Nihai Çözümcü Ad Robotem: Yaşamış Sayılmaz Zaten, Ruhu İçin Ölmesini Bilmeyen

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻

(İngilizcesi, AI Žižek)

Makale, Slovenya’da 2025’teki yardım ile hayatın sonlandırılması referandumundan yüzde 53 “hayır” çıkmasıyla yürürlüğe girmeyecek ZPPKŽ yasasını arka plana alarak, aynı siyasi süreçte birbirine dolanan üç farklı Žižek figürünü –ruha seslenen kampanya yüzü, yapay zekâ tarafından üretilmiş “AI Žižek” ve sahte metne öfkelenip “işte tam da bu yüzden evet demek gerekir” diyen Dnevnik Žižek’ini– birlikte okuyor; yardım ile ölme tartışmasını hem ruh söylemiyle hem yapay zekâ çağında otorite erozyonuyla birlikte düşünmeye çalışıyor. “İnsan zekâ ve hesaptan fazlasıdır, insan ruhani bir varlıktır” diyerek inançlılara seslenen kampanya Žižek’inin, acıyı biyolojik veri olmaktan çıkarıp ruhun çözülüşüne taşıdığı ve “ruhum dağılıyor, beni öldürün” talebini ötanazinin ruhani gerekçesi haline getirdiği gösterilirken; referandum yaklaşırken sağ-muhafazakâr “hayır” kampanyasının, geç kapitalizmin nihilizmi “onurlu ölüm” diye pazarladığını söyleyen AI Žižek metnini sevinçle yayması, ad hominem’in dijital çağdaki uzantısı olan “ad robotem” kavramıyla okunuyor. Makale, “ruhum dağılıyor” cümlesinin, gerçekse karar ehliyetini, sahteyse talebin gerekçesini iptal eden bir paradoks ürettiğini; aynı paradoksun, yasanın dayandığı tıbbi ve etik uzmanlık mimarisini de içerden aşındırdığını savunuyor. Žižek’in 2005’te binanın tepesinden kameralara “beş dolara mütevazı, etik intihar servisi” önerdiği cinefil playdead sahnesi, bugün Slovenya’da nahoş tesadüfleri önlemeyi, mahremiyeti korumayı, kriz ile “metafizik intihar”ı ayırmayı vaat eden prosedürel ötanazi rejimiyle yan yana konularak, ölümün yapısal acıları çözmek yerine acının taşıyıcısını teknik olarak sonlandıran bir “nihai çözüm” mantığına bağlandığı gösteriliyor; yapay zekâ simülasyonlarının otoriteyi stil düzeyinde çözdüğü ad robotem çağında, geri dönüşsüz ölüm kararlarının hızla genişletilmesi değil, radikal biçimde politize edilip ertelenmesi gerektiği fikriyle sonuçlanıyor.

Giriş: Bir referandum, üç Žižek ve ölüm kararının sahibi kim?

2025 sonbaharında küçük bir Orta Avrupa ülkesi, küresel ölçekte büyük bir sorunun minyatür laboratuvarına dönüştü. Slovenya’da 23 Kasım 2025’te yapılan bağlayıcı referandumda seçmenler, parlamentonun Temmuz’da kabul ettiği yardım ile hayatın sonlandırılması yasasını, yani ZPPKŽ’yi reddetti. Resmî sonuçlara göre oy kullananların yaklaşık yüzde 53’ü “hayır”, yüzde 47’si “evet” dedi; katılım oranı yüzde 41 civarındaydı ve reddin hukuken geçerli sayılması için gereken yüzde 20’lik eşik aşıldı (🔗, 🔗, 🔗). (Reuters) Aynı seçmen kitlesi bir yıl önce, 9 Haziran 2024’te yapılan danışma referandumunda “tıbbi yardımla yaşamı sonlandırma hakkını düzenleyen bir yasa” fikrine yaklaşık yüzde 55 oranında onay vermişti (🔗, 🔗). (Wikipedia) Bir yıl içinde fikir değiştiren bir toplumdan çok, ilkinde soyut bir “hak” ilkesine, ikincisinde ise somut bir yasa metnine cevap veren, bu arada da güvenini ve bilgi kaynaklarını tartan bir toplum manzarası ortaya çıktı.

Bu hikâyeyi, yasama sürecinin teknik ayrıntılarıyla sınırlı bir hukuk kroniği haline getiren çok sayıda haber zaten mevcut. Burada mercek, bizzat Slovenya’nın en meşhur filozofunun gölgesinde gerçekleşen garip üçlemeye çevrilecek. ZPPKŽ etrafındaki tartışmada sahneye aynı anda üç farklı Slavoj Žižek figürü çıktı: yasayı destekleyen kampanya videosunda inananlara “ruha” seslenen gerçek Žižek; referandum yaklaşırken sosyal medyada dolaşıma sokulan ve yapay zekâ tarafından yazıldığı daha sonra ortaya çıkan “AI Žižek” metni; ve bu sahte metne Dnevnik gazetesinde tepki veren, bunun “referandumda evet demek gerektiğinin kesin kanıtı” olduğunu ilan eden üçüncü Žižek (🔗, 🔗). (Dnevnik) Yardım ile hayatın sonlandırılması hakkı üzerine yürüyen hukuki ve etik tartışma, böylece, bir filozofun kendi adıyla ve kendi gölgesiyle giriştiği tuhaf kavganın içine çekildi.

Başlıkta yer alan “Nihai Çözümcü Ad Robotem: Yaşamış Sayılmaz Zaten Ruhu İçin Ölmesini Bilmeyen” ifadesi, bu hikâyeyi iki düzlemde okumaya davet ediyor. Bir yanda, sağlık sistemindeki açıkların, bakım rejimlerindeki zaafların ve toplumsal yalnızlığın ürettiği dayanılmaz acılar karşısında “artık çözemediğimiz acıyı taşıyan bedenleri kontrollü bir şekilde sahneden çekelim” diyen nihai çözümcü bir yönetim mantığı var. Diğer yanda, yapay zekânın bir filozofun üslubunu, jestlerini, örneklerini taklit ederek sahte ama tutarlı görünen metinler üretmesiyle otoritenin stil düzeyinde çökmesi var. Bu iki düzlem, Žižek’in “insan sadece hesap yapan bir hayvan değildir, ruhani bir varlıktır” diyerek zekâ ve hesap karşısına ruhu koyduğu kampanya videosunda, “kapitalist sistem nihilizmi onurlu ölüm diye pazarlıyor, bu yasaya karşıyım” diyen AI Žižek metninde ve “tam da bu sahtecilik yüzünden referandumda evet demek gerekir” diyen Dnevnik demecinde birbirine dolanıyor. Sorun yalnızca şu değil: Ötanaziye kimin adına, hangi ölçütlerle karar verilebilir; aynı zamanda şu: O kararın etik ağırlığını hangi tür otorite taşıyabilir ve bu otorite yapay olarak simüle edilebildiğinde, terminal bir yasa hâlâ insanlara mı, yoksa ad robotem’e mi emanet edilmiş olur.

Slovenya’da yardım ile hayatın sonlandırılması tartışmasının arka planı: iki oylama, tek kırılgan yasa

Slovenya’da “yardım ile hayatın sonlandırılması” başlığı uzun süredir tıp etiği ve insan hakları çevrelerinde tartışılan bir konuydu, fakat ZPPKŽ ile ilk kez somut bir yasa metnine kavuştu. Taslak, 2023’te “Srebrna nit – združenje za dostojno starost” (Onurlu Yaşlılık için Gümüş İplik Derneği) öncülüğünde hazırlanarak kamuoyuna sunuldu; derneğin ve “Moje življenje, moja pravica” (Benim hayatım, benim hakkım) inisiyatifinin sitesinde yayımlanan metin, “yardım ile gönüllü yaşam sonlandırma hakkı”nı yeni bir hak olarak tanımlıyor, var olan hasta ve yurttaş haklarından hiçbir şeyi eksiltmediğini ısrarla vurguluyordu (🔗, 🔗). (Moje Življenje) Mantık basitti: Dayanılmaz ve geri döndürülemez bir hastalıkla yaşayan, bütün tedavi seçenekleri tükenmiş ve bilinci yerinde yetişkinlere, kendi hayat hikâyelerini ne zaman ve nasıl sonlandıracakları konusunda hukuken güvence altına alınmış bir seçim sunmak.

Bu ilke ilk kez 9 Haziran 2024’te sandığa taşındı. Aynı gün yapılan dört sorulu danışma referandumunda seçmenlere, tıbbi esrar ve seçim sistemi gibi başlıkların yanı sıra “tıbbi yardımla yaşamın gönüllü sonlandırılması hakkını düzenleyen bir yasanın kabul edilip edilmemesi” de soruldu. Sonuçta oy kullananların yaklaşık yüzde 55’i öyle bir yasanın hazırlanması yönünde irade bildirdi; diğer üç soruda olduğu gibi burada da “evet” oyları baskındı (🔗). (Wikipedia) Bu oylama, hukuken bağlayıcı değildi, ancak hem hükümete hem de yasa hazırlayıcılarına güçlü bir meşruiyet zemini sağladı.

Buna rağmen ZPPKŽ’nin parlamentodaki yolculuğu pürüzsüz olmadı. Tasarı, 2025 Temmuz’unda Ulusal Meclis’te 50 “evet”, 34 “hayır” ve 3 çekimser oyla kabul edildi; böylece Slovenya, Doğu Avrupa’da yardım ile intiharı düzenleyen ilk ülke olma eşiğine geldi (🔗). (Reuters) Yasa, “yardım ile yaşamın gönüllü sonlandırılması hakkını, bu hakkın kullanılma usulünü, tarafların hak ve yükümlülüklerini ve suistimali önlemek için getirilen güvenlik önlemlerini” düzenlediğini belirten bir giriş maddesiyle açılıyordu (🔗). (ds-rs.si) Metin, terminal derecede hasta, tedavi seçenekleri tükenmiş, akıl sağlığı yerinde ve kendi kararını verebilecek durumda olduğu tıbbi ve psikiyatrik olarak teyit edilen yetişkinlerin, belirli bekleme süreleri, ikinci görüş ve etik kurul onayları sonrasında, kendi elleriyle uygulanacak bir ilaçla hayatlarına son verebilmesini öngörüyordu. Bazı yorumcuların öne çıkardığı gibi, bu model doğrudan doktor tarafından uygulanan aktif ötanaziden çok, sıkı prosedürlere bağlanmış yardım ile intihara yakındı (🔗, 🔗). (Al Jazeera)

Yine de, hem tıp çevrelerinden hem de engelli örgütlerinden gelen eleştiriler kısa sürede yoğunlaştı. Yasanın kırılgan gruplar üzerinde dolaylı baskı yaratabileceği, ekonomik ve duygusal yük haline gelmiş yaşlı ve engellilerin “toplumsal yük” duygusuyla ölümü tercih etmeye itilebileceği, kapsamın belirsizliği nedeniyle zamanla genişletilebileceği uyarıları yapıldı. Sloven etik literatüründeki analizler, özellikle uzun süreli bakım, palyatif bakım ve psikososyal destek ağlarının zayıflığına dikkat çekiyor, “çözemediğimiz bakım krizini, son aşamada bireyin omzuna yıkmak” eleştirisini yöneltiyordu (🔗). (Al Jazeera)

Bu ortamda, uzun yıllardır aile, çocuk ve “yaşam kültürü” temalı kampanyalarla tanınan sağcı aktivist Aleš Primc ve çevresi, yasaya karşı bağlayıcı referandum talebiyle imza toplamaya başladı. Katolik Kilisesi, bazı tıp birlikleri ve muhafazakâr partiler bu girişime destek verdi. Gerekli 40 bin imza toplandıktan sonra Ulusal Meclis, 17 Ekim 2025’te ZPPKŽ hakkında yasa referandumu kararı aldı ve Devlet Seçim Komisyonu oylamayı 23 Kasım’a tarihledi (🔗, 🔗). (Domov | Uradni list)

Referandumda yasayı yürürlükten kaldırmak için yalnızca salt çoğunluk yeterli değildi; aynı zamanda seçmenlerin en az yüzde 20’sinin “hayır” demesi gerekiyordu. Sonuçta, yüzde 53’lük “hayır” oyunun yaklaşık yüzde 21’i temsil etmesiyle bu eşik de aşıldı (🔗). (Wikipedia) Böylece, 2024’te ilkesel düzeyde onaylanan “yardım ile ölüm hakkı”nı somutlaştıran ilk yasa, doğmadan askıya alınmış oldu. Aynı toplum, bir yıl öncesinin soyut “hakkını” bir yıl sonra somut yasa metninin riskleri ve bilgi ortamına duyulan güvensizlik yüzünden geri çevirdi. Tartışmanın tam da bu kırılganlık noktasında, Slavoj Žižek’in adı üç farklı biçimde dolaşıma girdi ve mesele artık sadece hukuk değil, temsil, otorite ve yapay zekâ sorunu haline geldi.

İlk Žižek: zekâ ve hesap karşısına ruhu koyan kampanya videosu

ZPPKŽ lehine yürütülen “Moje življenje, moja pravica” kampanyası, fikirlerini kamuya anlatmak için farklı alanlardan isimlerle kısa videolar hazırladı. Bu isimlerden biri de, dünyanın en tanınmış felsefecilerinden Slavoj Žižek’ti. Kampanya ekibiyle çekilen videoda Žižek, argümanını teknik hukuki gerekçelerden, tıbbi protokollerden ya da insan hakları sözleşmelerinden değil, “ruh” kavramından başlattı. Dnevnik’in haberinde aktarılan ve kampanyanın sosyal medya sayfalarında paylaşılan konuşmasında, tartışmayı açıkça bir ruh meselesi olarak çerçeveledi (🔗, 🔗, 🔗). (Dnevnik)

Žižek, “birisi korkunç acılar çektiğinde mesele sadece çok acı çekmesi ya da her şeyin anlamsız görünmesi değildir; canlı bir bedenin içinde ruhani bir varlık olarak dağılmaya başlamasıdır” diyerek söze giriyor; bu dağılmayı “maneviyat açısından dehşet verici” diye niteliyor ve doğrudan “özellikle inananlara” seslendiğini belirtiyordu. Devamında, insanı “biraz daha zeki bir hayvan” ya da “sadece hesap yapmayı bilen bir hayvan” olarak tanımlayan yaklaşımları reddediyor, insanın ruhani bir varlık olduğunu ve ruhani varlık olmanın “uğruna hayatını feda etmeye hazır olduğun şeyler olması” anlamına geldiğini söylüyordu. Bu çerçevede, ağır ıstırap altındaki öznenin bir noktada “ruhu olduğunu, ama bu ruhun çözüldüğünü dehşet içinde fark ettiğini” ileri sürüyor; “tek doğru ruhani tutumun”, bütün güvenlik önlemleriyle birlikte, o kişiye “onurunu ve iç özgürlüğünü koruyabileceği bir ölüm imkânı” tanımak olduğunu savunuyordu.

Bu ton, laik dille ikna edilemeyen muhafazakâr ve dindar seçmene açılmış bir kanal olarak okunabilir. Žižek, yardımlı ölüm tartışmasını “bireysel özgürlük”, “hasta hakları” ya da “özerklik” gibi seküler hukuk kavramları üzerinden değil, ruhun çözülüşü ve ruh için hayatını feda etme kapasitesi üzerinden konuşuyor. Böyle yaptığında, modern kamu tartışmalarında giderek daha sık duyulan bir ayrımı, zekâ ve hesaplama kapasitesi ile ruh arasında kuruyor. Zekâ, mantık ve hesap, bir yandan modern teknolojinin, özellikle de yapay zekânın alanına terk edilmiş yetiler gibi görünürken; ruh, fedakârlık, onur ve “ruhani boyut” insanı makineden ayıran artı değer olarak konumlanıyor. Bu anlamda, videonun satır aralarında belirgin bir anti-YZ altmetin okunabilir: İnsan sadece hesaplayan bir sistem değildir; insanı özel kılan, gerektiğinde kendi hayatı da dâhil olmak üzere bir şeyleri feda edebilme kapasitesidir.

Ancak konuşma, bu ruh vurgusunu dayanılmaz acı ve çözülme deneyimine bağladığı anda keskin bir düğüm atıyor. Eğer birinin ruhu, canlı beden içinde çözülüyorsa ve bu çözülme insan onuruna ait olanı tehdit ediyorsa, Žižek’e göre ona yardım ile ölme imkânı tanımak ruhani bir zorunluluktur. Burada iç mantık, “ruhu için hayatını feda etmeye hazır olan” öznenin, ruhu çözülmesin diye kendi ölümünü talep edebileceği varsayımına dayanıyor. Fakat bu varsayım, ruh için hayatını riske atmak ile ruhu acıdan ve çözülmeden korumak adına hayatı bırakmak arasında ince bir yer değişikliğini de beraberinde getiriyor. Birinci durumda özne, ruhunun kurduğu anlam uğruna bedenini riske atar; ikinci durumda ise ruhun çöküşünü engellemek için bedeni devreden çıkarmayı talep eder. Kampanya videosu bu ayrımı belirginleştirmiyor; ruhu, zekâ ve hesaba karşı insanı yücelten bir üstünlük olarak sahaya sürerken, aynı ruh kavramını steril, prosedürle çevrelenmiş bir ölümün gerekçesi haline getiriyor.

Bu ruh dili, yasama düzlemine çevrildiğinde duygusal bir retorikten ibaret kalmıyor, aynı zamanda tıbbi ve hukuki formlara tercüme ediliyor. ZPPKŽ metninde yer alan “dayanılmaz ıstırap”, “geri döndürülemez hastalık”, “benlik bütünlüğü” gibi ifadeler, pratikte ruh çözülmesi anlatısının klinik dile dönmüş hali olarak işlev görüyor. Başvuru formlarında, etik kurul raporlarında ve psikiyatrik değerlendirme notlarında, Žižek’in videosunda dile gelen ruhsal dehşet, “hastanın yaşam kalitesi geri döndürülemez şekilde bozulmuştur” gibi cümlelere indirgeniyor. Böylece ruh, zekâ ve hesap karşısında insanı kurtaran son sığınak olarak yüceltildiği anda, aynı zamanda bürokratik bir ölüm prosedürünü gerekçelendiren anahtar kavram haline geliyor.

İkinci Žižek: muhafazakâr “hayır” kampanyasının sahaya sürdüğü yapay zekâ metni

Referandum tarihi yaklaştıkça, Slovenya’da yalnızca resmi kampanya mesajları değil, sosyal medyada üretilip dolaşıma sokulan yarı-anonim içerikler de hızla çoğaldı. Bunların en dikkat çekeni, “AI Žižek” başlığıyla Goran Vojnović’in kaleme aldığı yazıda itiraz edilen, yapay zekâ tarafından üretilmiş sahte bir Žižek metniydi (🔗). (portalnovosti.com) Bu metin, görünüşte ZPPKŽ’ye karşı çıkan, ancak bunu Slavoj Žižek’in tanıdık üslubunu, esprilerini ve kavram repertuarını kullanarak yapan uzun bir tirattı.

Sahte metin, “bakın, bakın, çok net bir şey söyleyeceğim” gibi Žižek’e özgü sözlü jestlerle açılıyor, ardından Freudcu terminolojiyle yasanın bir “semptom” olduğunu, sorunun çözümü değil, toplumun kendi güçsüzlüğünü kabul etme biçimi olduğunu iddia ediyor. Yasanın, “kimsenin acı çekmeyeceğinden, yalnız kalmayacağından emin olmak” yerine “madem acı çekiyorsun bari onurlu bir şekilde ölebilirsin” diyen bir sinizm ürettiğini savunuyor; bunu da kahve zincirlerinde “etik tüketim” hissi satan pazarlama mantığına benzetiyor. Kapitalist sistemin yaşlı, hasta, depresif, üretken olmayan insanlarla ne yapacağını bilemediğini, bu yüzden “hayatı gönüllü olarak sonlandırmaya yardım” ifadesi altında çok nazik, çok yumuşak bir insancıllık maskesi sunduğunu söylüyor. “Ölümü insan hakkı ilan eden bir toplum, hayat karşısında teslim bayrağını çekmiş bir toplumdur” cümlesiyle, yardımlı ölüm yasasını bir tür nihilizm normalleştirmesi olarak damgalıyor. Belçika’da depresyon, Kanada’da yoksulluk gerekçesiyle ötanaziye izin verildiğini örnek verip sınırların sürekli genişlediği bir kaygan zemin anlatısı kuruyor; “kurumlar uç örnekler üzerinden değil, rutin üzerinden işler” vurgusuyla, istisnai vakalarla başlanan her düzenlemenin kısa sürede normalleşeceğini öne sürüyor. Paragrafın sonunda ise, “bu nedenle, dürüst olayım, ben bu yasaya karşıyım; bunu ne muhafazakâr olduğum için, ne duygusal bir insan olduğum için değil, geç kapitalizmin liberal-sapkın sinizmini bunda gördüğüm için yapıyorum” diyerek, metnin başından beri ördüğü analiz zincirini net bir “hayır” çağrısına bağlıyor.

Bu metni ilginç kılan yalnızca Žižek’e benzemesi değil, bunu muhafazakâr “hayır” kampanyasının bir aracı olarak sahaya sürmesi. Sloven sağının önde gelen isimlerinden SDS milletvekili Alenka Jeraj, kendi Facebook sayfasında bu metni “Slavoj Žižek (GPG versiyonu) o Zakonu o usmrtitvah” etiketiyle paylaştı; bu etiket, hem metnin yapay zekâ üretimi olduğuna ironik bir gönderme yapıyor, hem de “idam yasası hakkında Žižek” gibi sert bir çerçeve kuruyordu (🔗, 🔗). (Facebook) ZPPKŽ’ye karşı referandumu tetikleyen muhafazakâr koalisyonun slogan ve materyallerine bakıldığında, “hayatı seç, HAYIR oyu ver” gibi ifadelerin yanı sıra, tam da bu sahte Žižek metninin belirli kesimlerde heyecan yarattığı görülüyordu (🔗). (Sarajevo Times)

Burada paradoksal olan şu: Referandumu talep eden, yasanın insan hayatına saygıyı zedelediğini savunan muhafazakâr çevreler, argümanlarını güçlendirmek için, bizzat yasayı destekleyen bir filozofun yapay zekâ tarafından üretilmiş kopyasını kullanıyor. Kendi kampanyalarına duydukları güven, kendi söylemlerinin ikna gücü, yetmiyor; “düşman cephe”den bir figürün otoritesini – üstelik sahte bir otoriteyi – ödünç almayı tercih ediyorlar. Bunun için de artık bir insanın gerçek imzasına, televizyon programına ya da kitaplarına ihtiyaç yok; ad, yüz ve üslup paketini taklit eden bir yapay zekâ metni, “bakın, solun ideoloğu da bu yasaya karşı” demek için yeterli bulunuyor. AI Žižek metni, içeriği bakımından gerçek Žižek’in kapitalizm eleştirisine son derece yakın olsa da, onu tamamen karşıt bir normatif sonuca – yardımlı ölüm yasasına kategorik karşı çıkışa – bağlamasıyla, sahtecilik ile tutarlılık arasındaki tuhaf aralığı açığa çıkarıyor.

Bu aralık, aynı zamanda çağdaş siyasal iletişimde otoritenin nasıl işlediğine dair ipucu sunuyor. Artık önemli olan, belirli bir kişinin bizzat risk alarak söylediği sözler değil; onun adının, yüzünün ve kelime dağarcığının bir söyleme eklemlenmesi. İmza, yerini “stil uyumu”na bırakıyor. AI Žižek’in varlığı, otoritenin maddi dayanaklardan – beden, biyografi, siyasi risk – kopup saf üslup paketine dönüşmesinin çarpıcı bir örneği olarak okunabilir. İşte tam bu noktada üçüncü hamle devreye girdi: Gerçek Žižek, kendi yapay gölgesine Dnevnik üzerinden cevap verdi ve bu sahteciliği, yasaya “evet” demenin kanıtı olarak ilan etti.

Üçüncü hamle: sahte açıklamaya Dnevnik üzerinden verilen cevap ve “evet kanıtı olarak fake news” mantığı

Dnevnik gazetesi, referandumdan iki gün önce, 21 Kasım 2025’te, “Slavoj Žižek ponaredek svojim izjavam: ‘To je znamenje, kako nizko smo padli’” başlıklı haberiyle sahte metne doğrudan sahne verdi (🔗). (Dnevnik) Haberde Žižek, AI Žižek metninin kendisine ait olmadığını açıkça beyan ediyor, bunu “son derece kaba bir sahte”, “tamamen uydurma” diye niteliyor ve normalde böyle bir şeye tepki bile vermeyeceğini, ancak giderek “kendi açıklamam gibi” yayılmaya başladığı için konuşmak zorunda kaldığını söylüyordu. Asıl sert cümlesi ise, haber başlığında da öne çıkarılan değerlendirmesiydi: “Artık öfkenin de ötesindeyim. Bu, ne kadar alçaldığımızın bir işareti.” Sosyal medyada sahte açıklamayı paylaşanların çoğunun bilerek ve isteyerek yalan yaydığını, üstelik bunu günlük hayatlarında sık sık “insan onurundan” söz eden insanların yaptığını, birkaç gün sürecek bu kaosun yeterince zarar vereceğini hesapladıklarını belirtiyordu. Ve hemen ardından şu cümleyi kuruyordu: “Bu, benim için aynı zamanda referandumda evet oyu vermek gerektiğinin kesin kanıtıdır.”

Bu cümlenin mantık zinciri, dikkatle açıldığında tartışmanın merkezini sessizce yerinden oynatıyor. Žižek, önce sahte metni yayanların ahlaki konumuna dair bir teşhis koyuyor: kasıtlı sahtekârlık, alçalma, yalanı bilerek yayma. Ardından bunun Slovenya’nın bilgi rejiminin ve kamusal tartışma kültürünün ne kadar yozlaştığının bir göstergesi olduğunu söylüyor. Son basamakta ise, bu yozlaşmayı ZPPKŽ’yi referandumda desteklemenin gerekçesine dönüştürüyor. Yani, yasanın lehine argüman artık terminal derecede hasta bireyin dayanılmaz acısı, öznenin onuru ya da ruhunun çözülmesi değil; karşı kampanyanın etik seviyesinin düşüklüğü ve bilgi ortamının kirlenmişliği oluyor.

Bu hamle, ötanazi tartışmasında iki düzlemi birbirine karıştırıyor. Birinci düzlem, yasadan doğrudan etkilenecek kişilerin – terminal hastaların, engellilerin, yaşlıların – hayat ve ölüm deneyimleri, sağlık sisteminin kurumsal kapasitesi, bakım ilişkilerinin kırılganlığı. İkinci düzlem ise, sahte haber, manipülasyon ve sosyal medya üzerinden yürütülen kültür savaşı. Žižek’in Dnevnik demeci, ilk videodaki ruh argümanını geri plana çekip ikinci düzlemdeki öfkeyi öne çıkarıyor; yardımlı ölüm yasasına verilen desteği, terminal ıstırap içindeki öznenin esenliğine yönelik bir etik tutum olmaktan çok, “fake news’e karşı siyasal refleks” haline getiriyor. “Bu kadar alçaldılar, o halde onlara inat evet demek gerekir” mantığı, etik bir tercihi rakibin ahlaki konumuna tepkiye indirgiyor.

Aynı cümlenin tersinden okunması da mümkün. Eğer bilgi rejimi bu kadar çürük, sahte açıklamalar bu kadar kolay yayılabilir, insanların adları ve üslupları bu kadar rahat taklit edilebilir hale gelmişse, bu durum geri dönüşsüz ölüm kararlarının hukuki olarak genişletilmesi için bir gerekçe değil, tam tersine daha fazla temkin için bir uyarı sayılabilir. Dnevnik demecinde Žižek, AI Žižek metninin içerdiği kapitalizm ve nihilizm eleştirisiyle tartışmaya girmiyor; metni kaynağı üzerinden iptal ediyor, “bu benim değil” diyerek bir tür ad robotem hamlesi yapıyor ve bu sahteciliği “evet” için epistemik delil sayıyor. Oysa sahte metnin kullandığı kavramsal çerçeve – kapitalizmin yaşlı ve üretken olmayan bedenlerle ne yapacağını bilememesi, insancıl maskelerle paketlenmiş ölüm seçeneği, yapısal acıları bireysel kararlara havale eden sinizm – gerçek hayatta da tartışılması gereken meseleler.

Bu noktada, üç Žižek figürü arasındaki gerilim daha görünür hale geliyor. Kampanya videosunda ruhu zekâ ve hesaba karşı insanı yücelten bir artı değer olarak sahaya süren, o ruhun çözülmesini yardımlı ölümün gerekçesi kılan bir Žižek var. AI Žižek metninde, aynı felsefi repertuar, bu kez yardım ile ölüm yasasını kapitalist nihilizmin liberal-sapkın semptomu olarak damgalamak için kullanılıyor. Dnevnik demecinde ise gerçek Žižek, sahte kardeşini kaynağı üzerinden reddedip onun varlığını referandumda “evet” için kanıta dönüştürüyor. Böyle bakıldığında, Slovenya’daki ötanazi referandumu yalnızca bir hukuk metni oylaması değil, ölüm kararının gerekçesinin ruhta mı, siyasette mi, bilgi rejiminde mi, yoksa nihai çözümcü bir yönetim mantığında mı aranacağına dair bir çatallaşma anı olarak beliriyor. Üstelik bu çatallaşma, yapay zekânın otoriteyi üslup düzeyinde simüle edebildiği bir çağın tam ortasında gerçekleşiyor.

6. “Ruhum dağılıyor, beni öldürün” sahnesi: karar ehliyeti paradoksu

Žižek’in kampanya videosunda tarif ettiği sahne, ötanazi tartışmasının sinir ucunu tam yerinden yakalayan hayali bir hasta figürü kurar: “Canlı bir bedenin içinde, ruhani bir varlık olarak dağılmaya başlayan” insan, dayanılmaz ıstırap içinde ruhunun çözülüşünü idrak eder ve “ruhani onurunu” korumak için ölmek istediğini söyler. Bu cümlede aynı anda iki iddia vardır. Birincisi, fenomenolojik iddia: “Ruhum dağılıyor.” İkincisi, normatif iddia: “Bu nedenle ölmem gerekir; bunu talep ediyorum.” İlk iddia, benliğin bütünlüğünün yıkıldığı, kimliğin çözüldüğü, öznenin kendisini artık bir “kendisi” olarak düşünmekte zorlandığı bir eşiğe işaret eder. İkinci iddia ise, tam da bu çözülüş anında verilen, ağır ve geri dönüşsüz bir kararın ifadesidir.

Modern tıp ve hukuk, bu iki iddianın birleştiği yerde “karar ehliyeti” kavramını devreye sokar. Terminal hasta, ağır depresyon ya da deliryum içindeyse, bilişsel kapasitesi bozulmuşsa, kendi uzun vadeli çıkarlarını tartma yetisi zedelenmişse, verdiği kararın “özgür ve bilinçli” olup olmadığı sorgulanır. Ötanazi ve yardımlı ölüm yasalarının büyük kısmı, bu noktayı güvence altına almak için tıbbi ve psikiyatrik değerlendirme, bekleme süreleri, ikinci görüş, etik kurul raporu gibi prosedürler öngörür. Sloven tasarısı da benzer bir mimari kurmaya çalışıyordu; Brčič’in analiz ettiği ilk metinlerde, çok sayıda istisna ve değerlendirme katmanı arasında bile “öznenin karar verme kapasitesinin” nihai referans noktası olarak kaldığı görülüyor.(Journals)

Ancak Žižek’in bizzat kurduğu “ruhun dağılması” imgesi, tam da bu kapasiteyi metafizik düzeyde kısa devreye sokar. Eğer gerçekten ruh çözülmüşse, yani özne kendisini bir bütün olarak deneyimleyemiyor, kimliğini ayakta tutan bağlar çözülüyor, anlam ufku dağılıyorsa, bu kişi nasıl olur da kendi yaşamının sonlanmasına dair rasyonel, özerk bir hüküm verebilir? Bu durumda, tıbbi rapor “karar ehliyeti vardır” dese bile, metaforun kendisi bu raporu içerden iptal eder. Buna karşılık, “ruhum dağılıyor” söylemi abartıysa, metaforik bir çığlıksa, aslında öznenin benlik bütünlüğü bu kadar dramatik biçimde dağılmıyor, sadece dayanılmaz acı ve yalnızlık, öznel deneyimi böyle hissettiriyorsa, o zaman ölüm talebinin gerekçesi zayıflar; hastanın başına gelebilecek bakım imkânları, ağrı kontrolü, psiko-sosyal destek, topluluk ve dayanışma biçimleri değerlendirilmeden, metafizik bir teşhis üzerinden geri dönüşsüz bir karar verilmiş olur.

Bu ikili yapı, bilinen paradoksları hatırlatır: “Bütün Giritliler yalancıdır” cümlesini kuran kişi de Giritliyse, kendi sözünü kendi temelsizleştirir; “ben yalan söylüyorum” diyen özne, söylediği şey doğruysa yalan söylemiyor, yalan söylüyorsa doğruyu söylemiş oluyor. Ötanazi bağlamında “ruhum dağılıyor, bu yüzden ölmem gerekir” cümlesi de, hem kararın epistemik temelini hem karar veren öznenin ehliyetini aynı anda hedef alır. Bu kısa devre, pratikte genellikle tıbbi formlar ve kutucuklar aracılığıyla görünmez kılınır: “dayanılmaz ıstırap”, “düzelme umudu yok”, “benlik bütünlüğü kaybı hissi” gibi ifadelerle ruha ilişkin çığlık, klinik terminolojiye tercüme edilir.

Diğer ülkelerdeki tartışmalar, bu paradoksun ne kadar derine indiğini gösterir. Belçika’da çocuk ötanazisinin yasallaştırılmasını inceleyen çalışmalar, insanların sadece ideolojik sebeplerle değil, duygusal, bilişsel ve dinsel faktörlerle kararı değerlendirdiğini; çocuğun “gerçekten neyi anladığı”, acı deneyiminin bilişsel kapasiteyi nasıl etkilediği sorusunun kilit bir gerilim noktası olduğunu ortaya koyuyor.(PMC) Yetişkinler için bile zor olan “karar ehliyeti” ölçümü, çocuğun ruhunun ve bilincinin hangi noktada “kendisi adına ölüm talep edebilecek” kadar bütünlüklü sayılacağı meselesinde, hukuku ve etiği zorlayan sınır durumlara dönüşüyor. Slovenya’daki tasarı tartışmalarında da, özellikle engelli örgütleri ve psikiyatristler, kronik ruhsal bozukluklar, demans, gelişimsel farklılıklar söz konusu olduğunda bu değerlendirmelerin nesnel bir ölçüte bağlanamayacağını, dolayısıyla suistimal riskinin yapısal olduğunu vurguluyor.(Journals)

“Ruhum dağılıyor” cümlesi, bu yüzden, yardımlı ölümü savunan söylemin özünde yer alan ama pek dile getirilmek istenmeyen bir çatlağı görünür kılar. Özne, hem “ruhani bir varlık” olarak yüceltilir, hem de tam da ruhunun dağıldığı anda en büyük kararı vermesi beklenir. Yasa, bu çelişkiyi prosedüre havale eder; ama prosedürün kendisi, öznenin metafizik statüsü hakkında hiçbir şey söylemez. Žižek’in ruh söylemi, bu anlamda, hem yasayı meşrulaştıran hem de onu sessizce sabote eden bir kısa devre işlevi görür.

7. Ad hominem’den ad robotem’e: sahte otoriteye saldırı, gerçek otoritenin çözülüşü

Klasik mantıkta ad hominem denilen safsata, argümanın içeriğiyle değil, onu söyleyen kişinin karakteri, niyeti ya da geçmişiyle uğraşmayı ifade eder. Slovenya’daki kampanyada sahneye çıkan AI Žižek olayı, bu formülün dijital çağda aldığı yeni biçimi, ad robotem’i çağrıştırır: argümana değil, onu söyleyen yapay surete saldırmak. AI Žižek metni Žižek’in üslubunu, kapitalizm eleştirisini, Lacancı jargonunu, “Starbucks ahlakı” benzetmelerini, McDonald’s ve wellness göndermelerini, “nihilizmi onurlu ölüm diye pazarlayan sistem” teşhisini gayet iyi taklit ediyor; sonunda da “bu nedenle bu yasaya karşıyım, bunu ne muhafazakâr ne de duygusal olduğum için değil, geç kapitalizmin liberal-sapkın sinizmini bunda gördüğüm için yapıyorum” diyerek fatal bir sonuca bağlıyordu.(portalnovosti.com)

Bu metni yaygınlaştıranlar, muhafazakâr “hayır” kampanyasının aktörleri oldu. Bir yandan referanduma götüren imza kampanyasını örgütleyen dini-muhafazakâr inisiyatifler, diğer yandan Yeni Slovenya gibi merkez sağ partiler, kendi sloganlarıyla birlikte “Slavoj Žižek (GPG versiyonu) İnfaz Yasası hakkında” etiketiyle bu metni dolaşıma soktular; metin, Žižek’in yıllardır sürdürdüğü sistem eleştirisini sanki sağ popülizmin doğal sonucuymuş gibi gösteren bir propaganda aracı haline geldi.(portalnovosti.com)

Žižek’in Dnevnik’te verdiği cevap ise, ad robotem jestinin tipik örneğini oluşturdu. Metni “çok kaba bir sahtecilik”, “tamamen uydurma” diye niteledi, bunun bilinçli yalan yaymanın, “insan onurundan söz edenlerin bile isteye sahtekârlık yapmasının” örneği olduğunu söyledi ve vurucu cümlesini kurdu: “Bu, benim için aynı zamanda referandumda evet oyu vermek gerektiğinin kesin kanıtı.”(Journals) Burada, sahte metnin içeriğine girmeden, sadece kaynağın sahtekârlığına işaret ederek bir tür epistemik tersleme yapıyor: “Bu kadar bayağı yalanlara ihtiyaç duyuyorlarsa, demek ki yasa doğrudur.”

Bu jest, ilk bakışta anlaşılır bir öfke patlaması gibi durur. Ancak ad robotem mantığının gölgesi hemen hissedilir. AI Žižek metni, aslında Žižek’in kırk yıllık düşünce repertuarını, Lacan okumasını, kültür endüstrisi analizini, geç kapitalizm teşhisini kullanır; sadece bu repertuarı, muhafazakâr bir sonuç lehine doğrusal biçimde bağlayan bir çerçeveye oturtur. Yani sahte metnin sorunlu tarafı, üslubun gerçekliği değil, çıkarım zincirinin ideolojik yönüdür. Buna rağmen Žižek, içerikle değil, “benim olmayan suret” ile uğraşmayı seçer. Robotun söylediği şeyin ne kadar isabetli olabileceği değil, robotun kim tarafından hangi maksatla üretildiği belirleyici hale gelir.

Bu noktada, gerçek Žižek’in de aynı anda iki cepheden ad hominem yaptığını görmek gerekir. Bir yandan sahte metni üreten ve yayanları “bilinçli yalancılar”, “alçalmış tipler” olarak damgalıyor; diğer yandan, bu yalancılık halini referandumda “evet” demenin gerekçesi sayıyor. Böylece, yasa lehine argümanını, terminal hastaların esenliğinden değil, karşı tarafın karakterinden türetiyor. “Onlar bu kadar kötü olduğu için, bu yasa iyi olmalı” gibi, içerik bakımından boş bir akıl yürütmeye yaslanıyor.

Ad robotem jestinin ironisi tam burada açığa çıkar. Eğer bir filozofun otoritesi, artık sadece stilinin, jestlerinin, espri ritminin simüle edilebilir bir paketi ise, AI Žižek ile gerçek Žižek arasındaki fark, sadece isim hakkına sahip olmakla sınırlanır. İçerik düzeyinde iki metin de aynı referansları kullanır, aynı kapitalizm eleştirisini paylaşır, sadece farklı siyasal sonuçlara varır. Bu durumda “otoriteye başvuru”nın kendisi anlamını yitirir; çünkü otorite artık bir beden, bir biyografi, bir risk toplamı değil, kopyalanabilir bir diskur paketidir.

Bu erozyon, doğrudan ötanazi tartışmasının kalbini de etkiler. ZPPKŽ türü yasalar, kararın ağırlığını hafifletmek için tıbbi uzmanlara, etik komitelere, değerlendirme kurullarına dayanır. Bu kurumların otoritesi, “bilimsel bilgi”, “profesyonel etik” ve “tarafsız değerlendirme” söylemleriyle korunmaya çalışılır. Fakat bir tarafta filozofun üslubu, diğer tarafta hekimin dili simüle edilebilir hale geldiğinde, “uzman böyle dediği için” argümanı da zayıflar. Uzmanın cümlesi, artık içeriğiyle değil, hangi kurumsal prosedüre ait olduğu ve hangi imza blokuyla birlikte geldiği için dikkate alınır. Otorite, stil düzeyinde çöker; geriye sadece imza taşıyan pdf’ler kalır.

Ad robotem, bu anlamda, yapay zekâya saldırı gibi görünürken, aslında insan otoritesinin de altını oyan bir jesttir. “Bu sahte, dolayısıyla değersiz” dendiği anda, “peki o sahteciliği mümkün kılan koşullar, bizim otoritemizi hangi zeminde kurulabilir kılıyor” sorusu atlanır. Žižek’in sahte versiyonunu sadece azarlaması, kendi gerçek versiyonunun da nihai olarak aynı simülasyon rejimine tâbi olduğunu, tek farkın telif ve hukuki sorumluluk olduğunu gözden kaçırır.

8. “Beş dolara etik intihar servisi”: cinefil playdead’den devlet destekli ölüm lojistiğine

Žižek’in 2005 tarihli belgeselindeki sahne, bugün Slovenya’daki yardım ile ölme tartışmasıyla ürpertici bir yankı içinde okunabilir. Yüksek bir merdivenin tepesinde durup aşağıdaki zemini gösterir; birkaç kez buraya geldiğini, kimi zaman polislerin alanı şeritle kapattığını, yerde üzeri örtülü bir beden gördüğünü anlatır. Kameraya “yukarı çıkıp kendini aşağı atmak kolay” der; ardından, bunu sinemasal bir fantaziye çevirir: “Hoş, mütevazı, etik bir intihar. Sokakta gösteriş yapmadan, insanları rahatsız etmeden, çocukları travmatize etmeden… Biz bu işi ayarlıyoruz. Nahoş tesadüfleri önlüyoruz. Beş dolar alıyoruz. Çocukları içeri sokmuyoruz.”(eScholarship)

Bu sahne, o tarihte, sinemanın ölüme mesafeli bakışını, seyircinin “salağa yatarak” ölüm sahnelerini güvenli bir keyfe dönüştürmesini analiz etmek için kurulmuş bir mizansen olarak okunuyordu. Žižek, Foucault’dan esinle, evlilik öncesi sorulan sağlık sorularını anımsatan bir biçimde, potansiyel intihar adaylarına da “metafizik intihar mı, geçici kriz mi” ayrımını soran bir tıbbi-psikiyatrik kurul hayal eder. “Belki sadece sevgilinizden ayrıldınız, iki üç hafta sonra geçecek; belki de sahiden metafizik bir bunalım içindesiniz; o zaman farklı davranmak gerekir” der. İntihar, burada, sinema ve felsefe arasındaki oyunun bir parçasıdır: teorisyen, kendi bedenini ölü taklidi yapan bir figüre dönüştürür; seyirci, ölümle yüzleşme provası yapar ama beyazperdenin güvenli sınırları içinde.(eScholarship)

Bugünden bakıldığında, bu sinemasal fantazinin ZPPKŽ’nin prosedür mantığıyla ne kadar örtüştüğü çarpıcıdır. Sloven tasarısı, Brčič’in analizinde de görüldüğü gibi, bir dizi “güvence” üzerine kuruludur: bekleme süreleri, birden fazla hekim ve uzman görüşü, psikiyatrik değerlendirme, etik komite onayı, belirli bir zaman aralığında yinelenen talep, suistimale karşı ekstra kontroller.(Journals) Kâğıt üzerinde, nahoş tesadüflerin önüne geçilmek istenir: ani öfke anında verilmiş kararların, başkalarının baskısıyla alınmış ölüm taleplerinin, geçici krizlerin “kalıcı çözüm”e dönüşmesinin önüne geçilmesi hedeflenir. Klinik ortam, mahremiyeti ve “onurlu ölümü” garanti edecek şekilde tasarlanır; çocuklar ve üçüncü kişiler, bu ölüm koreografisinin dışına alınır.

Žižek’in “beş dolara etik intihar servisi” fantazisi ile ZPPKŽ’nin prosedürleri arasındaki benzerlik, tam da bu lojistik düzeyde ortaya çıkar. Her iki durumda da ölüm, spontane ve kirli olmaktan çıkarılıp düzenlenmiş, randevulu, kontrollü bir olaya dönüştürülür. Nahoş tesadüfler, yani sokakta, evde, kamuya açık alanlarda, başkalarının gözü önünde gerçekleşen, travma ve skandal üreten intiharlar, steril bir çerçeve içine taşınır. Burada etik olan, ölümün kendisi değil, ölümün sahnelenme biçimidir: kimsenin rahatsız olmaması, kimsenin “görmemesi”, ölümün bir tür teknik hizmet haline gelmesi.

Sinemanın “ölü taklidi” ile ötanazinin “etik intihar servisi” arasında, insanın ölüm gerçeğiyle baş etme biçimi açısından süreklilik vardır. Film izlerken, oyuncuların gerçekte ölmediğini bilerek, bilmezliğe yatarak, ölüm sahnelerinden keyif alma imkanı yaratılır. Yardımlı ölümde, ölüm gerçeği tamamen ortadan kalkmaz; ancak travmatik, kontrolsüz, başkalarını da içine çeken boyutları törpülenir. Ölüm, öngörülebilir bir tarih ve saate bağlanır, prosedür dizgesi içinde eritilir. Böylece, hem yakınlar hem kurumlar için yönetilebilir hale gelir.

Bu açıdan bakıldığında, Žižek’in 2005’teki sinefil jesti ile 2025’te ZPPKŽ lehine verdiği destek arasında doğrusal bir süreklilik fark edilir. İlkinde, ölümle oyun oynayan bir teorisyen, kendi bedenini kadrajda ölü beden gibi konumlandırarak seyirciye “bak ama etkilenmeyeceksin” diyen bir sinema modeli sunar. İkincisinde, devletin ölümü düzenleyen aygıtına teorik zemin sağlar, “ruhani onuru korumak” adına ölümün teknikleştirilmesine onay verir. İkisinde de ölüm, yapısal acıların, politik çatışmaların, sınıfsal eşitsizliklerin, bakım rejimlerindeki boşlukların üzerine atlanan, yönetilebilir bir sonlandırma hareketine indirgenir. Ölü taklidi yapmak, burada, sadece sinemasal bir oyun değil, siyasal bir yönetim prensibine dönüşür.

9. Nihai çözümcülük: acının koşullarını değil, acının taşıyıcısını ortadan kaldırmak

“Nihai çözümcülük” (Endlösung) ifadesi, tarihin en karanlık sayfalarına gönderme yapmadan kullanılamayacak kadar yüklü bir kavramdır; ama tam da bu yüzden, bugünün daha “makul” görünen ötaNAZİ düzenleme tekniklerini tarif etmek için dikkatle yeniden düşünülmesi gerekir. Burada kast edilen, çözülemeyen veya çözülmek istenmeyen yapısal sorunların, bu sorunları taşıyan bedenlerin ortadan kaldırılması yoluyla yönetilmesi mantığıdır. Yardımlı ölüm tartışmaları, bu mantığın en civcivli laboratuvarlarından biri haline gelmiştir.

Slovenya örneğinde, bu laboratuvarın zeminini sağlık sistemindeki kronik yetersizlikler, yaşlı ve engelli bakımının aile içi yük olarak kalması, kırsal bölgelerde ve küçük kasabalarda tıbbi hizmete erişimdeki zorluklar, yalnızlık ve izolasyonun artması, bakım emeğinin cinsiyetli ve sınıfsal olarak bölünmesi oluşturur. Yapılan kamuoyu araştırmaları, insanların medikal destekli ölüme dair tutumlarının, sadece soyut “hak” kavrayışıyla değil, aynı zamanda sağlık sistemine duyulan güven, devlet kurumlarına duyulan güven ve geleceğe dair beklentilerle doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor; güven arttıkça ötanaziye destek de artabiliyor.(Živ? Živ!) Bu veri, çıplak haliyle bile nihai çözümcülüğün paradoksunu ortaya koyar: sistemin açıklarının farkında olanlar, ölüm kararını da o sistemin prosedürlerine emanet etmeye daha isteksizdir.

Brčič’in, Sloven gönüllü yardımlı ölüm tasarısını ayrıntılı incelediği makalesi, ilk versiyonun aslında sadece terminal hastalarla sınırlı kalmadığını; kronik hastalıklar, engellilik ve “dayanılmaz” ama tıbben tam tanımlanmamış ıstırap kategorileri üzerinden çok daha geniş bir nüfusu kapsama riski taşıdığını vurgular.(Journals) Daha sonra yapılan revizyonlarla bu alan daraltılmaya çalışılmış olsa da, kamuoyunda “yaşlıların ve engellilerin üzerindeki baskı artacak” kaygısının temelinde bu ilk metinlerin gölgesi vardır. Muhafazakâr “hayır” kampanyası, bu kaygıyı “hayatı seç, HAYIR de” sloganına tercüme ederken, çoğu zaman gerçek bakım politikalarına dair somut öneri sunmaz; sadece ölümün teknikleştirilmesine karşı ahlaki bir bariyer kurmakla yetinir.(teof.uni-lj.si)

“Evet” cephesinde ise, sık kullanılan argümanlardan biri şudur: “Sistemin tüm açıklarını kapatmak zorundayız demiyoruz, ama en azından insanlar dayanılmaz acı çektiklerinde onlara bir çıkış yolu sunabilelim.” Bu cümle, yalın haliyle bakıldığında insani bir merhamet jesti gibi durur. Fakat tersinden okunduğunda, yapısal acıların kendisine dair bir teslimiyet beyanıdır: yalnızlıkla, bakımsızlıkla, ekonomik kırılganlıkla, sağlık sisteminin bozuk işleyişiyle baş edilemeyeceği kabul edilir; kalan tek alan, bu koşullar altında yaşamaya devam etmekte zorlanan öznenin dosyasını “onurlu ölüm” başlığıyla kapatmaktır.

Nihai çözümcülük, tam bu noktada belirir. Acının üretim koşullarını dönüştürmek yerine, acının taşıyıcısını hukuken ve teknik olarak ortadan kaldırma refleksi, ölümün bir “sosyal politika aracı” gibi düşünülmesine yol açar. Belgelerde ve yasa metinlerinde bu elbette bu kadar çıplak söylenmez; kullanılan dil, ruhani onur, seçim özgürlüğü, acıdan kurtulma hakkı, tıbbi özerklik gibi kavramlarla cilalanır. Fakat pratiğin gündelik işleyişinde, en kırılgan olanların – yaşlıların, engellilerin, ruhsal bozukluğu olanların, yalnız yaşayan kronik hastaların – ölüm seçeneğiyle karşı karşıya bırakıldığı bir tablo ortaya çıkar.

Diğer ülkelerdeki deneyimler, bu mantığın nasıl genişlediğini gösterir. Eutanazi ve yardımlı ölümü karşılaştırmalı olarak inceleyen çalışmalar, başlangıçta sadece terminal fiziksel hastalıklar için açılan kapının, zamanla kronik ruhsal hastalıklar, ileri demans, birden çok geriyatrik sendrom gibi alanlara doğru genişlediğini; bu genişlemenin aynı anda hem “özgürlük” hem “risk” söylemleriyle tartışıldığını ortaya koyar.(PMC) Sloven tasarısının ilk hali de, bu küresel eğilimle uyumlu olarak, gelecekteki muhtemel genişlemelere kapı aralayan bir yapıya sahipti.

Nihai çözümcülük, bu nedenle sadece belirli bir yasa metnini değil, daha genel bir bakışı işaret eder: “Bu kadar hayatı değiştiremeyiz; bari ölümü düzgün organize edelim.” Žižek’in AI versiyonunun “nihilizmi onurlu ölüm diye pazarlıyorlar” cümlesi, sahte olsa da, tam da bu noktada rahatsız edici bir doğruluğa çarpar; sorun, insanların acıdan kurtulma isteğinin meşruiyetinde değil, bu isteğin hangi siyasal ekonomi içinde, hangi bakım rejiminin yokluğunda, hangi toplumsal yalnızlık koşullarında ortaya çıktığındadır.

10. “Yaşamış sayılmaz zaten ruhu için ölmesini bilmeyen”: iki ölüm rejimi ve Žižek’in kendi düşüncesiyle gerilimi

Makalenin başlığındaki sert ifade, spontan bir hakaret ya da romantik bir kahramanlık methiyesi değildir; ölümün iki farklı rejimi arasındaki farkı işaret eden teorik bir provokasyon olarak düşünülmelidir. Žižek’in kendi metinlerinden birine, “Three Fragments on Suicide as a Political Factor” başlıklı yazısına bakıldığında, intiharın bazen radikal bir politik jest, bazen de sistemle uyumsuzluğun nihilistik bir dışavurumu olarak kavrandığı görülür.(Crisis and Critique) Bu metinde, kendini feda eden öznenin ölümünün, sadece kendi acısını sonlandırmakla kalmayıp mevcut düzenin meşruiyetini de yaralayacak bir anlam üretip üretmemesi esas alınır.

Bu bakış açısından, ölümün birinci rejimi, öznenin hayatı boyunca kurduğu anlamı, aldığı riskleri, giriştiği mücadeleleri, direnişlerini, bağlılıklarını geriye doğru kristalize eden bir son olarak görülebilir. Açlık grevleri, ölüm oruçları, kendini yakma eylemleri, bedeni politik bir talebin rehinesi haline getiren protestolar bu rejimin örnekleridir. Bu pratiklerde, kişi sadece “acıdan kurtulmak” istemez; ölümü, başkalarının gözünün içine sokar, kamusal alanı işgal eder, mevcut düzenin suç ortaklığını çıplaklaştırır. Bu anlamda, “ruhu için ölmesini bilmek”, ruhun dünyada bırakacağı iz için bedenini riske atmak, ölümü sistemle pazarlığın en uç biçimi haline getirmek demektir.

Ölümün ikinci rejimi ise, nihai çözümcülüğün de yapısına sindiği biçimiyle, ölümün sistem tarafından yönetilen, steril, mahcup, rahatsız etmeyen, mümkünse görünmez kılınan bir teknik olaya dönüşmesidir. Yardımlı ölüm protokollerinde, ölüm, “kişisel seçim” diline sarılır; kamusal alana değil, klinik odasına çekilir; eylem değil, prosedür olur. Burada ruh konuşmaya devam eder, ama artık dünyayı değiştirmek için değil, dünyadan çekilme hakkını gerekçelendirmek için. “Ruhum dağılıyor, onurumu korumak için ölmek istiyorum” cümlesi, bu ikinci rejimin tipik formülüdür; “benim acımın koşullarını değiştiremezsiniz, bari beni bu koşullardan usulüne uygun biçimde çekip çıkarın” anlamına gelir.

Žižek’in “ruhani varlık olmak, uğruna hayatımı feda etmeye hazır olduğum şeyler olduğu anlamına gelir” cümlesi, teori düzeyinde ilk rejime aittir. Ruh, burada, insanın kendisini aşan, kendi çıplak çıkarının ötesine geçen, bir fikir, bir dava, bir öteki, bir gelecek için göze aldığı riski temsil eder. Fakat ZPPKŽ lehine çekilen videodaki kullanımında ruh, ikinci rejime kayar: artık ruh için hayatı riske atan değil, ruhun dağılma ıstırabından kaçmak için ölümü talep eden bir özne vardır. Üstelik bu ölüm, ne sistemi sarsar ne başkalarını rahatsız eder; prosedüre bağlanmış, “onurlu”, “temiz”, lojistik olarak planlanmış bir sonlandırmadır.

“Yaşamış sayılmaz zaten ruhu için ölmesini bilmeyen” ifadesi, bu ters yüz oluşa karşı bir itiraz gibi okunabilir. Buradaki “ölmesini bilmek”, ölüm orucu romantizmini yüceltmek değil, ruh diliyle konuşulduğunda bile ölümün sadece kaçış ve rahatlama aracı olarak kurgulanamayacağını, eğer ruh diye bir fazlalıktan söz edilecekse, bunun ancak yaşarken göze alınan risklerde ve başkalarıyla kurulan bağlarda sahici bir karşılığının olacağını hatırlatmak içindir. Ruh için ölmek, salt metafizik bir tercih değil, somut bir siyasal ve etik pozisyon demektir; acıdan kaçışla karıştırıldığında, ruh söylemi tamamen boşalır.

AI Žižek metninin “kapitalizm gençlere hayat sunamadığı için nihilizmi onurlu ölüm diye pazarlıyor” cümlesi, Žižek’in gerçek argümanlarıyla bire bir örtüşmese de, bu iki rejim arasındaki gerilimi kaba ama isabetli şekilde yakalar.(portalnovosti.com) Sistem, gençlere ve kırılganlara anlamlı bir gelecek, istikrarlı bir yaşam, dayanışma ağları, kolektif mücadele imkânları sunamadığında, onların ölüm talebine “onur” etiketi yapıştırarak kendi başarısızlığını kişisel tercih kisvesi altında gizleyebilir. Bu durumda, ruhun dağılıp dağılmadığını konuşmak, ruhu korumak için kimi öldürmenin “etik” olduğunu tartışmak, asıl soruyu – “neden bu kadar çok insan ruhunun dağıldığını hissedecek kadar yalnız ve bakımsız” sorusunu – öteler.

Žižek’in kendi düşünsel mirasıyla gerilim de buradan doğar. Bir metninde intiharı radikal politik jest olarak okuyan teorisyen, başka bir bağlamda, aynı ölüm hareketini devlet destekli teknik hizmetin konusu haline getiren bir kampanyanın yüzü olduğunda, ruh adına konuşma hakkını kendi içinde çatallandırır. Retorik, teoriyi maskeler; ruh, prosedüre tercüme olur; ölüm, yaşayanlara değil, dosyalara yönelik bir düzenleme aracına dönüşür.

11. Sonuç: ad robotem çağında otoritenin çöküşü ve ölüm kararının ertelenmesi

Tüm bu tablo, nihai çözümcü ad robotem çağının üç katmanını aynı anda gösterir. Birinci katmanda, bilgi rejiminin çürümesi vardır. AI Žižek vakası, sadece Slovence konuşan bir filozofun başına gelmiş talihsiz bir olay değildir; yapay zekâ araçlarının stil, ton, argüman örgüsü, örnek repertuarı açısından son derece ikna edici simülasyonlar üretebildiği, kamusal figürlerin sesini “kiralayan” propaganda kampanyalarının kolaylaştığı bir dönemin işaret fişeğidir. Portal Novosti’nin haberinde de vurgulandığı gibi, sahte metni dolaşıma sokanlar için önemli olan, metnin gerçek olup olmadığı değil, kendi pozisyonlarını destekleyen bir “sol ideolog” imgesi yaratmalarıdır.(portalnovosti.com)

İkinci katmanda, otoritenin stil düzeyinde çözülmesi yer alır. Gerçek Žižek’in Dnevnik’e verdiği cevapta sahte metni “ne kadar alçaldığımızın işareti” sayıp aynı anda “evet oyu vermek gerektiğinin kanıtı” olarak sunması, otorite figürünün artık argümanlarının içeriğiyle değil, kime kızdığı ve kimi aşağıladığıyla tanımlandığını gösterir. Aynı düşünce repertuarı, hem ötanaziyi savunan hem ona kategorik olarak karşı çıkan metinler üretmeye elverişlidir; farkı yaratan, imza sahibidir. Bu durumda, “otoriteye başvuru”nun hiçbir içeriği kalmaz; ad robotem ve ad hominem aynı anda dolaşıma girer.

Üçüncü katmanda ise, ölümün teknikleştirilmesi bulunur. Yardımlı ölüm yasaları, etik komiteler, tıbbi raporlar, ruh söylemiyle süslenmiş videolar, sinefil ölü taklitleri, hepsi bir araya geldiğinde, ölüm, hayatın çözülemeyen yapısal acılarına karşı makul ve düzenli bir “çözüm” gibi sunulur. Küresel literatürde, ötanazi ve yardımlı ölümün tarihsel evrimini özetleyen çalışmaların da gösterdiği gibi, bu teknikleştirme eğilimi, sadece Slovenya’ya özgü değildir; Hollanda’dan Belçika’ya, Kanada’dan İspanya’ya kadar farklı hukuk düzenleri, acının koşullarını değiştirmek yerine acının taşıyıcısını kontrollü biçimde ortadan kaldırmaya dönük benzer refleksler geliştirmektedir.(PMC)

Bu üç katmanın kesişim noktasında, ölüm kararının ahlaki imkânsızlığı belirir. Bilgi rejiminin bu kadar manipülasyona açık olduğu, otorite figürlerinin bu kadar kolay simüle edildiği ve aynı kavram setinin karşıt amaçlarla kullanılabildiği bir ortamda, geri dönüşsüz ölüm kararlarını “kanıta dayalı” bir prosedür gibi sunmak, ciddi bir epistemik kibir içerir. Uzman raporları, ruh değerlendirmeleri, ehliyet formları, terminal teşhisler, maliyet hesapları, bakım yükü tartışmaları, hepsi bir araya geldiğinde bile, “ruhum dağılıyor, beni öldürün” cümlesinin içerdiği paradoksu çözmez; sadece onu dosyanın dip notuna iter.

Bu noktada, Žižek’in “fake news evet gerektiğinin kanıtıdır” hamlesini tersine çevirmek gerektiği açıktır. Eğer bilgi ortamı gerçekten bu kadar çürükse, eğer sahte metinler, deepfake videolar, otorite simülasyonları siyaseti bu kadar kolay zehirleyebiliyorsa, bu durum ötanazi yasalarını hızlandırmanın değil, hayatı ve ölümü düzenleyen tüm mekanizmaları yeniden siyasallaştırmanın gerekçesi olmalıdır. Nihai çözümcülüğün cazibesi, tam da tartışmayı sonlandırma vaadinden gelir; ölüm kararını teknik bir dosya kapanışı gibi sunarak, acının üretim koşullarını tartışma yükünden kurtarır.

Ad robotem çağında, belki de tek makul etik refleks, ölüm kararını mümkün olduğunca ertelemektir. Bu erteleme, terminal hastaların acısını görmezden gelmek anlamına gelmez; tam tersine, ağrı kontrolünden palyatif bakıma, sosyal destekten ekonomik güvencelere kadar tüm yaşayan müdahale imkânlarını sonuna kadar zorlamak demektir. Yapay zekâ simülasyonlarının otoriteyi sahteyle gerçek arasındaki ince çizgiye sıkıştırdığı, salağa yatan seyir hazzı için sinefil ölü taklidi estetiğinin ölümle mesafeli flörtü normalleştirdiği bir dönemde, ruh söyleminin de ancak bu tür radikal bir yaşam yönelimiyle birlikte anlam kazanabileceği açıktır. Ruhu için ölmesini bilmek, ruhun dünyayla bağını koparmak değil, tam tersine o bağı koparmaya çalışan nihai çözümcü mekanizmalarla yüzleşmeyi göze almaktır.

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat