Sinemanın Tek Daveti

Sinemanın Tek Daveti: Grup Seks

Merhabalar. Bu analizimizde kaynak metnimize dayanarak sinemanın gizli mantığına dair oldukça sarsıcı, hatta radikal bir teoriyi masaya yatırıyoruz. Bu teoriye göre aslında bugüne dek izlediğiniz her filmin size yaptığı tek ve çok daha ilkel bir davet var. Gelin şimdi bu kışkırtıcı fikrin derinliklerine birlikte inelim. Her şey aslında bu basit ama bir o kadar da radikal soruyla başlıyor: Ya her, yani türü ne olursa olsun, dönemi ne olursa olsun, aslında temelde aynı emri yerine getiriyorsa? Kaynağımıza göre sinemanın adeta DNA’sına kodlanmış tek ve asla değişmeyen bir buyruk mevcut. İşte biz de şimdi o buyruğun ne olduğunu adım adım keşfedeceğiz.

Bu teoriyi tam olarak anlayabilmemizin anahtarı aslında çoğumuzun bildiği o meşhur hikaye anlatma kuralında saklı. Kaynak metnimiz bu çok bilinen kuralı alıyor ve kelimenin tam anlamıyla tersyüz ediyor. Çoğumuz Çehov’un silahı ilkesini bir yerlerden duymuşuzdur, değil mi? Genelde bize anlatısal verimlilik olarak öğretilir. Yani “Hikayeye gereksiz detaylar sokma, gösterdiğin her şeyin mutlaka bir amaca hizmet etmesi gerekir.” denir. Kulağı oldukça basit ve mantıklı geliyor. Ve işte teorinin ilk büyük hamlesi tam da burada geliyor. Kaynağımıza göre Çehov’un bu meşhur kuralının ekonomiyle, verimlilikle falan hiçbir ilgisi yok. Bu bir tavsiye değil, bu mutlak bir emir. Diyor ki: “Sahnede gördüğün her bir şey, bir başka şeyle zorunlu olarak, kaçınılmaz olarak bağlantı kurmalıdır.” İşte bu yeniden yorumlama birazdan anlatacağımız her şeyin temelini oluşturuyor.

Peki bu bahsettiğimiz zorunlu bağlantı tam olarak nasıl işliyor? İşte kaynak metin bütün sinemaya uyguladığı çok güçlü bir metafor sunuyor bize: fiş ve soket mantığı. Teori bu mantığı bakın şöyle basitleştiriyor. Anlatıda dikkatimizi çeken, öne çıkan her şeye bir fiş diyelim. Bu bir nesne olabilir, bir karakter, geçmişten gelen bir travma, çözüm bekleyen herhangi bir şey. Soketse o fişin anlam kazandığı, gerilimi ortadan kaldıran nihai yerdir. Ve sinemanın en temel, en acımasız emri de şudur: Hiçbir fiş boşta kalamaz. Her fiş ama her fiş mutlaka bir sokete bağlanacaktır.

Ve işte bu basit gibi görünen yapısal fikir aslında sadece iyi hikaye anlatımıyla ilgili bir durum değil. Hayır. Kaynak metin bunun çok daha derin, çok daha evrensel ve dürüst olmak gerekirse şok edici bir amaca hizmet ettiğini iddia ediyor. Yani sinemanın nihai amacına. Ve şimdi işte teorinin en cüretkar, en sarsıcı merkezine gelmiş bulunuyoruz. Bu fiş–soket mantığı neden var ve klasik filmlere nasıl bu kadar acımasızca uygulanıyor? Gelin görelim.

Evet, aynen böyle. Kaynak metnin son derece kışkırtıcı bir şekilde tekrar tekrar vurguladığı temel tez bu. Teoriye göre sinemadaki her zorunlu bağlantı, yani her fişin bir sokete takılması nihayetinde tek bir ilkel emri yerine getirir ve bu emir sinemanın tek ve gizli davetini oluşturur: Her şeyin birbiriyle çiftleştiği devasa bir organizasyon. Bu slayt teorinin pratikte nasıl işlediğini çok net gösteriyor. Mesela Metropolis filmindeki o büyük sınıf mücadelesi, teknoloji eleştirisi… Aslında hepsi kadının hangi versiyonu erkek arzusunun nihai soketi olacak sorusunu gizleyen bir dekordan ibaret. Ya da Casablanca. O unutulmaz antifaşist fedakarlık, aslında Ilsa’nın hangi erkeğe ait olacağını belirleyen nihai soketten başka hiçbir şey değil.

Ve bu durum sadece bu iki klasik filmle sınırlı değil. Teoriye göre bu temel kalıp her türde, her dönemde adeta aptalca bir lüzum gibi kendini durmadan tekrar ediyor. Gelin birkaç çarpıcı örneğe daha hızlıca bakalım. Yurttaş Kane için ne deriz? Amerikan rüyasının çöküşü, güç zehirlenmesi. Ama bu teoriye göre Kane’in gücü ve trajedisi sahip olduğu ve biriktirdiği eşleri, yani kaynağın tabiriyle karı stoğu üzerinden ölçülür. Peki ya Baba filmindeki o karmaşık onur ve sadakat kodları? Onlar da aslında ailenin kadınlarının hangi erkeğin kontrolünde olduğunu ve onlara nasıl muamele edildiğini belirleyen devasa bir fiş–soket ağından başka bir şey değil.

Matrix ise bu teorinin belki de en literal, en bariz örneklerinden birini sunuyor. İnsanlık bir sisteme kelimenin tam anlamıyla takılıdır ve kurtuluş ne zaman geliyor? Neo ve Trinity arasındaki doğru bağlantı kurulduğunda; yani doğru fiş doğru sokete girdiğinde. Modern bir başyapıt olan Parazit’e bakalım. Orada bile o muhteşem sınıf mücadelesi dediğimiz şey, en temelde hangi ailenin o evi, yani o dev soketi kontrol edeceği üzerine kurulu bir oyundur.

İyi ama biz filmleri izlerken neden bunları bu şekilde görmüyoruz? İşte kaynağın buna da bir cevabı var: film eleştirmeni. Bu teoriye göre eleştirmen bir analist falan değil, adeta bir suç ortağı. Eleştirmenin görevi ne peki? Bu ham, bu kaba davetiyenin üzerine entelektüel bir cila çekmek. Sınıf alegorisi, modernite krizi gibi süslü etiketler kullanarak izleyicinin perdedeki o çıplak eşleştirme oyununu görmesini engellemek ve aslında bu röntgencilik eylemini meşrulaştırmak.

Tam bu noktada aklınıza çok bariz bir soru gelmiş olmalı. Peki ya o muğlak sanat filmleri, hani bağlantıların kasıtlı olarak havada bırakıldığı filmler, onlar ne olacak? Evet, işte bu teoriye karşı en güçlü argüman gibi duruyor değil mi? Antonioni gibi yönetmenlerin o fişleri kasıtlı olarak boşta bıraktığı filmler… Bu filmler bu kuralı bozmuyor mu? Kaynağa göre hayır, bozmuyor. Hatta ve hatta kuralı daha da güçlendiriyor. Bakın, teoriye göre belirsizlik kuralı bozmuyor, tam tersine onu daha da ileri taşıyor. Film, bağlantıları kurma işini doğrudan izleyicinin hayal gücüne devrediyor. Yani kaybolan bir karakterin başına neler gelmiş olabileceğini ya da o belirsiz geçmişin tüm senaryolarını zihnimizde canlandırırken aslında biz kendimiz her fişi her olası sokete takmış oluyoruz. Bu çok daha kişisel ve çok daha kapsamlı bir katılım aslında.

Sonuç olarak, kaynak metnine göre sanat filmi bu temel emirden kaçmıyor. Sadece onu daha sofistike, daha entelektüel bir şekilde gizliyor. Davet aynı kalıyor, sadece sunum şekli değişmiş oluyor. Bu analiz boyunca sinemaya dair gerçekten de çok tekil ve radikal bir teoriyi inceledik. Şimdi bunun her filmin kilidini açan parlak bir anahtar mı yoksa her şeyi aynı kaba formüle indirgeyen sinik bir bakış açısı mı olduğuna karar vermek size kalmış. Ve sizi bu son kışkırtıcı soruyla başa bırakıyoruz: Bir dahaki sefere bir film izlediğinizde perdedeki o büyük temaları, o yüce fikirleri bir anlığına kenara bırakıp kendinize bir sorun. Acaba tüm bu karmaşık yapı gerçekten de aynı aptalca lüzumu yerine getirmek için mi var? İzlediğiniz için teşekkürler.

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat