldu. Bundan sonra onun büyüklüğü, tükenmez enerjisine ve boyun eğmez cesaretine inhisar etti. Lucullus, onun topladığı bir başka orduyu daha mağlûp ederek kendisini kendi krallığından kovdu. Lucullus’un Roma’daki hasımları, onu azlettirip geri çağırmayı başardıklarında (o da bundan sonra, kendisine şöhret kazandıracak, fakat gönlünü tatmin etmeyecek bir lüks ve zevk hayatına çekildi), Mithridates krallığının büyük kısmını yeniden ele geçirmeye muvaffak oldu; fakat bu başarı, sadece üzerine, artık kendi ordusundan daha kalabalık bir kuvvete sahip olan büyük Pompeius’u çekti. Muazzam hazinelerini yığdığı dağ kalelerinden de kovulunca, Güney Rusya’ya kaçtı. Orada bir başka krallığın hâkimi oldu, yeni bir ordu ve donanma topladı, Avrupa’yı istilâya hazırlanıyordu ki, bu defa da oğlu Pharnakes tarafından ihanete uğradı; Pharnakes, askerleri, kendisini kral ilân etmeye razı etmiş ve Roma’dan sulh istemeye yönelmiştir. Mithridates ise, kaderini, Şarkî bir tona bürünmüş Roma usulüyle karşıladı. Plutarkhos’un anlattığına göre, kız kardeşleriyle karılarını, Romalıların eline düşürülme utancından kurtarmak için öldürtmesini, baş nedimine emretmişti. Şimdi de kendisi, teslim olmak yerine intihar etti.
Son safha, onur kırıcıydı. Pharnakes, barış nişanesi olarak babasının kötü tahnit edilmiş cesedini Pompeius’a sundu. Roma fatihi, buna bakmayı reddedecek kadar ince davranabilirdi; zaten ganimetleri arasında, Mithridates’in yekpâre altından yapılmış, kolossal bir heykeli de vardı. Pharnakes, sıra kendisine geldiğinde, babasının gerçek oğlu olduğuna inanarak, işler çevirmeye kalkışınca, Julius Caesar, ordusunu gülünç derecede kolay bir zaferle bozguna uğratmak üzere bizzat geldi. Amasya’dan pek de uzak olmayan bu zaferi, bütün okul çocuklarının ezbere bildiği o veciz sözlerle ilân etti: “Geldim, gördüm, yendim.” Pontos bundan sonra artık ciddi bir gaile çıkarmadı. Halkı, Mithridates’in dev heykelini özlemiş olsalar bile, Roma idaresi altında görünüşe göre memnundular ve gerçekten de memnun olmak için sebepleri vardı. Büyük krallarının yığdığı hazinelerin kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını düşünebilmiş olmalıdırlar. Hele Amasya’nın vatandaşları, pek ziyade sevinmiş olmalıdır; çünkü Pompeius, şehri hür bir şehir yaptı.
Bu sıfatla Amasya, en tanınmış evlâdını yetiştirdi: Strabon (M.Ö. 63?–M.S. 24?). Bizim için Strabon’un eseri, Pontos’tan çıkmış en kıymetli hazinedir. Coğrafya adlı kitabı, “Helenizmin kuğu şarkısı” diye adlandırılmış olmakla beraber, Strabon’un kendisi, onu pek yüce bir eser sayıyor ve sanki sönmekte olan bir gelenek, tükenmekte olan bir ırk yahut kaybolmuş bir krallık hakkında yazan kimseymiş gibi davranmıyordu. Ona göre bir coğrafyacı, astronomi, meteoroloji, geometri, tabiî ilimler, insanlık tarihi, efsane, felsefe — yani tabiatın ve insanın “bütün dünyası” — hakkında bilgi sahibi olmalıydı ve eserinin bilhassa devlet adamlarına faydalı olacağına emindi. Devlet adamlarının kitabını gerçekten okuyup okumadıkları şüphelidir; zira daha sonraki müellifler, ondan hemen hiç bahsetmezler. Eserini bilhassa faydalı bulan modern âlimler ise, Strabon’un sandığından daha az şey bildiğini ve bildiği şeylerin de bir kısmının doğru olmadığını belirtirler. Bununla beraber, o, ilk Yunanlıların rasyonel, tenkitçi ve sorgulayıcı ruhuyla yazmıştır. Doğduğu şehri tabiî olarak gururla anlattığı hâlde, Mithridates’le yahut “Pers” krallarıyla övünmez. Yüksek Yunan geleneği ile eski Anadolu geleneği arasındaki uçurumu, aralarında kurulmuş halk köprülerini kaydetmek suretiyle, daha da berrak bir tarzda ortaya koyar. Pontos’taki bir mâbed şehri olan ve Ma adlı Tanrıçaya adanmış bulunan Komana için, Tanrıça’ya adanmış çok sayıdaki fahişe yüzünden, buranın “adeta küçük bir Korinthos” olduğunu söyler. Strabon, bu tür âdetlere soğukkanlı bir gözle bakar. “Kadınların ve avam tabakanın büyük çoğunluğu,” diye gözlemler, “salt akıl kuvvetiyle, kendilerini takvaya, fazilete ve dürüstlüğe adamak için ikna edilemezler. Bu yüzden hurafeye başvurmak gerekir; hattâ bu bile, harika ve korkunç olanın yardımı olmaksızın kâfi gelmez.”
Bu çeşit yardımlar sayesinde — ki şehrin sonraki hâkimleri bunlardan, farkında olmadan faydalanmışlardır —, Strabon’un memleketi, çağların geçişi içinde hatırı sayılır bir şehir olarak kalmıştır. XI. yüzyılda Bizans tarihçisi Michael Psellos, “herkesin sözünü ettiği” meşhur Amasya şehrinde cereyan eden bir savaşı anlatır. Amasya çok geçmeden Selçuk Türklerinin eline geçti; fakat bunlar da, tıpkı kendileri gibi bir iç kavim olarak, Karadeniz kıyısındaki eski Yunan şehirlerine değil, buraya itibar ettiler; böylece Sinop yavaş yavaş çürüyüp giderken, insanların dili Amasya’dan söz etmeye devam etti. Selçuklu fatihler, şehri süsleyip kalesini tamir ettiler; kale, Timur’un yedi ay süren kuşatmasına dayanabildi. İlk Osmanlı sultanları da Amasya’yı şereflendirdiler: II. Bayezid, şehrin en heybetli camisinin inşasını emrederek; Yavuz Selim, burada doğmakla; Kanunî Sultan Süleyman ise, Amasya’da ordugâh kurup İran’la bir sulh muahedesi imzalamakla. Bugün hâlâ Amasya diye anılan şehir, Türkiye’nin en parlak kasabalarından biridir; elmalarıyla meşhurdur; fakat tabiî güzelliği ve eski eserleri, ondan daha unutulmazdır.
Şehir, derin bir boğazın dibinde akan bir nehrin (eski Iris) kıyısına kurulmuştur. Nehir boyunca uzanan evler, eski temeller üzerinde yükselir; nehir üzerindeki kemerli köprülerden biri Roma devrine aittir. Kale surları, nehirden birdenbire yüzlerce ayak yükselen sarp bir yamaca tırmanır; tepedeki kalenin harabeleri esasen ortaçağa aittir, fakat aralarında bazı Helenistik temeller de vardır. İlk Pontos krallarının mezarları, bu kayanın yüzüne oyulmuştur. Kaba yontulmuş, çıplak, on ila kırk ayak yüksekliğinde, üstleri kemerle taçlandırılmış cepheleriyle, sanatsal bakımdan pek parlak değildirler. Bununla beraber, cephelerindeki deliklerin gösterdiği üzere, mermerle örtüldükleri yahut mermer süslerle bezendikleri zaman, muhakkak daha heybetli idiler ve bulundukları yerden, nehrin, karşı yamacın diş diş kayalıklarının ve aşağıdaki gür, verimli vadi manzarasının hâkim bir seyri elde edilir. Bunlar, Küçük Asya’da Pers hâkimiyetinden kalma az sayıdaki anıtsal eserler arasındadır. Büyük barbar Mithridates’in, yabancı Sinope’de değil de burada gömülmüş olması ne iyi olurdu.
- ERMENİLER
Doğu Küçük Asya’daki sarp Ermenistan yaylası, bir engel değil, Doğu ile Batı arasında bir köprüdür. Kuzeyde Karadeniz’den, güneyde Mezopotamya’dan dağ sıralarıyla ayrılan bu bölge, bugünkü Rusya topraklarına doğru uzanan geniş bir ovayı da içine alır ve her zaman ticaret yahut istilâ için tabiî bir yol olmuştur. Bu yüzyılda bile, Avrupa ile Kuzey İran arasındaki ticaretin büyük kısmını Trebizond’dan taşıyan kervanlar, develerle buradan geçiyordu. Birinci Dünya Harbi’nde bölge, Rus ordularının istilâsına uğradı. O sırada burası hâlâ Ermeniler tarafından meskûndu; bunlar, Asya’yı istila edip sonunda bir Asya krallığı kuran, fakat hemen bütün öbür kavimlerin aksine kimliklerini muhafaza etmeyi başaran bir başka “Aryen” halk idiler.
Yunan efsanesi, ülkelerinin adını, İason’la birlikte buralara kadar sokulan bir Argonaut olan Thessalia’lı Armenos’a bağlardı. Herodotos, Ermenileri birer Frig kolonisti diye tasvir eder. Dilleri gerçekten de Frigceye yakındı — yüz çizgileri ise Hititlere benziyordu. Bununla beraber, yağmacı Kimmerler ve İskitlerin ardı sıra geldikleri ve Van Gölü civarındaki Urartu Krallığı topraklarına yerleşip kaldıkları anlaşılmaktadır. Sonra Medlerin ve Perslerin hâkimiyetine girdiler; fakat İskender’in ölümünden sonra, istiklâllerini ilân ettiler ve fiilen sağladılar. M.Ö. I. yüzyıla gelindiğinde, imparatorluk hayallerine kapılacak kadar güçlü bir krallık kurmuşlardı.
İlk devir tarihleri hakkında pek az şey bilinir; çünkü şehirlerinden hiçbiri kazılmamıştır; Yunanlıların haklarındaki kayıtları ise, büyük ölçüde masalsıdır. Pontos’a komşu olan Strabon bile, onlar hakkında şaşılacak kadar az malûmata sahipti; Ermenilerin, Süryanilerle, Araplarla ve Aramîlerle akraba olduklarını sanıyordu. Fakat efsaneler ve hayaller bile, onların Şark kültürünü benimsedikleri tarihî hakikatini yansıtıyordu. Meselâ, Van Gölü kıyısında efsanevî bir yazlık saray yaptırmış olan Asur kraliçesi Semiramis, burada bir Ermeni kralına âşık olur; kral, kraliçenin ihtirasına direnirken ölür, fakat yeniden hayata döndürülür; bu, İştar–Astarte ile Tammuz–Adonis’in eski hikâyesinin yeni bir şeklidir. (Platon’un Armenios’un oğlu Er’den bahseden hikâyesi de Tammuz rivayetinden çıkmadır.) Ermeniler gerçekten de, Ana Tanrıça’nın, Pers şekillerinden biri olan ve Kybele gibi, en soylu ailelerden gelen mâbed fahişeleri tarafından hizmet gören Anaitis’e taparlardı. Tarihin ışığına çıktığı kadarıyla Ermeni krallığı, tam manasıyla bir Şark devleti idi; modelini de Perslerden almıştı.
Tarih sahnesine çıkar çıkmaz da hemen zirvesine ulaştı; bu da, Tigranes Magnus’un, yani Büyük Tigranes’in devrinde oldu. O, hâkimiyetini Hazar’dan Akdeniz’e kadar yaydı ve Mezopotamya’da yeni bir başkent inşa etti. Büyük Mithridates’in kızlarından biriyle (bir başka Kleopatra) evli olması hasebiyle Tigranes, Pontos kralının müttefikiydi ve onun ilk zaferlerine ortak oldu. Başlangıçta Roma ile savaştan uzak duracak kadar ihtiyatlıydı; fakat Lucullus’un kendisine “Krallar Kralı” (King of Kings) yerine, yalnız “Kral” diye hitap eden bir mektup göndermesi üzerine öfkelendi. Nihayet Mithridates’e yardım etmeye karar vermesi, Lucullus’un Ermenistan’ı istilâsına yol açtı. İstilâ haberini getiren ilk habercinin başını kestikten sonra Tigranes, tipik bir şark hükümdarına yakışır biçimde, muazzam ve gösterişli bir ordu topladı. Strabon’un, bazı Romalıların böylesi kölelere karşı zırh kuşanmaktan utandıkları yolundaki rivayeti, Lucullus’un bu orduyu ne kadar kolay dağıtıp yeni başkenti yerle bir edişiyle, bir ölçüde doğrulanmış olur. Pompeius, Ermenistan’ı istilâ ettiğinde ondan bile daha az güçlükle karşılaştı; krallık tam manasıyla teslim oldu ve bütün fetihlerinden vazgeçti. Bundan sonraki birkaç yüzyıl boyunca Ermenistan, önce Romalılarla Partlar, sonra Romalılarla Pers Sâsânî İmparatorluğu arasında bir tampon devlet vazifesi gördü. Yanında durduğu büyük kuvvetlerin birine de öbürüne de tam olarak boyun eğmeyip tam mânasıyla müstakil de olamadığı için, tarihinin talihsiz ve karışık olması âdeta kaçınılmazdı; bir ara çekilip gönlünü almaya çalıştıkları bir memleket oluyor, bir ara da akınlara ve taksimlere uğruyordu.
Ermenistan tarihinin dönüm noktası, Kral Tiridates’in emriyle, Hristiyanlığa geçişidir; bu hadise, M.S. 300 yılı dolaylarında vuku buldu. Böylece Ermenistan, Roma İmparatoru Konstantinos’un yeni dini resmen benimsemesinden aşağı yukarı yirmi yıl önce, ilk Hristiyan devlet oldu. Esasen, yarı barbar bir kavmi millet hâline getiren, ona bir kültür veren ve kimliğini korumasını mümkün kılan müessese, Ermeni Kilisesi idi. Bu ihtida ise, Şark usulüyle gerçekleştirilmişti. Ancak despot bir hükümdar, tebaasına bu kadar kısa zamanda yeni bir din kabul ettirebilirdi. Şark hayal gücü, bu olaya masalsı teferruatlarını kattı; Ermeniler, havarilerden hiç değilse dördünün — Taddeus, Bartholomeus, Simon ve Jude’un — memleketlerinde İncil’i tebliğ ettiklerini ve orada şehit olduklarını keşfettiler. Hattâ, bizzat İsa’nın kendi kiliselerini kurduğunu iddia ettiler: İsa, Tiridates’i Hristiyanlığa davet eden Aziz Krikor Lusavoriç’e (Aydınlatıcı Grigor’a) bir rüya içinde görünmüş ve ona, kraliyet şehri Vagarşapat’ta (bugünkü Sovyet Ermenistanı’ndaki Eçmiyadzin) bir kilise inşası için bizzat emir buyurmuştu. İbrani geleneği bile bu yeni dini destekledi; zira Yahudi kolonistleri eskiden beri, bu bölgeye hâkim olan o heybetli dağın, Nuh’un Gemisi’nin demirlediği yer olarak Ararat Dağı olduğuna inanmışlardı.(1) Bir kere kuruldu mu, Ermeni Kilisesi, Yunanlıların metafizik saçmalıklarını reddetti. İznik Konsili’nin kararlarını tanımış olmakla beraber, sonunda, Doğu’nun sevdiği Monofizit sapmaya bağlanmak suretiyle, hem Roma hem Yunan Kiliseleriyle arayı açtı. Ermeni itikadına göre İsa, tek bir tabiat ve tek bir şahsiyetten ibaretti; en kâmil mânada insan olmuştu.
Roma gibi Ermenistan da, hak dine intisabının dünyevî bir mükâfatını görmedi. Bir yüzyıl içinde Pers İmparatoru Şapur, büyük şehirleri yakıp yıkarak, binlerce Ermeni’yi katlederek ve daha binlercesini esir olarak sürüp götürerek, bu yeni Hristiyan devletin trajik tarihini başlattı. Bunu takip eden beş yüzyıl boyunca Ermenistan, en iyi ihtimalle, bir çeşit feodal nizam — yahut nizamsızlık — içinde yaşadı; ayırdığı büyük kuvvetler tarafından hiçbir zaman tam manasıyla zapt olunmadı, ama hiçbir zaman da gerçekten müstakil bir devlet olamadı. Dinî kin, Bizans İmparatorluğu ile herhangi kalıcı bir ittifak yahut sulhu önledi. Ermeni ve Yunan Ortodoks Kiliseleri, aralarındaki ihtilâfları bir türlü gideremediler; bu ihtilâflar da, anlaşılmaz Tanrısal Zât hakkında yanlış fikirlere sahip olan başka Hristiyanlara karşı, Hristiyanlığa mahsus o karakteristik nefreti doğurdu. Ermeniler, itikatta bir taviz vermektense köleliği yahut ölümü tercih ediyor ve bu tercihlerinin karşılığını da sık sık alıyorlardı. Bağdat Halifeliği’nin zayıflaması, X. yüzyılda Ermenilere yeniden istiklâl imkânı verdiğinde, biri bugünkü Türkiye–Rusya sınırındaki Ani’yi, öbürü güneyde Van’ı başkent edinen iki feodal krallık ortaya çıktı. Bunlar, kendi aralarında birleşmeyi, hattâ kurdukları devletleri sağlamlaştırmayı bile başaramadılar. Bizans imparatorlarının da körüklediği iç mücadeleler, sayıları altıya kadar çıkan küçük krallıklar meydana getirdi. Bu sebeple Ermeniler, XI. yüzyılda bütün memleketlerini istilâ eden Selçuk Türklerine kolay lokma oldular. Belki, felâketin, Hristiyanlığın kabulünden bin yıl sonra barbarların eliyle geleceğini bildiren bir Ermeni kehanetinin gerçekleşmiş olduğu düşüncesinde biraz teselli bulabilmişlerdir. Herhalde, az sonra “Yunan sapkınları”nın başına gelen felâket onlara daha çok teselli vermiştir. 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Selçuklar, Bizans ordusunu darmadağın etmiş, imparatoru bizzat esir almış ve kısa zamanda Küçük Asya’nın büyük kısmını işgal etmişlerdir; Bizans İmparatorluğu, bu felâketten hiçbir zaman tam manasıyla kendini toparlayamamıştır. Birbirine kenetlenmiş bir Hristiyanlık âlemi, belki bu felâketlerin önüne geçebilirdi.
(1) Âlimler, Nuh’un Gemisi için daha muhtemel bir liman olmak üzere, Mezopotamya’ya daha yakın başka bir dağı, hattâ Sümer Ur’unun höyüğünü tercih ederler; fakat Ermeni geleneği direnmektedir. Daha yalnız birkaç yıl önce, pek çok seferden birinin mensupları, bu dağda, Geminin kalıntılarını aramak için izin istemişlerdi. Eski bir tahta parçası bulmuş olsalardı, acaba bunun üzerinde S.S. Ark yazısını mı arayacaklardı?
Bizanslılar, Ermenistan’ın çöküşünden ve halkının dağılmasından da ayrıca kayıplar gördüler. Dinî görüşlerini değiştirmeye veya saklamaya razı olan Ermeniler, İmparator Iustinianus’un büyük generali Narses’ten itibaren, uzun zamandan beri imparatorluğa en kabiliyetli generallerinden, devlet adamlarından ve hattâ imparatorlardan birçoğunu sağlamışlardı. Kilise dışında hemen her faaliyet sahasında yeteneklerini seferber etmişlerdi. Özellikle Bizans mimarisine katkıda bulunmuşlardı. Bazı bilginler, Konstantinopolis’teki Ayasofya’nın ana hususiyetini teşkil eden, kare bir mekân üzerine kubbe oturtma meselesini ilk çözenlerin Ermeniler olduğuna inanırlar. Daha kuvvetle muhtemel olan ise, Bizans kiliselerinde temel şekil hâline gelen Yunan haçı planını ilk onların ortaya koymuş olmalarıdır; daha da kuvvetle, daha sonraki kiliselerin kubbelerinin oturduğu yüksek kasnakları onların getirdikleri hemen hemen kesindir. Her hâlükârda, Ermeni mimarlar geniş ölçüde istihdam edildi. X. yüzyılda bir deprem, Ayasofya’nın kubbesinin bir kısmının çökmesine yol açtığında, onu tamir etmek için çağrılan Ermeni mimar, Ermenistan’ın düşüşünün en trajik cephesini hatırlatır. Zira bu yüzyılda, kuzey krallığı, sanat ve mimaride olağanüstü parlak bir Rönesans devri yaşamıştı.
Bu krallık, neslini Davut ile, Hititli Uriya’nın karısı Batşeba’ya kadar götüren Bagratuniler tarafından, Ani’den idare ediliyordu. Böyle yerinde bir silsileye dayanan himaye altında, Ermeniler, Bizans ve İslâm medeniyetleri arasında aracılık etme yolundaki ideal rollerini idrak ettiler; her ikisinden de açıkça etkilenmiş, ama bir o kadar da kendine mahsus bir üslup geliştirdiler. Ani’de inşa ettikleri kiliseler, yüzyıllarca tam bir ihmal devrinden sonra bile bugün hâlâ ayaktadır.* Ermeni mimarisinin en göze çarpan hususiyeti, çoğu zaman dairevi yahut çokgen bir kasnağın üstünü örten, koni biçimindeki kubbedir. Ayrıca ince ayrıntılarda gösterdiği olağanüstü özen, özellikle taş işçiliğinin dantelayı andıran zarafeti ve mükemmel duvar örgüsüyle seçilir. Fakat tarih bakımından en önemli unsurları, sivri kemerleri, tonozları ve çiftli payandalarıdır; bunlar, birkaç nesil sonra Avrupa’da gelişecek olan Gotik üsluptan önce gelen, hattâ onu muhtemelen etkileyen unsurlardır. Ani’nin Selçuklular eline düşmesinden sonra, bazı Ermeniler, Güneybatı Küçük Asya’daki Kilikya’da barınak buldular ve burada üç yüzyıl daha ayakta kalacak bir krallık kurdular. Haçlıların ilk seferleri sırasında Ermeni mimarisiyle tanışmaları da burada oldu.
Van Gölü havalisinde ise, bu kadar parlak bir gelişmenin izine rastlanmaz; halbuki eski bir Ermeni atasözü, “Bu dünyada Van, öteki dünyada cennet” der. Burası, son derece güzel, göz kamaştırıcı bir bölgedir; verimli topraklarıyla da ayrıca kayrılmıştır. Buna rağmen, peş peşe gelen hâkimleri altında — Ermeniler, Persler, Romalılar, Selçuklular, Osmanlı Türkleri — Urartu Krallığı devrinde eriştiği ihtişama yeniden kavuşamamış; bugün ise her zamankinden daha yoksul bir durumdadır. Ermeni kültürünün zengin gelişmesi, Selçuk fethiyle durdurulmamış olsaydı, eski ihtişamını yeniden kazanabilirdi. Olduğu gibi, Ermenilerin çoğu, ancak öteki dünyadaki cennete umut bağlayabildiler.
“Geleceğimizi kim önceden söyleyebilir?” diye yazıyordu tarihçilerinden John Katholikos; Ani’nin Selçukların eline düşmesinden önce bile, bitmek bilmeyen savaşları ve katliamları seyrederken. “Beni bu denemeden bağışlayın. Biz, çepeçevre karanlık ve bulutlar içinde, kötü çiftçiler tarafından biçilen bir hasada benziyoruz.” Selçuk fethini, bir Diaspora takip etti; birçok Ermeni, Avrupa’nın çeşitli bölgelerine göç etti. Kendi yurtlarında kalan kalabalıklar ise, belirsiz bir hasatla yüz yüze geldiler. Kiliseleri hâlâ onları bir arada tuttuğu için, geri kalan cemaatten ayrılmış sayılıyorlardı. Bir kısmı, Türkler namına iş yaparak, şehirlerde tüccar ve zanaatkâr olarak servet edindi. (Osmanlı mimarlarının en büyüğü olan Sinan’ın, aslında bir Ermeni olması muhtemel görünmektedir — fakat Türkiye’de bugün bu ihtimali dile getirmek, neredeyse suç sayılacak derecede sakıncalıdır.) Çoğunluk ise, okuma yazma bilmeyen bir köylü sınıfı olarak toprağın üstünde kaldı. Pek az baskı görmüş olsalar bile, hepsi ikinci sınıf vatandaş, daha doğrusu tebaa idi. Bir nevi hoş görü marjı içinde yahut zekâlarıyla geçinmek zorunda kaldıkları için, Ermeniler, zamanla, boyun eğen yahut paragöz kimseler diye şöhret kazandılar.
XIX. yüzyılda, bu hasat kanlı bir şekle büründü. Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparak istiklâlini kazanmayı başaran Yunanistan’a milliyetçilik ruhunun verdiği ilhamla, Ermeniler de yurtlarını geri alma hareketine giriştiler. Bu, aslında ümitsiz bir davaydı. Türkiye’de bir milyondan fazla Ermeni yaşamakla beraber, bunlar bütün memlekete dağılmış durumdaydı; Ermenistan’ın bizzat içinde bile azınlıkta idiler; ayrıca, millî arzularına belli ölçüde teşvik sağlayan Avrupa’daki Hristiyan büyük devletler, onlara fiilî bakımdan hiçbir ciddi destek vermediler. Neticede meşhur katliamlar ortaya çıktı; bunlar bazen dinci fanatikler tarafından başlatılıyor, fakat genellikle padişahın memurları tarafından tertip ediliyordu. Türklerin, bu noktada, az da olsa bir mazeretleri vardı: Ermeniler, zaman zaman Türkiye’yi işgal eden Rus ordularına yardım etmişlerdi. Her ne sebeple olursa olsun, Ermeniler korkunç bir bedel ödediler; 1890’lı yıllarda on binlercesi katledildi. Birinci Dünya Harbi patlak verdiğinde ve Rus ordularının yeni bir istilâsı söz konusu olduğunda, yeni bir toplu kıyım devreye girdi. Araya karışmış bir olay da, “Bu şehirde ya sadece Türkler kalacak ya da sadece Ermeniler” diyerek övünen bir Türk generalinin, Van’ı bütünüyle yerle bir etmesiydi. Şehirde, Ermeni namına kimse kalmadı; diğer Ermeni kasabalarında da öyle. Yok edilmeyenler, Rusya’ya kaçtılar yahut dalgalar hâlinde dağıldılar. Harpten sonra, Rusya’daki Ermeniler, vatanlarının istiklâlini ilân ettiler; Müttefikler de bunu, Sevr Antlaşması’yla tanıdılar; fakat icraata gelince hiçbir şey yapılmadı. Bugün Türkiye’de, çoğu İstanbul’da olmak üzere, sadece birkaç Ermeni kalmıştır. Ermenilerin büyük kısmı, Sovyet Sosyalist Ermenistan Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır. Şayet orada mesut iseler, bu, istiklâlden başka bir şeyle mesuttur.
Onların hayatta kalma mucizesi, Ermenistan’ın yüksek yaylalarında, kilisenin yardımı olmaksızın kimliğini korumuş, daha da eski bir kavim tarafından bir ölçüde gölgelenir. Bunlar, vahşi Kürtlerdir — Asurluların Kurtie, Ksenophon’un Karduchoi, eski İbranilerin ise, Süleyman Peygamber’in sarayına götürülürken yolda şeytanlar tarafından ırza geçilen dört yüz bakirenin soyundan geldiklerine inandıkları kavim. Göçebe yahut dağ eşkıyası halinde yaşayan bu insanlar, hiçbir zaman tam manasıyla zapt u rapt altına alınamadılar. XIX. yüzyılda, yerliler üzerinde, pek az engellemeyle geçinirlerdi; mahallî idareciler, onlara karşı kendilerini çoğu kez âciz hissederler, Ermenilerin soyulmasını suç saymaya pek yanaşmazlardı. Ne var ki, Atatürk’ün kurduğu yeni nizama karşı isyan ettikleri zaman, nihayet bastırıldılar. Bir kısmı, kendilerini eritmek veya en azından silahsızlandırmak maksadıyla, diğer bölgelere dağıtıldı. Diğerleri ise hâlâ yüksek yaylalarında kalmış, bir yandan manzaraya renk katıp Türk memurlarını biraz müşkül durumda bırakmakta, fakat muhtemelen de eski hayat tarzlarını sürdürmek için kaybedilecek bir muharebeyi sürdürmektedirler.
- SARDİS: LİDYALILAR
“Beni Lydialı yahut Frigyalı mı sanıyorsun da, o koskoca sözlerinle beni korkutacağını düşünüyorsun?” der Aristophanes’in bir kahramanı. Bu zamana gelindiğinde Lydialılar, dükkan sahibi ve lir çalan, efemine bir kavim diye şöhret kazanmışlardı. Gerçi, bu, Yunan anakarasındaki İonların ününden pek de kötü sayılmazdı; üstelik Lydialılar bu şöhreti ancak, kudretli Perslere yenildikten sonra edinmişlerdi. Ondan önce Lydialılar, at üstünde savaşan yiğit savaşçılar olarak tanınıyorlardı; Küçük Asya’yı dehşet içinde bırakan Kimmerleri buradan kovanlar da onlardı. Hattâ, sikkeyi icat etmeleri bir yana, kısa hâkimiyet dönemleri boyunca, tarihte pek de fena sayılmayacak bir sicil bırakmışlardı. Eski Küçük Asya’daki kültür çeşitliliğinin ve kültür sürekliliklerinin en dikkat çekici misallerinden biri onlardır.
Homeros’ta Lydialılar, Tmolos Dağı eteklerindeki Hermos Irmağı vadisinde, “Gygaia gölünün kıyısından” gelen Troia müttefikleri “Maeonlar” olarak görünürler. Geniş ve verimli bu vadiden başka, servetlerinin başlıca kaynağı, başkentleri Sardis’in içinden geçen Pactolos adlı derede, Tmolos Dağı’ndan yıkanıp gelen altın kumuydu. (Kral Midas, altına çeviren dokunuşundan, Pactolos’un kaynağında yıkanarak kurtulmuştu.) Sardis, M.Ö. XV. yüzyıl gibi erken bir tarihte bile, Mısırlılara “Shardana” adıyla malûm, pek eski bir şehir idi. Lydialıların menşei, her zamanki gibi, karanlıkta kalmakla beraber, tarihe, karışık bir halk ve melez bir dil konuşan bir kavim olarak girerler. Kralları, Frig ve Etrüsk mezarlarına benzeyen Trakya tipi tümülüslerin içine gömülmekle birlikte, Asyaî isimler taşırlardı; dilleri hem Hint-Avrupa, hem Sami unsurlar ihtiva ediyordu. Hemen hemen kesin sayılabilecek kadar güçlü ihtimallere göre, Lydialılar, Yunanlılardan yüzyıllarca önce, Küçük Asya’ya yerleşmiş, Aryen olmayan bir kavimdi. Yunan geleneği, onların Avrupa’dan yahut Ege havzasından gelmedikleri hususunda oybirliği içindeydi; kendi gelenekleri ise, Anadolu ile bağlara işaret ediyordu. Soylarını “Manes’in oğlu Atys”e kadar götürüyorlardı. Manes muhtemelen, Anadolu’nun en büyük ilâhlarından biri olan Frig Men’inin bir şekliydi (adı, Hermos Irmağı ağzı yakınındaki Menemen köyünde yaşamaya devam eder); Atys, Kybele’nin oğlu Attis’e yakındı ve Alyattes, Sadyattes gibi tarihî kralların isimlerinde görünür. Lydialılar, bilhassa Kubebe adı verdikleri Ana Tanrıça’ya bağlıydılar; hadım rahipleriyle onun hizmetini görürlerdi ve onun aslanı, güneş tanrılarının da kutsal hayvanıydı. Hâkimiyet alametleri, Hititlerin çift ağızlı baltasıydı. Lydialıların bunu Karia’lılara kaptırdıkları ve onların da, Çift Balta Zeus’una (Labrandeus) bir heykel dikmiş oldukları yolundaki Yunan hikâyesi, Yunanlıların ancak tanrısal evlilikler, kaçırmalar yahut hırsızlıklarla açıklayabildikleri bir devamlılığın ifadesidir.
Açık tarih sahnesine çıkmış ilk Lydialı kral, Asurluların “Luddu’nun Guggu’su” dedikleri Gyges idi. M.Ö. 652’de, Sardis’i tamamen, sadece akropolü istisna olmak üzere zapteden Kimmerler, onu öldürdüler ve İonia’yı talan etmeye koyuldular. Gyges, İon şehirlerine karşı ilk saldırıları başlatmış, halefleri Ardys, Sadyattes ve Alyattes de bu saldırıları sürdürmüştü. Şehirlerin çoğunu boyunduruk altına aldılar, fakat baş hedefleri olan Miletos’u ele geçiremediler. Kimmerleri nihayet ezecek olan kral Alyattes, doğuda Medlerle de savaş yürüttü. Oğlu Kroisos (Croesus) zamanında, Lydya krallığı zirvesine ulaştı. Eski Hitit başkenti “Pteria” civarında, Kroisos, Medlerle, Thales tarafından önceden haber verilmiş bir tutulmanın, her iki tarafı da korkutması üzerine yarıda kesilen, neticesiz bir muharebe yaptı; ardından imzalanan bir barış muahedesi, Küçük Asya’yı taraflar arasında böldü. Kroisos’un Perslerle yaptığı o korkunç tanışma da, Medler vasıtasıyla oldu.
Bu arada Lydialılar, Yunanlılarla daha verimli bir tanışıklık kurmaktaydılar. Yunan şehirleriyle savaşırken, Gyges, onlardan, Delphoi’ye adaklar sunarak vergi vermeye başlamıştı — Kral Midas’tan sonra bunu yapan ilk “barbar” oydu. Alyattes, onlara çok daha yaklaşmıştı. Kendisine (diğerleri yanında) bir İon’lu eş seçti; on iki yıl süren bir savaşta kendisine başarıyla direnen Miletos’a, iki mâbed hediye etti; Delphoi Apollon’una, Herodotos’un Delphoi’deki bütün adaklar arasında “bakmaya en değer” bulduğu büyük gümüş leğeni sundu; Atina ve Korinthos’la da geniş münasebetler kurdu. Korinthos tiranı Periandros, kendisine, hadım edilmek üzere, üç yüz soylu genç gönderdi (bunlar Sardis’e giderken, İonia’lı Samoslular tarafından neyse ki kurtarıldılar). Fakat Yunanlılara en sıcak hayranlık besleyen, onların fatihi Kroisos idi. Önemli bir karar alması gerektiğinde, hemen daima onlara başvurur gibi, bütün meşhur kehanet merkezlerine cömertçe hediyeler yolladı. Minnet ifadesi olarak Delphoi’liler, Lydialılara bütün resmî masraflardan muafiyet ve ebediyen vatandaşlığa kabul edilme hakkı bağışlayacak kadar aşırıya gittiler. Ephesoslular da, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılmış olan Artemis mâbedinin yeniden inşasında yaptıkları yardım için Kroisos’a bilhassa müteşekkirdiler; onun hediye ettiği Lydya sütunları, muhtemelen İon düzenine örnek teşkil etmişti. Sardis’te Kroisos, yalnız Yunan bilginlerini değil, soylu Frigyalıları ve başka kavimlerin elçilerini de ağırladığı parlak, kozmopolit bir saray hayatı sürdürüyordu. Bir Karia’lı annenin oğlu olarak, kız kardeşlerinden birini Ephesos hükümdarıyla, diğerini Med kralıyla evlendirdi; Mısır firavunuyla bir ittifak andlaşması yaptı; Medlerle barışını imzalarken, Babil ve Kilikya krallarının hakemliğine başvurdu; Perslerle savaşına girişirken de Spartalıların yardımını istedi.
Lydialıların aslî kültürü hakkında pek az şey bilinir. Arkeologlar, henüz onların memleketinde sistemli kazılar yapmamışlardır; ele geçen eserlerin tarihleri de, Yunan etkisinin başlamasından sonrasına rastlar. Onlar hakkında başlıca bilgi kaynağı olan Yunan geleneği, Lydialıların zevk ve eğlenceye düşkünlüklerini vurgular. Oyunları, topları, zarları, aşık kemiklerini ve kadeh kaldırmak için kullanılan testileri icat etmiş olmakla tanınırlardı; zengin mutfakları, kıymetli halıları, parkları ve bahçeleri de diğer zevkler arasındaydı. Lydialılarla Yunanlılar arasındaki kültürel kaynaşma öylesine tamamlanmıştı ki, Herodotos, adetlerindeki tek önemli farklılık olarak şunu kaydeder: Lydia’da halk tabakasının bütün kızları, çeyiz paralarını biriktirmek için, kendilerini fuhşa veriyorlardı. Alyattes’in mezarına dikilmiş taş sütunlara kazılmış yazıtlar, mezarın yapımına çeşitli işçi sınıflarının ne kadar katkıda bulunduğunu kaydediyordu; bunlara göre, en büyük pay, genelev kadınlarına aitti. Alyattes’in mezarı — dev taş bloklar üzerine oturtulmuş koca bir yığma tepe —, Herodotos’a göre, ancak Mısır ve Babil’deki anıtların gerisinde kalıyordu.
Bununla beraber, bu mezar, Lydyalı kralların özünde birer Şark hükümdarı olduklarını ve “tiran” kelimesinin muhtemelen Lydialılardan geldiğini hatırlatır. Herodotos’un, Solon’un Kroisos’u ziyareti hakkında anlattığı meşhur hikâyeyi de akla getirir. (Bu ziyaret, kronolojik bakımdan imkânsızdı; Herodotos’un bunu bilmemesi değil, bile bile görmezlikten gelmesi daha muhtemeldir; o, zaman zaman tarihî doğruluk yerine şiirsel hakikati tercih ederdi.) Atina’nın bilge adamına muazzam hazinelerini gösterdikten sonra Kroisos, ondan, gördüğü en bahtiyar insanın kim olduğunu sorar. Solon, iyi yaşayıp iyi ölmüş birkaç Yunanlı’nın adını sayar. Hükümdar, ihtişamına karşı bu görünüşte kayıtsızlık karşısında öfkelenince, Solon, Yunan bilgece sözleriyle karşılık verir: Tanrılar, insan büyüklüğünün hepsine kıskançlıkla bakarlar; büyük servet, mutluluğun teminatı değil, bilâkis kötü talihi celbeden bir yem olabilir; hiçbir kimse, mutlu olduğunu, ancak huzur içinde öldüğü zaman söyleyebilir. Kroisos, Kyros’a esir düştüğünde, Solon’un sözlerini hatırladı; fakat yine de dersinin tamamını almış değildi. Zincirlerini Delphoi’ye gönderip şu mesajı yolladı: Apollo, kendisini Perslere karşı o ölümcül harbe teşvik etmiş olmaktan utanmıyor muydu, Yunan tanrılarının âdeti nankörlük müydü? Kehanet şu cevabı verdi: “Mukadderatın hükmünden, bir tanrı bile kaçamaz.”
Sardis, kral efendisinden daha uzun ömürlü oldu ve zamanla, esasta bir Yunan polis’i hâline geldi. Pers, Helenistik ve Roma devirleri boyunca, özellikle halılarıyla tanınan bir dokuma merkezi ve doğuya giden ana yollardan biri üzerindeki bir menzil olarak, büyük bir şehir olmayı sürdürdü — Hititlerin ve Perslerin Kraliyet Yolu üzerinde bir menzil. Xerxes’ten Timur’a kadar, pek çok ünlü komutan, ordusunun başında buradan geçti; Timur, şehri viran etti. Osmanlılar zamanında, İran ve Halep’ten Smyrna’ya giden kervanları barındıran büyük bir hanı olmakla beraber, fakir bir köy hâline geldi. Bugün ise, hanı da kervanı da kalmamış, “Sert” adlı yoksul bir köydür. Arkasındaki tepede, bu yüzyılda kazıları yapılmış olan, Kybele’ye adanmış Helenistik bir mâbedin kalıntısını teşkil eden birkaç sütun göğe yükselir; bunun dışında, arka taraftaki yamaçta, Lydialı şehrin akropolüne doğru tırmanan, yıkılmış Bizans surlarının birkaç parçasından başka bir şey görünmez. Akropol büyük ölçüde erozyonla tahrip olmuş, şehrin kendisi de derinlere gömülmüştür. Kral Kroisos’un eserlerinden ve servetinden eser kalmamıştır.
Yine de Sardis, unutulmaz bir yerleşmedir. Üzerinde yükseldiği Tmolos Dağları, Gotik bir heybet taşır; Hermos Irmağı’nın zengin ovası ise, ona uygun bir pastoral tezat sunar. Ovaya bakan yerde “Gygaia gölü” ile Lydya’nın kraliyet nekropolü — aralarında, Alyattes’in mezarını temsil eden muazzam tümülüsün de bulunduğu yüz kadar tepe — uzanır. İzmir’den Sert’e giden demiryolu, eski kraliyet yolunun güzergâhını takip eder. Vadinin yukarısında birkaç istasyon ötede, antik Philadelphia olan Alaşehir bulunur: Aziz Yuhanna’nın Vahiy Kitabı’nda ölümsüzleştirilen, Asya’daki Yedi Kilise’den biri. Aşağı vadide, Sipyilos Dağı eteklerinde — Yunanlıların Niobe sandıkları Hitit heykelinin oyulduğu Sipylus Ana Dağı’nın eteğinde — “Çoban İsa” anlamına gelen “Çoban İsa” adlı küçük bir istasyon vardır. Bu isimle Zat-ı İsa arasında bir bağlantı olup olmadığını bilmiyorum; fakat en azından, Lydya’yı ortaya çıkaran türden bir kaynaşmanın, yurdu oldukları bu vadide hâlâ dolaştığı söylenebilir.
- KSANTHOS: LYKİALILAR
İlyada’daki en önemli Troia müttefikleri, “uzak Lykia’dan, köpüklü Xanthos kıyılarından” gelmişlerdi. Lykialılar, tam müttefik olarak ve kendi kralları Sarpedon ile Glaukos tarafından sevk ve idare edilen tek müttefik kuvvet olarak görünürler; bilhassa Sarpedon, “yabancı olduğu hâlde Troia’nın dayanağı” sayılan büyük bir kahramandır. Ne var ki, sahnedeki varlıkları, Lykia gerçekten de güneyde çok uzaklarda, diğer müttefiklerin hepsinden ayrı, dağlarla çevrili olduğundan, hayli esrarlıdır. Buraya hiçbir zaman bir ana yol uzanmamıştır — bugün de yoktur. Bu Lykialıların kimliği de aynı derecede esrarlıdır. Atinalı Lykos’tan (Lykeion’a adını veren kişi) adlarını almışlar ve zamanla iyi birer Yunan sayılmışlarsa da, bugün bile tam olarak çözülememiş, garip bir dil konuşuyorlardı. Genel olarak Hint-Avrupa dilleri arasında sayılmakla beraber, sentaks bakımından Polinezya dillerini andıran, kssbeze, wzza ve tdl gibi fonetik birleşmeleri olan, öteki bütün Hint-Avrupa dillerinden belirgin biçimde farklı bir dildi bu. Tarihî çağlarda Lykialılar, eski anaerkil geleneklerine bağlı kalarak, hâlâ babaları yerine annelerinin adlarıyla anılmak suretiyle, farklılıklarını muhafaza ediyorlardı.
Muhtemelen bu sebeplerle, şehirlerinden biri olan Telmessus, yüzyıllar boyunca hem Lydialılar hem Yunanlılar tarafından danışılan yılan adam kâhinleri ve peygamberleriyle meşhurdu. Arrian’ın anlattığına göre, öküzlerinin koşumundaki boyundurağa konan bir kartaldan tedirgin olan Gordius, bir Lykia’lı kıza danışmış, aldığı öğütten o kadar etkilenmişti ki onunla evlenmişti; oğulları Midas, ilk Frig kralı oldu ve boyundurağı bağlayan düğüm, Gordion düğümü diye ün kazandı. Büyük İskender de Telmessuslu Aristandros’tan aynı derecede etkilenmiş, onu kâhini olarak yanında götürmüştü. Fakat Yunanlılar, bu halkın büyücüleri yerine önderlerine danışmış ve onların olağanüstü şerefli tarihini incelemiş olsalardı, çok daha iyi etmiş olurlardı. Lykialılar, Homeros’un kahramanlık geleneğine, şöhret sahibi İonlardan daha sadık kaldılar. Strabon, onların dürüstlük ve ölçülülüğünü överek, “Hiçbir zaman bayağı kazanç hırsının etkisi altına girmemişlerdir” diye kaydeder. Her şeyden çok siyasî dehâlarıyla temayüz ettiler; birleşmiş bir millet kurmayı başaran tek Yunan kavmi onlardı. Lykialılar, sadece ekte yer alan bir nottan çok daha fazlasını hak ederlerdi — ne yazık ki tarihleri, sahnenin kenarında cereyan eden tali bir gösteri, ana oyunun dışında, parantez içinde kalmıştı.
Bu tarih, Troia Harbi’nden önce başlar. Muhtemelen Lykialılar, Hitit krallarının hâkimiyetlerini muhafaza etmekte güçlük çektikleri topraklar olarak, krallık arşivlerinde geçen “Lukka” ülkelerini işgal eden halk idiler. Erken devir Lykia sanatı ve taş işçiliği, Hitit etkisini gösterir; diğer şeyler yanında, aslan, sikkeler üzerinde ve kaya mezarları üzerindeki kabartmalarda sık rastlanan bir semboldür. Lykia’da, efsane kahramanı Bellerophontes, bir kez daha, Hittitlerin göründüğü her yerde ortaya çıkma alışkanlığını sürdüren Amazonları yok eder.
Bellerophontes, Akhalarla Lykialılar arasındaki dostane münasebetlere bir işarettir; her ne kadar Homeros’un Troia’sında bir şekilde karşı cephelerde yer almış olsalar da. Görünen odur ki, Mısır’a yapılan seferde birleşmişlerdi; Mısırlı kâtipler, Deniz Kavimleri arasında “Luku”dan da bahsederler. Yunan geleneği, Argos’taki meşhur Tiryns surlarının banisi olarak “Lykia’dan Kykloplar”ı gösterir. Kral Sarpedon, çeşitli rivayetlerde, Zeus’un oğlu ve Minos’un kardeşi sayılır; her iki hâlde de Ege kökenine işaret eder. Homeros’un kendisi, Lykia kahramanı Glaukos’la Akha kahramanı Diomedes’in karşılaşması sahnesinde, iki halk arasındaki akrabalığa temas eder. Glaukos burada, dedesi Bellerophontes’in hikâyesini anlatır: Argos’tan, kendisi hakkında atılan iftiralar yüzünden kovulduğunu, yanında, içinde öldürülmesi için gizli emirler bulunan “katlanmış bir tablet” (bu, Homeros’ta yazıya yapılan tek imadır) götürerek Lykia’ya gittiğini; ölümden, korkunç ve ateş püsküren canavar Chimaira’yı öldürmesi de dâhil, meşhur kahramanlıklarını sergileyerek kurtulduğunu; Lykia’da herkesin saygı gösterdiği bir kral hâline geldiğini; nihayet kanatlı atı Pegasus’la göğe uçmaya kalkarak tanrıları gücendirdiğini; bunun üzerine de, günlerini, içine kapanık dolaşan, yüreğini yiyip bitiren yalnız bir adam olarak tamamladığını. Diomedes, eskilere dayanan bir dostluk keşfettiği için sevinir — atalarından biri, eşsiz Bellerophontes’i misafir etmiş ve onunla dostluk hediyeleri teâti etmiştir. Bunun üzerine iki yiğit, savaşmak yerine el sıkışır ve dostluk yemini ederler. Zeus, Lykialıya özgü bir dokunuş daha katar; Glaukos’u “tamamen aklından çıkarır”, onu, altın zırhını Diomedes’in tunç zırhıyla değiştirmeye razı eder; toprakların babasının, insanlığa, Yunanlıların getirdiği hediyelere karşı uyanık olunması gerektiğini hatırlatmak gibi bir maksadı olup olmadığı ise şüphelidir.
Lykialılar, yüzyıllar sonra yeniden Yunan tarih sahnesine çıktıklarında, hâlâ “coşkun Xanthos” vadisi etrafında toplanmışlardı; başkentleri Xanthos, nehrin ağzına yakın bir yerde bulunuyordu. Sert, kuytu memleketlerinde, yüksek bir kültür seviyesiyle maddî refaha kavuşmuş olmalarına bakılırsa, olağanüstü bir enerji ve teşebbüs kudretine sahip olmalıydılar. Verimli Xanthos vadisi dışında pek az şeyleri vardı; dağları onlara muhteşem manzaralar sunuyor, fakat bunların dışında pek bir şey, belki biraz da kereste sağlıyordu. Bugün bu bölgede, kayda değer büyüklükte ve önem derecesinde hiçbir şehir ayakta değildir. Lykialılar zamanındaysa bölge, çoğu küçük, fakat son derece sağlam ve gösterişli inşa edilmiş şehirlerle bezenmişti. Zenginliklerinin hâlâ gözle görülür en bariz işareti, sayıları sayısız denecek kadar çok olan kaya mezarlarıdır; bunların çoğu, kaya yüzeyine derin oyulmuş, zengin kabartmalarla süslenmiştir.
Buna rağmen, Lykialılar, refah içinde iken bile yiğitlik şöhretlerini korudular. Batı Küçük Asya’da, Lydia kralı Kroisos’a boyun eğmeyen tek kavim onlar idi; Pers hâkimiyeti altına girdiklerinde bile, başlarında kendi prensleri bulunuyordu. Perslere karşı bir isyan sırasında, Xanthos, teslim olmak yerine alevler içinde tamamen yok olmayı tercih ederek, son adama kadar dövüşüp ölmek suretiyle tarih yazdı. Salamis’ten sonra, Lykia, Atina Deniz Birliği’ne katıldı; bu da, Yunan dünyasının, artık Lykialıları gerçek Yunanlılar olarak kabul ettiğini gösterir; her ne kadar onlar, M.Ö. IV. yüzyıla kadar kendilerine özgü dil ve yazılarını muhafaza etmiş olsalar da. Buna binaen, “Hellas’ın kurtarıcısı” sayılan İskender’e de sadakatle boyun eğdiler; fakat Romalılara karşı Büyük Antiokhos’u desteklediler. Romalılar kendilerini, Lykia’yı Rodos’a devretmek suretiyle cezalandırınca, öylesine inatla direndiler ki, kısa zamanda hür ilân edildiler. M.Ö. II. ve I. yüzyılların bütün çalkantıları boyunca hürriyetlerini korudular; bu arada Mithridates’e karşı koymakla ve daha sonra Brutus, Marcus Antonius ve Octavius’a karşı savaşında para ve asker toplamak maksadıyla Lykia’ya geldiğinde, ona da direnmeleriyle, Roma’nın gözünde itibar kazandılar. Xanthos halkı, bir kez daha, kahramanca bir müdafaadan sonra şehirlerini ateşe verdiler; Plutarkhos’un anlattığına göre, Brutus, kendilerinden hayatlarını bağışlamalarını rica ettiği ve kurtardığı her Xanthoslu için askerlerine mükâfat vaat ettiği hâlde, alevler içinde kendilerini yok ettiler. Zorla kurtarılabilenlerin sayısı sadece yüz elli idi; hepsi de iradeleri dışında kurtarılmıştı. Bir kadının cesedi, boynundan sarkmış asılı bir çocukla birlikte bulundu; elinde, evini ateşe vermekte kullandığı meşale vardı.
Bu arada Xanthos, Lykialıların siyasî başarısında da öncü bir rol oynamıştı. Yunanlıların, bağımsızlık tutkularına rağmen, aynı derecede kuvvetli bir millî birlik duygusuna da sahiptiler; “asil Yunanlılar”ın hiçbir zaman başaramadığı bir işi başarmış, fiilî bir birlik kurmuşlardı. Tarihlerinin erken devrinde, gevşek bir prensler federasyonu olan Lykia Birliği’ni oluşturmuşlardı; bu birlik, ortak bir dış siyaset üzerinde anlaşmayı başarabiliyordu. Pers hâkimiyetinin son yüzyılında parçalanan bu birlik, yeniden kurulduğunda, Xanthos, Patara, Pinara, Tlos (Troas adının muhtemel bir varyantı), Myra ve aslında Lykia asıllı olmayan büyük Telmessus ve Phaselis şehirleri de dâhil olmak üzere, yirmiyi aşkın cumhuriyet şehrinin gerçek bir federasyonu hâline geldi. Diğer Yunan birlikleri, temsil esasını yerleştirmekte muvaffak olamamış, önemli kararları üye şehirlerin meclislerine bırakmışlardı. Lykia Birliği ise, sadece müşterek bir hazineye, orduya ve donanmaya değil, aynı zamanda, şehirlerin büyüklük ve önemlerine göre taksim edilmiş temsilcilere sahip bir federal meclise ve bir dış siyaset belirleme salahiyetine sahipti. Yunan dünyasının geri kalanı da Lykialıların siyaset aklına sahip olsaydı, tarih çok farklı gelişebilirdi.
Xanthos’un Brutus tarafından harap edilmesinden sonra, Antonius, Lykialılara şehri yeniden inşa etmeleri için yardım etti; aynı şekilde Octavius da, İmparator Augustus olduğunda, onlara yardım etti. Ne var ki, Principatus devrinde, yani Roma İmparatorluğu’nun ilk safhasında, Lykialıların “hürriyeti” fiilen manasız hâle geldi. Lykia’nın bağımsız tarihçesi, M.S. 43 yılında, İmparator Claudius’un bölgeyi bir Roma eyaleti hâline getirmesiyle sona erdi. Küçük şehirleri hâlâ ihtişamlı kaldı ve Xanthos, mektepleriyle şöhret kazandı; fakat hakiki ihtişamları artık yoktu. Halkının, şehirlerin içinde ve çevresinde, kahraman atalarını ve ölümü sürekli hatırlatan, o kaya mezarları hakkında neler hissettiği merak edilmeye değer. Bizim için bu mezarlar, Lykia kültürü üzerinde hüzünlü bir ışık tutar. Mezarların üzerine kazınmış kitabeler (harfler, kırmızı ve mavi olarak sıra ile boyanmıştır), çoğu kere, ölenin, mezarına bir başkasının kemiklerini koyacak olan herkesin üzerine yağdırdığı lânetleri ihtiva eder. Bu lânetlerin monoton tekrar edilmesi, Lykialıların da, her ne ise, kendi özel cennetlerinden aslında hiçbir zaman emin olamadıklarını gösterir. Bununla birlikte, gelecek nesillere bir armağanları daha oldu — Noel Baba. St. Nicholas, Xanthos’un aşağısındaki Patara’da doğmuş, St. Paul’ün Roma’da şehit olmak üzere son yolculuğuna çıktığı Myra’da piskoposluk yapmıştı. İlk önce bir şehit ve denizcilerin hamisi olarak şöhret kazanmıştı. Kemiklerinin harikalar yaratma kudretine sahip olduğu görüldükçe şöhreti yayıldı; sonunda Katolikler, bu kadar kudretli bir azizin kalıntılarına Yunanlıların sahip olmasına karşı kıskançlık duymaya başladılar. 1087 yılında, Bari’den gelen ve kırk “burjuva ve tüccar” taşıyan bir gemi, Myra’daki kilisesinden St. Nicholas’ın naaşını çalıp Bari’ye kaçırdı; azizin bedeni, hâlâ orada yatmaktadır. (Onu ele geçirmeye niyetlenen bazı Venedikliler geç kaldılar; St. Nicholas’a değil, amcasının kemiklerine razı olmak zorunda kaldılar.) Avrupa’da Aziz Nikola, bugün ona adını veren vazifeleri üzerine aldı.
İtalyanların bu başarısını mümkün kılan, kısa süre önce Arapların Myra’yı zaptetmiş olmalarıydı. Uzak bir bölge olarak Lykia, Arap akınlarından erken zamanlarda ziyadesiyle zarar gördü; kıyıları boyunca uzanan Bizans, Haçlı ve Ceneviz kalelerinin harabeleri, bu devrin fırtınalı tarihine tanıklık eder. Çok geçmeden, Küçük Asya’nın diğer bazı daha şanslı bölgelerinden bile daha derin bir unutulmuşluk içine düştü. Avrupalılar, Noel Baba’nın buradan geldiğini ve Lykia’nın kendisini unuttular. Sir Charles Fellows, XIX. yüzyılda bölgeyi nihayet yeniden keşfettiğinde, hem tabiî güzellikleri hem eski eserleri üzerine adeta kendinden geçiyordu. “Bu dağlık memleket, kelimenin tam manasıyla şehirlerle ve yüksek kulelerle döşenmişti,” diyordu; “binalarının sahipleri ortadan kalktıktan iki bin yıl sonra bile hâlâ sapasağlam ve sahipsiz ayakta duruyorlar.” Sir Charles, heyecanı içinde, isabetsiz ifadelere de kaçıyordu; Lykia eyaletinin “asla Roma yahut Hristiyan üslupları tarafından bozulmadığı”ndan birden fazla defa bahseder. Başka yerlerde ise, bazı Roma binalarını açıkça tasvir eder; bazen de Roma eserlerini Yunan sanmıştır. Bununla beraber, heyecanı mazurdur. Lykia şehirleri, yüzyıllar boyunca pek az rahatsız edilmişlerdi; zira bölge seyrek nüfusluydu ve ulaşılması güçtü. Bazı şehirler, dağ yamaçlarının yükseklerinde kurulmuştu.
Bugün bunların çoğu hâlâ el değmemiş hâlde durur ve pek az kimse tarafından ziyaret edilir. Bir kıyı vapuru, Antiphellus (Andifli veya Kaş) ve çok güzel Telmessus (Fethiye) gibi bazı eski limanlara uğrar; fakat iç kısımlara, ancak cip veya yaya olarak girilebilir. Macera ve tırmanış heveslisi bir gezgin, Fellows’un gördüğü manzarayla karşılaşmayabilir; zira o zamandan beri doğa, şehirler üzerinde epey tahribat yapmıştır. Fellows’un “görkemli anıtlar” diye tasvir ettiği yerlerde, bugün çoğu zaman, çalılarla sarılmış taş yığınlarından başka bir şey yoktur. Phaselis yakınlarındaki kıyı dağlarında bulunan Chimaira bile artık sönmek üzeredir. 1818’de Kaptan Beaufort, hâlâ çalınmış eti kızartmayı reddeden parlak bir ateş olarak onu görmüştü; bugün ise, sadece is içinde, küçücük bir alevdir. Yine de Lykia, tabiî güzelliklerinden hiçbir şey kaybetmemiştir; doğanın yıpratmasına rağmen, hâlâ zengin bir Yunan eski eserleri hazinesi taşır. Şehirleri, Küçük Asya’daki en büyüleyici tarihî mevziler arasındadır.
(8) Sir Charles Fellows’un, An Account of Discoveries in Lycia, Being a Journal Kept During a Second Excursion in Asia Minor (Londra, 1840) adlı kitabı, kendi çizimleriyle son derece zarif biçimde resimlendirilmiştir ve ayrıca, eski Lykia yazısıyla yazılmış birçok kitabenin kopyasını ihtiva eder.
Xanthos, nehrin üstündeki bir burun üzerine kuruludur; denize uzanan vadiyle dağların görkemli manzarasına hâkimdir; burada yapılan kazılar, teslim olmaktansa yok olmayı tercih eden kahraman şehrin daha büyük bir kısmını ortaya çıkarmıştır. Yukarı vadi yamaçlarındaki Pinara ve Tlos’un geniş harabeleri, vaktiyle mamur ve sağlam inşa edilmiş şehirlerin, bugün bile, ürkütücü bir yalnızlık ve sessizlik içinde vahşi tabiatla inatla mücadele edişlerini gözler önüne serer. Parlak bir mavi körfezin kıyısında, dağlarla çevrili Telmessus’un neredeyse fazlaca belirgin güzelliği — bir Riviera takvimi manzarası — bile, aynı eski çağ havasıyla yumuşamıştır. Modern Türk kasabasının çevresine, bir zamanlar Lykia ölülerinin evleri serpiştirilmiş durumdadır; bazıları, arkadaki kayalığa oyulmuş sütunlu girişlere sahiptir; diğerleri, alınlıklı çatılarıyla yüksek kaidelerin üzerinde durur. Görünmez olmuş sakinlerinin, umdukları gibi rahat uyuyabildiklerini dilemekten başka yapılacak bir şey yoktur.
- PERGAMON
“Asya’nın Atinası” hâline gelecek olan şehir, İon şehirleri parlak kültürlerini geliştirdikten çok sonra sahneye çıktı. Pergamon, ilk kez, Xenophon’un ve Onbinler’in geride kalanlarının son konak yeri, şanslarını toparlayabilmek için civarda bir Pers asilzadeye ait kaleye yaptıkları son baskının mevkii olarak görünür. O zaman, geçmişi meçhul, önemsiz bir kasabaydı. Her ne kadar kendisine, Akhilleus’un torunu sayılan Pergamos adında bir kurucu uydurmuşsa da, başlıca efsanevi şahsiyeti, Herakles’in oğlu Telephos’tu; Telephos, komşu ülke Teuthrania’nın kralı olmuş ve Akhalara Troia’ya giden yolu göstermişti. Bazı bilginler, onda Hitit Telibinus’unu görmek isterler; her hâlükârda, onun etrafındaki efsaneler, bölgede, her zamanki gibi, Helen öncesi yerleşmelere işaret eder. Pergamos’un kendisi, “burg” veya hisar anlamına gelen bir Frig kelimesi gibi görünür; İlyada’da, Troia veya İlios’un eşanlamlısı olarak geçer; bu da Rhys Carpenter’ı, Troia Harbi’nin gerçek mevkiinin Pergamon olduğu tezini ileri sürmeye sevketmiştir. Teuthrania ve şehirden geçen nehir Kaikos’un adları da Frigceden gelir. Büyük Ana’nın, bölgede uzun zamandan beri ikamet ettiği açıktır; zira Pergamon’un eski halk kültleri arasında Kybele ve Demeter kültleri de bulunuyordu.
Kasaba, önemini, uzun süre gözden ırak kalmasına yol açan aynı sebebe borçlu idi; Kaikos vadisi, başlıca ticaret yollarından biri değildi. Başlıca yolların dışında kalan Pergamon, Perslerden ve İskender’in haleflerinden pek az ilgi görerek, gücünü serbestçe geliştirebildi. Ayrıca tabii bir istihkâm olarak bir üstünlüğü daha vardı; denize doğru uzanan ovadan bin ayak kadar yükseğe dikilen, yalnız bir tepenin üzerine kurulmuştu. İskender, Pers prenseslerinden birinden olan oğlu Herakles’i, yirmi yıl yaşadığı bu kaleye yerleştirmişti. Daha da önemlisi, Lysimakhos, Paflagonyalı hadım Philetairos adlı birine emanet ettiği 9.000 talentlik (yaklaşık on milyon dolar) bir hazineyi burada depolamıştı. Philetairos, daha sonra Lysimakhos’a isyan etti; fakat Seleukos’a yardım teklif ederken, hazinesini ve serbestliğini elinde tutmakta da usta davrandı. Bir yüzyıl içinde Pergamon’u ikinci bir Atina hâline getirecek olan Attalos hanedanını o kurdu:
Tepesine kadar şehirlerle dolu yüksek bir dağ,
Medeniyetle dopdolu!
Halefi Eumenes, Seleukoslarla yaptığı savaşlarda Pergamon’un bağımsızlığını korudu; fakat Pergamon’un gücünü ve itibarını kesinlikle yerleştiren, Asya’nın baş belâsı Galatları mağlup eden Attalos I oldu. Bu zaferin ardından kral unvanını ve “Kurtarıcı” adını aldı; diğer şehirler de onu bu sıfatlarla tanıdılar. Delphoi kâhini, onu Dionysos’un oğlu ilan etti; Atinalılar, kendisine, en yüksek şereflerini bahşederek, hattâ onu kendi eponymos kahramanları ve tanrıları arasına katarak, lütfunu kazanmak istediler. Attalos hanedanı krallıklarını genişlettikçe, bu sempatisinin büyük kısmını kaybetti. Hâkimiyetleri altındaki şehirlerin yerel muhtariyetine riayet etmekle birlikte — Pergamon’un kendisine demokratik bir anayasa vermişlerdi —, bu şehirlerden vergi alıyor ve dış politikalarını kendileri tayin ediyorlardı. Pek çok Yunanlı, onları, atalarının zamanında Atina’yı gördükleri gibi, birer tiran olarak görmeye başladı; bazı tarihçiler de bu kanaati paylaşmaya meyillidir. Bununla beraber, onların kabiliyetli, enerjik, teşebbüs sahibi hükümdarlar oldukları tartışma götürmez. Ziraatın ıslahı için çalıştılar, krallığa ait imalâthanelerde sanayii teşvik ettiler, kamu sağlığına dair ilerici kanunlar vazettiler, geniş çaplı bayındırlık programları uyguladılar; Attaleia (Antalya) ve Philadelphia (Alaşehir) gibi mühim şehirleri kurdular yahut yeniden kurdular. Her şeyden önce, kendilerini, Hellenizmin, Atina’nın mirasçıları ve hamileri olma misyonuna bütün ciddiyetleriyle adadılar.
Başkentlerini genişletip güzelleştirirken, krallar hem şehrin tabiî konumundan, hem Hellenistik şehircilik sanatının gereklerinden sonuna kadar faydalandılar. Akropolü ve saraylarını, kuzey ve batı yönünde dağ sıraları ve derin vadilerin, güney ve doğuda ise Lesbos adasının uzak siluetiyle birlikte ova ve deniz manzarasının hâkimiyeti altındaki tepenin zirvesine kurdular. Tepe, üç yanında dik yarlarla aşağı iner; bu yarlardan birinin içine, büyük bir tiyatro oydular. Güney tarafında ise, tepe, uzun ve kademeli bir yamaç hâlinde alçalır; krallar, bu yamaca, her biri istinat duvarları, heykelleri ve uyumlu bina gruplarıyla bezeli bir dizi teras yerleştirdiler. Alt tahkimat duvarlarındaki Büyük Güney Kapısı’ndan başlayan bir yol, bu ardışık platformlardan kıvrıla kıvrıla yukarı çıkar; her dönemeçte, göz kamaştırıcı yeni bir manzara açılırdı. Hellenistik devirde Pergamon’dan daha güzel bir şehir yoktu.
En görkemli müesseselerinden biri, sütunlu Gymnasion’du; harabeleri, birkaç terasa yayılan bu yapı, antik çağlardan bilinen en büyük Gymnasion’dur. Krallar, atletlerin yağlanması için gereken yağları karşılamak üzere büyük bağışlar yapıyor, fakat Pergamon gençliğinin içtimaî, fikrî ve sanatsal ihtiyaçları için de aynı derecede cömert davranıyorlardı. Hipodromlar, hamamlar ve olağan teçhizat dışında Gymnasion’da, hitabet talimleri için küçük bir tiyatro, resim ve heykel çalışmaları için bir oda, diplomaların dağıtıldığı bir “kraliyet salonu” gibi imkânlar da bulunuyordu. (Gençlerin terfilerinin kaydedildiği listelerden hareketle, bilginler, şehrin nüfusunu yüz binin üstünde tahmin ederler.) Kızlar da Gymnasion’a devam ediyorlardı, fakat ayrı dersliklerde. “Kızların güzel hâl ve gidişinden sorumlu” resmî görevli, aynı zamanda, epik, elegiak ve lirik şiir müsabakalarından ve okuma-yazma güzeliği, yani hat yarışmalarından da sorumluydu. Diğer kaynaklardan, Hellenistik tahsil programının aritmetik, şarkı ve kithara çalmayı da ihtiva ettiğini öğreniriz. Atina, en parlak devrinde bile, gençlerine bu kadarını sağlayamamıştı.
Attalos hanedanının en meşhur anıtı olan Büyük Zeus Sunağı, başkentlerini, daha büyük ve daha güzel bir Atina hâline getirme emelini, biraz fazla fark edilir kılıyordu. Yaklaşık 450 ayak uzunluğa ulaşan Gigantomakhia frizi, o kadar geniş bir alanı kaplamıştı ki, bu geleneksel konu için artık yalnız Olimpos tanrıları ve Titanlar kâfi gelmez olmuş; pek çok başka tanrı ve dev (Kybele de dâhil) hizmete koşulmak zorunda kalınmıştı. Bununla beraber, Pergamonlu heykeltıraşlar, frizi baştan sona sarsılmayan bir kudret ve hayal gücüyle işlemiş, hem birlik, hem çeşitlilik sağlamayı başarmışlardı. Hattâ, işlerini o kadar iyi yapmışlardı ki, başların çoğu bugün yoktur — muhtemelen ilk Hristiyanlar, “Şeytan’ın tahtı” diye anılan bu meşhur yerdeki bu “iblisleri” yok etmek ateşiyle, özellikle başları kırmışlardı. Konu, Attalos idealinin — medeniyetin barbarlık karşısındaki zaferinin — yerinde bir sembolüydü. Yakında, Attalos’un Galatlara karşı kazandığı zaferi doğrudan doğruya anan bir anıt, ideal bir insanlık da sergiliyordu. Bu anıtın heykeltıraşları, Galatları sadece realist bir şekilde değil, aynı zamanda sempatiyle tasvir etmişlerdi; Yunanlıların görkemli zaferini göstermek yerine, mağlup düşmanın kahramanlığını ve vakarını ifade etmişlerdi. Bu ekolün — bizzat o anıtın olmasa bile — en güzel Hellenistik heykel örneklerinden biri, Ölen Borazancı’dır.
Attaloslar, Miletos da dâhil olmak üzere, diğer şehirlere de anıtlar armağan etmekte cömert davranmışlardı; bunların başında, bilhassa Atina geliyordu. En azından krallardan birinin birkaç yılını tahsil için geçirmiş olduğu Atina felsefe mekteplerine büyük bağışlar yaptılar ve şehir için iki stoayı onlar inşa ettiler. (Atina agorasındaki bu stoalardan biri, yakın zamanda yeniden ayağa kaldırıldı.) Kendi memleketlerinde de krallar, sanatın ve ilmin cömert hamileri idiler. Klasik devre ait meşhur birtakım eserleri Pergamon’a taşıyarak, antik çağın ilk sanat koleksiyoncuları oldular. Medici ailesi gibi, şairleri ve bilginleri saraylarında ağırlıyor, onları çekebilmek için de, yalnız İskenderiye Müzesi’nin gerisinde kalan bir kütüphane kuruyorlardı. Kitap yapımı için çalışan imalâthaneleri, bize “parşömen” kelimesini veren charta pergamena adı verilen derileri işliyordu.
Bununla beraber, sanat dışında Pergamon, kayda değer pek az orijinal eser ilham etti. Atina’nın yetiştirdiği çapta kimseler burada yetişmedi. Onun topraklarından çıkmış en tanınmış filozof olan Pitaneli Arkesilaos, bilhassa hükmünü sürekli askıda tutma alışkanlığıyla tanınmıştı; belki de bu sebeple, hiçbir kitap yazmadı. Saraydaki en önemli bilginlerden biri olan Krates, kendisini “eleştirmen” diye gururla adlandıran ilk kimselerdendir; bunu da, Homeros üzerine yaptığı alegorik yorumlarla hak ettiğini gösterdi; Homeros’un, başka şeyler yanında Stoacı kozmoloji olmak üzere, bütün bilginin kaynağı olduğunu ortaya koyduğunu iddia etti. Pergamonlu yazarlardan bize tam hâliyle ulaşmış tek eserler, Nikandros’un iki uzun öğretici şiiridir; bunlardan biri, “yırtıcı hayvanların çeşitleri ve ölümcül felâketi ve saldırılarından nasıl kurtulunacağı” hakkındadır; diğeri ise zehirli içkilerin panzehirleri üzerinedir. Bu iki eser, Attalos sarayındaki bilginlerin kaleme aldığı, fakat kaybolmuş bulunan bazı epik şiirlerin yokluğuna biraz daha rahat katlanmamıza yardım eder. Parlak krallığın sonunu da, biraz olsun, daha az trajik kılarlar.
Attalos I, Roma ile bir ittifak yapmış ve ondan sonraki bütün krallar bu ittifakı sürdürmüşlerdi. Muhtemelen akıllı bir devlet adamlığının eseri olan bu politika, birçok Yunanlının gözünde kralları Hellenizme ihanet etmiş kimseler hâline getiriyor, kralların kendilerini de Roma’nın belirsiz lütuflarına bağımlı kılıyordu; Roma zaman zaman Bithynia krallarını, hattâ Galatları tercih edebiliyordu. Hanedan — ve fiilen Hellenistik Çağ — garip, anlaşılması güç, tuhaf bir şahsiyet olan III. Attalos ile sona erdi. Bütün askerî faaliyetleri terk eden bu Attalos, kendini sarayına kapamıştı. Görünüşe göre, başlıca merakı, saray bahçelerinde şifalı bitkiler yetiştirmekti; fakat vaktini zootekni ve zooloji inceleyerek, ziraat risaleleri yazarak, balmumundan modeller yaparak, pirinç ve bronzla oynayarak geçirdiği, umumiyetle, kendisine yüzyıllar sonra satranç mucidi payesini kazandıracak bir şöhret biriktirdiği de rivayet edilir. Diğer hikâyeler, onu, cinnet derecesinde kıskançlık veya korkuyla, birçok devlet görevlisini, dostunu ve akrabasını gizlice öldürten bir despot gibi gösterir. Bu rivayetlere belli bir inanırlık kazandıran hususlardan biri, kendisini ilâhlaştırmakta gösterdiği aceledir; hayatı sırasında tanrı kılığında ortaya çıkan yegâne Attalos odur. Tarihçiler, bu sebeple, krallığını Roma’ya vasiyet etmesine dair pek de hoş olmayan niyetler ileri sürmüşlerdir; meselâ, halk tabakası arasında huzursuzluk, tebaasına karşı kin dolu bir nefret ve taht iddiacısına karşı duyduğu kıskançlık gibi. Fakat pekâlâ mümkündür ki Attalos, Pergamon’un demokratik anayasasını ve çevre topraklar üzerindeki hâkimiyetini muhafaza etmesi şartını ileri sürerek, halkını Roma’nın yeni tecavüzlerinden korumaya çalışıyordu. Her hâlükârda, yaptığı iş, mantıklıdır ve belki de Pergamon için yapabileceği en hayırlı işti. Geleceğin Roma’ya ait olduğu besbelliydi. Attalos hanedanının sonuncusu, hiç olmazsa, kaçınılmaz olana gecikmeden boyun eğecek kadar erdeme sahipti. M.Ö. 133 yılında, sadece beş yıllık bir saltanattan sonra, ilahlaştırılmış atalarının yanına karıştı.
Başlangıçta Pergamon’un, onun bu ileri görüşlülüğüne şükredecek pek sebebi yoktu. Taht, Ephessoslu bir cariyeden doğma gayrimeşru bir Attalos hanedanı mensubu olan Aristonicus tarafından talep edildi; Aristonicus bir isyan başlattı ve bir süre için şehri elinde tutmayı başardı. Ephessoslular, Romalılara yardım ederek ve Aristonicus’u yenilgiye uğratarak, kendi şehirlerinin üstünlüğünü pekiştirmeye katkıda bulundular. Pergamonlular, kısa zamanda Roma vergi memurlarının açgözlülüğünü tanıdılar; Mithridates’in emrettiği katliamda bütün kalpleriyle işbirliği yaptıkları zaman ise, yalnız kısa bir nefes alma imkânı buldular; Mithridates, bundan sonra sarayını birkaç yıl için Pergamon’da kurdu. Çok geçmeden, onun da kurtarıcıdan ziyade bir zorba olduğunu açıkça ortaya koydu. Mithridates’in mağlup edilmesinden sonra şehir, ağır vergilerle cezalandırıldı; Roma iç savaşları sırasında daha da çok zarar gördü. İskenderiye kütüphanesi bir yangınla kül olduğu zaman, Marcus Antonius, Kleopatra’ya Pergamon kütüphanesini hediye etti.
Bununla beraber, Augustus zamanında şehir, kütüphanesini ve zenginliğini yeniden kazandı. Augustus, Pergamon’u, Roma ve Augusta kültünün yeni mabedleri için seçilen iki başlıca merkezden biri yapmak suretiyle şereflendirdi; Augustus, bu tapınma şeklinden sıkılıp rahatsız oluyor, fakat bir zamanların Yunanlıları bundan pek zevk alıyordu. Bu tercih, belki de onun sadık dostu Pergamonlu Apollodoros’a bir tavizdi; Apollodoros, bir “Retorik Sanatı” yazarı ve Apollodorosçu filozoflar mezhebinin reisi idi (“her ne ise,” diye ekler Strabon). Daha sonraki imparatorlar, şehri daha fazla mabedle süslediler. Küçük Asya’daki diğer şehirler gibi Pergamon da, bize dışardan bakıldığında pek olayla dolu görünmeyen, fakat vatandaşlarına kuşkusuz yeterince hareketli, hattâ parıltılı gelen, uzun bir refah devri yaşadı. Ephesos ve Smyrna’yla, kendisine “Asya’nın İlk ve En Büyük Metropolisi” resmî unvanının verilmesi için yarıştı; başaramadı. Pergamonlular, basit “Metropolis” unvanıyla yetinmek, yahut “Augustuslar’ın Çifte Tapınak Muhafızı” olmaktan iftihar etmek zorunda kaldılar; fakat bu konuda da Smyrna, kendisini “Üç Kere Tapınak Muhafızı” ilân etti. Herhâlde, bütün bunlara karşılık, şehirlerinin en büyük ve en tesirli evlâdının şöhretiyle bir nebze avunabilmişlerdir — Rönesans’a kadar tıbbın baş otoritesi sayılan ve anatomi araştırmalarındaki tekniğini Padova Üniversitesi’nde Harvey’e miras bırakan hekim Galenos.
Bununla beraber, herhâlde, Asclepieion’larının şöhretiyle daha çok gurur duyuyorlardı; mukaddes bir pınarın çevresinde kurulmuş bu muazzam müessese, imparatorluğun dört bir yanından gelen hastaların, Asklepios rahipleri vasıtasıyla şifa aradıkları bir tedavi merkeziydi. Pergamon hâlâ küçük, adı sanı bilinmeyen bir kasaba iken buraya gelmiş olan bu yumuşak huylu şifa tanrısı, bizi yine Yunan dininin o harikulade garabetine götürür. Homeros’ta Asklepios, bir insan, bir hekim olarak görünür. Tanrı olarak hayatına, belli ki, bir bereket daemonu, hususiyle bir yılan suretinde başlamıştır. Kral Antonius’un babası sayılan Dionysos’un sembollerinden biri de olan cista’dan çıkarken, Pergamon’un ve tâbii şehirlerinin (Celaenae–Apameia dâhil) krallık devrinde bastırdığı ve sonradan Marcus Antonius ile Romalı karısının başlarını taşıyan cistophorus tipi sikkelerin iki yüzünde de en göze çarpan işaret, yılandır. Bir yüzde yılan, cistadan sürünerek çıkarken tasvir edilir; bu da, Babil’in Gılgamış Destanı’nda, ebedî hayat sırrını alıp kaçan sürüngeni hatırlatır. Bu arada Yunan mitolojisi, Asklepios’u, ölümlü bir kadından doğma bir Apollon oğlu hâline getirdi; şifa sanatını da babasından öğrendiği kabul edildi. Bu suretle, tıbbın babası olarak saygı görmeye başladı — Pergamon Asclepieion’unda Galenos’un incelediği ve ilk defa Pergamonlu gladyatörlerin cerrahı olarak icra ettiği bilimin babası. Asklepios, daha sonra, ölüleri diriltmeye başlayınca, yeraltı âleminin hâkimi Hades, bu haksız uygulamadan şikâyet etti. Bunun üzerine Zeus, hangi hikâyeye bakıldığına göre değişmekle birlikte, bir vesileyle Asklepios’u öldürmek suretiyle, bu işi sona erdirdi; fakat daha sonra onu tekrar diriltti ve elinde yılan tutar hâlde, yıldızlar arasına yerleştirdi. Böylece bu ölümsüz tanrı, daima yarı insan kaldı; hattâ, yeniden doğuşun, dirilişin sembolü olan Mukaddes Yılan sıfatıyla, en insan hâlini almış sayılır.
Pergamon tepesinin eteklerinden pek uzak olmayan Asclepieion harabeleri, merkezinde Mukaddes Uyku için yeraltı dehlizleri ve odalardan mürekkep büyük İnkubasyon Dairesi bulunan bir düzen etrafında toplanır; bu uyku sırasında tanrı, rüyalarda yapılacak tedavileri bildirirdi. Uyanık saatler için sanatoryum, mukaddes pınar, mermer banyolar, zarif helâlar, bir mâbed, sütunlu bir gezinti yolu, bir kütüphane ve küçük bir tiyatro (bugün restore edilmiştir) gibi ruh ve beden konforu sağlayan imkânlar sunuyordu. Modern sanatoryumlar, belki de, efsanevi başarısının sırrını daha çok kıskanabilirler — burada kimse ölmezdi; gerçi muhtemelen, ölüm döşeğindeki hastalar, daha ölmeden dışarı çıkarılıyorlardı.
Bununla beraber, asıl çarpıcı olan, bizzat şehrin harabeleridir; Küçük Asya’daki en etkileyici manzaralardan biri, burada görülür. Tepenin zirvesinden, teraslar arasından dolanarak Büyük Güney Kapı’ya inen ana yolun seyrini gözle izlemek mümkündür. Zeus Sunağı hayal kırıklığı doğurur; çünkü geriye yalnız temel taşları kalmıştır; bütün heykelleri ve kabartma frizi, Berlin’deki Pergamon Müzesi’nde inşa edilen bir rekonstrüksiyonu süslemek üzere buradan götürülmüş ve orada, medeniyeti bir kez daha tehdit eden barbarlık kuvvetlerinin sebep olduğu son savaşta ortadan kaybolmuştur. Fakat kralların sarayından, gymnasion’dan, büyük tiyatrodan, birçok mâbedden, alt teraslardaki evlerden ve surlarla burçlardan kalanlar, “Asya’nın Atinası”na dair canlı bir fikir vermeye yeter. En sağlam kalmış binalardan biri, II. veya III. yüzyıl sonlarında burada yaşamış sahibinin adından dolayı “Konsül Attalos’un Evi” adıyla anılan, fakat krallar devrine ait bir konak olup, arazinin eğiminden ve manzaradan tam istifade edecek şekilde inşa edilmiş, mozaiklerle, duvar resimleriyle ve heykellerle süslenmiştir. Burada, Pergamon’un bahtiyar vatandaşlarının bir kısmının zevk ve kültür içinde yaşadıkları hayatı en iyi şekilde tasavvur etmek mümkündür. Büyük Güney Kapı’nın altında, tabakanın yaşadığı varsayılabilecek yerde ise, modern Bergama şehri uzanır. Bergama’nın ne eski Pergamon’un gösterişinden, ne de yeni bir Atina olma iddiasından izi yoktur; fakat hiç değilse, hâlâ uzak ve eski zamanlara ait bir hava taşır. Dolambaçlı sokaklarında, merkep ve deve katarlarını takip ederken, bir yerde koca bir Bizans bazilikasının kabuğuna, biraz ötede bir Selçuklu camisinin külliyetine rastlanır; her yerde, ev duvarlarına gömülmüş eski taşlara göz çarpar. Ova, denize giden düzlükte son bulur; burada, bir vakitler Teuthrania diye bilinen memleketin efsanevî geçmişini hatırlatan birkaç tümülüs göze çarpar.
- SMYRNA
Asya’daki Yedi Kilise’den biri olan Smyrna, Vahiy Kitabı’nda Yuhanna tarafından sadece övülen iki şehirden biridir; din bilginleri, sadece bu şehrin bugün hâlâ büyük bir şehir olarak ayakta kalmış olmasında, “tam manasıyla olmasa bile gerçek bir ruhî mânâdan bütünüyle yoksun olmayan” bir işaret bulmuşlardır. Şayet aynı takdir sözlerine mazhar olan diğer kilise şehri Philadelphia da aynı şekilde gelişmiş olsaydı, bu ahlâkî işaret daha açık olurdu. Bu işaret, şu bakımdan da karışır: İon şehri Smyrna, Nemesis adlı tanrıçaya adanmıştı. Nemesis, diğer Yunanlılar nezdinde, başlıca, hubris’e — şehrin vatandaşlarının da fazlasıyla paylarına düşeni aldıkları o gurura — tutulmuş olanların düşmanı olarak tanınırdı; buna rağmen, bugün ayakta kalmış yegâne İon şehri Smyrna’dır. Dindar olmayanlar, bu başarı için daha basit bir sebep görebilirler: ticaret. Şehir, Hermos Irmağı vadisinin ticaretini kontrol eden, uzun bir körfezin en uç noktasında, çok güzel bir mevkie kurulmuştu. Miletos ve Ephesos’un tarihten silinmesinin ve Smyrna’nın ayakta kalmasının sebebi, Hermos Irmağı’nın yatak değiştirmesidir. Yüzyıllar boyunca İon nehirlerinin yaptığı gibi, limanını alüvyonla dolduran bu ırmak, bugün artık, suyunu körfezin birkaç mil kuzeyine boşaltmaktadır; böylece Smyrna hâlâ güzel bir limana sahiptir.
Şehir, başlangıçta Aeoller tarafından, körfezin doğu yakasında, o zamanlar ada olan bir yerde kurulmuştu. Yapılan kazılar, burada oturanların M.Ö. 1000 yılı gibi erken bir tarihte geldiklerini kanıtlamış ve Homeros’un Akhalarıyla ilişkilerine işaret etmiştir; civardaki bir kapı ile bazı mezarlar, Mykenai eserlerine benzemektedir. Yunan geleneğine göre Smyrna, Amazonların kurduğu şehirlerden biriydi; şüphesiz Hititler de bu bölgede bulunmuşlardı. Hititlerin Niobe sandıkları tanrıça heykelini oydukları Sipylos Dağı, biraz kuzeydeydi. Şehrin hamisi sayılan ilâhe, Sipylos Ana’ydı; bu da, Kybele’nin başka bir tezahüründen ibaretti. Nemesis, muhtemelen onun çocuğuydu. Nemesis’in Smyrna’da iki tane olması, belki de körfezin batı yakasında ufukta sivrilen ikiz tepelere dayanıyordu; eski çağlarda bu tepelerin mutlaka birtakım tanrısal sakinlere sahip oldukları kabul edilirdi; yahut sadece, yerli tanrıçayla Yunan tanrıçasının tam kaynaşmamış olmasının bir sonucuydu. Eğer öyleyse, Homeros’un da bunda payı var demektir; zira Smyrna ve Khios, onun doğum yeri olarak en çok anılan şehirlerdir. Her hâlükârda şehir, Homeros’un ruhuna değil, daha çok Ana Tanrıça’ya bağlı kaldı. Smyrna’nın daha sonraki panteonunda tanrıçalar, çok belirgin bir yer tutar. Nemesis ve Sipylos Ana’ya yardım eden birçok tanrıça arasında Atargatis yahut Astarte, İsis, Efesli Artemis (Diana), Hera, Persephone, “Ay Hanım”, ve Dionysos’un anası Semele sayılabilir.
Aeollerden şehri erken dönemde alan İonlar, kendi menfaatleri bakımından biraz fazla teşebbüs sahibi çıktılar. Smyrna, Sardis’in ticaretine bir tehdit teşkil ediyordu; Lydialı krallar, bu yüzden onu bilhassa yok edilmesi gereken şehir olarak seçtiler. Smyrna, birkaç yüzyıl boyunca tarihten tamamen silindi. Fakat Nemesis, ya hâlâ şehrine sadıktı ya da kimsesiz kalmıştı. Büyük İskender, bölgeden geçerken gördüğü bir rüyada, Nemesis ona, şehri körfezin öte yakasındaki sarp Pagos Dağı yamaçlarında yeniden kurmasını öğütledi. Onun halefleri, bu planı tatbik ettiler. Smyrna, bugün hâlâ bulunduğu bu yeni mevkide, kısa zamanda Küçük Asya’nın büyük şehirlerinden biri hâline geldi. Eski müellifler, onu sık sık, bütün şehirlerin en güzeli diye anarlar. Yazdıklarına göre, deniz “altında, ona kaide teşkil edercesine, yüzüyordu.”
Smyrna, Hellenistik kültüre veya siyasî hayata kayda değer bir katkıda bulunmamış olmakla beraber, ticaret kadar tarih için de gözü olan bir şehir idi. Pergamon krallarını, Seleukoslara karşı yürüttükleri mücadelede destekledi; Roma’nın üstünlüğünü de pek erken sezdi. M.Ö. 195’te, Asia’da tanrılaştırılmış Roma Şehri adına dikilen ilk mâbedi o kurdu. Roma idaresi altında zirvesine ulaştı; Pergamon’u gölgede bırakacak kadar büyüdü; hattâ Ephesos’la yarışacak bir duruma geldi. Ne var ki bu zirve, klasik kültürün bozulduğu devre rastlar. Şehrin en meşhur sakinlerinden biri, M.S. II. yüzyıl ortalarında yerleşmiş olan hatip Aristides idi. Öyle hayranlık uyandırıyordu ki İmparator Marcus Aurelius, Smyrna’yı ziyaret ettiğinde ondan bir nutuk rica etmiş; Aristides, Bizans devrine kadar süren büyük bir şöhret kazanmıştı. Bugün ise, o devrin “hitabet” ve “hikmet” saydığı, boş gevezelikle kendini beğenmişlik hâlinin gülünç bir numunesi olarak anılır.
İmparatorluğun çöküş devrinde, yani bir sonraki yüzyılda, üslup daha da süslü bir hâle geldi. Smyrna, artık kendisini, “Asya’nın güzellikte ve büyüklükte birincisi, en parlak şehri, Asya Metropolisi ve mukaddes Senato kararlarına göre üç kere Augustuslar’ın Tapınak Muhafızı ve İonia’nın süsü” diye tanıtıyordu. Buna rağmen, uzun vadede diğer metropollerden daha iyi akıbetle karşılaştı. Kilisesi, hiçbir zaman başlıca piskoposluk merkezlerinden biri olmadı, ekümenik bir konsilin toplandığı yer sayılmadı; fakat ticareti ayakta kaldı. Ortaçağlar boyunca Smyrna, bölgenin en önemli şehri hâline geldi; eski rakipleri Ephesos ve Pergamon’u çok geride bıraktı. Nemesis ve Sipylos Ana’nın yerini bu defa, Meryem Ana’nın annesi sayılan Aziz Anna aldı; yakın bir vadi, onun adına izafe edildi. Ancak, doğruluğu bundan bile daha az kesin olan bir azize bile, Smyrna’yı, hubris’in bir başka şahsında vücut bulan bir felâketten korumaya yetmeyecekti. 1402 yılında, kudretli Timur, o sırada Rodos Şövalyeleri’nin elinde bulunan hisarını kuşattı; kaleyi aldı ve şehri, her zamanki titiz yakıp yıkma tarzıyla yağmaladı; ondan sonraki tarihine dair XVII. yüzyıla kadar hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Aşağı yukarı tek bildiğimiz, Smyrna’nın, Ephesos’la olan eski rekabetine uygun olarak, hâlâ dinî rivayetler uydurmaya devam ettiğidir. Bu devirde, Smyrna’nın ilk şehit piskoposu Aziz Polykarp’ın uydurma mezarı ortaya çıktı; bu mezar, sağlam bir rivayetle Ephesos’a bağlanan ve başka mezarlara da atfedilen Aziz Yuhanna’nın mezarı olarak da anılıyordu. Fakat şehir, ticaret sayesinde yeniden yükseldi; Ephesos ise bu defa, tarihten temelli düştü.
XIX. yüzyılda Yunanlılar, atalarının ticaret hevesiyle Küçük Asya’ya akın etmeye başladılar. Smyrna, fiilen onların başkenti oldu. Artık İonia’nın tek önemli limanıydı; bütün zengin nehir vadilerinin başlıca çıkış noktası hâline gelmiş, incir, üzüm, kavun ve zeytin ihracıyla bölge ticaretinin merkezi olmuştu. Zaman zaman valilerinin gösterdiği açgözlülüğe rağmen zenginleşti; yüzyılın sonuna gelindiğinde, ticareti, hattâ Konstantinopolis’inkini bile geride bırakmıştı. Böylece bir kez daha, bu defa eski tanrıçasının himayesinden mahrum olarak, Nemesis’i davet etmiş oldu. 1919 ilkbaharında Yunan ordusu, “eski vatanlarını” geri almak üzere Türkiye’yi işgale girişirken, Smyrna’ya çıktı. Aradan üç yıl bile geçmeden bu ordunun kalıntıları, arkalarında Atatürk’ün kuvvetleriyle, şehre doğru geri akıyordu. Yunan birlikleri, Yunanistan’a yeniden gemiye bindikleri son savunmayı yaparken, şehir büyük ölçüde bir yangınla yok oldu; Türkler yangını Yunanlılara, Yunanlılar Türkler’e mal ederler.
Smyrna, bir kez daha ayağa kalktı ve Türkiye’nin üçüncü şehri oldu; fakat bambaşka bir görünüşle. Şehir, nüfusun çoğunluğunu Yunanlıların teşkil ettiği devirde, çarşıları ve çok dilli ahalisiyle, egzotik bir “Şark” şehri olarak tanınırdı. Türkler tarafından İzmir adıyla yeniden kurulan şehir ise, bugün, caddeleri geniş bulvarlarla kesilmiş, krom ve vitrin camlarıyla parıldayan modern bir Batı şehridir. Eski limanın yakınındaki geniş bir saha, güzel bir park ve fuar alanı hâline getirilmiş, burada her yıl bir Milletlerarası Fuar tertip edilmeye başlanmıştır; bu da, şehrin ticaret tarihine bir bakıma bağlar. Fakat İzmir’in az cazibesi, daha da az şahsiyeti vardır. Bir yandan, yeniliğinin gösterişli ve göz yorucu parlaklığına, öte yandan aynı yeniliğin donukluğuna sahiptir; yaşlandıkça güzelleşmesi de pek muhtemel görünmemektedir. En ilgi çekici semti, yangından kurtulmuş olan ve Pagos’un dik yamacına kurulmuş bulunan yoksul mahalledir. Bükülüp kıvrılmış dar sokakların iki yanını dolduran eğri büğrü evlerin duvarlarında, yer yer antik taş bloklarına rastlanır. Bir duvarın arkasında, Roma agorasının oldukça görkemli kalıntıları, saklı bir hâlde durmaktadır; bu tenha köşenin sessizliğinde, insan, eski Smyrna’nın hayaletleriyle baş başa kalabilir. Geri kalan her şey için, eski diyarları ziyarete çıkan bir seyyah, İzmir’e, daha çok, Pergamon ve Ephesos gibi eski rakiplerine yahut Klazomenai, Erythrai ve Teos gibi diğer İon şehirlerinin yerlerine yapılacak geziler için elverişli bir merkez gözüyle bakacaktır.
Yine de, Pagos’un tepesinden, gün batımında, bir zamanların en güzel şehrine açılan manzaraya hâlâ bakmak mümkündür. Timur’un zaptettiği kalenin kalın duvarları burada hâlâ ayaktadır; yamaçlarda, Lysimakhos’un yaptırdığı şehir surlarının kalıntıları görünür. Altta, İzmir’in görüntüsü, gün batımı sisleri içinde yumuşar; eskisi kadar güzel olan bir limanı kuşatır. Titreşerek parlayan deniz, hâlâ, eskiden olduğu gibi, onun altında bir kaide gibi uzanır; Nemesis’in ikiz tepeleri, hâlâ, Smyrna’ya gelen eski seyyahları büyüleyen ufuk çizgisinde yükselir. Pagos’un öte yanından bakıldığında ise, zeytin ağaçlarıyla gümüşe kesmiş dalgalı bir manzara görünür; alaca karanlık inerken artık burası Türkiye değil, İonia’dır.
- ANTİOKHEİA
Sıkı bir ölçüye vurulacak olursa, Antakya, bu incelemenin kapsamına girmez. Gerçi modern Antakya, Türkiye sınırları içinde yer alır; fakat eski şehir, Küçük Asya’da değil, Suriye eyaletinde bulunuyordu ve bölgenin Türkiye’ye aidiyeti, bugün bile modern Suriye tarafından tartışmalı sayılmaktadır. Yine de, Roma devrinde Tarsus’la ve Hellenistik devir boyunca bütün Küçük Asya ile tarihî bakımdan bu derece sıkı bağları olmuş böylesine efsanevî bir şehir hakkında küçük bir not eklemekten kendimi alamıyorum.
E. S. Bouchier, A Short History of Antioch (1921) adlı eserinde, Antioch’u, yüzyıllar boyunca Batı medeniyetinin bir kalesi olmuş, ağırlıkla Batılı bir şehir olarak tasvir eder; bu sebeple, iç bölgelerin halkı tarafından nefretle bakılan ve defalarca yıkılmak istenmiş bir şehir olarak gösterir. Hristiyanlara ilk defa adlarını vermiş şehir için bu tasavvur yerinde sayılabilir. Ancak eski çağların insanları, şehir hakkında oldukça farklı bir fikre sahiptiler. Onlar, vatandaşların lükse, rehavete ve ahlâksız zevklere büsbütün kendilerini kaptırmış olduklarını, şehrin Doğu’ya özgü şehvet düşkünlüğü ve efemine yaşayışı üzerinde dururlardı. Tyana’lı Apollonios, Tarsus’tan daha ıslah olmaz bulduğu bu şehri, “karakteristik bir küstahlık içinde ve tamamen Yunanlılığa kayıtsız” diye niteler. İmparator Hadrianus, şehre kamu binaları bakımından fevkalâde cömert davranmış, fakat aynı zamanda onun küstah, sorumsuz neşesi karşısında büyük bir sabırsızlığa kapılmıştı. Juvenalis, Orontes Nehri’ni, Roma’yı bir lağım derecesine çeviren Doğu pisliğinin sembolü hâline getirir:
Ahlâksız Orontes, yeraltına dalarak,
zenginliğini açgözlü Tiber kıyılarına taşır,
ve İtalya’yı yabancı fahişelerle besleyip semirtir.
Korkarım, eski çağların insanları gerçeğe daha yakındılar.
Şehir, İskenderun (Alexandria-ad-Issum) arkasındaki dağlar arasından gelen diğer tarihî geçidin kuzeyden açıldığı, geniş bir alüvyal ovanın sonlarına doğru uzanır. Bu ova, Taş Devri’ne kadar inen yerleşme tabakalarını ihtiva eden, yaklaşık iki yüz höyükle kaplıdır. Bunlardan biri olan ve unutulmuş bir krallığın başşehri Alalakh’ın yeri olan Atchana höyüğünde Leonard Woolley’nin yaptığı kazılar, bu bölgenin, Sümer ve Mısır’dan Hitit ve Asur’a kadar uzanan imparatorluklarla, ne kadar geniş ve kesintisiz münasebetler içinde olduğunu göstermiştir. Bu kadim diyarda antik Antioch, bir parvenü idi. Şehir, İskender’in generali Seleukos tarafından, krallığının başkenti olmak üzere kurulmuştu. Seleukos, Atinalı ve Makedon kolonistler getirerek yerleştirdi ve civardaki Daphne koruluğunda görkemli bir mabedi bulunan Apollon’u şehrin hamisi ilan etti. Çok geçmeden şehirde, Josephus’un imtiyazlı bir statüye sahip olduklarını söylediği büyük bir Yahudi kolonisi de ortaya çıktı; alt tabakayı ise kuşkusuz yerli Suriyelilerle dışarıdan gelen gündelik işçiler teşkil ediyordu. Ovanın unutulmuş şehirleri gibi Antioch da, birçok kültürün buluşma yeri hâline geldi.
Seleukos başkenti sıfatıyla Antioch, Hellenistik devrin bütün çalkantıları boyunca gelişti. Mümbit bir ovaya, doğu–batı, güney–kuzey istikametindeki ticaret yollarına hâkimdi; üzerinde kurulduğu Orontes Irmağı’ndan olduğu kadar, dağ pınarlarından ve derelerden gelen bol suya sahipti; yazın, Toros Dağları’ndan esen rüzgârlarla serinlerdi. Roma idaresi altında Antioch, imparatorluğun en büyük şehirlerinden biri hâline geldi; “Üçüncü Metropolis” ve “Şark’ın Kraliçesi” unvanlarını aldı; nüfusu, yarım milyona kadar yükseldi. Bugünkü Antakya’nın arkasındaki dağa tırmanıp onu çevreleyen Roma surlarının kalıntıları, şehrin yayılışının bir işaretidir. Şehrin zengin hayatı, meşhur evlâtlarından hatip Libanios tarafından, M.S. 360 yılında, hâlâ refahının zirvesine yakın olduğu sıralarda yaptığı bir nutukta tasvir edilmiştir. Libanios, gece gündüz çalışma ve eğlenceye imkân verecek şekilde sabaha kadar aydınlık olan kalabalık sokaklarını ve kapılarını; yaz geceleri uyumak için kullanılan damlarıyla üç katlı evlerden oluşan mesken mahallelerini; çok sayıdaki havuzu, hamamı, mabedi, villası, eğlence evlerini; görkemi ve şenliğiyle meşhur, yakınlardaki kutsal Daphne koruluklarını anlatır. Çinli tüccarlar, daha sonraki devirlerde bu engin ve muhteşem şehir karşısında duydukları hayreti kayda geçirmişlerdir.
Ne var ki Antioch’un başlangıçtan itibaren, İonia’nın veya Perikles devri Atinası’nın eski Yunan ruhuna hemen hiç benzer yanı yoktu. Şehrin başlıca gurur kaynağı, bayağı zevklerin bir hatırasından ibaretti: Seleukos’un, başka yerden — yazık ki Atina’dan — getirttiği bir heykeltıraşa yaptırdığı muazzam bir Apollon heykeli. Apollon’u, Müzlerin reisi, lir çalıp şarkı söyler hâlde gösteren bu eser, parlak malzemeleri kaba saba bir yığma içinde kullanan barbarca bir karışımdı: üzeri altın bir peplosla kaplanmış asma ağacından gövde; çıplak kısımlarda beyaz mermer; altın defne çelengiyle iç içe geçmiş altın saçlar; gözlerde iki koca yakut ve benzeri süsler. Müzler, hiçbir zaman Antioch’u yurt edinmediler. Şehir, retorik ve mantık mekteplerine, her yerden talebe çeken meşhur sofistlere sahipti; ama kayda değer hiçbir yaratıcı yazar veya şair çıkarmadı.
Antioch hakkında adil hüküm vermek gerekirse, onun için, geç doğduğunu söylemek gerekir. Şehir, hiçbir zaman istiklâl tatmamış, hiçbir zaman hakiki bir Yunan polis’i olmamıştı. Yalnız, kısmen Yunanlı olması, onu sofistike, espritüel ve alaycı bir şehir hâline getirmişti; ruh hâli itibariyle, hükümdarlarına karşı sık sık düşmanca, her zaman çalkantılıydı. Gerçek hürriyetten mahrum bırakıldığı için, vatandaşlar gürültülü bir serbestlik peşine düştüler. Hareketli zihinlerini, erkeklik ve kadınlık gibi geleneksel faziletleri alaya almakta, lüksün sanatlarını ve sefahatine mahsus kötülükleri yüceltmekte kullandılar. Şehrî gururlarını, oyunlarının, şenliklerinin ve temsillerinin görkemiyle dile getirdiler.
En azından saygısızlıkları sayesinde, şehirlerinin tarihî bakımdan başlıca üstünlüğünü kazanmalarına yardım etmiş oldular. Hristiyanlık, faziletli ve mütevazı taşrada değil, günahkâr ve çözülmüş büyük şehirlerde — hepsinden önce de Antioch’ta — kök saldı. Antioch’ta, Paulus daha Şam’dan buraya gelmeden önce bile bir Hristiyan cemaati vardı; şehir, yüzyıllar boyunca Hristiyanlığın başlıca merkezlerinden biri olarak kaldı. Antioch, Ignatius şahsında, Doğu’nun en eski şehit ve en çok sevilen azizlerinden birini yetiştirdi. Şehrin kilisesi, daha sonra Hristiyan teolojisini meydana getiren doktrin mücadelelerinde önde gelen bir rol oynadı. Ne var ki bu rol, pek de ideal bir rol değildi. Antioch, başlıca rakibi olan İskenderiye’nin yetiştirdiği Klemens ve Origenes kadar orijinal; Athanasios kadar kahraman hiçbir teolog çıkarmadı. Şehir, tabiatı gereği ayrılıklara meyyaldi; Tanrılık üzerinde, Yunan’dan ziyade Doğu’ya has görüşler sergilemeye temayüllüydü. Esasen başlıca kaygısı, İsa’nın gerçek insanlığını muhafaza etmekti. Palmyra kraliçesi Zenobia devrinde Antioch piskoposu olan Samostalı Paulus, burada, İsa’nın Tanrı tarafından oğlu olarak evlât edinilmiş bir insan olduğunu savunan Adoptionizm sapkınlığını öğretti; İskenderiye’nin savunduğu Logos inancını reddetti. Antioch’ta bir mektebin başında bulunan ve “Şehit Lucianus” diye anılan Lucianus’un talebesi olan Arius, Oğul’un Baba’dan “aşağı” olduğunu savunan meşhur Aryan sapkınlığına adını verdi. (Arianizm tartışmaları sırasında, şehre barışı sağlamak için gelen Batılı bir uzlaştırıcıyı gözden düşürmek isteyen Piskopos Stephanus, üzerine bir fahişe salmak gibi bir yola başvurmuştu.) Bu ve daha sonraki Nestorianizm ve Monofizitlik gibi sapkınlıkların mahkûm edilmesiyle, Antioch’un nüfuzu zayıfladı.
Bu arada İsa’nın ahlâkî öğretileri — İsa ister insan ister Tanrı sayılsın — şehrin halkı üzerinde pek az tesir icra etmiş görünüyordu; zira Antioch halkı, küstahlık ve nankörlük şöhretlerini sürdürmekteydi. Tarihinde göze çarpan sahnelerden biri, M.S. 362 yılında, Antioch’u başkenti yapmayı düşünen “Mürted İmparator” Julianus’un şehre gelişi idi. Julianus, şehre girerken uğursuz bir alâmetle karşılandı: sevdiği “yeni yetme” Yunan ilâhlarına nispetle çok daha direngen çıkmış, Doğulu bir ilâh olan Adonis için tutulan yıllık yas töreni. Apollon’un mabedini bakımsız ve terk edilmiş halde, sunağın üzerinde ise beklediği semiz sığırlar yerine yalnız bir kaz buldu. St. Babylas’ın kemiklerini, Apollon’un huzurunu kaçırdığı gerekçesiyle Daphne kutsal alanından uzaklaştırdığı zaman, daha büyük bir felâketle karşılaştı; o gece, Apollon’un mabedi ve heykeli alevler içinde kaldı — yerli Hristiyanların gözünde bu, gerçek bir mucizeydi. “Yüksek fikirli” bir pagan Puritan’ı olan Julianus, Antioch’ta, bütün sınıfların ve mezheplerin nefretini kazandı. Saturnalia şenliklerinde sokaklar, onun diniyle, şahsiyetiyle, hattâ sakalıyla alay eden açık saçık şarkılarla çınlıyordu. Bu taşkınlıkları cezalandırmak için merhametli imparator, Antioch’un efemine ve ahlâksız yaşayışını hicveden bir yergi yazmakla, “Sakalı Düşman”ı kaleme alıp yayımlamakla yetindi; fakat şehri terk etti ve son kışını Tarsus’ta geçirdi.
Julianus’a yapılan muamele, Hristiyan gayreti sayılabilirdi; eğer Antioch halkı, aynı yüzyıl içinde, pagan mâbedlerini kapatan Hristiyan imparator Büyük Theodosius’a karşı da benzer hakaretler reva görmemiş olsalardı. Eğlencelerine engel olan bazı vergi fermanları yüzünden çileden çıkan kalabalık, imparatorun ve ailesinin heykellerini devirip sokaklarda sürükledi. Bunun üzerine Antioch, en korkunç cezalara çarptırıldı: sadece toprakları ve gelirleri değil, Metropolis unvanı da elinden alındı; hamamları, tiyatroları ve hipodromu kapatıldı. Ne var ki Theodosius, merhametli davrandı; kısa süre sonra “Şark’ın Kraliçesi”ni eski şeref ve eğlencelerine kavuşturdu. Şehir de, minnettarlığını, tamamen paganlara özgü bir tarzda olsa da, imparatorun şerefine yüzlerce yeni heykel dikmek suretiyle, bütün samimiyetiyle ifade etti.
Fakat VI. yüzyılın başlarında Antioch’un günahları artık yakasını bırakmadı. Şehrin eğlenceleri, zaman zaman tahripkâr depremlerle kesintiye uğruyordu; şimdi ise, bunların en korkuncu gerçekleşti (ne yazık ki, şehir, İsa’nın Göğe Yükseliş Bayramı’nı kutlarken). Rivayete göre, çeyrek milyon insan öldü. Şehir, İmparator Iustinianus tarafından yeniden inşa edildi; fakat bu defa da Sasanî hükümdarı Hüsrev’in eline geçti; Hüsrev, şehrin büyük kısmını ateşe verdi. Çok geçmeden Hüsrev II’nin eline bir daha düştü. Bu sırada, daha sade bir inançla ateşlenen Araplar, ilerleyişe geçmişlerdi. Hicrî takvime göre sadece 16. yılda, Milâdî 638’de, şiddetli bir mukavemetle karşılaşmadan, Antioch’u ve Suriye’nin diğer şehirlerini ele geçirdiler; zira buradaki Hristiyanlar, komşu Hristiyanlarla aralarındaki itikadî farklar söz konusu olmadıkça, savaşmaya hevesli değillerdi. Hattâ buna rağmen, halkın, Suriye’nin yaklaşık bin yıl sonra yeniden yerli idareye döndüğünü bilmekten sevinç duyduğu da pek söylenemez; çünkü Araplar, Antioch’u, ikinci dereceden bir taşra şehri saymak suretiyle aşağılamışlardı.
Bununla beraber, şehir yine de büyüklüğünü muhafaza etti; üç asırlık bir sessizlikten sonra, yeni bir “kutsal savaşlar” dizisinin başlıca hedeflerinden biri olarak yeniden tarih sahnesine çıktı. Evvela Bizanslıların, sonra Selçukluların, ardından Haçlıların eline geçti. Haçlılar, Antioch’un büyüklüğünü, hareket tarzlarının dehşetiyle ortaya koydular: şehirde yüz bin kadar Müslümanı öldürdüklerini övünerek söylerler. Antioch, hâlâ mucizeler de ilham edebiliyordu. Haçlılar korkunç bir kıtlığa uğradıkları zaman, kumandanlar, Antioch katedralinde paslı bir mızrağı toprağa gömdüler; bunu, “Kutsal Çarmıh Mızrağı” olarak toprağın altından görkemli bir törenle çıkararak, ordu ve halkın moralini yükseltmeye çalıştılar. Fakat şehir, bu kez de, Ortodoks Yunanlılarla Katolik Latinler arasındaki anlaşmazlıklarla parçalanıyordu. Hristiyanlara adlarını veren ve muhtemelen bunu alaya almak için yapan şehir, XIII. yüzyılda, Mısır Memlüklerinin eline geçmesiyle, Hristiyan tarihinden tamamen çekildi. Memlükler ve daha sonraki Osmanlılar devrinde şehir, ehemmiyetsiz bir kasabaya dönüştü.
Bugün eski Antioch’tan pek az şey kalmıştır; esasen, surlarının bazı kısımları ayakta durur. Yakındaki bir kayalıkta, yerlilerin, Petrus’un değil, aslında Paulus’un vaaz etmesi daha yerinde olacakken, Petrus’un vaaz ettiği yer diye gösterdikleri, “St. Pierre Mağarası” denilen bir yer vardır; burasını, dünyanın en eski Hristiyan kilisesi diye tanıtırlar. Fazla heybetli bir anıt sayılmaz. Ayrıca, bir zamanlar Son Akşam Yemeği’nde İsa tarafından kullanıldığı sanılan ve Antioch civarında bulunmuş bir kadeh de, artık ilim adamlarınca reddedilmiştir; zira bu eser, İsa’nın çağından birkaç yüzyıl sonra yapılmıştır. Antioch’un sözde Hristiyanlık hatıralarından daha itibarlı olan, şehrin en eski camisidir; Bizans kilisesinden çevrilmiş ve “Marangoz Yusuf”un adına izafe edilmiştir. Bundan daha önemlisi, Daphne’de ortaya çıkarılan geç Roma devri taban mozaiklerini sergilemek üzere, yakın zamanlarda inşa edilmiş olan yerel müzedir. (Burada bulunmuş bazı mozaikler, bugün Paris’teki Louvre’da görülebilir.) Bu mozaikler, canlı ve neşeli bir hayal gücünün mahsulüdür ve eski Antioch’un taşımış olduğu canlılık için bir şeref vesikasıdır. Konu bakımından pagan, üslup bakımından kısmen Bizans etkisinde olan bu eserler, Roma İmparatorluğu’nun nazarî olarak artık çürümüş ve yaratıcı kudretten yoksun sayıldığı bir devirde, burada ve Doğu’nun başka yerlerinde gelişmekte olan güçlü yeni sanatın habercisidir.
Modern Antakya, bu canlılığın bir kısmını muhafaza etmiştir. Hemen hemen Tarsus’la aynı büyüklükte olmakla beraber, hem daha eski, hem de daha canlı görünen, çok daha cazip bir şehirdir. Yüzyıllardır yaşanmış olduğu hissini veren, ortaçağ görünüşlü bir kesimi vardır; dar sokaklardan oluşan bir labirent. Ana caddesi ise renkli ve şenliklidir. Bu farkın sebeplerinden biri, Antakya’da Türklerin yanı sıra Arapların da yaşıyor olmasıdır; Araplar, çok daha hareketli bir halktır. Bu sebeple, şehrin birkaç mil dışındaki meşhur Daphne korulukları, yeniden bir mesire yeri hâline gelmiştir. Nice küçük şelâlenin serinletip güzelleştirdiği bir vadide uzanan bu korular, çok sayıdaki piknikçinin gürültüsüyle de çınlar; fakat bu gürültü, eski sakinlerin ruhlarını rahatsız etmezdi herhâlde. Onları, etraftaki köylerden gelen halk oyunları ekipleri arasında her yıl düzenlenen müsabaka daha çok şaşırtır, hattâ hayal kırıklığına uğratırdı. Ben, bu ekipleri, Roma şehir surlarının hâlâ uzandığı çorak dağın fon teşkil ettiği yerel stadyumda, parlak bir güneş altında seyrederken, onların dikkat kesilmiş bir ciddiyet içinde oyun oynadıklarını gördüm; zira kazanan ekip, para mükâfatı alacak ve İstanbul’da yapılacak millî müsabakada oyun sergileme şerefine erecekti. Oyuna çıkanların hepsi erkekti; çoğu da orta yaşlıydı; ne dansa mahsus bir incelik, ne de bundan duyulan görünür bir haz sergiliyorlardı. Bu, eski Antioch’un neşesinden çok uzak, tipik bir Türk ciddiyeti içinde icra edilen bir gösteriydi. O akşam, dağın sırtını takip eden surların arkasından dolunay yükseldiğinde — bu surları pek de iyi savunamamış, ama tıpkı ebediyen yaşayacaklarmış gibi, inşa etmiş olan eski günahkârlara karşı daha affedici olmaya hazırdım.
- KIBRIS
Kilikya sahillerinin yaklaşık elli mil açığında yer alan Kıbrıs adası, Kilikya ile benzer, hattâ onunkinden daha da çeşitli bir tarihe sahipti. Bronz Çağı’nın erken devirlerinden itibaren, başlıca tunç kaynaklarından biri olarak önem kazanmış, bakır madenine adını vermişti. Adanın tarihi, M.Ö. 1500 yılları civarında, Mısır kâtipleri onun III. Thutmose tarafından fethedildiğini kaydettiklerinde, yazılı kaynaklara girdi. Şehirlerinin efsanevî kurucuları, Homeros kahramanlarıyla her zamanki gibi ilişkili gösterilmekle birlikte, bu sefer bu bağların, her zamankinden daha sağlam sebepleri vardı; zira Mykenai yerleşmeleri, Kıbrıs’ta, Küçük Asya’ya nispetle çok daha geniş bir yayılış göstermişti. Ayrıca Fenikeli tüccar kolonileri de vardı; onların Astarte’si, Kıbrıs’ın başlıca tanrıçası olan Aphrodite’ye yakındı. Kayıtlara geçmiş bütün tarihi boyunca ada, Doğu ile Batı’nın buluşma yeri oldu. Asurlulara boyun eğdikten sonra Perslerin, Mısır’ın Ptolemaios hanedanının, Romalıların, Bizanslıların, Arapların, Haçlıların, Venediklilerin ve Osmanlı Türklerinin idaresine girdi. Kilikya’dan yahut genel olarak Küçük Asya’dan farklı olarak adanın daha sonraki tarihi, Batı tesirini çok daha belirgin gösterir. Haçlılar tarafından kurulan Lusignan Hanedanı, Haçlı krallıkları içinde en zengin ve en kudretlisi olmuş, üç yüz yıl yaşamıştır. Bunu, adayı Venedikliler ele geçirdi; bunların kötü idaresi, Türklerinkini önceden haber veren bir mâhiyet taşıyordu; ama önce bize, Othello efsanesini bahşetmiştir. 1878’de Türkler, Ruslara karşı korunma garantileri karşılığında adayı Büyük Britanya’ya devrettiler. İngilizlerin, ada üzerinde duygusal bir hak iddiası da mevcuttu. Kutsal Topraklar’a giderken Arslan Yürekli Richard, adayı ele geçirmiş, burada Berengaria ile evlenip onu İngiltere Kraliçesi olarak taçlandırmış ve adayı bir bedel karşılığında Guy de Lusignan’a bırakmıştı.
Bütün bu şaşaalı sahnelere rağmen, Kıbrıs’ın tarihi nispeten silik kalmıştır; işte buradadır ki, teknik bakımdan Küçük Asya’nın parçası sayılmayan bir ada hakkında, bu parantez içi notu kaleme almak için bir mazeret bulunabilir. Bugün Yunanistan’la birleşmek için ayaklanan Kıbrıslılar, tarihleri boyunca pek nadir bağımsız olmuşlar, son iki bin yıl içinde ise hiç istiklâl yüzü görmemişlerdir. Daha önemlisi, ada halkı, antik çağ boyunca, kültür bakımından geri ve ada hayatına kapalı kalmış, Yunan dünyasının geri kalanıyla aynı hıza ayak uyduramamıştır. Muhtemelen Minoslardan alınmış olan hantal bir hece yazısına bağlı kalmışlar; edebiyata hiçbir katkıda bulunmamışlardır. Sanatları orijinal değildi; sikkeleri kalitesizdi. Meşhur hiçbir okulları yoktu. Zeno gibi bir Stoacı filozof ve Paulus’un refakatçisi Barnabas gibi birkaç meşhur evlâtları olduysa da, bunlar işlerini başka yerlerde görmeye gitmişlerdir. Kıbrıslılar, başlıca, şehvet düşkünlüğü ve lükse olan meraklarıyla ad yapmışlardır. Markos Antonius’un adayı Kleopatra’ya hediye etmiş olması bundan dolayı pek yerinde görünür.
Geri kalmışlıklarını, coğrafî bir mazerete bağlamak mümkün değildir. Kıbrıs, tabii kaynaklar bakımından, İonia veya Yunan anakarasından daha zengindi ve ticaret yolunun tam ortasında yatıyordu; kuzeyde bundan daha elverişli durumda olmayan Rodos adası, Hellenistik devirde başrolü oynamıştı. En mühim faktör, kanaatimce, adanın siyasî geri kalmışlığı idi. Yunan dünyasının geri kalan kısmı polis’i geliştirirken, Kıbrıs, krallığa bağlı kaldı. Yerel prensler arasında, Perslerden nihayet istiklâli kazanmayı başaran Salamis hükümdarı Evagoras gibi, yetenekli ve vatansever hükümdarlar da vardı; fakat onun başarıları bile, M.Ö. IV. yüzyıla gelindiğinde, Kıbrıs şehirlerinin hâlâ prensler tarafından idare edilmekte olduğunu göstermektedir. Polis’in tam ve serbest hayatını hiç tatmamış bir halkın, Ptolemaioslar ve Romalılar idaresi altında büyük başarılar göstermesi beklenemezdi.
Kıbrıslılar, daha sonra, kimliklerini, bir mucizenin yardımıyla muhafaza ettiler. M.S. V. yüzyılda başpiskoposları, bir rüya ile, Aziz Barnabas’ın cesedinin bulunmasına yol açan bir lütfa mazhar oldu; Barnabas’ın göğsünde, Aziz Matta İncili’nin, defnedilirken Aziz Markos tarafından yerleştirilmiş bir nüshası bulunmuştu. Bu İncil nüshasını hediye etmesi karşılığında Bizans İmparatoru Zeno, Kıbrıs Başpiskoposu’na, bugün bile devam eden olağanüstü imtiyazlar tanıdı; bunlar arasında, imparatorlara mahsus mor sırmalı bir tören cübbesi giyebilmek ve çoban asası yerine imparatorluk asası taşıyabilmek gibi hususlar vardı. Minnettar Kıbrıslılar, Arabistan akın ve istilâlarının üç yüzyılı boyunca, ardından Haçlıların gelişiyle başlayan dört yüzyıllık Roma Katolik idaresi devrinde, mukaddes Ortodoks imanlarına sıkı sıkıya sarıldılar.
Dinç Lusignan Hanedanı, Kıbrıs’ın imkânlarını, Kutsal Topraklar’dan kaçan Hristiyan mültecilerin ve kâfirlerle ticareti yasaklayan papalık protestolarını kulak ardı etme eğiliminin yardımıyla, en geniş ölçüde gerçekleştirdi. Bu devir (1198–1489), adanın tarihindeki en parlak dönem oldu. Kıbrıs, zenginliği ve lüksüyle meşhur hâle geldi; özellikle Magosa (Famagusta), “bütün şehirlerin en zengini” diye anılıyordu. Kıbrıs’taki en etkileyici anıtlar, ortaçağ kaleleri, manastırları ve kiliseleridir; Lefkoşa ve Magosa’nın Gotik katedralleri de bunlar arasındadır. Ada, doğrudan ve dolaylı olarak, ortaçağ edebiyatına da katkıda bulundu; St. Thomas Aquinas ve Boccaccio, bazı eserlerini Kıbrıs krallarına ithaf ettiler. Bununla beraber, bütün bu parlaklık, tamamen Latin karakterliydi; yerli halk için yabancı bir ithal eşyadan ibaretti. Yerli halktan — haklarında neredeyse hiç söz edilmez — beklenen, sadece ağır bir çalışma ve vergi yükünü taşımaktı. Adanın, sadece sömürmek için gelen Venedikliler ve Türkler idaresi altına girmesiyle Kıbrıs, yeniden ehemmiyetsizliğe düştü. Venedikliler, başlıca, bugün hâlâ Lefkoşa’nın kalbini çevreleyen şehir surları gibi istihkâmları bıraktılar. Üç asırlık işgalleri boyunca Türkler, ciddi sayılabilecek hiçbir yapı inşa etmediler. Büyük Britanya’ya ise, Ortodoks Kilisesi’nin otoritesini yeniden tesis ederek bir baş ağrısı bırakmış oldular; bu kilise, son yıllarda Yunanistan’la birleşme mücadelesinin öncülüğünü yapmaktadır; ayrıca, Yunan hâkimiyetine şiddetle karşı çıkan bir Türk azınlığını da İngiltere’ye miras bıraktılar.
Hristiyanlık öncesi Kıbrıs’ın karışık halkları ve kültürleri, adayı arkeologlar için verimli bir av sahası hâline getirmiştir; bunlar, birçok yerde kazılar yapmışlardır. Fakat Greko–Romen devrine ait kalıntılar pek hatırlanmaya değer sayılmaz. Büyük Salamis şehri, bugün kumlarla örtülü bir harabedir. Pafos’ta, Kıbrıslı Aphrodite’in yakındaki kıyıda doğduğu rivayet edilen yerdeki mabedin yalnız temelleri ayakta kalmıştır. Daha geç tarihli bir Pafos şehri yerinde ise, bir katakomb-nekropol olan “Krallar Mezarları”, Kıbrıs’ın sonuna kadar krallar tarafından idare edilmiş olduğunu hayaletimsi bir şekilde hatırlatır. Akdeniz’e bakan bir uçurumun üzerinde, fevkalâde bir mevkie kurulmuş olan Curium’daki kazılar, şaşırtıcı derecede az miktarda kaliteli mermer ortaya çıkarmıştır; civardaki meşhur Apollon mabedi, adi sarımtırak bir taştan yapılmıştır. Geç Roma devrine ait, sıcak ve soğuk hamamlarla donatılmış lüks bir villanın mozaik döşemeleri daha çok hatırda kalır. Döşeme üzerindeki kitabeler, beyitler, Phoibos Apollon’un bir zamanlar yaptığı gibi İsa Mesih’in de bu müesseseyi koruyacağı umudunu ifade eder; ama her ikisi de görevlerinde başarısız kalmışlar — Müslüman Araplar villayı tahrip etmiştir. Bu ümit, daha da hazin görünmektedir; zira mozaikler dışında villa, önceki yapıların dağınık kalıntıları üzerine kondurulmuş, oldukça alelade bir inşaata benzemektedir. Daha eski bir devre ait, sağlam ve iyi yapılmış bir duvar parçası, geç Roma dünyasındaki çözülmeyi, gerilemeyi daha bir belirginleştirir. Kıbrıs’ta insanlar artık, övünç duyarak ve kalıcı olma kaygısıyla bina etmiyorlardı.
Lefkoşa’nın mükemmel müzesi de, insanın zihninde bazı hüzünlü düşünceler uyandırabilir. En çarpıcı teşhirlerinden biri, taş devrinden erken Yunan devrine kadar mezarların, kemikler, kaplar ve diğer eşyalarla birlikte, bulundukları gibi yerleştirilmiş bir canlandırılmasıdır. Daha geç mezarlarda, hem Yunanca hem Fenike dilinde yazılmış, eski çağlarda pek yaygın olan bir duyguyu dile getiren kitabeler görülür — mezarı çiğnemeye kalkışacak herkese yöneltilmiş lanetler. Bu lanetler, pek seyrek tutar. Zavallı halk, ortak mezarlarında huzur içinde uyuyabilir ve az sayıda eşyasını da yanına alabilirdi; daha yüksek mevkilerine uygun bir istirahatgâh sağlayacak imkânlara sahip olanlar ise, hemen daima soyulacaklarını, yahut kendileri için bu kadar mühim görünen yalnızlıktan mahrum kalacaklarını hesaba katmak zorundaydılar. Peki bu yalnızlık onlar için ne ifade ediyordu? Ve niçin? Öte yandan, yoksullar, hiç de gıpta edilecek cinsten olmayan bir dindarlığa meyyaldiler. Altıncı yüzyıla ait bir mabetten çıkarılmış kaba toprak heykelciklerden oluşan bir koleksiyon, daha sonra Zeus–Amon’la bir sayılacak olan, halk arasında pek tutunmuş sakallı, boynuzlu bir tanrı figürü ihtiva eder. Bu, en küçük bir haşmet havası taşımayan, hattâ korku uyandırıcı bile olmayan, sevimsiz bir tiptir. Sırf kaba ve çirkindir — insanın dini ruhunun sergileyebileceği en acıklı örneklerden biri sayılabilir. Ve bu tanrı, güzel Aphrodite’i dünyaya getiren adanın her yanında, ayrıca elçi Paulus’un misyoner yolculuklarına çıktığında ilk uğradığı bu diyarda, her yerde tapınılan bir ilâhtı.
- NİKAİA
Nikaia İtikadı’na adını verecek olan şehir, Hellenistik devirde kurulmuş bir yerdi; İskender’in generali Lysimakhos, buraya karısı Nikaia’nın adını vermişti; şehir, yeni çağın çizgilerine uygun olarak, her kenarında bir kapısı bulunan tam bir kare plan üzerine kurulmuştu. Yirmi millik bir gölün sonunda, eski Askania Gölü’nün kıyısında, daha önce Yunanlılar tarafından iskân edilmemiş bir mevkide uzanır. Bununla beraber bölge, Yunanlılara eskiden beri aşinaydı ve bir bakıma, kutsal sayılabilecek bir “kutsal şeye el uzatma”, bir kutsalı çiğneme hatırasıyla yüklüydü. Homeros, Askania Gölü’nden söz eder; Ascanius, efsaneye göre Aeneas’ın oğludur. Tekvin’de Nuh’un torunlarından Askenaz adı, Yafes’in torunları arasında sayılır ve bu ad, Phrygialıları ifade eder; bu kavmin en sevilen tanrılarından biri, Men Askaenos idi. (Celaenae–Apameia yakınlarında başka bir Askania Gölü daha vardı.) Phrygialılardan sonra, Thrake’den gelmiş olan Bithynialılar bu bölgeye döküldüler ve memlekete adlarını verdiler. Onlar da Kybele’ye tapıyor, daha sonra Nikaia’da onun için bir mabed inşa ediyorlardı. Bir rivayete göre Nikaia, Kybele’nin kızı olan bir su perisiydi.
Bithynialılar, savaşçı bir kavim olup, Yunanlılar ve Persler için daima bir baş belasıydılar. Büyük İskender’e hiçbir zaman boyun eğmediler; Hellenistik devirde müstakil bir krallık kurdular ve bu kere de, Galatları Küçük Asya’ya getirerek Yunanlılara daha çok baş ağrısı verdiler. Bununla beraber, zamanla şehir hayatına girdiler ve Helenleştirdiler. En önemli ilk kralları olan Nicomedes I, aynı zamanda Lysimakhos’un kurduğu bir şehir olan Nicomedia’ya da adını verdi. O veya başka bir Nicomedes, Cnidus’un kamu borcunun tamamını, Praxiteles’in Aphrodite heykeli karşılığında üstlenmeyi teklif etmek suretiyle, nasıl bir Helen duyuşuna sahip olduğunu göstermişti. (Şehir bu teklifi reddetti.) Bithynia krallarının sonuncusu ise, Yunanca’dan çok Yunan’ın sefahatine ait zaafları benimseyerek, öyle rezil bir saray hayatı sürdürdü ki, gençliğinde bir süre bu sarayda kalmış olan Julius Caesar, ileride bununla itham edildi. Bu kral, M.Ö. 74 yılında öldüğünde, Pergamon örneğini takip ederek krallığını Roma halkına vasiyet etti. Krallığın bir başka şehri olan Bithynium’dan (Bolu), daha sonra Hadrianus’un sevgilisi Antinoos çıkacaktı.
Hellenistik ve Roma devirleri boyunca Nikaia, zengin fakat dikkate değer eserler vermemiş bir şehir olarak kaldı. Bithynia krallarının, daha sonra da Diocletianus’un başkenti olan Nicomedia gölgesinde yaşamıştı. Julius Caesar ve Hadrianus gibi meşhur şahsiyetleri ağırlamış olmakla öğünebiliyorsa da, kendi bağrından yetiştirdiği kayda değer kimseler arasında hemen yalnız gökbilimci Hipparkhos sayılabilir. Nicomedia ile rekabetinde, ancak daha “yüksek” kurucular icat etmekle övünebiliyordu; kendisine Dionysos’u, Herakles’i ve Asklepios’u kurucu olarak yakıştırıyordu. Edgar Allan Poe’nun sözünü ettiği, “eski Nikaia kayıkları” ile hiçbir zaman meşhur olmamıştı. Ona şöhret kazandıran — ve Poe’nun adını istismar etmesine yol açan — hadise, Konstantinus’un, Aryan meselesini halletmek üzere topladığı piskoposlar meclisini, gecikmiş bir kararla Nikaia’da toplama tasarrufu olmuştur. Konstantinus, ilkin Ankyra’yı (Ankara’yı) seçmiş, fakat sonradan, “hoş iklimi” ve Konstantinopolis’e yakınlığı sebebiyle, Nikaia’yı tercih etmişti. Aksi halde Teslis (Üçleme), bugün modern Türkiye’nin başkentinde kaleme alınmış olacaktı.
Tarihçiler, Nikaia’daki Birinci Ekümenik Konsil’in zabıtlarını, Ephesos ve Khalkedon gibi çok daha az meşhur konsillerin zabıtlarına sahip olduğumuz hâlde, elimizde bulunuşunun eksikliğini daima hayıflanarak anarlar. Konsile katılan piskoposların sayısı bile, kesin değildir; zira gelenekleşmiş 318 sayısı, Tevrat’taki efsanevî “Abraham’ın 318 hizmetkârı”ndan alınmıştır. Buna karşılık, Piskopos Eusebios’un kaleme aldığı bir şahitlik, sahnenin tasviri bakımından elimizdedir ve bu eser her ne kadar her zamanki gibi süslü bir üslup taşıyorsa da, yapılan merasimlerin, tarihî hâdiseye uygun bir ihtişama sahip olduğundan şüphe edilemez. Konsil, 20 Mayıs 325 günü, Nikaia’daki İmparatorluk Sarayı’nda resmen açıldı. Bütün piskoposlar yerlerini almış, ayağa kalkmış halde beklerken Konstantinus, mor ve altın işlemeli imparatorluk kıyafeti içinde içeri girdi. Eusebios’a göre, büyük bir tevazu ile kızarmış, ama “Rabbin meleği”ne benziyordu. Konstantinus, en küçük bir utanma duygusu göstermeden, toplantı boyunca görüşmelere başkanlık etti; bu arada Nikaia’nın bütün halkı, kuşkusuz büyük bir heyecana kapılmış olacaktı. Nihayet, Nikaia İtikadı’nın formüle edilişini kutlamak üzere, Konstantinus, tahta çıkışının yirminci yıldönümü şerefine verdiği büyük şölene bütün piskoposları davet etti. Piskoposlar, kılıçlarını çekmiş imparatorluk muhafızlarının iki yanında dizildiği sırada geçerek, sarayın en iç dairesine girdiler; bazıları, bilfiil Konstantinus’un sofrasında yer aldılar. “Sanki Mesih İmparatorluğu’nun bir tablosunu hayal ediyor ve olup bitenleri bir hakikat değil de, bir rüya sanıyorduk,” diye yazar Eusebios.
Ne var ki Konsil’in şiddetli son safhası, hiç de rüya değildi; zira aralarında Eusebios’un da bulunduğu birçok piskopos, Konstantinus’un zorlayarak kabul ettirdiği itikada gerçekte inanmıyorlardı. Konsilin oy birliğiyle karara bağladığı ve bir daha hiçbir zaman halledilemeyecek bir başka büyük mesele, Paskalya’nın tarihlenmesi oldu: her ne kadar bir formül üzerinde anlaşmışlarsa da, Doğu ve Batı kiliseleri, Paskalya’nın hesaplanmasında esas alınacak ilkbahar ılımının tarihi üzerinde birbirinden farklı hesaplar kullanıyorlardı. (Noel’in tarihlenmesi konusunda da anlaşamayacaklardı.) Böylece meşhur Konsil, doğurduğu meseleleri ve birliği zorunlu kılmanın yol açtığı yeni ihtilafları çözmek için tertip edilen bir dizi Ekümenik Konsil’in başlangıcı oldu. Bunların yedincisi ve sonuncusu da, 787 yılında, yine Nikaia’da toplandı ve İkonaklazm’ı mahkûm etti. Karar, daha sonra imparator baskısıyla geri alınmış, yeniden tasdik edilmek zorunda kalınmışsa da, mesele fiilen bu suretle kapanmıştır ve böylece bu tarih, Bizans tarihi bakımından önemli bir dönüm noktası sayılır. Mukaddes Ortodoks Kilisesi’nin resmî teolojik gelişmesi, başladığı gibi, Nikaia’da sona ermiştir. Yerinde bir isabetle, daha sonra Nikaia’daki bir kilise, Bizans mozaiklerinin en güzel örneklerinden bazılarıyla süslenmişti; ne yazık ki bu kilise, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çıkan Yunan–Türk savaşında tahrip edilmiştir.
Nikaia, aynı zamanda, Konstantinopolis’ten Doğu’ya giden ana yol üzerinde bir istasyon sıfatıyla, başlı başına önemli bir şehir hâline geldi ve bu sebeple sık sık, bambaşka cins çatışmalara sahne oldu. Selçukluların eline düşünce, Anadolu’daki Selçuk Sultanlığı’nın ilk başkenti oldu. Çok geçmeden, 1097’de, Haçlılar tarafından geri alındı. İkinci Haçlı Seferi kafilesi, daha sonra Dorylaion’da uğrayacağı felâkete rağmen, görkemli bir gösteri yapmak üzere Nikaia’dan geçti. Şehrin tarihinin en parlak devri, Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından Konstantinopolis’in düşmesiyle başlar; bu sırada yetenekli Laskaris hanedanı, Nikaia İmparatorluğu’nu kurmuş, sarayına devrin en büyük bilginlerini toplamıştı. İmparatorluk, Osmanlı Türklerine karşı kahramanca dayanarak, uzun süren kuşatmalara göğüs gererek bu gururlu geleneği devam ettirdi; nihayet 1329’da şehrin düşmesiyle bu devre kapandı. İbn Battûta, Nikaia’yı harap bir halde bulduğunu, son kuşatmanın on iki yıl sürdüğünü yazar.
Nikaia, XVI. yüzyılın başlarında, Sultan I. Selim’in, Osmanlı camilerinin duvarlarında Bizans mozaiklerinin yerini alacak çinileri üretmek üzere, İranlı çini ustalarının ailelerini buraya yerleştirmesiyle, yeniden bir önem kazandı. Yüzyılın ikinci yarısında Nikaialı ustalar, kendilerine özgü üsluplarını kemale erdirdiler; beyaz bir zemin üzerinde, yeşil, mavi ve çarpıcı bir domates kırmızısı ile yapılmış çiçek desenli levhalar hazırladılar. (Bu çiniler, İstanbul’daki birçok camide, bilhassa zarif Rüstem Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa camilerinde görülebilir.) Bununla beraber, ustaların sanatı, daha sonra, gerilemeye yüz tuttu; kırmızı renk, soluklaşıp seyrekleşti, sonunda tamamen yerini mavi ve beyaza bıraktı; XVIII. yüzyıla gelindiğinde Nikaia, fiilen çini yapmayı bırakmıştı. Osmanlı idaresi altında başka birçok meşhur şehir gibi Nikaia da, yavaş yavaş tarihin sahnesinden çekildi.
Bugün burası, eski rakibinin gölgesinde kalmış, İznik adlı bir köydür; Nicomedia ise, dikkate değer büyüklükte bir şehir olan İzmit’e dönüşmüştür. Şöhretine rağmen İznik, çok az seyyah çekmiştir; zira artık ne ana yol üzerindedir, ne de Konstantinopolis’e eskisi gibi yakın sayılır. Kuş uçuşu yalnız elli mil kadar uzaklıkta olmasına rağmen, eskiden oraya varmak için, vapur, çürük dökük otobüs, kağnı ve motorlu kayıkla neredeyse bir gün harcamak gerekiyordu. Islah edilen yollar ve otobüsler, bugün ulaşımı kolaylaştırmışsa da, İznik hâlâ başlıca işlek yolların dışında kalmaktadır. Bir zamanlar imparatorluk nutukları, teolojik münakaşalar, Hristiyan ve Müslüman savaş nidalarıyla çınlayan bu saha, bugün yalnız kaldırım taşı üstünde gıcırdayan arabaların ve sabahın erken saatlerinde leyleklerin kanat şakırtılarının sessiz gürültüsüyle sarsılır.
Bütün bunlar yüzünden, İznik, Türkiye’nin en cazip yerlerinden biri sayılabilir. Köy, bahçeleri ve meralarıyla birlikte eski surların içinde yer alır; kapılara çıkan ağaçlı yollar, onları birbirine bağlar. Kapılar ve surların büyük bölümleri, oldukça iyi korunmuştur; surlar, tepeden bakıldığında apaçık görülen bir kare meydana getirir; İstanbul–Ankara uçağı, bu karenin tam üzerinden geçer. Her ne kadar surların büyük kısmı Bizans ve Selçuklu işi ise de, kapılar Roma imparatorlarının, aralarında hemen her yerde karşımıza çıkan Hadrianus’un eseridir. Nikaia’nın uzun tarihine ait diğer hatıralar, nispeten temiz ve canlı sayılabilecek köyün her köşesine dağılmıştır; bunların arasında bir Roma amfitiyatrosunun kalıntıları, bir Bizans kilisesinin temel ve kemerleri, zarif oymalı mermer bir revak ile yeşil ve kırmızı çinili bir minareye sahip bir Selçuklu camisi sayılabilir. Şehrin üst tarafındaki tepe üzerinde eski mezarların kalıntıları bulunur. Küçük yerel müze, pek belirgin özellik taşımayan, fakat yine de mutlak bir unutuluştan kurtarılmış, Roma devrine ait çeşitli ufak tefek eserleri sergiler.
Nikaia’yı ilk ziyaretimi, Batı kiliselerinin hesaplamasına göre bir Paskalya günü yaptım. Zamanlamamın yerindeliğinin farkında değildim; fakat pastoral manzara, dini bir huşuya kapılmam için yeterliydi. Köy, parlak güneş altında, hâlâ hoşa giden bir iklim içinde uyukluyor; göl, pırıl pırıl parıldıyordu. Zaman zaman, yerli bir köylü ve arabası, Nikaia kayıklarının bir vakitler şüphesiz seyrüsefer ettiği göle bakan Roma kapısından geçiyordu. Yöre çocukları, bana rehberlik hizmetlerini ve yıkılmış kilise molozları arasından topladıkları çiçekleri ve küçük mozaik parçalarını armağan olarak sunuyorlardı. Karşılığında hiçbir armağan kabul etmiyor, eğer bir şey alırlarsa, artık benim “dostum” olamayacaklarını ve bana bir daha hediye veremeyeceklerini ciddi bir tavırla anlatıyorlardı. Yabancı “kâfir”e gösterilen bu kadim misafirperverlik, Nikaia’yı meşhur etmiş bütün o çekişmelerin ardından hoş bir son söz gibi geldi bana. Nihayet barış ve iyi niyet hâkim olmuştu.
- TRABZON
Bir zamanların Trebizond’unun cazibesi, Dördüncü Haçlı Seferi’yle Konstantinopolis’in düşmesinden sonra Komnenos hanedanının kurduğu Trabzon İmparatorluğu devrine uzanır. Hanedan, Yunan tarihinin en uzun süre tahtta kalan hanedanı olarak, 257 yıl yaşadı. İmparatorluk, gerçekte güçsüz bir devletti; fakat iktidar zayıflığını, görkemle telâfi etmiş, sarayı ile meşhur olmuştu. XIV. yüzyılda bir Papa, mektuplarında “Trabzon İmparatoru Hazretleri”ne hitap etmekten zevk duyardı. İmparatorluk, güzellikleriyle meşhur prensesleriyle de şöhret bulmuştu; bunlar hem en önemli ihraç maddelerini, hem de diplomasi vasıtalarını teşkil ederlerdi; aralarında Müslümanlar da olmak üzere, potansiyel düşmanlarla evlendirilirlerdi. Bizans’ın yıkılmasından az önce, tarihçi ve diplomat Phrantzes, son Konstantinos için bir eş bulmak maksadıyla, büyük bir asker, soylu, keşiş ve müzisyen maiyetiyle, debdebeli bir şekilde Trabzon’a geldi. İmparatorluk, Konstantinopolis’in düşüşünü atlatarak, 1461 yılına kadar dayandı. Ne yazık ki, son hükümdarların, her zamanki gibi güzellikleriyle pazarlamaya çalıştıkları prensesler, Papaların ve Batılı hükümdarların hayal gücünü bu defa harekete geçiremedi; beklenen yardım gelmedi. Buna rağmen, Trebizond adının cazibesi, sayısız edebî imâlar ve hayaller içinde yaşamaya devam etti. Don Kişot, kendisini “hiç değilse Trabzon İmparatoru” sıfatıyla taçlandırılmış hayal eder. Napoléon’u Komnenosların soyundan sayan efsaneler bile türedi. XIX. yüzyıla gelindiğinde, hâlâ Trabzon tahtına göz diken birtakım sahte hak sahipleri vardı.
Şehir, Sinope’nin bir kolonisi olan Trapezus adıyla doğmuştu; kuruluşu, rivayete göre, M.Ö. 756 yılına, yani Byzantion’dan bir yüzyıl öncesine gider. Kayıtlara geçmiş ilk büyük hâdisesi, Xenophon ve Onbinler’in başına gelen, onların şehrin üst tarafındaki tepelerden “Deniz! Deniz!” diye haykırarak, nihayet yeniden Yunan dünyasına kavuşmalarını ilân ettikleri sahnedir. Yunan devrinde Trapezus, Karadeniz limanları arasında Sinope, Herakleia ve Amisos’un gerisinde kalmış, fakat görünüşe göre serbest ve müreffeh bir şehir olarak yaşamıştır. Mithridates Eupator’a karşı Roma’nın tarafında yer aldığı için, İmparatorluk devrinde bir serbest şehir sıfatıyla imtiyazlarını korumuştur. Hadrianus, şehir için bir rıhtım inşa ettirmişti; kalıntıları, daha geçtiğimiz yüzyılda bile görülebiliyordu. III. yüzyılda Gotlar tarafından tahrip edilmiş olmasına rağmen, şehir, Diocletianus devrinde şehitler yetiştirmek suretiyle Hristiyan tarihine iyi bir başlangıç yapmıştı. St. Andreas’ın burada İncil’i tebliğ ettiğine dair efsane geliştirilmiş, ayrıca şehri kurtarmak için gereken mucizeleri tekrar tekrar gerçekleştiren, vicdan sahibi bir koruyucu aziz, St. Eugenius bulunmuştu. İmparator Justinianus, şiddetli bir depremden sonra surları ve kamu binalarını yeniden inşa etmek suretiyle yardıma koşmuştu. Surlar, Malazgirt yenilgisinden sonra Selçuklulara karşı koyacak kadar sağlamdı.
Bizans devrinde Trabzon, imparatorluğun sıkıntılarından, bilhassa Arapların yükselişinden kâr sağlayan bir şehir oldu. Araplar Hint Okyanusu ticaretini ellerine geçirdiklerinde Trabzon, Ermenistan ve İran’la ve daha doğuda kalan memleketlerle yapılan kara ticaretinin başlıca limanı haline geldi. “Bütün tüccarlar buraya uğrar,” diye yazar bir Arap coğrafyacı; “bize gelen bütün Yunanî dokumalar, bütün işlemeli kumaşlar buradan geçer.” Moğollar da Bağdat’ı yıkmak suretiyle, Trabzon’a daha çok ticaret yöneltmişler, şehrin büyük servetine katkıda bulunmuşlardı. Doğu’ya giden Avrupalı elçiler, Trabzon’un saraylarının, kiliselerinin ve manastırlarının haşmetinden söz ederler. İran’da tahsil görüp Doğu’nun ilmini beraberlerinde getiren bilginler, Trabzon’u, bilhassa astronom ve matematikçileriyle tanınan bir ilmî merkez hâline getirmekte yardımcı oldular.
Bununla beraber, Trabzon İmparatorluğu’nun siyasî tarihi, pek iç açıcı değildir. Burada da, saray ihtilalleri ve iç savaşlar, kul köle fakat çalkantılı bir halkın eşlik ettiği patırtılar, Bizans’ın tanıdık hikâyesini tekrarlar; bunlara sık sık, Konstantinopolis’teki diğer Yunanlarla çıkan anlaşmazlıklar eşlik eder. İspanyol elçisi Clavijo, Trabzon’da, babayla oğul arasındaki çekişmeleri önlemek için, oğulu, babası sağken imparator yapma âdetinin bulunduğunu kaydeder. Bu uygulamanın tabii neticesi, çoğu zaman, oğulun muhalefet partisinin başına geçmesi veya babasını öldürmesiydi. Bu cinai temayülleri dengelemek için imparatorlar, tipik Bizans teolojisi merakını sonuna kadar geliştirmişlerdi. Son baba katillerinden İoannes IV, imanının doğruluğu bakımından, seçkin kilise adamlarının methine mazhar olmuştu. Tarihi romantik bir trajedi notasıyla kapatan ise, onun oğludur. Trabzon’u, iyi muamele görme vaadi karşılığında Fatih Mehmed’e teslim etmiş, fakat iki yıl sonra, oğullarıyla birlikte uydurma bir suçlamayla idam edilmiştir. Dul İmparatoriçe Helene, oğullarını ve kocasını elleriyle toprağa verdiği ve ondan sonra da kendisini çul’a sararak, bir kulübede ömrünü tükettiği rivayetiyle, efsanelere geçmiştir.
Fatih, Trabzon’un, özellikle “Altın Başlı Meryem” kilisesinin ihtişamından hakkıyla etkilenmiş olmasına rağmen, şehir de, bir bakıma bir kulübeye döndü. Önde gelen aileler, ya kaçmışlar yahut İstanbul’a sürülmüşler, geride yalnız bir ayak takımı kalmıştı. Bununla beraber şehrin tabii avantajları, Osmanlı idaresi altında, eski şehirlerin çoğundan daha iyi durumda kalmasına imkân verdi. Kanunî devrine kadar, kraliyet ailesinden prensler tarafından idare edildi; Yavuz Selim, buradan çıkıp cihan padişahı olmuş, Kanunî Süleyman’ın kendisi de burada doğmuştu. Bu yüzyıllar boyunca şehirden pek az söz edildi; zira Karadeniz, 1475’ten 1829’a kadar Avrupa gemilerine kapalı kalmıştı; ama ticareti, her şeye rağmen, sürüyordu. XX. yüzyılın başında bile, Avrupa ile Kuzey İran arasındaki transit ticaretin büyük kısmı, hâlâ Trabzon’dan kalkan deve kervanlarıyla yürütülmekteydi. Trabzon, o zamanlar, nüfus çoğunluğu itibariyle Yunanlıların yaşadığı, canlı bir şehirdi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında şehir, iki yıl süreyle Rusların eline geçti. Savaştan sonra, Yunanlı ahalisinin Kovulması ve onların elinden kalma anıtların çoğunun tahribi veya kendi haline bırakılması, buranın çehresini değiştirdi. Ticaret hacmi azaldı. Türkler, içerilerle demiryolu bağlantısı olan Samsun limanını (eski Amisos) geliştirmekle çok daha fazla ilgilendiler. Bugün Trabzon’da, pek az hareket ve eski ihtişamdan pek az iz vardır. Şehri yaran derin boğazlar boyunca uzanan ortaçağ surları, bir zamanların iç kalesini hatırlatır; eski köprüler ve dar, eğri sokaklarda çökmüş yapıların kalıntıları, manzaraya bir parça ressamîlik katar. Fakat Türk ahalisi, bu kadim sahnede, sanki geçici veya yabancı gibi görünür. Şehir, cazibeli adını bile kaybetmiş, Trebizond, kulağa hoş gelmeyen “Trabzon” şeklinde bozulmuştur. Artık, olsa olsa, Sancho Panza için bir krallık teşkil edebilir.
- KAYSERİ VE KAPPADOKYA
Ankara’nın güneyinde, Anadolu’nun iç kısmında yer alan ve zamanla Kappadokya diye anılır olan memleket, eski çağlarda bir eritme potası olmuş, iç bölgelerin geri kalmış yöreleri arasındaki yerini uzun süre muhafaza etmiş ve bugün de, başlıca, ilkel bir köylü diyarı olmaya devam etmektedir. Daha M.Ö. 2000 yıllarında, Alışar ve Kültepe’de olduğu gibi, isimsiz yerli halkın arasına Asurlu tacir kolonileri yerleşmişti. Hititler buranın kontrolünü ellerine geçirmiş, Phrygialılar buraya taşmış, Medler ve Persler kale ve hisarlar kurmuş, bazı Yunanlılar içeriye sızmışlardı. Strabon, dil ve âdet bakımından birbirinden farklı kalmış köy topluluklarının yan yana yaşadıklarından söz eder. O devirde tipik bir merkez, Comana kasabasıydı. Bir zamanlar bir Hitit krallığının (Kummanni) başkenti olan Comana, Enyo yahut Anaitis tapınağıyla meşhurdu; bu tanrıça, Ana Tanrıça Ma’nın bir başka tezahüründen ibaretti. Strabon’un zamanında mabedin, altı binden fazla serfe sahip olduğu ve hem kadın hem erkek çok sayıda “mukaddes” fahişe tarafından hizmet gördüğü bilinmektedir.
Helenistik devirde Kappadokya, feodal bir soylular sınıfına sahip bir krallık hâline geldi. Krallardan biri olan Ariarathes V, memleketi Helenleştirmek için ciddi bir gayret gösterdi. Pergamon’un Attalos hanedanıyla evlilik yoluyla akrabalık kurmuştu; Atina’da felsefe tahsil etti ve Atina vatandaşlığına geçti; kral olunca da âlimleri sarayına davet etti. Bununla beraber, kalıcı bir ilerleme sağlayamadı; zira Strabon, Kappadokya’da sadece iki gerçek şehir bulunduğunu söyler: Tyana ve Mazaka. Ariarathes’in saltanatından sonraki tarih, medeniyetin gelişmesini teşvik edecek mahiyette değildi.
Bir sonraki Ariarathes, Pontus’un büyük Mithridates’inin kız kardeşiyle evliydi; fakat imparatorluk iddiasındaki eniştesi, onun yerine bir kukla geçirmek için, kendisini suikastla ortadan kaldırttı. Romalılar, Mithridates’le mücadele edebilmek için Kappadokya’ya hürriyetini teklif ettiler. Soylular, cumhuriyet idaresinden ürkerek, yeniden bir kral ihsan olunmasını rica ettiler; bunun üzerine Roma Senatosu, içlerinden biri olan Ariobarzanes adlı birini seçti. Ariobarzanes Roma’ya sadık kaldı, ama bunun mükâfatını göremedi. Mithridates onu krallığından sürdü; Sulla onu tekrar tahta çıkardı, fakat Roma ordusu çekilip gidince Mithridates, onu yeniden tekmeleyip dışarı attı; böylece, Tigranes’in de krallığına saldırıp defalarca ayaklar altına aldığı bir top gibi, hep tekmelenen bir kral olarak kaldı. Talihsiz Ariobarzanes’in sikkeleri, kralın pürüzsüz yüzlü genç bir adamdan, kartal gagasını andıran Roma burunlu kırışık bir ihtiyara dönüşünü gösteren portreleriyle, krallığın boşluğuna dair bir nutku resimlendirir gibidir. Nihayet Pompeius, onu sadece yeniden tahta geçirmekle kalmayıp, hâkimiyet alanını genişleterek mükâfatlandırdı ve kısa süre sonra da oğlunu tahta çıkardı. Bir Roma müverrihi, yaşlı kralın tacı oğlunun başına koyarken duyduğu sevinci ve oğlun hüznünü hüzünlü bir dille anlatır. Oğul daha akıllıydı. O, ordusuz ve parasız hüküm süren bir tâbi kraldı. Cicero, nihayet Cassius’un yardım talebini reddettiği için idam ettirdiği bir sonraki Ariobarzanes’in perişan sefaletini tasvir eder. Markos Antonius’un, Archelaos adlı genç ve kabiliyetli bir adamı kral yapmasıyla daha iyi günler geldi; bu zat, Augustus’un inayetiyle elli yıl tahtta kalabildi. Fakat Augustus’un ölümüyle, onun da akıbeti hazin oldu. Seksen yaşındaki Archelaos, muhtemelen uydurma bir vatana ihanet suçlamasıyla yüzleşmek üzere Roma’ya çağrıldı ve orada utançtan ve yorgunluktan öldü. Bunun üzerine Roma, Kappadokya adıyla yeni bir eyalet kazanmış oldu.
Önemli şehirlerinden Tyana’yla, doğum yeri Apollonios vesilesiyle daha önce karşılaşmıştık. Kilikya Kapıları üzerinden geçen yol üzerinde, çok eski bir şehir olup, bir zamanlar bir Hitit krallığının başkentiydi; Semiramis tümseklerinden birine sahipti, Kral Midas’ı tanımıştı (burada bulunan bir kitabe ona aittir) ve Pers devrinde de zenginliğini korumuştu. Mazaka tarihe daha geç girmiştir. Eski çağ etimologları, adını Kappadokyalıların efsanevî ceddi Meschus yahut Mosoch’tan çıkarıyorlardı; modern etimologlar ise, ismi, daha yerinde bir şekilde, Avesta dilindeki maza (büyük) kelimesiyle Sanskritçe aka ekini birleştiren melez bir kelime saymayı tercih ederler. Kappadokya krallarının burayı başşehir yapmalarıyla, Mazaka Tyana’yı geride bırakmaya başladı. Kralların talihsizlikleri yüzünden mağdur oldu; bir defasında, Tigranes, ahalisini yeni başşehrine sürmüştü, fakat Archelaos devrinde refaha kavuştu. Romalılara şükran ifadesi olarak şehrin adını Caesarea diye değiştirdi; bu ad, bugün de Türkçe şekliyle, Kayseri olarak yaşıyor. Caesarea, sadece Doğu yolunun ana menzillerinden biri olmakla kalmayıp, Kappadokya’nın ürünlerinin ticareti sayesinde de gelişti: Pers çağlarından beri meşhur olan at ve sığırları, kırmızı aşı boyası, alçıtaşı, billur, oniks, talk gibi mineralleri ve bilhassa Toros Dağları’nın gümüş ve kurşunu. Böylece Caesarea, imparatorluğun başlıca darphanelerinden biri hâline geldi. Herhangi bir efsane yahut kahramanlık hikâyesiyle kutsanmamış olmakla birlikte, bölgeye hâkim olan ve tek başına yükseldiği için ufka hâkimiyet sağlayan, karla örtülü Argaeus Dağı’ndan bir nevi manevi hâle devralmıştır; bu dağ, Ermenistan haricinde çevrenin en yüksek dağıdır. Küçük Asya’daki tek faal yanardağ olarak, ateş püskürten canavar Typhon’un meskeni sayıldı.
Caesarea ile Iconium arasında, yarı yolda bir vahada bulunan Garsaura isimli eski bir kasabanın yerinde, Archelaos, Archelaiis adını verdiği yeni bir şehir kurdu; bu şehir zamanla önemli bir merkez hâline gelerek bugüne, Aksaray adıyla geldi. (Uçaktan bakılınca, uçsuz bucaksız, tozlu Anadolu ovasının ortasında bir salata kâsesi gibi görünür.) Bununla beraber, Kappadokya, Bizans çağlarına gelinceye kadar tarihte ciddî bir yer işgal etmeye başlamamıştır. Caesarea, bu dönemi, “Apostat” lakaplı Julianus’un gazabını üstüne çekerek karşılamıştı: Zeus ve Apollon’la bir tutulmuş tanrılara ait büyük tapınakların yıkılması pahasına o derece Hristiyanlaşmıştı ki, Julianus, şehri imparatorluk şehirleri listesinden sildi. Derken, Kappadokya, birden ve garip bir şekilde, tarihinin en mümtaz şahsiyetlerini dünyaya getirdi: Ortodoks Kilisesi’nin Babaları sayılan, Aziz Basileios (Basil) ve Nyssa ile Nazianzos’un Gregorios’ları. Teolog olarak, böyle şahsiyetlerin, Helen kültürünün ancak ince bir kabuğuyla kaplanmış bir memleketten çıkması, beklenmedik bir hâdise sayılmalıdır. Daha beklenebilir tipler, muhtemelen bu sıralarda, Ürgüp’te olduğu gibi çorak arazinin kayalık duvarlarına ve peri bacalarına sığınmaya başlayan “mağara adamı” Hristiyanlardı.
Bizans İmparatorluğu devrinde Kappadokya, stratejik yolları bakımından önem kazandı. Iustinianus, Caesarea’nın surlarını yeniden tahkim etti ve şehre bir garnizon yerleştirdi. Caesarea ile Ankyra arasında kalan Mokesos adlı küçük kasabada, güçlü bir şekilde tahkim edilmiş bir şehir vücuda getirdi; buraya birçok kilise, hamam ve sair kamu binası kazandırdı ve şehrin adını Justinianopolis olarak değiştirdi; bugün burası Kırşehir’dir. Kappadokya da, buna karşılık imparatorluğa, pek çok kumandan ve idareci kazandırdı. Ne yazık ki Caesarea, bunlardan biri olan Kappadokyalı Ioannes’i (John the Cappadocian) İmparatorluğa vermiştir: mütevazı bir aileden gelmiş olup, Iustinianus’un praefectus praetorio’luğuna kadar yükselen bu şahıs, imparatorun büyük imar ve sefer teşebbüslerini finanse etmiş, fakat parayı o kadar keyfi, prensipsiz ve acımasız yollarla toplamıştır ki, imparatorluğu neredeyse iflasa sürükleyerek, Iustinianus’un iftihar ettiği eserlerin büyük kısmını boşa çıkarmıştır; nihayet, rahipliğe zorlanarak gözden düşmüştür. Daha asil Phokas ailesi, aralarında Kilikya, Kıbrıs ve Antakya’yı Araplardan geri alan İmparator Nikephoros Phokas’ın da bulunduğu büyük kumandanlar yetiştirmiştir; fakat aynı aile, Caesarea’da kendisini imparator ilân edecek kadar ileri giden isyancılar da çıkarmıştır. Son olarak Kappadokya, Malazgirt’te felâketle karşılaşan, cesur fakat talihsiz İmparator Romanos IV’ü doğurmuştur.
Onun Selçuklular karşısında uğradığı yenilgiden sonra bütün bölge, bir hamlede ve kesin olarak onların eline geçti. Türkler, bölgenin eski halkıyla kaynaştılar. Kappadokya Babaları’nın memleketinden Hristiyanlığın silinmiş olması, ilk bakışta göründüğü kadar şaşırtıcı sayılmamalıdır; zira bütün o mağara sakinlerini doğuran dindarlık, İslâm’ın zahidane mizacına kolayca çekilebilirdi. Bir başka sebep de, Caesarea’nın, Archelais–Aksaray’ın ve Justinianopolis–Kırşehir’in, Selçuk idaresi altında refaha kavuşmuş olmaları olabilir. Bununla beraber, Kırşehir’deki bir mezar taşında, bir bey, şu ibretli kitabe ile adeta geleceği haber vermiştir: “Bil ki dünya boş bir yerdir.” Osmanlı devrinde Kappadokya, yeniden sönük bir eyalet hâline döndü. Artık ne hayvan sürüleriyle, ne de zikre değer başka bir şeyle tanınıyordu. Caesarea önemli bir şehir olarak kalmakla birlikte kasvetli bir yerdi; diğer şehirler, taşra kasabalarına dönüşmüştü. Bunların akıbeti pek de hüzünlü sayılmazdı; çünkü hiçbirinin gerçekten parlak bir geçmişi olmamıştı. Kappadokya, hiçbir zaman Yunan polis’ini tanımamış, zengin bir kültür geliştirmemişti.
Kayseri, bugün pek de insanın içine işleyen bir şehir değildir. Fakat Argaeus Dağı’nın heybetli gölgesi altında, yüzyıllar boyunca burada yaşamış birçok kavim, geride, şehre yaşlı bir hava veren kâfi miktarda kalıntı bırakmıştır. Başlıca caddelerin arkasından ve ara sokakları keserek geçen Roma ve Bizans sur parçaları hâlâ ayaktadır. Şehrin ortasındaki iyi korunmuş bir Selçuklu kalesi, bugün bir çarşı tarafından kullanılmaktadır. Yakınında, alışıldığı üzere zarif istalaktit yontularla bezenmiş bir taçkapıya sahip, olağanüstü genişlikte ve sütunlu bir Selçuklu camii, Kappadokya’nın yüksek dinî geleneğine lâyık bir mâbed olarak yükselir. Bitişiğindeki eski medrese bahçesinde yer alan küçük yerel müze, iyi cins Hitit aslanlarının da dâhil olduğu, küçük ama temsil kabiliyeti yüksek bir koleksiyon sergiler. Helenistik devre ait hemen hiçbir eser yoktur. Heykeller arasında, üslûp bakımından Hitit sonrası, fakat şüphesiz Hitit öncesi bir soyun maznun temsilcisi olan tuhaf, kaba bir tanrıça figürü vardır; bu, insanın içini karartan bir tapınma nesnesi ve Kappadokya’nın düşük dinî geleneğinin bir hatırlatıcısıdır.
Bütün bunlara halkın gösterdiği ilgi pek azdır. Caesarea nasıl bir ticaret merkezi olmaktan başka bir önem taşımamışsa, Kayseri de, bugün, başlıca, modern dokuma fabrikalarıyla övünmektedir.
- TURİSTLERE BAZI TAVSİYELER
Türkiye için günün şartlarına uygun bir Baedeker mevcut değildir ve görünüşe bakılırsa uzun zaman da olmayacaktır. Seyahat şartları son yıllarda büyük değişikliklere uğramıştır. Bugün ulaşılamayan bir yere, bir iki yıl içinde kolayca gidilebilir; şu anda yalnız iptidai bir oteli bulunan bir kasabada, kısa zamanda, üstelik banyolu, yeni bir otel açılabilir. Bu sebeple burada sadece genel mahiyette bazı bilgiler eklemekle yetiniyorum; ayrıca ihmal etmek zorunda kaldığım nice eski şehirlerden sadece birkaçına selâmen bir selâm gönderiyorum.
Türkiye’de, birkaç büyük şehir dışında, hemen hiç birinci sınıf otel veya lokanta yoktur; barlar veya kafeler gibi konforlar da beklenmemelidir. Daha küçük şehirlerde ve kasabalarda seyahat eden kimse, en iyi, en yeni oteli, yani en yeni yapılmış olanı, en yeni (en yeni) oteli sormakta isabet eder; fakat sonra da modern rahatlıklar veya kolaylıklar, hele özel banyo beklememelidir. Çoğu zaman kendini, halısız, çıplak bir odada, bir yatak, bir sandalye, birkaç elbise askısı ve — daima — bir çift terlikten başka eşya bulunmayan bir yerde kalırken bulacaktır. Bununla beraber kalacak yeri çok ucuza mâl olur ve hizmet, basit olduğu kadar samimidir de. Bu gibi yerler, aslında yeni sayılabilecek otellerden daha hoş olabilir. Daha süslü odalarda, içi boş, kirli bir sürahi veya çalışmayan bir elektrik ampulü, göze çarpan manzaralar arasındadır. Türkler, genel olarak nazik, fakat pek de becerikli olmayan otelciler sayılmalıdır. Öte yandan gezgin, pek temiz sayılmayacak lokantalarda bile iyi yemek yiyeceğinden emin olabilir. Ona, büyük bir tabak dolusu kürdanın hemen masaya getirilmesi gibi, iştah açıcı olduğu kadar sevimli sayılabilecek özel dikkatler gösterilir. Büyük şehirlerden, daha Avrupai usullerin hâkim olduğu merkezlerden gelen bir kimse, bu taşra havasında, bahşiş düşüncesinden hemen hemen asla kaynaklanmayan bir memnun etme gayretini hemen her zaman hissedecektir. Modern bir banyo konforu gibi lükslerin yokluğuna hayıflanacak olursa, Osmanlı devrinde seyyahların hangi şartlara katlanmak zorunda kaldıklarını okuyarak kendisini teselli edebilir. Yine her zaman, İstanbul, Ankara ve Bursa’daki gerçekten modern, pahalı otellere geri dönme imkânı vardır.
Şehirlerin çoğu artık otobüsle birbirine bağlanmıştır; fakat taşrada bu otobüsler, çoğu zaman eski, kalabalık ve rahatsızdır. Türkiye’nin kendine özgü güzel bir icadı olan dolmuş sayesinde çok daha hızlı ve zevkli yolculuk yapılabilir: belli bir varış yeri olan bir taksi, içine yolcular doluncaya (dolmuş oluncaya) kadar bekler; her yolcu sabit ve mütevazı bir ücret öder. Bundan da daha hoş olan, Türk trenidir. Avrupa tipi kompartımanlı vagonlardan oluşur; her camında “dışarı sarkmak yasaktır” yazılı olmasına rağmen, yolcuların çoğu, başlarını camdan uzatarak yolculuk ederler. Zamanında hareket etmeyi yeni öğrenmektedir; fakat yine de, çoğunlukla ağır ağır ilerleyen, istasyonlarda oyalanan, hiçbir “etkin” demiryolu idaresinin izin vermeyeceği küçük köylerde duran, bu yüzden varacakları yere aceleyle ulaşmak isteyen yabancıları sinirlendirirken, memleket manzarasını seyretmek arzusunda olanları memnun eden, gayri resmî bir vasıta olma özelliğini korur. (İstanbul–Ankara arasında çalışan yeni motorlu ekspres, yolculuğu birkaç saat kısaltmıştır ve daha da kısaltabilir — ne var ki tren, makinist defterinin istasyon şefi tarafından imzalanması veya bunun tersi için her köy istasyonunda durur. Sebebi hemen tahmin ettim: bu, makinistin tarifeye riayet edip etmediğini denetlemek için konulmuş bir “kontrol” sistemiydi.) Ve geçen manzara, modernleşmemiş, reklâm panolarıyla kirlenmemiş, sanayiyle lekelenmemiş haliyle, daima ilgi çekicidir; çoğu kez de göz kamaştırıcı bir güzellik arz eder.
En güzeli, Türk vapurudur. İstanbul’da, çevik küçük motorlar, Boğaziçi’nde beklenmedik bir hız ve güvenilirlikle işler. Nispeten yeni vapurlar, İzmir’e gece seferleri, Karadeniz’e süratli seferler yaparlar. Fakat acele etmeyen ve ince eleyip sık dokumayanlar için, en keyifli seyahat vasıtası, kıyı vapurlarıdır; Joseph Conrad devrinden kalma, eski, ağır hareket eden tekneler; döşemeleri hiçbir şekilde gösterişli olmayan, fakat yeterince rahat ve en güler yüzlü zabitler tarafından idare edilen gemiler. Alt güvertede, köylüler ve onların sandıkları, yaygıları ve hayvanlarıyla dolup taşan, canlı ve renkli bir “güverte sınıfı” hayatı vardır. Vapurların uğradıkları limanlardaki hareketlilik, iptidai yükleme imkânları ve iskele yokluğuyla daha da canlanır. Vapur, yükünü, hayvanlarını ve yolcularını, mavnalar ve yalpalanan kayıklar üzerinden alır; bu sırada kulak tırmalayıcı bir şamata, neşeli bir koşuşturma ve kargaşa hüküm sürer. İşlemler genellikle saatler aldığından, karaya çıkıp kasabada kısa bir gezinti yapmaya zaman kalır. Bu kasabalar, hemen daima, eski bir şehrin yeridir.
Popüler güzergâhlardan biri, Karadeniz kıyısı boyunca, İstanbul’dan Hopa’ya kadar olan seferdir. Buralarda, bol yağış sebebiyle, manzara hem muhteşem, hem de gür bir yeşillik içindedir. Kıyıya keskin meyillerle inen dağlar, sık ormanlarla kaplıdır ve batı kıyılarındaki tepelerden çok daha yumuşak çizgilere sahiptir; ormanları ve vadileri, en koyudan en parlak tonlara kadar bütün yeşil nüanslarını sunan zengin bir etüd teşkil eder. Vapurların uğradıkları limanlar, yük durumuna göre seferden sefere değişirse de, genellikle İnebolu (Abonutichus), Samsun (Amisos), Ordu (Kotyora), Giresun (Cerasus–Kerasos), Trabzon (Trapezus–Trebizond) ve Rize’yi içine alır. Eski Paphlagonia’daki İnebolu, Milli Mücadele sırasında Atatürk’e ulaştırılan cephane ve malzemenin, köylü sırtlarında dağlardan aşırtılarak içeri sokulduğu başlıca giriş kapısıydı. Samsun, bugün sahilin başlıca Türk limanı olarak hızla gelişmekte, belki geçmişte sahip olduğu karakteri veya az çok belli belirsiz eski ihtişam izlerini kaybetmekte, fakat çevresi yine de saygı uyandırıcı hüviyetini korumaktadır. Arkasındaki geniş düzlüklerde, Hitit devrine kadar uzanan büyük höyükler yükselir; kıyı boyunca uzanan geniş ovalar, efsanevî Amazonların yurduydu. Bir başka sıradan kasaba manzarası sunan Giresun–Cerasus’un, güzel tabiat içindeki yeri de, ancak hafızadaki hatıralarla süslenebilir. Eski akropolünün yerinde yükselen ortaçağ surlarının temelinde, buranın Xenophon ve Onbinler’i ağırladığını, Roma kumandanı Lucullus’un ilk kirazları buradan Avrupa’ya götürdüğünü hatırlatacak kalıntılar görülebilir. Trabzon’dan sonra, daha önce tasvir etmiş olduğumuz Yunan dünyası yavaş yavaş sönükleşir. Kolkhislilerin yurdunda yer alan Rize, artık bir çay merkezi olarak oldukça müreffeh olmakla birlikte, kayda değer bir eski eser barındırmaz. Hopa köyünde, seferin bittiği yerde, uzakta, belli belirsiz bir şekilde göze çarpan Batum’un bacalarından başka, seyredilecek pek bir şey yoktur. Buralarda da, her zamanki gibi, güçlü Türk, Sovyet Rusya’nın adeta “arka bahçesinde” oluşundan pek rahatsız görünmemektedir.
Daha az gösterişli, fakat eski diyarları sevenler için daha büyüleyici olan başka bir yolculuk da, İzmir’e giden yavaş vapur seferidir; marifetleri hâlâ şaşırtıcı olan yaşlı bir vapur, Marmara Denizi’ni boydan boya geçerek Gelibolu’ya (Callipolis–Gallipoli), oradan Çanakkale Boğazı’na, Troas’ın etrafından dolaşarak, Sappho’nun adası Lesbos boyunca, Aiolis kıyılarını takip ederek İzmir Körfezi’ne kadar uzanan bir sefer yapar; yol boyunca bir düzine küçük kasaba ve köye uğrar. Çanakkale Boğazı, Boğaziçi’nden daha az güzel olmakla birlikte, tarihî hatıralar bakımından onun kadar zengindir. Kıyılarında, Kral Xerxes’in köprü kurduğu Lampsakos, Abydos ve Sestos gibi eski şehirlerin yerleri vardır; Çanakkale ve onun ortaçağ kalelerinden sonra Dardanos höyüğü, içeride ise Troia höyüğü göze çarpar. (Köprüde nöbetçi olan zabit, bu yerleri deniz haritası üzerinde göstermeye daima heveslidir.) Vapur, bir uğrak yeri olarak Bozcaada’ya, eski Tenedos adasına da girer; burada eski bir kale, Achaialıların Tahta At’ı Troya’ya gönderirken gizlendiği yeri hatırlatabilir. Assos (bugünkü Behram), Troas’ın batı ucuna yakın bir yerde bulunur; Homeros’la doğrudan bağı olmamakla beraber, Küçük Asya’daki en eski Yunan harabelerini barındırır; Aristoteles burada ilk defa bir okul kurmuş ve kendine bir eş bulmuştur. Troas’ın güney kıyıları boyunca, vapur, Gargara, Antandros ve Adramyttion (Edremit) gibi eski şehirlerin yer aldığı köylere uğradıkça, İda Dağı ufukta görünmeye başlar ve Homeros hatıraları canlanır; Edremit ovası, belki de, Achilles’in akınlar yaptığı Thebe ovasıydı.
Vapur, körfezi dönerken İda Dağı hâlâ görünürken, bir zeytinyağı merkezi olan Ayvalık’a yanaşır; ne var ki, burası, pek daha az romantik olan başka bir harbi hatırlatır. Ayvalık ve çevresinde, harap hâlde bulunan surlar, kiliseler ve manastırlar, geçen yüzyılda bütünüyle Rumlardan müteşekkil, müreffeh bir şehrin kalıntılarıdır. Bugün, bütünüyle Türk olan bir şehir halinde, parlak renklere boyanmış ama pek akılda kalıcı olmayan bir manzara arz eder. Buradan ayrılırken vapur, artık Yunanistan’a ait olan Lesbos adasındaki, çok daha ilginç görünen Midilli şehrinin önünden geçer; burada eski kaleler, manastırlar, bir zamanların tapınaklarını hatırlatan siluetler seçilebilir, fakat vapur uğramaz. Türk ve Yunan balıkçı tekneleri, dar kanalda, dikkatle kendi taraflarında kalır; vapur da rotasına aynı dikkatle riayet eder. En dost canlısı Türk zabitleri bile, böyle anlarda belli belirsiz bir gerilim işareti gösterirler.
Bu tür tatsızlıklar, İstanbul’dan İskenderun’a kadar yapılan en unutulmaz kıyı seferinin cazibesini az da olsa gölgeler. Vapur, Sakız, Sisam ve Kos adalarına çok yakın bir rota izler, fakat buralara da uğramaz; bu adalar da Yunanistan’a aittir. Ancak bu mesafeden, kale, manastır, eski tapınak izleri taşıyan şehirlerin siluetleri, dürbünle seçilebilir; Sisamlıların, Herodotos’u ve Yunan dünyasını hayran bırakarak, iki tepe arasında açtıkları ve hâlâ varlığını sürdüren bir mil uzunluğundaki tünel, sadece uzaktan seyredilebilir. Daha uzakta, Vahiy kitabının yazarı Yuhanna’nın sürgün yeri olan Patmos ve onun parıldayan sur ve kuleleriyle Rodos adası seçilir. Yunan adalarının sonuncusu olan Megiste veya Kastellorizo ise, hazin bir dipnot ekler. Burada, bitki örtüsünden hemen hemen mahrum, neredeyse çorak görünen bu küçük kara parçası yüzünden, son dünya savaşında kan döküldü. Değeri, esasen bir denizaltı üssü olma ihtimalinden ibaretti.
Fakat bunlar sadece dipnottur. Vapur, yeniden Marmara Denizi’ni ve Çanakkale Boğazı’nı geçerek Troya’nın yanından süzülür; şimdi, sakin ve mavi bir denizde, parlak bir gökyüzünün altında, Anadolu’nun bütün batı kıyısı boyunca ağır ağır ilerler — büyüleyici güzellikte bir ülke ve antik tarihin bir taslağı. İzmir’de verilecek bir günlük mola, eski Smyrna’yı dolaşmaya veya Efes yahut Pergamon’a bir yan gezi yapmaya imkân verir. İzmir’den ayrıldıktan sonra vapur, İyonya kıyılarını takip eder, Panionion’un bir zamanlar toplandığı Mykale Dağı ile Sisam adası arasındaki dar boğazdan geçer ve Maiandros (Menderes) nehrinin ağzının önünden süzülür. Böylece İyonya geride bırakılır; vapur, daha az tanınmış küçük şehirlerin bulunduğu, çetin Karialı kıyılara gelir; Halikarnassos–Bodrum limanına girinceye kadar, sahilde pek az kayda değer şehir görülür; burası, Herodotos’un doğum yeridir. Yolculuk, sonra dağlık Likya kıyıları boyunca, Xanthos nehrinin ağzını geçerek Antalya’ya (Attaleia), oradan, arkası heybetli dağlarla çevrili Pamfilya ovası boyunca, muhteşem bir Selçuk kalesine sahip Alanya’ya kadar sürer; vapur, sarp ve kayalık Kilikya Trakheia kıyılarını dolanarak Mersin önlerine gelir; buradan itibaren zengin Kilikya ovası, Toros Dağları’na ve Kilikya Kapıları’na doğru kabarır; vapur, Tarsus ve Adana önlerinden geçerek, İskender’in Pers İmparatoru Dareios’u mağlup ettiği yerin yakınındaki İskenderun (İskenderiye–İskenderun) limanına ulaşır. Buradan, başka bir tarihî geçitten geçerek dağ aşılmak suretiyle, Antakya’ya — Antakya–Antioch’a — gitmek için bir dolmuşa binilebilir.
Uğrak iskeleler arasında, Halikarnassos–Bodrum, belki de, pek sağlıklı sayılmayacak da olsa, insanı en fazla düşündüren yerdir. XIX. yüzyılda seyyahların tasvir ettiği, uzun sütun sıralı, güzel bir Dor mabedi artık yoktur. Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan meşhur Mausoleion çoktan yok olmuştur. Kalıntılarının büyük bölümü, XIV. yüzyılın başında Rodos Şövalyeleri tarafından inşa edilen bir liman kalesine taşınmıştır. Rönesans devri bir kronikçi, şövalyelerin eseri hâlâ ayakta bulduklarının hikâyesini nakleder: “Yakından hayran hayran seyrettikleri ve eserinin benzersizliğini hayal güçlerinde tarttıkları bu yapıyı, nihayet, tıpkı diğer taşlar gibi, yıkıp parçaladılar ve kırdılar” — böylece, Dor ve Roma devri taşları da kalelerinin inşasında kullanmışlardı. Kalenin duvarlarına işledikleri armalar yanında, bilhassa Osmanlılar’ın ilerleyişi sırasında, 1500 yılına doğru, çok sayıda dua metni de oymuşlardı. İnsanın, bu duvarların ardında, Tanrının yardımına güvenerek ve “Yedi Harika”dan birinin taşlarından yapılmış burçların korumasına sığınarak kahramanca bir müdafaa yaptıklarını hayal etmeye gönlü razı olur; ne var ki gerçekte, Kanunî Sultan Süleyman’a hiçbir mukavemet göstermediler. Kaledeki taşlar öylesine sağlam işlenmişti ki, Türkler’in bir kalesi olarak, geçtiğimiz yüzyıla kadar ayakta kalmış, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız donanmasının bombardımanına bile dayanmıştır. (Bu kale, tali bir vak’ada, Osmanlı zihniyetine dair ilginç bir misal de sunar: Cisternlerinden birinde bir asker boğulunca, garnizon, adamı çekip çıkarmak zahmetine katlanmak yerine, sarnıcı kullanmaktan vazgeçmiştir.) Bugün kale, hâlâ, insanın bulmayı ümit edebileceği en sağlam ve en etkileyici eski kalelerden biridir.
Marmaris’ten, kıyı boyunca daha ilerideki bir limandan, Süleyman ilk gerçek fethini, Rodos adasını almak üzere denize açılmıştı. Yunan dünyasında Marmaris, hiçbir şöhreti olmayan küçük bir kasaba olan Physcus adıyla bilinirdi; oysa mevkii öylesine şahane idi ki, insan niçin böyle kaldığını düşünmeden edemez. Bir fiyordun ucunda, modern bir donanmayı barındırmaya yetecek genişlikte, dağ gölgeleriyle örtülü bir havzada yer alır— nitekim barındırmıştır da. Fakat bu seyahat notu sonsuza kadar sürebilir ve ben, bir turistin adını bile işitmemiş olabileceği bölgelerin tarihî zenginliklerine son bir örnek olmak üzere, Antalya’da duracağım. Alçak, eski surlarla çevrili bir yarın üzerinde yer alan Antalya, epey ilgi çekici bir şehirdir; eski eserleri arasında, İmparator Hadrianus’un sayısız eserlerinden biri olan, üç kemerli bir kapı da vardır; fakat her şeyden önce, yakın çevredeki daha ilgi çekici mevkilere yapılacak geziler için elverişli bir merkez vazifesi görür: o günlerinde büyük bir şehir olmakla beraber bugün pek az bilinen Side; Aziz Paulus’un vaaz ettiği için daha çok tanınan Perge; geniş Hellenistik harabeleri bulunan Sillyum; büyük Roma tiyatrolarının en iyi korunmuş örneklerinden birine sahip Aspendus; ve eğer insan bir dağa tırmanmayı göze alırsa, Büyük İskender’i bile durdurabilmiş bir istihkâm olan, en gösterişli şehir— Termessos. Antalya bugün bu bölgede önemli sayılabilecek büyüklükteki tek kasabadır.
Bitirirken, hem güçlükleri hem de Türkiye’de seyahatin zevklerini özetleyebilecek, ve ayrıca beni çok eskiden başladığım yere, Dinar’a geri götürecek bir fıkra ile, aynı gayriresmî üslubu sürdüreceğim. Karım ve ben, Dinar’dan on mil kadar uzakta bir istasyona akşamüzeri varması gereken bir trende (bir saat gecikmeli olarak) gidiyorduk. Kondüktör, endişeli bir yüz ifadesiyle zaman zaman kompartımanımıza bakıyor, biraz sonra da kaygısını açıkça anlatmak için Fransızca bilen bir öğretmeni getirdi: kavşakta ne otel vardı, ne de köy; o akşam oradan Dinar’a giden ne tren ne de otobüs bulunuyordu. Diğer yolcular da problemi görüşmek üzere kompartımana geldiler. Kavşağa varışta, hepsi makinist ve istasyon şefiyle birlikte istişareye girişti; bunlar, epey zahmet ve gecikmeden sonra, Dinar’a bir telefon ederek bizim için bir taksi çağırmayı başardılar. Tren, taksi gelinceye kadar bekledi. Bütün topluluk bu defa da şoförden, teklif ettiği gayet makul ücreti indirmesini rica etti; kendisine Amerikalı misafirler olduğumuzu hatırlatıyorlardı. Şoför sadece razı olmakla kalmadı, daha da ileri gitti. Bizi Dinar’da bir otele götürdükten sonra bir lokantaya götürmek üzere bekledi, sonra da tekrar bizi alıp otele bıraktı; bütün bunlar karşılığında para almayı reddetti. Otel tipik şekilde iptidaiydi ve yine tipik olarak Palos adını taşıyordu. Sade döşenmiş odamızda— çalışmayan bir şey olmalıydı elbet— bir şeyler, bana bir hafta önce geceleyin vardığımız Alanya’daki oteli hatırlattı. Oraya vardığımızda, nöbetçi olmadığı için içeri girmekte güçlük çekmiştik. Nihayet uykulu otelci çıkageldi ve bizi, üzerinde bir elektrik sayacı bulunan karanlık bir koridordan geçirdi. Sayacın üstünde, Walt Disney kuşlarına benzemeye çalışan üç yavru kırlangıcın yan yana dizildiği bir yuva vardı.
Nedense o yavru kırlangıçlar hep aklımdan çıkmadı— galiba onları Türk tımarhanesinin sembolleri olarak düşünüyorum. Fakat hem onları hem de Türkleri sevgiyle hatırlarım. Hemen hemen, hayat mucizesi ve muammasının kutlu yönünün, tarihin can sıkıntısı ve dehşetini kabullenmemize yardım eden sadeliklerin, ve ihtişamını idrak etmemizi sağlayan sadeliklerin sembolleri olarak da kullanılabilirler.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Anadolu’nun Unutulmuş Krallıkları | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER