Cinsel İlişkiye Gönderimi İçinde Psikanaliz (1973) — Jacques Lacan

1973, Milano

Demek, buradasınız… nedenlerle, elbette… sanırım… türlü türlü nedenlerle ve bunların arasında başlığımın payı olmadığını sanmıyorum.

Öyleyse, başlığımı önce beni buraya çağıran Contri’ye vermiştim. Başlığım kendisine sekreterim tarafından iletildi − Paris’te, tabii, herkesin tanıdığı harikulade bir sekreterim var. Adı: Gloria.

Gloria ona şunu söyledi: Cinsel ilişkiye gönderimi içinde psikanaliz.

Şahsen pek memnunum, çok memnunum ki bunun şöyle aktarılmış olmasından: Cinsel ilişkiye gönderimiyle birlikte psikanaliz; çünkü bunun bana çok daha az zahmet çıkaracağını biliyorum, bu göndermenin bir ima ile değil de bir bağlaçla ilişkilendirilmiş olması… bana çok daha fazla özgürlük sağlayacak.

Kış sporlarınızdan… sizler için buraya geri döndüm… geldim. Şu sıralar dinleniyorum ve bu, Milano’ya çok büyük bir zevk duyduğum anlamına geliyor: Kış sporlarındaki konaklamamı yarıda kesmiş olmam için Milano’yu gerçekten çok sevmem gerekirdi.

Madem oradaydım, size söyleyeceklerimi özellikle hazırlamadım, hele ki bunun hazırlanası olmadığını, tam da hitap edebileceğim kişilerin, diyelim, heteroklit karakteri yüzünden, hazırlanası olmadığını düşündüğüm için.

Az önce bana, kendimi tanıtmak gerekip gerekmediği soruldu. Hepinizin burada bu kadar çok oluşunuz zaten tanıtım olarak yeter. Ben de kendimi, bu konunun yolunu nasıl açmaya çalışacaksam, işte o tarzımla tanıtmaya çalışacağım.

Bu konuyu, ben seçtim, Contri’ye de ben verdim; çünkü belirli bir pratiğin içine girmişken insan, geriye çekilme kudretine sahip olduğunu sanmamalı.

Cinsel ilişkiye gönderimiyle birlikte psikanaliz; diyelim ki birkaç yıldır zaten, işte tam da orada duruyorum.

Bu, kafamı meşgul eden bir nokta ve bu düzeyde, mecburen… önemli olduğuna inandığım bir şeyi dile getirmeye çalışıyorum.

Herkes bilir − burada bulunan psikanalistlerin çoğunluğu da dahil − herkes bilir ki psikanaliz, psikanaliz talep etmeye gelen kişilerin statüsünde, diyelim, cinsel ilişkiye belirli bir önem tanır.

Örneğin “cinsellik” denilen şey, ilk plana konur… neyin? Bir teorinin mi yoksa bir pratiğin mi? Çok açık ki bu, teori düzeyindedir; ve teori… teori kurmak, son derece güç bir iştir.

Teori… sözcüğünün, Tanrı aşkına, kökenleri var… Bu konuda pek önemseyen Aristoteles diye biri vardı. Yine de bize bu sezgisel kavramı, değil mi, bu her şeyi söylemek gerekirse, o başat sözcüğü öne sürmek için, şu… neyin? − dünyanın − tefekkürü yoluyla… işte bu kavramı bırakan odur.

Bu tefekkürden gelir bize, fırsat düştüğünde kozmoloji diye adlandırılan tüm bir düşünme tarzı. Dünya evren varsayılır, en yüce küre vardır, ne bileyim, her şeyi kuşatan hareketsiz bir ilk devindirici; ve belki de, onu tefekkür ederek, bu bütünle eşitlenmeye ulaşılabilir…

Bir şekilde duyulabileyim diye, çünkü genelde daha çok ima yoluyla, yarım ağızla duyururum kendimi… Nitekim, tam da bu yüzden, genel olarak dinleyicilerim hiç bir şey anlamaz; ama yine de geri gelirler, çünkü bu yarım sözler, bağlayan şey budur onları: Öbür yarıyı da bilmek isterler. İma yollu, yarım sözle iletişim kurmaktan başka hiçbir yol yoktur; o yüzden burada iletişim kurma umudum daha fazla değil, ama yarım sözde kalmamaya çalışacağım; zira…, ne de olsa, benim elimde olan daha çok kendimi tanıtmak… Göreceksiniz sonunda, öyle değil mi[53]…?

Böylece teoriye, kozmolojiye, kısacası şuna dair fikre gelmiş bulunuyorum: Bir biçimde, zaten halihazırda orada, denilen şeye, yani her neyse işte, ona eşitlenilebileceği fikrine. Oysa ki fazladan bir adım atılmıştır, değil mi? Hiç de belli değil, neden dünya tefekkürü, ne olursa olsun, ‘olan’la özdeşleştirilsin. Çünkü bu… bu tefekkür, büyük bir yanılsama da olabilir.

Sadece olabilir de değil, kuşku yok ki… bu noktada, karşımızdakinin ‘olan’ olduğuna dair bu fikrin bir hezeyan… herhalde ortak bir hezeyan olduğuna… ilişkin elimizde bütün kanıtlar mevcuttur.

İşte bu, sağduyu denen şeyi teşkil eder ki bu, kuşku yok ki, dünyadaki en yaygın şeydir − arada sırada Fransızca da yazmış bir filozofun söylediği üzere − dünyadaki en yaygın şey, yani doğrusu şudur: en aptal olan.

Bir süredir, tutarlı duran bir söylem pratiğini temellendirmek için küçük bir çaba sarf ettik. Buna da: bilim, deniyor.

Herkesin, azıcık göz atıp… bilimsel hezeyanı takip edebilmek için bir çaba göstermesi yeter. Kuşkusuz bu, aptalca bir şey değildir.

Aptalca değildir, ama pek tuhaf şeylere… pek tuhaf ve sağduyuyla hiçbir alakası olmayan şeylere varmıştır. Ne de olsa, uzay-zaman… artık her neyse, Bay Einstein’ın ortaya koyduğu… nihayetinde duyularla kavranabilir bir şey değildir… Şunu demek istiyorum: Hepiniz, ben de tabii, kesinlikle Einstein’ın dile getirdiği ve kanıtlanmış, doğru olduğunu varsaysak bile, mekânın bu tasavvurundan kaçamayız; oysa bu, apaçık ki, mekâna tamamen imajiner bir yaklaşım olmaktan öteye gitmez…

İşte, peşinen söyleyiverdiğim bir sözcük var, “imajiner” sözcüğü. Bu, benim söylemim açısından kilit bir sözcüktür.

Analistlerin formasyonu tarafında, bu formasyondan bir şeylerin aktarılması gerektiğine dair belli bir ihtiyaç dışa vurulduğunda, ilk kez benden bir katkı istendiğinde, şu üç terimi öne sürmüştüm: hayali, simgesel ve reel.

Sonra bu kategorileştirmenin etrafında birtakım açılımlar sundum; ne de olsa, bunu ortaya atalı yirmi yıl oldu ve yakın zamana kadar, sözde okul yılı boyunca, her sekiz günde bir, düzenli olarak, birkaç… her sekiz günde bir birkaç önerme ortaya attım; bunlar bir döngü oluşturmuyordu, hep… hep ileriye doğru gidiyorlardı… Yıl boyunca bir kez seçtiğim bir temayı, bir tek kere olsun, yeniden ele almışlığım yoktur. Elbette şimdi size bunun hakkında bir fikir veremem, ama belki bazılarının − ve hatta, neden böyle varsayayım ki? − bazılarının kulağına gitmiştir: hayali ile simgesel ayrımı, analitik işlev içinde pek öne çıkardığım bir şeydir.

Bunu netleştirmek için, burada hiçbir maniheizm bulunmadığını belirteyim, öyle söyleyeyim; yani, hayali olanı, simgesel olana karşı, önyargı tarzında − ki bu, öğretimim hakkında oldukça yaygın bir yargıdır − hiç gelmemişlere ve hatta oraya gelmiş olanlara rağmen… zira bir şeyi döve döve tekrarlasanız da, açıklasanız da, üstünde fil gibi tepinseniz de, hiç fark etmez, değil mi? Hep ille de iyi ve kötü olacak…

O halde, güya benim için iyi olan simgesel olandır; buna karşılık, hayali olarak kınanan bir şeyi, örneğin az önce evren bağlamında yaptığım gibi, gündeme getirdiğimizde… buna başvurduğumuzda… işte o, kaka: başvurulmaması gereken bir şeydir. Başka deyişle, bir dönemde belirli bir psikanaliz içinde, yaygın şekilde yapıldığı gibi, ego işlevinden söz etmenin, kabul edilebilir bir açıklama olmadığını vurgulamış olmam bahane edilerek… − Tanrı bilir, psikanalizin belirli bir gelişiminde ne kadar büyük bir yer tutar − yani, bazı yerlerde, ne yaptığını biraz olsun düşünmeye çabaladıkları için, böyle ifade ederler kendilerini: ego’dan, güçlü ego’dan ya da zayıf ego’dan söz ederler ve… Egoya, sonuçta, cisim verilmiş bir işlev muamelesi yapılır.

Oysa ego’nun, var olmadığını söylemiş olmuyorum, referansını imajiner olarak teşhis ettiğimde.

Ego’ya her birimiz [güler] demir gibi inanırız, sonunda… eskiden, bilmem neden bu gece aklıma geldi… Natasha adında küçük bir kişi vardı; bu kişi, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, ortak dilde nasıl işaret edilirse edilsin, yine de en ufak bir kuşku bulunmadığını, kendini şöyle ifade ettiği gibi, bana bir gün gayet iyi anlatmaya çalışmıştı: “Ben, benim”.

Ama haklıydı.

Son derece asli bir duyguyu dile getiriyordu; hiçbir kuşkuya yer olmaksızın, bunun, baştan sona büsbütün yanılsamalı sayılmasına rağmen…

Tamamen yanılsamadır bu, ama tutan bir yanılsamadır ve kelimenin tam anlamıyla, kırılamaz bir yanılsamadır.

Çünkü nihayetinde, imajiner… imajiner, reel’in bir parçasıdır. Şunu demek istiyorum: İmajiner’e gönderim olmaksızın, çalışmayacak bir sürü şey vardır.

Örneğin gösterilebilir ki, görme alanı olduğunu varsaydığımız, bazı kümes hayvanlarının görme alanına, bir yırtıcı kuşun açılmış kanatlarıymış gibi görünen bir kesit sokacak olsak, bunun, adı geçen kümes hayvanlarında dehşet uyandırmaya yettiği görülür: Kuşku yok ki bu, şöyle varsayılabilir − deneyi yapmadan karara varılacak bir şey değildir, ama varsayılabilir − adı geçen küçük yaratıkların korunma işlevlerinden bir şeylerin eksik kalacağı.

İmajiner’in işlediğini, reel içinde işlediğini görmek ilginçtir. Öyleyse bu, ona başvurulamayacağı anlamına gelmez. Soru daha çok şudur: Onun dışına nasıl çıkılabileceği, nasıl düşünülebilir?

Şu demektir: Reel’i, tümüyle imajiner olarak tasarlamamak gerekir. Size söylediğim gibi, sağduyu, nihayetinde, sizi iki ayak üzerinde tuttuğu kesin olan bu asli imajiner’e, daima çok yakın durur; Edipe efsanesinin, değil mi, Sfenks efsanesinin anlattığına göre, hayatınızın büyük çoğunluğunda işinize yarayan dik duruş, bu durumdur işte; üstelik… yalnızca bu pozisyonun, yani bu dik duruşun, bütünüyle asli bir konum olduğu varsayılmaz; tam da bu varsayım üzerine, şunu temellendirebiliriz: İnsan hayvanında, ötekiyle özdeşleşme, öteki tam da dik duruyor olduğu ölçüde, − işte kayma da buradadır − temel metaforu verir: Ayakta duran, statik olan, sağlam duran şey metaforunu; ve bütün bu ego hikâyesi, bunun üzerine kenetlenir.

Her şeye rağmen, hayvan etolojisi sayesinde… varlığını sürdürebilmek açısından bütünüyle belirleyici olan bazı imgelerin olduğu gerçeğini fark etmek ilginçtir. Varlığını sürdürme, dursun, bu, istikrarla pek de aynı şey değildir, değil mi − işte, biraz farklıdır…

… sistere daha çok oturuyor olmak demektir, stare ise ayakta olmak; ve sonuçta, hayvanların çoğu, ayakta durmaktan çok, oturur haldedir çoğunlukla. Hatta bu, insan hayvanına kadar uzanır; çünkü örneğini burada görüyorsunuz: İnsani hayvansallık, iki ayağının üstündeyken değil, daha çok poposunun üstündedir… etolojinin tüm bir alanında, en temel konum budur. Oturmak; örneğin, hepiniz için durumun böyle olduğunu umarım, hazmettiğimiz konumdur.

Kahvaltınızı hazmediyorsunuz ve oturuyorsunuz, bu sayede sözlerimin yavaş yavaş içinize işlemesine kendinizi bırakabiliyorsunuz. Demek, hiçbir zaman demedim ki imajiner çok kötüdür ve asla ona başvurmamak gerekir. Daha çok şunu sordum: Hazımda, yani nihayetinde, tahliye işlevlerinde ve aynı sofra düzenine, aynı düzene dahil bazı başka işlevlerde, nelerin yolunda gitmediğini. Açık ki, yolunda gitmeyen şeyler var ve bu yolunda gitmeyen şeylerde, psikanalistler, kökenini kendi deneyimlerinde bulan bir tür deliliğin pençesine kapılmış halde − yani, bizzat kendi analizlerinden geçtikleri zamana dayanan deneyimlerinde − varlığını sürdürme bozukluklarında kımıldatabilecekleri bir şeyler bulunduğunu fark edebilmişlerdir.

Şu yine de çarpıcıdır ki, böylesi bir şeyi, kımıldatmaya muktedir olduğumuz şeyi, analist olduğumuzda kımıldattığımız deneyim tarzı, yalnızca söz üzerine kuruludur.

Tanrıya şükür, bu… analistin sözü değildir! Ara sıra, analistin, yorum dedikleri şeyi verdiği olur: Hatta, deneyimin içinde, şimdiden öyle bir kurumsallaşma bulunuyorsa ki, neredeyse tek kelime etmesine gerek kalmayacak bir modda işliyorsa deneyim… bu, olmak zorunda bile; çünkü şu, her durumda kesindir: Öteki − ki ben onu… Fransa’da herkesin, bu terimi kullanmaya başladığımdan beri “analizan” diye adlandırdığı kişidir − öteki, analist değildir.

Analisti analiz eden kişi, sanılır; oysa analizde talep konumunda bulunan, etkin öğedir, “analizan” diye adlandırılmayı hak eden odur.

İşte, bu kişi… açık ki, diyelim, mutlu vakalarda, analizden bir fayda elde eder; yani, asayişinde, diyelim, hazımla ya da dışkılama ile ilgili bozukluklar − çünkü analiz, nihayetinde, meşhur bozuklukları, sözün gelişi şununla ilişkilendirmiştir: hazım ve tahliye işlevleri, gibi − evet, bu bozukluklarda yoluna giren, düzene giren bir şeyler olur; sonuçta, oradan az çok düzelmiş çıkar.

Bu, nasıl mümkün olabilir? İşte soru burada: Nasıl olur da bir analiz, yani yalnızca sözlerden yürüyen bir teknik, öğretici müdahaleyi minimumda tutan bir teknik… Çünkü elbette sözün neye yaradığını, şöyle az çok, biliriz: Vaaz vermeye, beyin yıkamaya yarar. Bir analist, analizanını ahlak prensipleriyle boğazlamaz, konuşmasına izin verir; ve yalnızca bunun çevresinde bir şeylerin gerçekleşmesi… üzerine düşünülmeyi hak eder.

Üzerine düşünülmeyi hak eder, dahası, başka alanlarda zaten benzer bir deneyime sahip olduğumuzu da gayet iyi bildiğimiz için: Şu anlamda ki, geviş getiren insanlar vardır − buna düşünmek denir, herhalde mideyle, panse ile akrabalığı yüzünden − geviş getiren insanlar vardır ve bunlar, yalnızca sağduyu yakalaması düzeyinde kalmayan şeyler söylemeye varmışlardır; başka deyişle, referansı tek başına, bütünüyle bilime dayanan bir referansla, gerçek dediğimiz şeye ilişkin bambaşka bir fikre varılmıştır…

Bambaşka bir fikre, ta en başından beri… gerçek denilen şeye, dediğim gibi.

Bu fikir, tamamen, ortak bir boyut olarak bulduğumuz imajiner yakalamadan, imajiner kavrayıştan kopuktur; bu ortak boyut, insana, demekten her seferinde imtina ettiğim şu şeye aittir − buna için çok haklı nedenler var, “insan” hiç de o kadar apaçık bir şey değildir; özellikle de, yalnızca ego oldukları, yani imajiner yakalamalar oldukları fikrinden hareket ettiğimiz andan itibaren… İşte tam da imajiner’e önem vererek, onun içinde olup biten şeyi, imajinerde söz konusu olanı, iki kez düşünmeden, imajiner düzeyinde işler hale getirmemek gerektiğini sezebiliriz; tam da bu düzeyde, değil mi, biçim kavramını işler hale getirmemek gerektiğini.

Şu kesindir ki biçim kavramı, başattır, son derece pratiktir; bazı insanlar, sizin de gayet iyi bildiğiniz bir konuda, yani iyi biçim konusunda, deneyler yapıp eğlenmişlerdir. Bazı biçimlerle − bunlara iyi biçimler diyebiliriz, örneğin baloncuğun biçimi gibi − başka düzeydeki bir olgu arasında bir ilişki bulunduğunu fark etmişlerdir; değil mi, söz konusu olan, konuştuğumuz düzeydir tam da; küre, bize, temel bir şey… gibi görünür.

Buna Gestalt kuramı adı verilmiştir. Birtakım fenomenlerin, özellikle bedenlerin varlığını sürdürme tarzlarında… sözgelimi, açıklanmasına imkân verdiği varsayılmıştır…

Başka deyişle, deneyimin çok farklı bir alanına, Platon’un zamanında, öyle denilen felsefi düşünce düzeyinde ortaya çıkmış bir şeye taşınmıştır; değil mi?

Gerçek şu ki, büyük düşünürlerin özelliği, her önüne gelen apaçık kanıya kendini bırakmamaktır.

İnsanın kendisi, deyim yerindeyse… Platon’da biçim teorisinin etrafında dönen şey, insanın kendisi değildir. Yakından bakarsak, açık söylemek gerekirse, o kadar da hümanist değildi. Hümanist olmak için gerçekten deli olmak gerekir.

Yani, tam da şunun farkına varmamak demektir bu: ortada böyle bir çatlak vardır, nihayetinde… çatlak daha teori düzeyinde, teorinin düzeyinde zaten mevcuttur, ama orada, teoride, apaçık değildir.

Dolayısıyla güçlük, şuradan başlar: insanın varlığını sürdürmesinde yolunda giden ya da yolunda gitmeyen her ne varsa, bunların hepsini, imajiner ilişkilere indirgemek zordur; ve tefekkür işlevi, sayısız yanılgının kaynağındadır.

Bunların yanılgı olduğunu nereden biliriz?

Tam da başka yerden düzelttiğimiz için. Kaldı ki size az önce söylediklerim, bu konuda yeterince fikir veriyor gibi görünüyor; ve en ufak bir incelemenin bile düşünülemez olduğunu sergilediği bir işleve − az önce sözünü ettiğim, söz başlığı altında andığım işleve − düşünülemez bir işleve: eğer zaten orada, onda olup bitenden ayrı ve ondan farklı, bir şey olmasa… bir şey ki, sanmam ki içinizden, kulakları burada, dilbilim denilen şeyle azıcık gıdıklanmış olanlar dışında, hiç kimse, bu nokta üzerinde odaklanmış olduğunu görmüş olsun. Dilbilim, şu gerçeği sergiler: Dil, ne olursa olsun, bireysel inşadan çok önce orada olan bir şeydir; dil, önceden kuruludur: Her birimiz, dilin egemen olduğu bir çağda doğarız. Ana dil… onu biz yapmış değiliz. O, zaten oradadır.

Dil, kuşkusuz, oluşmuş bir şeydir… hiçbir dil için, ebedi olduğunu söyleyemeyiz. Ama yine de bizim bu dille, şu dille çok özel bir ilişkimiz vardır ve bu ilişki şudur… büyük bilgin olmaya gerek yoktur ki, bir dili mesken tutmuş olduğumuzda − kullanılmaya en uygun terimi kullanırsak − bir dili mesken tuttuğumuzda… dilbilim nesnesi üzerinde düşünüp taşınmak, kafa patlatmak, hezeyana girişmekle görevli biri, size, bir yeterlilik sahibi olarak hitap etmekte haklıdır.

Bu, öteden beri böyledir… dilbilimin yolunu açmış, yolu döşemiş kişileri alalım; diyelim, onlara gramerciler diyelim ve bir de “doğru kullanım”dan söz edenleri alalım, nihayetinde, her kim olursa olsun, ister Vaugelas olsun, ister Ménage, ister Boileau, her kim söz konusu olursa olsun… bir ifade tarzının nasıl anlaşılması gerektiğini belirlemek gerektiğinde ya da tersine, bir şeyi ifade etmek istediğimizde, onun nasıl dile getirilmesi gerektiğini tayin etmek istediğimizde, giderler, bunları, içlerinden birinin deyimiyle, arabacıya sorarlar.

[parole perdute].

Dil içinde bulunulduğunda, şaşırtıcı bir şey vardır, işte, bu: Herkes bu yetkinliğe sahiptir − dilbilimciler, yetkinliği böyle adlandırıp böyle ayırırlar.

Bu, işin statüsü bakımından dikkate alınması gereken bir şeydir; çünkü bütün bu curcuna, dil sayesinde, dille birlikte ortaya çıkar; imajın egemenliği, böylelikle, bütünüyle baskın gelmez; bu sayede, reel’e başka bir erişim tarzı, başka bir erişim kipliği tahayyül edilebilir − hayvanın işleyişini, davranışını, deyim yerindeyse, incelediğimizde, bizim bizzat aradığımız şeydir bu: Başlangıçta, onun imgelere tutsak olduğu fikrinden hareket ederiz; hatta her şeyin, çemberin böyle dönebilmesi için böyle olması gerektiğinden hareket ederiz… imajiner fikrinden hareketle varsayılmış durumlara bakalım.

Mesele, tam da şuradadır: Bizim bunları hesaplayabilmemiz, davranışımızı değerlendirmek için… değil, çünkü behavourist adını taşıyan ve bunu insan varlıklarına da uzatmak isteyen kişiler çıkmıştır: Ama her halükârda, bu uzatma işini yapabilmek için, tam da imajiner’i imajiner olarak tanımlamaya ve imgenin işleyişini kavramaya başlamış o temel düşünümün bütününün bulunması gerektiği çarpıcıdır; işte o kökensel kafa yorma olmadan olmaz.

… Öyleyse, yalnızca şu saptamayı yapıyorum ki, düşünmesi yine de epey müşküldü − bakın: bu sabah bu noktada kalıyorum − “bilinçdışı” denen şey gibi bir şeyi düşünmek: Düşüncelerden yapılmış, düşüncelerden kurulmuş bilinçdışı denen şeyi; zira Freud’un söylediği, tam da budur, değil mi, yani, biz kimin düşündüğünü bilmesek de, bir yerde bir şey düşünmektedir, ha? Biz uyurken ve rüya görürken bile; hatta rüya görürken, “Acaba rüya mı görüyorum?” diye sorma yetisine bile sahibizdir… evet, bunu rüyada sorabilir insan…

… ama bizzat rüyanın katmanlarında, yani bütün bu işlenimde…

Nihayetinde, şunun üstüne o müthiş artık yığılır durur: Rüya, öteden beri, her zaman artık, ziyan, paçavra sayılmıştır; işte tam bunun üzerinde bir bitişme/dilegeliş vardır: Yalnızca, benim, müphem, serapvari, halüsinatif diyeceğim şey değildir söz konusu olan, Freud’un keşfinin siniri, asabiyesi, tam da budur, yani, bu, şunu demektir: Freud, zaman zaman burada bir kaymaya izin verip rüyayı halüsinasyonla aynı düzleme getiriyor diye… demek istemez ki… rüyayı halüsinasyonla aynı kefeye koyduğu için… demek istediği, rüyanın halüsinasyon gibi olduğu değil, ama halüsinasyonun tam da rüya gibi olduğudur; ve bunun gönderimde bulunduğu şey, rüyanın bütünüyle dilegelmiş, tam olarak bitişmiş bir şey olmasıdır; rüya, bir tümce gibi kuruludur − bir talebin, bir Wunsch’un tümcesi, ama çözülmüş, ayrışmış bir Wunsch’un tümcesi; bir Wunsch ki, dilegelmiş, ayrışmış, tercüme edilmiş, bir dil gibi işleme tabi tutulmuş, dil içinde işleme sokulmuş bir şeydir; ve, deneyimin, bizzat deneyimin gerekçeleriyle, benim, “bilinçdışının bir dil gibi yapılanmış olduğu” diye formüle ettiğim şeydir işte. İhtiyatlı davrandım.

Bunun, en öne çıkarılmamış olması, kesinlikle tasavvur dahi edilemez; çünkü dökülüp saçılmaktadır, nihayetinde.

Sanırım… varsayıyorum, yine de, her halükârda, burada bulunan iki üç kişinin ara sıra Freud’u açtığını umut etmek gerekir − ama tabii, kimse onu okumaz, elbette… okunmaz, bu doğrudur, okunmuş olsaydı…

Rüyaların Yorumu denilen şey, bütün o anlatının etrafında dönen boşboğazlıktır… buna, serbest çağrışım denir, yani: Rüyanız hakkında, değil mi, boru gibi saçmalayın ve sonra…

… “déconner” ne demektir, biliyor musunuz? Belki İtalya’da bu sözcük yaygın değildir… özetle, aklınıza gelen bütün aptallıkları söyleyin; bütün o zırvalardan bir şey çıkacaktır. Bu boyutta kalınır, bu alanın dışına çıkılmaz; bilinçdışına ait olan ne olursa olsun, her şeyde, bir dil sürçmesi olsa, her türden, nihayetinde, günlük hayatın herhangi bir aksamasında, bir yerde, bir eksik işlemde, baştan sona dil boyutunun içinde kalınır, bunlar bu boyutta ifade bulur.

Psikanalistinizin kapısına geldiğiniz anda kendi anahtarınızı çıkarırsınız cebinizden: Pek bilinen bir dil sürçmesidir bu. Diyelim, şu şekilde tercüme edilir… şöyle tercüme edilir: “Kendi evimdeyim”. O halde, Freud’un, nihayetinde, bundan başka bir şey söylemiş olduğunu ileri sürmek… − anlamlı olan, her şeyden önce, konuşmanın kendisidir, değil mi, her şeyden önce konuşmanın kendisidir; ta ki, ayakta durmaktan önce, değil mi, zira rüya görülürken ne ayakta, ne uzanmış, ne oturmuş oluruz… rüya görürüz ve konuşuruz: Konuşur…

Affınıza sığınıyorum, nihayetinde, çünkü siz, her halükârda, varsaydığım kadarıyla, burada dinleyicilerim olarak…

Yalnızca şuna dikkat çekiyorum ki, bu, apaçık biçimde, başlangıçtır, nihayetinde, irruptio’dur, dil ile ilişkide her şeyi değiştiren gözlemdir; çünkü bu andan, şu andan itibaren, her şeyin kendi kendine yürüdüğü, işleyebilmesi için bizim hiç de aktör olmamız gerekmediği fark edildiği andan itibaren, pek çok şeyi değiştirir bu… hatta son derece çok şeyi değiştirir − her şeyi değiştirir.

Kendimi uzun uzadıya bir açılıma bırakmak istemiyorum, nihayetinde, çünkü bundan, ağzının suyunu akıtacak çok insan çıkar.

Şu kuşku götürmez: Marx’ın keşfiyle ilişkisi olduğunu söylemek, deli saçması değildir.

En ufak bir kuşku… Marx’ın… şöyle gerekçelerle, cinsel bağlılık gerekçeleriyle, nihayetinde, demek istediğim, herkes bilir ki adamcağız karısına sevdalıydı… Marx’ın, Freud’un daha sonra ortaya sürdüğü her şeyi tiksinç, kusulası bulacağını…

Ama işte, tam da şu yaşandı: Dil denen şeyin, her şeyden evvel işleyen şey olduğu… ve bunun nereden geldiğini Tanrı bilir, bu lafı burada söylemek yerindedir… dilden doğan bu işleyişten dilin ayrıldığı, koptuğu fark edildi. Bu, Marx’ın, o meşhur değerden, değişim değerinden yola çıkmasıyla hiç de öyle yabancı benzerliği olmayan bir şeydir; bu sayede bir yığın şeyi görünür kılmıştır, nihayetinde, artı-değer de dahil.

İşte bu tarafta, burada, bir yarılma bulunduğunu görmek gerekir; çünkü her şey değişim değeri etrafında döner ve kullanım değeri yalnızca, değişim değerinden bahis açabilmemiz için oradadır…

… nihayetinde, çünkü kullanım değeri… ha… pek hoş bir şeydir…

… kullanım değeri, adı üstünde: ne işe yarar? Mesele tam da şuradadır işte: Kullanım değeri denen şeyle kastettiğimiz…

Bu, şu başat şey olurdu: Yani, araç olarak kullanılmayan, fakat keyfiyet edilen bir şey, haz nesnesi.

İşte bu kısa, böyle, yandan girişin sebebi, size şunu söylemek içindir: Freud’un keşfi, söz… sözün, bir şeye yaramak için − örneğin, analitik kurumun bize düşündürebileceği gibi, iletmek, iletişim kurmak için − var olan bir şey olmadığını göstermesidir.

Bir analizana ilettiğiniz şeyin, onun açısından büyük önemi vardır, bu, gayet doğrudur…

… ama nihayetinde bu, kendimizin bir yakalanma, kapılma içine düşmesi bedeline sahip bir önem değildir…

Bir parça mesafe olması gerekir ki ilginç olsun: Freud’un keşfi şudur: En önemsiz söz ediminde bile, bir keyfiyet, bir jouissance ima edilidir.

Kuşkusuz bu, rüyada daha belirgin görünür; çünkü söz, orada, ileri sürdüğüm gibi, tek başına işlemektedir… sözün kendi kendine işlediği her yerde, bu daha iyi görünür.

Ama en sıradan sözde − yani, bir şey iletmek, aktarmak için orada gibi görünen, gündelik sözde − keyfiyet mevcuttur.

Hatta, aşağı yukarı hiçbir söylem yoktur ki, bir geri çekilmeye, bir mesafe koymaya tabi tutulup… neye göre yorumlanamasın? Keyfiyet’e göre.

Analizde söz konusu olan da budur.

Analistin müdahalesinin yöneldiği yer burasıdır. Keyfiyet edilen şey, kulağının menzili dâhilinde olduğu sürece, keyfiyet edilen şeyin, şöyle kısacık bir süre için bile olsa, öyle bir menzile girmediği, analistin, bu şeyin, orada, alnından terler dökerek, çalışan, bizzat kendisi olan özne üzerinde çalışan kişi tarafından fark edilmesini sağlayamadığı sürece − söz ediminin bu işleyişinde, analizan denen ötekinin, kendi sözünde keyfiyet edilen şeyi fark edebilmesine imkân veren o küçük açıklık peydah olmadıkça − susup oturmak daha iyidir.

Ve işte bu yüzden, analistlerin çoğu, özünde şu güzel ve iyi davranış kuralına sahiptir: Çoğu zaman, ağızlarını kapalı tutarlar.

Bunun, iyi bir gerekçeyle yapılması gerekir, değil mi, ama genelde kendilerine kötü gerekçeler sunarlar; çünkü… çünkü analist dediğimiz kişi, nihayetinde, analist, ederinin karşılığını eder: Yani, herhangi birinden çok daha fazlası değildir, değil mi, şu kadar farkla ki, bu deneyime boyun eğmiştir ve ondan kendisine belki bir şey kalmıştır.

Başat nokta burasıdır.

Öyleyse, herkes bilir − elbette içinizden kimse bilmez, Freud’u okumuş üç dört kişi hariç − herkes bilir ki − tabii Freud’u açmış olsaydık, herkes bilirdi − Freud tarafından ileri sürülen ve bambaşka biçimde yeni olan şey… benim, dilin etkisi diye adlandıracağım şeydir, bu, bilinçdışıdır, bilinçdışı denilen şeydir; bu, gevezeliğin döndüğü yerden başka bir yerde konuşur.

Herkes bilir ki, Freud’un getirdiği şeyin bir diğer aşılması, “kısmi sevkler” denen şeye ilişkin olandır − bunları size anahtar sözcükler şeklinde veriyorum, çünkü her şeyi açıklamak mümkün değildir − işte bu “kısmi sevkler” diye anılan şeydir.

“Kısmi sevkler” sözcüğü ne demektir? İçgüdü değildir, hiçbir zaman içgüdü değildir, çevrildiği şekliyle. Daha az ya da çok yerinde biçimde, yönelim, eğilim denilen şeye ait olduğu söylenen bir şey de değildir. Bu, bir türevdir: Trieb, sevk.

En azından şu anlama gelir: Belirli sayıda keyfiyet için − yeme, sıçma, içme ya da tam da gevezelik etme keyfiyeti için − bu… − dört tane saydım, ha! sayın, tekrar etmeye gerek yok − bu, türetilmiş bir şeydir; kırılmış, bükülmüş, bir başka keyfiyetin, tam da cinsel keyfiyetin yerine geçen bir şey olarak, vekil bir şey olarak alınmıştır.

Freud’un getirdiğinde bir keşif, bir kilit adım varsa, bu budur.

Şunu da eklemek gerekir − madem size bu kısmi sevklerden dördünü saydım − şunu eklemek gerekir ki, bir diğeri, keyfiyetin, bedenle ve bedenin hudutlarıyla ilgili olan o şeyin sınırlarında cereyan eder. Adı: ağrı.

Bir bedenden, beden olarak keyfiyet etmek, görünen o ki, konuşan varlığa özgü bir şeydir… o keyfiyet eder… diyelim ki, oynar − çünkü dilimin kıymetli eşseslilerini niye kullanmayayım ki? Eminim, siz de bunun karşılığını, kendi diliniz olan İtalyancada, ama başka noktalarda, bulacaksınızdır.

Böyle… oynanan ile keyfiyet edilen, bedenler arasında gidip gelen bu tarz, yine, aynı varlıkta… konuşan varlıkta cinsel keyfiyet denilen şeyin pratiğine ikame olan, onun paralelini, eşdeğerini sağlayan bir şey olarak gelir.

İşte, göndermenin meselesi böylece sahneye girer.

Gönderme, cinsel ilişkiye gönderme olarak nitelendirilir.

Bunu, size, böyle, bu kadar kısa sürede anlatmak, insanı öldürür, ha? ama yine de, aşmaya, kesmeye, budamaya çalışacağım ki, söz konusu olanın nereye nişan aldığını, hedefini size gösterebileyim.

Gönderme, başlı başına bir dünyadır, anlıyorsunuz: Çünkü gönderme, anlam demek değildir.

… Gönderme, dilbilimde imleyen terimiyle ayrıştırılan şeye ilişkin olarak kullanılan terimdir ki, ben şu ana dek ona en ufak bir gönderme bile yapmadım, deyim yerindeyse.

İmleyen, etkilere sahiptir, buna imlenen denir. Görünen o ki, işe yaradığı şey budur: imlemek.

Ama mesele bu değildir, işte: İmlenen, sözde, konuşmada, keyfiyet boyutuna, jouir boyutuna aittir.

Ve bir işe yaraması için, bir yerde, gönderimde bulunduğu bir şey de olmalıdır.

Dil, denildiği gibi, yalnızca çağrışımsal değil, ama belirli bir şeyi, gerçek bir şeyi, başımı çarptığım bir taşı göstermek üzere denotasyon işlevi gördüğünde…

Cinsel keyfiyet düzeyinde, cinsel keyfiyetin gönderimi, bu keyfiyet denen şeyin “yaradığı” şey, yani tam da cinsel ilişki midir?

“Cinsel ilişki” derken neyi kast ediyorum? Freud, “cinsel ilişki” derken neyi kast eder?

Zira, sonuçta, okuma zahmetine biraz katlanırsak… elbette, söylediklerinin hepsini, benim söylediklerimin hepsini önceden söylediğini fark etmek için biraz zahmete katlanmak gerekir, Freud’un bunun için pek çaba çekmesi gerekmemiştir… çünkü aynı deneyimden yola çıkmaktadır.

Öyleyse, benim öne sürdüğüm yerde, “cinsel ilişki” sözcüğü ne anlama gelir?

Pekâlâ, önce gündelik, sıradan kullanım vardır: Seviştiğinizde, buna genelde cinsel ilişki dersiniz.

Yalnız, bu, tam da soruyu peşinen kesip atmaktır: Gündelik dilde cinsel ilişki denen şeyin, herhangi bir şekilde, gerçekten, cinsel olduğu hiç de açık değildir.

Eğer söz, keyfiyet ise − cinsel keyfiyetle belirli bir ilişkisi olan bir keyfiyet ise − analitik deneyimin bize gayet iyi gösterdiği bir şey vardır ki, cinsel keyfiyetin, pek nadiren bir ilişki tesis ettiğidir.

Var olmayan tam da bu ilişki hakkında, bize gelip en ince ayrıntısına kadar konuşan bu kadar insan olmasa idi…

Kalbin yüce arzuları düzeyinde, gevezeliğin döndüğü düzeyde, tam da sözün çiğnemeyeceği, sözle çelişmeyecek bir uzlaşım talebi belirdiği düzeyde, analitik deneyimin ortaya çıkardığı, hiç de açıklık taşımayan bir şey vardır ki, bu, − hayvanlarda her ne olup biterse, sözüm ona, sözüm ona, sözüm ona… bunlar, nihayetinde, beynin bilmem hangi lobundan çıkmış olabileceğini bile bilmediğimiz hikâyelerdir, biyoloğun beyninin bir lobundan fırlamış şu tropizm fikri… bir nostalji… − kadınla, kadınla birlikte işlerin böyle yürümediğidir; onu yönlendiren şeyin, ne onu, ne adamı, tropizm olmadığıdır.

Öyleyse, hayvan için, her şey tıkır tıkır işlemeli.

Gerçekten de, işlemişe benziyor… somonlar, aşk yapmak için, değil mi, nehirlerin çok çok yukarılarına kadar çıkarlar; hepsi bunun için. Esirleyici, değil mi?

İnsanlarda da böyle olsaydı, ne kadar iyi olurdu.60

Tropizm, o kadar da apaçık bir şey değildir. Dahası şunu söyleyeceğim: İleri sürdüğüm şey şudur ki, konuşan varlık, analitik deneyimin de gücünü arkasına alarak, bundan ayrışır.

Konuşan varlık ayrışır… şundan ayrışır: Bir yerlerde, mevcut, temel, adı konabilir ve cinsel ilişkiyi tanımlayan bir ilişki olduğu varsayılan o bağ, en çok ele avuca sığmayan, en fazla kaçak olan şeydir.

Analiz bize neyi gösterir, nihayetinde onu metin haline getiren, tartışmalarının, sorunlarının, kısacası… analistlerin söyleyecek bir şeyleri olduğunda − ki bu nadirdir − uzattıkları şey nedir?

Tam da şudur: Eğer bir ilişki varsa, bu, − bugün için daha fazlasını söylemeyeceğim − bütün yanılgıları mümkün kılabilecek, bu derece müphem, belirsiz bir düzeneğin ilişkisidir.

Yani, gene, erkek olduğu durumlarda bile − haydi sözcükleri, uygun oldukları haliyle, telaffuz edelim − az çok net biçimde, kromozom düzeyinde, erkek olarak tanımlanabilecek olan kişi, tam da erkek işlevi içinde, en çok özne ile özdeşleşir.

Burada özne diyorum, çünkü özne, dil sayesinde belirlenmiş olduğu ölçüde, özneyle özdeşleşir; karşı kıyıda ise, ters yönde, özneyle özdeşleşendir… Peki bütün analitik deneyim nereden yola çıkmıştır, eğer… eğer dünyadaki en Freud’cu tarzda söyleyeyim, “erkeği yapan” o histerikten değilse?

Bu tür bir muğlaklık − ki tam da insanlık içinde iki parçayı, iki partneri oluşturan bu konumların, bu kadar kitlesel, bu kadar kaba şekilde tanımlandıkları düzende, doğrudan doğruya bu konumların dengesinin içine yerleşmiştir − bu muğlaklık ki, tam da bütün analitik deneyimin oynadığı, üzerinde çalıştığı zemindir; bu muğlaklık, ilişkinin, birazcık bile işlenmiş, üzerinde düşünülmüş bir “ilişki” ve “bağlantı” terimi için gerekli olanı karşılar tarzda yazılmasına imkân vermez.

Mantığın belli bir düzeyine kadar işlenmiş, ilişkiyi, iki unsur arasına kurulan bir şey olarak, onları iki ayrı terim olarak ayırt eden bir düzeye kadar işlenmiş bir mantıksal düzey…

Şu kesindir ki, burada, bence siz de hissediyorsunuzdur, kendimi, dilin bilimsel kullanımından çıkarılabilecek olanın doğrultusunda, çizgisi içinde, o düzeyde konuşmaya açıyorum. Dilin bilimsel kullanımı şuna dayanır: Dilin etkileri, kelimenin tam anlamıyla, onsuz dünyada hiçbir yerde bulunmayacak bir şeyin noktasına kadar sürülür; bu şey de şudur: Yazı.

Matematiksel olarak yazıya dökülmeyen her şey, dile gelmiş olanların statüsü açısından daima askıda tutulabilir.

Dil içinde mesken tutmuş bir varlık düzeyinde − yani varlığını dilde oturmasına borçlu olan özne düzeyinde − hiçbir şey yazı aracılığıyla, ilişkiyi tanımlayıp ayırt edecek bir yazı aracılığıyla teminat altına alınamaz… İşte ben, bunu, bir varsayım, bir hipotez değil, bir sonuç, bir netice, bizzat deneyimin bizi içine ittiği çizgi olarak ileri sürüyorum.

Bu varlık düzeyinde, yani “insan” demeye tereddüt etmemin boşa olmadığını gördüğünüz, yalnızca bu ilişki içinde konumlandırdığım bu varlık düzeyinde − ki onda, dil karşısında sahip olduğu keyfiyet ilişkisi, keyfiyetin bu ilişkisinin sahih ve kesin olduğuna kuşku yoktur − söylenebilen her şeyden yola çıkarak formüle edilebilir, kurumsallaştırılabilir, yazıya geçirilebilir bir ilişki yoktur.

Bütün keyfiyeti, harfiyen, onun tarafından, dil tarafından kumanda edilir.

Bu varlık, bu konuşan varlık, dilin olanaklı kıldığı ve “talep” adını verdiğimiz, beninse ondan ayrıca “arzu”nun ayırt edilebileceğini düşündüğüm o şeyin ortaya çıkardığı bütün müphemliğiyle talebin var olduğu ölçüde… bu varlık, onda her şeyi, dil içinde mesken tutma sayesinde bükülmüş, eğrilmiş kılar; ve dile gelmiş olan her şeyden, nihayetinde, bugüne kadar, hiçbir şey, bir yazı düzeyinde, bu söz ediminin − ki aynı zamanda bir keyfiyet edimidir − bir reele, onda−bir kutup ile diğer kutup arasında ilişkiyi kökten belirleyen şeyin iyice sıkı sıkı kavrandığı bir reele, ulaştırdığı bir yazı düzeyinde konumlanmaz gibi görünür: O reelde, söz konusu olan şey, tıpkı her hayvanda olduğu gibi, onda da biyolojik olarak konumlanan iki kutup arasındaki ilişkiye dairdir.

İşte bu noktada… işte bu noktada, mevcut analitik söylemin, konuşmamızın bugünkü düzeyinde, ortaya çıkan şey budur; bu, aynı zamanda, keyfiyetin düzeyinde, konuşan varlıkta her şeyin neden sapmış olduğunu da açıklar.

Sapmış, şu anlamda sapmış: Cinsel keyfiyetin etrafında bu kadar derli toplu, bu kadar sıkı şekilde toplanan bunca çeşit keyfiyet, tam da, cinsel keyfiyetin, bir bakıma, ilişkiden kopuk hale gelmiş olmasındandır: Ve tam da analitik deneyimin bütünü, bize bunu gösterir… Analitik söylemden önce, hiçbir yerde, bir söylem ifadesi içinde, fallusa göndermede bulunulmamıştır; tek istisna, gizemle ayrışan mekânlar, din düzeyidir: Analitik söylemden önce, cinsel keyfiyeti, kumanda ettiği ilişkiden ayıran şey, ancak din düzeyinde ortaya çıkabilmiştir.

İşte burada… işte burada, düşünülebilecek bir şeyin tasarlandığı sinir hattı, asabiyet hattı yer alır. Neye dair bir şey?

Burada, eğer diyebilirsem, yeni bir ontoloji mi vardır; geleneksel dinsel öğretinin bizi şöyle bir oyaladığı, şu küçük hikâyelerden biri daha mı söz konusudur: Yani… bir kez daha, insanı, işte orada, kilit noktada, aydınlanma noktasında buluruz…

Günün birinde felsefe dersleri verilirken… benim öğretimimi özetleyip şöyle diyecekler: “Lacan’ın söylediği şudur, değil mi, söylediği şudur ki… hayvanlar mertebesinde… hayvanlar merdiveninde − şu meşhur evrimsel merdiven, bilirsiniz, hep mükemmelleşerek giden ve sonunda bize bir superman vaat eden merdiven…: ne hoş bir zırvalık, değil mi, pekâlâ… − işte orada, şu olmuştur ki, çat! Ha! Artık cinsel ilişki yok!”

Bu da, aynı şeyi anlatır − çünkü tabii filozoflar aptal değildir − şu, “dilin kökeni” denen şeyle aynı şeyi anlatır.

Konuşan bir varlığın cinsel ilişkisi yoktur! Size, teorik numaranın, güya benim öne sürmüş olduğum teorik numaranın, nasıl formüle edileceğini söylüyorum.

Bu, hayli eğlenceli bir şey, çünkü bunun içinde, tüm dünya yeniden ortaya çıkar.

Reele hangi kanaldan, hangi delikten, hangi yarıktan girilir? Ve kuşku yok ki… ara sıra, yanlış yorumlara açık iki üç laf etmişimdir, değil mi… öyle ki, inanmaya meyletmişlerdir… benim gerçekten iman ettiğime, bir anda her şeye inandığıma…

[…]

[Il discorso si interrompe per il cambio del nastro]

Dil bizzat kurulur kurulmaz, dilin kuruluşunun kendisinde, matematiğin ve matematikleşmiş fiziğin en uç noktasında, reele bir erişimi, − tırnak içinde, diyelim, değil mi, “sahi reel” demiyorum, bu benim kelime dağarcığım sanmayın − reele bir erişimi, bir gerçek reele erişimi mümkün kılan bir şey varsa, bu, o mübarek dil yüzündendir. O mübarek dil, dayanır, ha!

Çünkü sevişen bazı varlıklar, ne yaptıklarını bilmezler.

Görüyorsunuz, “bilgi” sözcüğü ilk defa burada çıkıyor.

Bunu, felsefe kitaplarında böyle açıklayacaklar ve tabii bu da, ne bileyim, Talès’in ya da Anaximène’in zırvaları kadar, aynı derecede uçuk kaçık olacaktır.

Ama yine de, ortada başka, farklı bir şey, bir şey daha vardır: O da analitik söylemdir.

Analitik söylem bir teori değildir.

Bu yüzden, size az önce söylediğim şey, bir dünya görüşü değildir.

Size az önce söylediğim şey, belirli bir pratikten çıkan şeydir.

“Cinsel ilişki yoktur” dediğimde, bu, şu gerçeğe dayanır: Bildiğiniz gibi, nihayetinde, analizde, cinsel ilişkiler düzeyinde, en azından, bir tür laboratuvar uygulaması, yani “pratik dersler” yoktur…

Yine de bir hayli çarpıcıdır: Analistler bunca zamandır cinsellik hakkında konuşup durdukları halde, örneğin, en küçük, ufacık, yepyeni bir sapkınlık bile çıkarmamış olmaları… Analistlerin icadı olacak, analizanların icadı olacak bir sapkınlık uydurmak, eğlenceli olabilirdi, değil mi?

Pratik bilgi, maharet düzeyinde de en ufak ilerleme yoktur. Oysa geçmişte, birtakım şeyler ortaya çıkmıştır, kimsenin hiçbir şey anlamadığı kitaplarda, mesela Kamasutra türü kitaplarda ya da başka kitaplarda ya da Tibet tantralarının geleneğinde…

Görünen o ki, burada, başa çıkmanın bir yolu, bir bilgisi, işe girişmenin bir tarzı söz konusudur.

Hayli tuhaftır, değil mi, geçmişte, bizimkine zıt biçimde, bilgiyi oluşturan her şeyin, hep sır düzeyinde kalmış olması…

İşte bilgi, tam da buydu o zamana kadar… ve muhtemelen, gerçekten bilgi olan, yegâne bilgi de buydu.

Zira, bizim, ne üzerine olursa olsun… işte, az önce sözünü ettiğim uzay-zaman üzerine, temas teorisi üzerine ve birkaç başka şey, pozitronlar, mezonlar, nötronlar üzerine ürettiğimiz matematiksel hezeyanlara gelince…

Yakından bakıldığında, bunların ne kadar… ne kadar kontrol dışı, ele geçmez oldukları, tam da dilsel işlemin orada nasıl patladığı, dağıldığı, artık hiç de varoluşun sürdürülmesine, varlığın ayakta durmasına katkı sunmaz hale geldiği, çok eğlencelidir.

Bahis konusu olan, bir deneyimden kurulan, o deneyimden doğan bir şeydir… belki yok olup gidecek ya da sönümlenecek olan bir deneyim… ben buna inanmıyorum.

Orada bir yol vardır, bir yol, öyle ki, kelimenin tam anlamıyla, bazı hakikatlerin görüneceği bir yoldur bu; hakikatler ki, kuşkusuz, her hakikat gibi, daha ziyade hayal kırıcı niteliktedir. Bilinçdışı ile, yani dilin hükümranlığıyla kurulan bu bağın, sonuçlarında, bilimsel sonuçlarında, beklenenden daha da ileri gitmesi, boşuna değildir.

Bu bize, nihayetinde, öteden beri sözlü hezeyanlara serap işlevi gören şeyden, yani hikmetten, bilgeliği idealize eden hayaletten… pek fazlasını vaat etmez.

Ama önemli olduğuna inanıyorum… önemli olduğuna inanıyorum… çünkü, tam da, içinde bulunduğumuz şeye, bir uygarlık dediğimiz şeye daldırılmışlığımızdan, içine gömülmüşlüğümüzden çıkan şeyle ilgili bir tür korelasyon vardır − buna “üslup korelasyonu” diyelim: kapitalist çağ dediğimiz şeyle, analitik söylemin yayılışı arasında bir korelasyon; ve ondan doğan ilerleme, kesinlikle, bilginin ilerlemesi türünden değil, benim mantıksal sıkılık diye adlandıracağım şeyin ilerleyişi türündendir.

Göreceğiz, değil mi, psikanalistler çoğalacak. Her şey bir yana, bu, fena bir şey değildir, nihayetinde; gizli bilginin, saklı bilginin taşıyıcıları, prenslerin yanı başında, bir tiryakla, sözleri uzaklaştıran, yalnızca tedavi edilmeye değer kişiler, yani prensler için işe yarayan bir nevale ile dolaşan eski sır sahipleri geleneğiyle ilgili olarak yaşanacak bu kopuș, pek de fena sayılmaz.

Başka tür bir şey, bir dizi sezgi, keyfiyetin ne olduğuna, keyfiyet meselesine dair bir dizi sezgi… zira cinsel ilişki, cinsel keyfiyet demek değildir… cinsel keyfiyet, başka bir şeydir… Hakkında hâlâ pek kavrayamadığımız bir şey vardır ki, bu da, kadın keyfiyetinin, kadın keyfiyetinin, toplumsal söylemin bütünüyle ilişkisi içinde, taşıdığı yankılardır.

Bugün, tam da bunun üzerinde durarak bitirmek istiyorum; çünkü, yalnızca, bir son gelmesi gerekiyor…

Saatin kaç olduğunu hiç bilmiyorum. Eğer sizi fazla oyaladıysam, beni bağışlayın…

Freud, her şeye rağmen, bunu en yalın biçimde söyler: Bastırılmamış, dolaşımda kalmış, başıboş kalmış bir şey varsa, bu tam da afekttir.

Buna karşılık, dile getirilebilir olan düzeydeki… her zaman dile gelmiş olmayan, her zaman psikanalistin elinin altında bulunmayan, erişimine açık olmayan bir dile getirilebilir olan düzeyindeki şeyin keşfi… nesneye, şeye, bütünüyle imleyen bir dayanakla bağlanmış dile getirilebilir olan düzeyindeki şeyin keşfi, denebilirse eğer, ikincil olarak, başlangıçta afekt olan şeyi gerekçelendirir, haklı çıkarır.

Bu da yine, önemli bir nüanstır, değil mi… bu birkaç satırı yazmış olan kişi… size teşekkür ederim, değil mi, zira bu son derece ilginç bir sorudur ve elbette örneklerle de aydınlatılması gerekir; ama ben, sonuçta elimizde sınırlı bir zaman olduğu için, meselenin hangi vurguyu gerektirdiği üzerinde durmakla yetinmek istiyorum.

Freud bu konuda bizzat kendisi çok açıktır: Bastırılmış olanın irruptio’su, ortaya fırlaması dediğimiz şey, Freud’un metninde, çok daha sıkı biçimde sözsel desteğe, sözel dayanağa bağlanmıştır.

İçeriden değil de dışarıdan tahayyül edildiğinde, bastırmanın karakteristik niteliği, her zaman bir afekttir ki, deyim yerindeyse, kendisi oradadır, mevcuttur… Söz konusu olan nevroz her ne tür bir nevroz olursa olsun, afekt oradadır.

Örneğin obsesif nevrozun afektle yüklü olmadığını söyleyemeyiz… her an kendini gösterir. Çok, çok derin biçimde örtük, perdelidir olan şey, örneğin bir ölüm dileğine eklemlenim, bir ölüm dileğine bitişme düzeyindeki bir eklemleniştir ki, bu dilek hiçbir şekilde, hiçbir tarzda dile gelmiş kalmaz; ve apaçıktır ki, analist bunu, sırf gelip bunu olduğu gibi telaffuz ederek değerli hale getiremez, ortaya çıkaramaz.

Bunun tam tersine, bastırmanın çok daha yalın olduğu, örneğin tek bir sözcüğün ikamesinin bir tümcenin anlamını tümden değiştirdiği ve en çıplak, en ham haliyle, tam da paradoksal biçimde, tatmin dileği türünden bir dileği, öznenin ne istediği konusunda hiçbir şey bilmediği bir dileği, tümüyle paradoksal bir tatmin dileğini içeri soktuğu, bir dizi başka örnekte ise durum bambaşkadır. Öznenin gerçekte neyi dilemekte olduğunu fark etmesi sağlanır.

Ben dilekten söz ediyorum, dilek sözcüğüyle, tamamıyla dile getirilebilir olmaya muktedir bir şeyi kastediyorum. Dilekle arzunun arasındaysa − size bu sabah söylemiştim − arada bir dünya vardır.

Bir şey için dilekte bulunmak, bunun hangi arzuya tekabül ettiğini bilmek için yeterli değildir; ve yorum, hiç kuşkusuz, arzu düzeyine yerleşir. Ama talebin, isteğin, kendi içeriği içinde, salt restorasyonu−iadesi, her ne olursa olsun, afekti, burada “duygu” diye adlandırılan şeyi… duyguyu, duygulanımı, kendi yerine iade eden bir şeydir. Şunu da söylemek gerekir: Bazı istisnai anlar saklı tutulursa, bir analiz, bu türden duygusal darbeler dizisi olarak yaşanmaz, bu şekilde işlemez.

Az biraz analiz deneyimi olan biri, bunun böyle olmadığını, bundan bütünüyle farklı olduğunu bilir.

Dolayısıyla bastırılan afekt değildir: Bastırılan, her zaman imleyen düzenine ait olan bir şeydir.

İmleyen ise, zaten yalnızca ad, yalnızca isim değildir… Fiil de, bir o kadar, değil mi, fiildir: yalnızca fiil olmasıyla kalmaz, bunu, tam anlamıyla, başat bir biçimde olur.

Açık konuşmak gerekirse: Dikkatin bir yere odaklanması gerekiyorsa, bu, Freud’da bulunan ve örneğin Ein Kind wird geschlagen başlığı altında dilegelmiş olan türden, şu tür önermelere odaklanmalıdır; bu, Fransızcaya elden geldiğince şöyle çevrilmiştir: On bat un enfant.75

Bu makaleyi okuyun… işte tam burada, fantazinin ne olduğuna, parmağımızla dokunur gibi dokunuruz.

Bu sabah fantaziden söz etmedim, çünkü her şeyi böyle, aynı torbaya tıkıştırmam mümkün değildi. Sonuçta, zamanın sınırlılığı bunu dayatıyor.

Ein Kind wird geschlagen: Ona erotik değerini kazandıran nedir?

Freud, hangi durumda, hangi özne nezdinde, erotik prevalansı, erotik baskınlığı gördüğünü çok büyük bir açıklıkla belirtir… yani, bir çocuğun dayak yemesi fantazisinin, erotik çekimi, erotik cazibeyi, bir bakıma, nasıl ayakta tutabildiğini gösterir.

Yeni çıktığı dönemde, bu metnin, yeniliğinin fazlasıyla keskin olduğu söylenmelidir: Freud’dan önce kim, hiçbir zaman, şu gözlemi dile getirmeye cesaret etmiştir ki, arzu, cinsel uyarılmaya derinden bağlı bir şeyden, kökten bağlı bir zeminden doğup ortaya çıkmak için, tüm mümkün varyasyonlarını, bir bakıma, üzerinde açtığı, bütün varyasyonlarını geliştirdiği, tahayyül edilmiş bir sahnenin desteğine ihtiyaç duyar.

Yani: Bu sahnenin yalnızca hayal edilmiş, zihinde canlandırılmış olduğunu değil de, öznenin geçmiş deneyiminin bir yerinde bir dayanağı bulunduğunu varsayarsak, o sahne nedir? Aradaki farkları, aşamaları kısaca geçiyorum, ama nihayetinde, son derece temel bir ara aşama vardır: O da babanın sevgisine ilişkindir.

Dövülen çocuk, babanın, nihayetinde, cezaya tanık olan, bu cezalandırmanın tanığı olan, tam da fantazi kuran kişinin karşısında, pek de bir şey olmadığını gösterdiği çocuktur.

Bu, son derece kırılgan… neyin diyalektiğidir bu? Son derece kırılgan bir diyalektiktir; üstelik ne kadar kırılgan olduğu, Freud’un − fantazinin bizzat kendisinin, beş altı vakadaki fantazileştirmeler üzerinden ayrıntılı biçimde çözümlemesini yaptığı dönemde − şu babalık meselesinin, nihayetinde, hiçbir zaman… hiçbir zaman yeniden sahneye getirilmediğini itiraf etmesinden de anlaşılır. Mesele bu kadar yalındır, ha!

Sonunda, tam da bu anonimlik perdesinin ardına saklanan öznenin kendisi çıkar ortaya − soruyu soran kişiye cevap olarak da söylemiş olayım −… anonimlik, zira ad, sonuçta, tam da özel isimdir.

Buradaki “on” (Fransızcadaki belirsiz özne zamiri), bir şeyi gizler, ki bu bir şeyin, keyfiyetle, keyfiyetin, bedene bağlı olanların içinde, eylemin keyfiyetine en çok yaklaşan, − burada kaymalardan kaçınmak için dikkatli konuşuyorum − cinsel eylemin keyfiyetine en çok yaklaşan keyfiyetle çok sıkı ilişki içinde olduğu ortaya çıkar. Ve cinsel eylem dendiğinde, bunun, bir anlamda, bedenlerin ilişkisinde, bedenler arasındaki ilişkide yazıya geçirilmiş bir ilişkinin temeline kurulu olduğu söylenmek istenmez: Tam da bu keyfiyetin, deyim yerindeyse, ineffable, ifade edilemez olduğu anlamında ineffable olması bakımından… ama “ifade edilemez”lik, tam da, söylenemezlik imkânsızlığı, bir söylemin hiçbir yerinde, Freud’un bizzat kendisinde muhafaza edilmiş olan Eros mitolojisindeki, birleştirici Eros’ta, birleştiren Eros’ta, karşılığını bulamadığı anlamında ifade edilemezliktir.

Bu sabah ilk anlamıyla sözünü ettiğim manada, eğer hayal kırıcı bir şey varsa… “cinsel ilişki” diye adlandırılan şeyden daha hayal kırıcı bir şey yoktur. Tam da, kısa kesilmesinden, son bulmasından ileri gelir bu; ve bu sonun ötesinde, ayrıca, çeşitli etkileri, ikincil etkileri vardır: İki partner için değil, partnerlerden biri için, kadın için, bir dizi ikincil edim söz konusudur. Ve tam da, partnerlerin, alt edilemez, yenilmez biçimde, iki olarak kalmaları bakımından, “cinsel ilişki” denen şeyin, ne olduğunu bilmediğim bir evrensel birleşme iştahıyla karakterize olacak bir Eros başlığı altında ele alınmasının büsbütün yanlış olması, tam da bu böyledir. Birlik oluşturamayan bir şey varsa, cinsel sarılma, cinsel kucaklaşma, bunun en açık örneğidir.

Elbette bu sabah, başka bir vurgu yapmış olmalıyım ve “cinsel ilişki yoktur” diyebilmek için, bunu bir yere sabitlemek gerekir. Bunu, dilin etkisi düzeyine sabitlediğimde, tam da şu noktaya sabitliyorum: Dilin dünyada tesis ettiği, konumlandırdığı, dünyaya soktuğu şey, “yazı” diye adlandırmanın − onu böyle nitelemenin − hiç de fena olmadığı bir şeydir.

Dil, bu sabah sözünü ettiğim, keyfiyet kümelenmesinin, keyfiyet yığınının, sanki uçlarda, zirvelerde yoğunlaştığı, birikmiş olduğu… aynı zamanda, yağış etkilerinin, oyulma, yarılma, aşındırma etkilerinin bulunduğu, değil mi, bu düzeyde… bu düzeyde, eğer Fransızcanın imkân verdiği bir kelime oyununa izin verirseniz, sözünü ettiğim şudur: Deneyimin, olup bitişi boyunca, elimizde bıraktığı şey, bizim elimizde kalan şey, “écrit-vain”dir; yani “yazı-boş”tur, ama iki sözcük halinde.

Söz konusu olan şey, tam da burada, benim kendime şu soruyu sorduğum yerdedir: Acaba, neredeyse cebirsel sembollerle dayanaklandırmaya çalıştığım şu şey, yani adına küçük a nesnesi dediğim şey, ya da büyük A, hem de üstü çizili büyük A ile gösterdiğim ve imleyen olarak aldığım bu şey, yani, bütün bir geleneksel düşüncenin… neyi konumlandırdığı, yerleştirdiği ötekinin yeri, Autre’ün yeri… en yüce varlığı, yani kısacası bir miti, konumlandırdığı bu yer, acaba nedir?… Çünkü elimizin altındaki varlığın kendisinin ne olduğunu hiç mi hiç bilmiyoruz, nihayetinde… sen… sen… olduğuna inandığınız şey… Ne mutlu size. Ben de sizin kadar emin olsaydım, analist olmazdım, ha?

Analizin bize açığa çıkardığı şey, tam da, bu varlık mitinden çıkış, “varlık” mitinden çıkış yoludur… ki bu varlık mitinin, gerçekten, Kartezyen düşüncenin ona verdiği destekten başka hiçbir dayanağı yoktur.

Düşüncede indirgenemez bir şeylerin bulunduğu açıktır: Ama tam da burada ve bu noktadan itibaren, bu düşünceyi, bütünüyle kuşatmış olmaktan, ona tam olarak hâkim olmaktan çok uzak olduğumuz anda − ki bunun da gayet yerinde bir sebebi vardır: Zira biz, daha ziyade, bu sabah söylediğim gibi, oynanan ya da hatta keyfiyet edilen şeyiz −, tam da bu noktadan itibaren, varlığın birazcık da olsa elden kaçan bir şey olduğunu görürüz. Çok kesin bir şey vardır ki, Freudcu düşüncede, varlıkla bilinçdışını ilişkilendiren hiçbir iz yoktur.

Freud, ikinci topiğinde, söz konusu olan şeyi özleştirmeye, bir tür cevhersel temel vermeye çalıştığında, bilinçdışına “Es” adını vermiştir.

Ama çarpıcı olan da tam olarak şudur ki, bu Es’in, en ufak bir ses çıkarmamasıdır. Es ile bilinçdışını özdeşleştirmek, Es ile bilinçdışını birbirine karıştırmak, büsbütün imkânsızdır.

Es, bazı hayalperest zihinlerin, Groddeck’in de aralarında bulunduğu bir dizi hayalperestin onu nasıl işlemiş olduklarından bağımsız biçimde, Es, “olmayan-varlık”tır.

Eğer bir yerde, bilinçdışıyla bir ilişkisi varsa, bu, tam da Es’in ondan pekâlâ bambaşka olması bakımındandır.

Es, nihayetinde, tam da düşünülemez olan şeydir, ölüm anıdır; ve Freud, bunu da, sınır noktası olarak, ortaya koyma cüretini göstermiştir.

Öyleyse, şimdi bana sorulmuş olan bu soruda, altını çizilmeye değer bulduğum bir şey var: Duygu sözcüğü altında, iki kategori bir araya getiriliyor: Bir yanda keyfiyet, diğer yanda kaygı.

Acaba gerçekten…: Keyfiyeti, keyfiyeti, hiç kimse, hiçbir zaman duygulanım kategorisi altına yerleştirmiş midir, ha?

Bu teorik kayma, hayli tuhaftır, değil mi?

Duygu, bir sarsıntı ve bunu izleyen dalgalarla ifade edilen bir şeydir; gelen, gelip çarpan bir şeydir… alışılmamış, olağandışı bir şeydir ve bir süre titreşim halinde sürer, devam eder, yankılanır.

Hiç kimse, bunu yapmaya cesaret etmemiştir… Freud duygulanımdan söz etmez, gerilimden söz eder, değil mi.

Haz ilkesi, bir gerilime, gerilimin çok yükselmiş olmasına dayandırılır ve bu, bir kaçış, bir sıvışma reaksiyonu doğurur − ister ileriye, ister geriye doğru… fark etmez.

Bu gerilim, her durumda, geçici patlama anlamındaki duygudan çok daha temel bir şey olarak kavranır.

Ben burada daha ziyade, ortalığı temizliyorum, değil mi, size birkaç işaret veriyorum… sonuçta, size bir söz dağarcığı sunmaya çalışıyorum… Bu söz dağarcığı da elbette, fenomenlerin belirli bir bitişme/dilegelişine, belirli bir eklemlenimine dayanır: Sunduğum bir tabloda, duygunun devreye girdiği birtakım terimler vardı ama duyguyu, émoi’den, duygulanımdan; duyguyu, empêchement’tan, ketlenmeden; duyguyu, embarras’dan, sıkıntıya düşmüşlükten, zorda kalmışlıktan ayırt etmek koşuluyla; ki bunların her biri de, kendi kesin anlamına ve değerine sahiptir. Duygulanım kategorisi altında, keyfiyet gibi bir şeyi de kapsayacak biçimde, böylesi bir şeyi iç içe geçirmek, üst üste yığmak, bulanık bir kavramdır.

Keyfiyet, bedenin varoluşuyla, bedenin mevcudiyetiyle son derece özgül biçimde bağlıdır… Bedenin varoluşuyla, beden mevcudiyetiyle, çok özgün, özel bir şekilde bağlıdır. Keyfiyet imkânının, keyfiyet etme imkânının suiistimal edilmesinin, benim tam tabiriyle söylemem gerekirse, keyfiyet “suistimali”nin, ancak ve yalnızca konuşan varlığa özgü bir şey olduğunu söyleyebilirim… Burada “suistimal”le kastettiğim, sırf “keyfiyet”in kendisidir: Suistimali, bu sabah sözünü ettiğim iki yandan birinin zıt kutbu olarak anlamak gerekir; utendum’un − hizmet etsin diye yapılmış olanın, işe yarasın diye var olanın − ve fruendum’un − yani keyfiyet edilen, haz duyulan şeyin − iki yüzünden birinin zıt kutbu.

Konuşan varlıkta, bu keyfiyet suistimalinin bulunması… çünkü, doğrusu, başka yerde, bizim bilgimiz dâhilinde, sahih bir tanıklığımız yoktur: Yabani hayvanların, insanın, insan-varlığının ayrılmaz parçası olduğu kuşku götürmeyen kedi kadar acımasız, bu denli acımasız oldukları, hiç de öyle görünmez… Kedi, kuşkusuz keyfiyet eder ama, bundan nasıl emin olalım, pati oyunlarıyla oynadığı fareden keyfiyet ettiğinden nasıl emin olalım…

Ama sözgelimi, Sade’ın formülüne göre, komşusunun bedeninin bir parçasını keyfiyetinin nesnesi kılma noktasına gelindiğinde… Orada artık öznenin nerede olduğu bile belirsizleşir, aktif olan mı, pasif olan mı özne, bilemeyiz; ve işte bu noktada da, keyfiyet, adını açıkça koymak gerekirse sadistik keyfiyet, bu sabah söylediğim anlamda, cinsel keyfiyetin birleyici bir keyfiyet olduğunu varsayacak olursak, cinsel keyfiyetin yerini alan, ona en yakın ikame olarak sahip olduğu değeri gösterir.

Sadistik keyfiyetin birleyici bir keyfiyet olmadığı son derece açıktır; ama bu bizi, biraz, farklı bir yere götürecektir, şu noktaya gayet net biçimde götürecektir: Sade’ı okumak yeter… Sade… Sade, tahayyüllerinde öyle bir noktaya vardırır ki… Tanrı’nın hayası, eğer bu çağrışımı bağışlayacaksanız… tam da, nefret ettiği, ama hizmet ettiğini itiraf ettiği, sonuçta kendini ona adadığı bu üçüncü merciye göre, bu üçüncü merci üzerinden kurulur sadistik keyfiyet. Dolayısıyla bu, onu, sırf şöyle bir yalın saldırganlık başlığı altında bize takdim etmeye çalışanların söylemeye çalıştığından, “insan denen varlık o kadar saldırgandır ki” diyenlerin iddia ettiğinden, çok uzak bir şeydir…

İnsan, komşusunu, hiçbir zaman, yalnızca komşusunu öldürmek için katletmemiştir, ha?

Psikanalizin, genelde “sevgi” denen şeyi, çiftdeğerlilik, ambivalans kavramıyla niteleyişi boşuna değildir: Kişi, komşusunu, her zaman sevgi uğruna öldürür.

O halde sadistik keyfiyetin bununla hiçbir ilgisi yoktur: Bu, belirli kişiler için, sevişebilmek adına, azıcık imgelerden yardım almanın gerekli olduğunu gösteren, türünden, parodik bir oyundur.

Ve doğallıkla, bütün imgeler gibi o da, ilahi iradeden ödünç alınmıştır.

Bütün bunların hepsi, iyi için yapılır.

Denir ki, bir de mazoşist vardır… Neyse, bundan başka bir sefer söz edeceğiz.

Mazoşist, küçük bir latifecidir, şakacıdır. Özellikle zarif, ince bir şey keşfetmiştir ve Sacher-Masoch tarzında, yani dışarıdan bakıldığında her bakımdan erkek göründüğü durumlarda, değil mi… işi kadına devreder… tabii bunun çok fazla olmaması şartıyla ve özellikle de işkencelerin ruhsal, manevi işkenceler olması kaydıyla… o, sonuçta, keyfiyetin ne olduğunu, aşağı yukarı, bilmektedir.

Ama keyfiyeti kemirir, ısırıp bırakır, sınırlarını yoklar…

Bütün bunlar, hiçbir zaman pek ileri gitmez, hiç de o kadar ciddi değildir, sonuçta, pek de öyle… bir temelden daha ciddi değildir.

Ve bütün bunların temeli, genelde “sevgi” diye adlandırılan şeydir.

Benim getirdiğim küçük bir kitap var, bu konuyla ilgili olarak getirmiştim, çünkü… neden olmasın, eğer bu sabahkinden farklı bir toplantım olsaydı… bu küçük kitabı getirmiştim; adı: Ortaçağda Sevgi Sorunu. 1908’de yayımlanmış, Abbé Rousselot adlı biri tarafından yazılmış. Bu da gösteriyor ki, elbette… iyi gelenekler, her ne düşünülürse düşünülsün, hiçbir zaman gevşemez… özellikle de Kilise’de, değil mi?

Ben, daha ergenliğe adım atar atmaz, Thomizm’den söz edildiğini duydum; ve Tanrı bilir, o sıralar bunun ne kadar önemli sayıldığını… ama ben daha süt çocuğu iken, Thomizm’den son derece iyi bahseden, Thomizm’in ne demek olduğunu pekâlâ kavramış kişiler vardı bile; yani şu demekti bu: Sevgi üzerine kurulu bir kuram, sahih bir sevgi kuramı, mantıksal tutarlılığa sahip bir sevgi kuramı, sevgi kuramı dediğimiz şey, sevginin öz sevgiden, yani genelde “bencillik” diye adlandırılan şeyden neşet etmesine dayanmaksızın, ne temellendirilebilir, ne makul kılınabilir, ne de mantıksal koheransa sahip olabilir.

Abbé Rousselot, bunun o kadar da karanlık, o kadar da kasvetli olmamasını ister, ama sevgi konusunda tutarlı bir şey söylenebilmesi için, ancak öz sevginin uzantısı, öz sevginin genişletilmesi temelinde konuşulabileceğini kabul etmek zorunda kalır: Yani, nihayetinde, Aziz Thomas, hiç de aptal değildir; yalnızca, muhtemelen, azıcık hipogenitaldir. Ne var ki Aziz Thomas, son derece sağlam gerekçelere dayanarak, Aristoteles’e eklemlenen, Aristoteles’ten güç alan gerekçelere dayanarak, şunun farkına varmıştır: velle bonum alicui, yani “birine, bir başkasına iyilik istemek, birine iyilik dilemeyi istemek”, sonuçta, onun işini üstlenmek, onun işini eline almak, demektir; yani onu kendi hükmü altına almak demektir. Ve sonuçta, sevginin taleplerinin çok somut bir boyutu da tam budur: Sevgi, şu noktaya varır ki, sevginin, en yüce varlığın hak ettiği sevgiyle çakışmaktan başka çaresi yoktur; zira en yüce iyilik, en yüksek iyi olan odur.

Kişi, kendi doğasının çizgisini izleyerek, yani sonuçta her şeyden önce kendisine iyilik istemek suretiyle… ancak bu iyiliklilikte − Latincede böyle bir terim bulunduğuna göre − bu evrensel bonitas içinde akıp birleşebilir.

Ama bilmem size nasıl geliyor, yalnızca sokak köşelerinde değil, kilise köşelerinde de duyabildiğiniz şeyleri hatırladığınızda − her ne kadar şu sıralar, nihayetinde, orada biraz ses kısılıyor, değil mi, zira… gönül artık orada değil.

Kesin olan şu ki insan artık komşusunu o kadar da ideolojik nedenlerle imha etmiyor. Bunun bir ilerleme teşkil ettiğini söylemiyorum. Ama din savaşlarında birbirlerini öldüren insanların, gerçekten komşularını sevdiklerine inanıyorum: Bu, muhtemelen, sevgi denen şeyin en elle tutulur biçimlerinden biridir. Bunun sadizmle hiç alakası yoktur, hiçbir ilgisi yoktur.

Sadizm, bir eklemedir, büsbütün başka bir düzene ait bir şeydir: Arzuya yönelir, sevgiyle hiçbir işi yoktur.

Sevgi ise, varlığı hedef alır; ve şunu kabul etmek gerekir ki, Freud’un da pek güzel vurguladığı gibi, sevgi narsisisttir, çünkü varlık terimine verilecek başka hiçbir dayanak yoktur.

Konuşan varlığın varoluşunda en bariz biçimde can sıkıcı olan şey, onun antropomorf olmasıdır.

Öteki söz konusu olduğunda, antropomorftur; yani, ötekinin de kendisiyle aynı antropiye sahip olduğunu varsayar. Bu da onu epey uzağa götürür.

Burada bir kayma vardır, değil mi, bir kayma vardır: Biz artık orada değiliz.

Sevgi, nihayetinde, geldiğimiz noktada, sevgi, küçük kişisel işlerdir, işte; çok özel olarak, örneğin, erkekle kadın arasındaki sevginin niçin daha fazla gürültü kopardığını sahiden bilmiyoruz − ama gürültü koparmasının nedeni… yazı–boşlar, écrits-vains yüzündendir.

Erkekler arası ya da kadınlar arası sevgi de aynı derecede dramatiktir. Nihayetinde, orada söz konusu olan keyfiyet değildir artık, varlıktır; büsbütün başka bir meseledir bu, ama yine de, sevginin revaçta olduğu o güzel dönemde − ki sevgiye çok büyük önem verilen bir dönem olmuştur − filozofların, hiç değilse “en yüce iyilik” saikiyle, işin içinden çıkamadıklarını görmek ilginçtir.

Sevgili Aziz Thomas, Aristoteles’i kapar kapmaz, işi bitmiştir; ilahi özerkliği koruyamaz artık: Evrenin egemenine sunulan hürmeti, ben sevgisinin genişlemesi… ben sevgisinin yayılımı güdüler.

Sevgiyi, cevherci bir doktrinde, sevginin bitişmesini/dilegelişini ortaya koymaya çalışan herkesin yaşadığı sıkışmayı, bocalamayı pekâlâ hissederiz, değil mi?

Bu katlanılabilir bir şey değildir ve zaten, Aziz Thomas’dan biraz daha fazla “göt” sahibi olan herkes, yani Aziz Bernard kadar demonik, ya da Hugues de Saint Victor kadar demonik kişiler − yine de göt sahibi olanlar vardı − onlar, başka bir şeyden söz ederler.

Onlar isterler ki sevgi ekstatik olsun, yani iki kişi olsun ve aralarında mesele açıklığa kavuşsun.

Nihayetinde, bunu sürdürmek çok zordur, bunu sürdürmek, taşımak çok zordur; ve bunun sebebi de, Öteki dediğimiz şeyin ne olduğunun, kelimenin tam anlamıyla, yeterince tanımlanmamış olmasıdır… Dolayısıyla, ilahi üstünlükle, telafi edici ne idüğü belirsiz bir diyalogda kalakalıverirler; bu diyalogun ipi ise bütünüyle seçilebilir, izlenebilir haldedir.

Ben bu konuda ne düşündüğümü söylesem, bizi biraz uzağa götürür.

Yine de, arkasından gelen dönemde, Tanrı sevgisinin zirvesinin, ona… “eğer isteğin buysa, beni lanetle” demek olması gerektiğini fark eden bir dizi aklı başında kişi çıkmıştır; yani, en yüce iyilik arzusunun tam karşıtı. Bu da, sonuçta, bir şey ifade eder: Öznenin kurtuluş idealinin, tam da öteki sevgisi adına sorgulanması.

Tam da bu noktadan itibaren, şunun alanına gireriz… neyin alanına?… Sevginin, eğer zerre kadar anlamı olacaksa, ne olması gerektiği alanına.

Ne var ki, tam da bu noktadan itibaren, sevgi, büsbütün anlamsız hale gelir; ve ilginç olan da budur: Bir çıkmaza girildiğinin, sona gelindiğinde, oranın son olduğunun farkına varılmasıdır.79

İşte, son budur ve ilginç olan da tam budur… çünkü reel dediğimiz şey tam da oradadır.

Ve, bu alanda − hem de yalnızca bu alanda değil − hiçbir şeyin çelişki içermeksizin söylenememesi, olağanüstü öneme sahiptir.

Bu durumda, benim az önce söylediğim şeyde, yani “hiçbir şey çelişkiye düşmeksizin söylenemez” ifademde, çelişki ilkesini tanımak çok kolaydır: Bu, şu anlama gelir ki, Freud, bilinçdışını keşfettiğinde ve “bilinçdışı, çelişki ilkesini tanımaz” dediğinde… Ve bunun adına, bütün analistlerin, herhangi bir konuda en ufak makul bir şey söylemekten muaf oldukları ilan edilir; zira en yüce gerçeklik, bilinçdışıdır ve bilinçdışı… durun orada, üç nokta… derler ki: [falsetto sesle] “Mantıktan zerre anlamaz; neden? Çünkü Freud, çelişki ilkesini bilmediğini söyledi.” Oysa mantıkçılar da, çelişki ilkesini umursamayabileceklerini bilirler. Hatta, çelişki ilkesini kullanmak zorunda kalmayacağımız bir mantık kurmaya çalışırlar […] çelişki ilkesi olmaksızın hiçbir şey söylemenin imkânı kalmaz.

Bu, buna rağmen, bilinçdışının, dil tarafından dokunmuş, bir dil gibi yapılanmış ise, mantığa tâbi olmadığı anlamına gelmez.

Yapılacak en iyi şey, adına… nihayetinde, kurulmaya çalışılırken “mantık” denilen şeye kendini alıştırmaktır. Aristoteles’in mantığı, bilirsiniz, böyle, çok iyi, son derece başlatıcı, hatta dahiyanedir… Pekâlâ, bunu söyledikten sonra, yine de, bu mantık mükemmelleştirilebilirdi, daha ciddi hale getirilebilirdi, diyelim.

Yine de, kendini kanıtlamış bir mantık rönesansı vardır ki, bunu söylemek gerekir, pek ilginçtir; tam da, çıkmazın, impasse’ın konturlarını, dilegelir bir biçimde, eklemlenebilir bir biçimde çizmemize imkân tanıdığı için ilginçtir… Şu anda, sevginin impasse’ı dediğim şeyle, en sıkı ilişki içindeki olguları fark etmek hiç de güç değildir… kümeler kuramında… Nihayetinde, ben de bunun üzerine çalıştım, ama yalnız ben değilim; bununla uğraşırken, hiç de fena olmayan birinin varlığını fark ettim… Roma’da tanıştığım biriydi; Güney Amerika’nın bilmem neresinden kopup Roma’ya yerleşmişti, orada görev yapıyordu ve kümeler kuramına pek ilgiliydi. Bu kuram, ona, Freud’u açıklamaya, bütünüyle uygun göründü. Benden hiçbir şey almıyor, ha! Aksine, epey zeki bir tip… adı Matte Blanco…

Neyse, tüm bu söylediklerimle biraz dağılıyoruz. Bu, daha çok, size, işte böyle, aile içi sohbet tarzında bazı sezgiler sunduğum anlamına gelir; ortam biraz havalansın diye.

Duyguyla afekti karıştırmak, tümüyle haksızlıktır.

Afekt ne demektir? Hiç de açık değildir. Ayrıca, en geç yapıdaki, en fazla iddia taşıyan sözcüklerden biridir.

İnsanın dili mesken tutmasının bir sonucu olarak, bir dizi işlev ortaya çıkar ve…

[…] büyük şiirin çıkış noktasıdır, değil mi, nihayetinde […] dil sayesinde kurulan ve her halükârda gözden kaçırılmaması gereken o temel ilişki: Hakaret ilişkisidir.

Hakaret, saldırganlık değildir; hakaret bambaşka bir şeydir, hakaret heybetlidir, insan ilişkilerinin temelidir, değil mi… Homeros’un da dediği gibi… Herkes, aldığı hakaretlerden kendi statüsünü devşirir.

Bunu, bilmem ne türden, pembemsi bir boyayla kamufle etmeye kalkmanın, bunun adını duygu koymanın anlamı nedir?

Hayır, insanlar dilin içinde yaşarlar ve dil bunun için yapılmıştır.

Zamanla dili işleriz, geliştiririz, ama yola çıktığımız yeri inkâr etmek için bir neden yoktur.

Kaygı… o da aynı parantezin içine atılır. O büsbütün başka bir konudur.

Azizler fark etmişlerdir… buna “nesnesiz korku” demişlerdir.

Aptalca değildir… aptalca değildir. Bunun anlamı şudur: Tanınmış nesnesiz.

Zira nesne kavramının kendisi, tanınma boyutunu içerir; yani, özünde, uzlaşmalı bir kavramdır: Ancak, hepimizin, burada bu salonda bir arada bulunan bizlerin nesnesi olan şey, nesnedir.

Ne yazık ki, bütün nesneler, elinizde tuttuğunuz bu sandalye ya da benim bulunduğum bu masa kenarı kadar kolay kavranabilir değildir.80

Bunlardan daha az kolay kavranan, ama bir kez tanınmış oldukları andan itibaren, aynı ölçüde nesne sayılan şeyler de vardır; ve ben, işte, “küçük a nesnesi” diye adlandırdığım nesneyi tanımlarken, bunun üzerinde durmaya çalıştım [güler]; daha iyisini bulamadığım için ona böyle dedim.

Bu sabah “kısmi sevk” diye adlandırdığım şeyi işlemek için, bu nesneye başvurmak mutlak zorunluluktur.

Küçük a nesnesi, elden kaçan bir şeydir, ama analiz onu, sonunda, yakalamayı başarmıştır; bu da, doğrudan doğruya, memenin − s-e-i-n − etrafında dönen ve yine dışkı etrafında dönen; ardından da, son derece başat olan iki başka olası nesne etrafında dönen, yani, özellikle “bakış” dediğimiz şeyle, “ses” dediğimiz şey etrafında dönen çok radikal bir ilişkidir.

Açıkça görülür ki bunların ortak bir yanı vardır: En azından ilk üçü, bir şeyin atımıyla, bir orifisle, bir sınırla bağlantılıdır; ve orada, kısmi sevkin keyfiyetinin tamamlandığı bir şey meydana gelir. İşte bu noktada, sevkin konturlarını çizmeye varabiliriz.

Freud bunu, inanılmaz, ölümsüz bir tarzda yapmıştır.

Kaynağın, Quelle’nin; itkinin, Drang’ın; hedef ile nesnenin, yani Ziel ile Objekt’in birbirine karışmamasının, farklı olmalarının ayrımı, nihayetinde, büsbütün dahiyane bir şeydir ve tek başına, adını ancak doğru dürüst koymamız gereken bir şeyi, yani yalnızca matematiksel mantığın bize yaklaşma olanağı verdiği bir şeyi hak eder: Topoloji.

Yani, şemasının, dayanağının, konturunun hiçbir yerde algılanabilir olmadığı, ancak kurulabilir, inşa edilebilir olduğu ve bunu da mantıksal olarak kurulabilir olduğu bir şey.

Burada işleyen işlev, söz konusu olan şey, yani küçük a nesnesi, sabah size anlattığım şeyde gündeme getirmenin en acil olduğu şeydi; çünkü bu küçük a nesnesine “küçük a” dememin nedeni, Fransızcada “öteki” denilen şeyin baş harfi olmasıdır: Şu farkla ki, tam da öteki değildir; öteki cins değildir, arzunun ötekisidir; arzunun sebebi olan şeydir; insanların, her şeye rağmen, konuşan varlıkta tek bir cinsel ilişkinin bulunmamasına rağmen, yanlışlık eseri diyelim, çoğalmaya devam etmelerini sağlayan şeydir; eğer tabiri caizse, yanlışlıkla…

Onları arzu etmeye sevk eden, arzularının sebebi olan şey, çaprazlanmış, doğrulanmış, mantıksal olarak eklemlenmiş bir şeydir: Onları cezbeden, büyüleyen şey, − öyle söylememe izin varsa − işte bu küçük a nesnesidir; nihayetinde, Freud’un narsisistik sevgiden, nesne sevgisi formu altında ayırdığı şeyi mümkün kılan şeydir bu, şu farkla ki, burada söz konusu olan partner, cinsiyetli öteki değildir: Söz konusu olan, bir fantazidir.

Bu, elbette, son derece ağır bir hakikattir, ha! Ağırdır, ama elimizden bir şey gelmez.

Belirli bir süre boyunca, belirli sayıda kişiyi analiz etmiş olan herkes için, arzunun sebebinin, her zaman, hedef aldığı sanılan şeyin azıcık yanından dolaştığını fark etmek mümkündür.

Bana diyeceksiniz ki: Bunun bir önemi yoktur; nasıl olsa insanlar yavru yapmaya, küçükler yapmaya devam ederler − küçükler ki, küçük a’lardır, ha? Onlar böyle arzulandıkları için, buldukları da budur.

Ve bir insan, bu aşağı dünyaya, yüksek kürelerden geldiğini varsayarsak, ruhların bulunduğu ve aşağıya indikleri o göklerden aşağıya indiğinde, daha en başından küçük a’dır; yani, anne babalarının arzusu tarafından baştan koşullanmış haldedir.

Ciddi olan budur… ciddi olan budur, çünkü gerçekliğe, küçük a’lar sıfatıyla girerler − sahilik ilkesinin dayanağını oluşturduğu, gerçeğe ilişkin bütün o hâkimiyet aygıtını, ego’yu, bu sabah sözünü ettiğim güçlü ego’yu, vermesi gereken gerçeklik denen şey, işte budur − ve gerçekliğe girdiklerinde oyunu oynarlar… antropomorfik gerçekliği kuran oyunu oynarlar; bu da şudur: Fantazi.

Her birimiz için gerçekliği oluşturan her şey, görmezden gelemediğimiz, kapıcının gerçekliği, arkadaşın gerçekliği, komşunun gerçekliği, şu hakikat, yani, bilmem ne sebeple orada oturup beni dinliyor olmanız… bütün bunlar, fantazidir.

Şu anki, geçmişteki ve gelecekteki hiçbir eyleminizin, fantaziden başka bir nedeni yoktur, ha!81

Kendinizi, komşunun yaptıklarına benzeyen şeyleri yapmak zorundaymış gibi hissedersiniz.

Reele erişim, işte bu yüzden, hiç kolay değildir. Neyse ki, en az beklenebilecek köşelerde, yani mantıkta, şöyle güzelce saçmaladığımız düzeyde, zaman zaman, şeyleri biraz daha yakından, biraz daha ciddi sıkıştırdığımız olur; ve Tanrıya şükür, elimizde matematik vardır; böylece, size az önce söylediğim şeyi fark etmeye başlarız; yani, çıkmazlar olduğunu…

İmkânsız olan şey − fantazmatik olmayan bir reel’e dair küçük de olsa bir fikir sahibi olmamızı mümkün kılan tek yer, orasıdır. Başka türlü, hakkında en küçük bir fikir sahibi olabileceğimiz bir yer ufukta görünmüyor.

İlk bakışta bu kadar hayal kırıcı görünen bu aygıta, yani dile, bu kadar büyük bir işlev yüklemek söz konusudur.

Dil, anlam imler, ve herkesin bildiği gibi, bu, fazla uzağa gitmez.

Onun anlamın ötesine geçen bir şeyi imlemesini sağlamak bile mümkündür, yani dile bir anlam kazandırmaya çalışmak: Ve işin doğrusu, dile keyfiyet anlamı vermekten daha iyisi henüz bulunamamıştır.

Ama nihayetinde bütün bunlar, epey kısa döner durur; öyle ki, yalnızca yazı kudretine, kendi biçimsel gücüne bel bağladığımızda − dilden söz ediyorum, Gestalt kuramının biçimsel gücüyle büsbütün aynı olmayan bu gücünden söz ediyorum −, paradokslara varırız.

İşte, bu paradokslardan, bunun reel ile bir ilişkisi olabileceğine dair ufacık bir fikir edinebiliriz.

Her durumda, denemek gerekir… elbette, uzmanlar için denemek gerekir.

Matematikçilere, keyfiyeti nereden devşirdikleri konusunda epey soru sordum.

Mantık–matematiksel bir formelleştirme içinde devşirilen keyfiyetin bende hiçbir şey uyandırmadığını söyleyemem.

Ama işte tam da bu nedenle, yani az önce sözünü ettiğim o tehlikeli uzmanlardan biri olduğum için: Gönlüm hangisine daha yatkın, pek iyi söyleyemiyorum.

Kesin olan bir şey var ki, analitik söylemi sürdürmenin, onu, yani analitik söylemi, meşrulaştırma anlamında ayakta tutmanın, tehlikeli uzmanlardan biri olmaksızın hiçbir yolu yoktur; zira aksi takdirde bu, taşıması imkânsız bir şeydir: Büsbütün iğret bir konumdur; belki burada bulunan ve analist olmaya heves edenlerin kullanımına diye bunu söylemeliyim. Böyle bir şey yapmayın: Tastamam berbat bir konumdur bu, ortalıkta sizi boktan sayarlar, bilirsiniz?

Elbette, sizden talepte bulunan kişiden söz ediyorum: O kişi açısından siz diye bir şey yoktur, ha! En fazla, onun arzusunun sebebi olursunuz… Peki, onunla ne yapacaksınız, ha? Sonuçta, bunlar yapılacak şeyler değildir, ama insan, içine düşmeden önce farkına varmalıdır − çünkü bir kez içine düşüldüğünde, orada kalınır; hele bir de koltukta iyice yerleşmişse… Önden biraz bilmek daha iyidir.

Ve nihayetinde, bu konumdan çıkmak, kendine ufak da olsa bir varoluş gölgesi bırakmak istiyorsanız, mantığa meraklı olanlardan olmanız gerekir.

İş bu. Kaldı ki, bu konuda bir tür sınav uygulamak da tümüyle imkânsızdır, çünkü mantığın kendisi […] şu anda oynanmaktadır… Mantığı, mantık adıyla, “karar verilemez” kavramının geliştirildiği andan itibaren, belki biraz daha ilerisini görmeyi umabiliriz.

Analistin ya da bu sıfatla kurulacak kişinin, bu sıkılık ve kesinlik düzeylerine, önceden bilinmeyen hangi kanaldan bağlanmayı bileceği belli olmadığından… Tamam, biraz insan içeri almak gerekir. Ve işin doğrusu, bu konuda kendimi neden bu kadar mesul hissedeceğimi de anlamıyorum: Zira analist olmazlarsa, memur olacaklardır; ya da belki, bilmem, halk rehberi, lideri olacaklardır; hiç de daha kötü olmayan, ama hiç de daha iyi olmayan her türlü işi yapacaklardır. Yalnızca, bunun pek konforlu bir konum olmadığını, hele ki büsbütün alışılmadık bir konum olduğunu, ve bunu, az önce saydığım rehberler veya memurlar gibi, zaten bilinen işlevlere indirgemeye kalkmanın pek işe yaramayacağını, işlerin tıkır tıkır işlemeyeceğini, en baştan bilmek gerekir.

Bu bakımdan, analistlerin formasyonu meselesi son derece önemlidir.82

Analist yetiştirmek için, elbette, herkesi almamak gerekir, çünkü her isteyen, sırf ihtiyacı olduğunu düşündüğü için, büyük kapıdan girer gibi analize girmeye ehil değildir…

[Il discorso si interrompe per il cambio del nastro]

Analize girmek… İşin doğrusu, bu meslek biraz olsun ciddiyet kazansın diye, sırf deneyimimi aktarmaya çalıştım: Çünkü, sakın ola ki size sunduğum her şeyin − ve az önce sözünü ettiğim şu zavallı küçük cebirsel işaretlerin − teori olduğunu sanmayın.

Bu işe giren herkes için, en azından, dinleyen, nihayetinde biraz olsun bu konuda aydınlanmayı kabullenen herkes için: Bunların yalnızca pratikte yeri vardır.

Küçük a nesnesi, elbette, ne oradadır ne de başka bir yerde, ama ona böyle bir ad vermekle, onunla karşılaşacağımıza inanmayışımız, inanamayışımız, az şey değildir.

Kendisiyle karşılaşmıyor oluşumuz, onun etkileriyle, fantazmatik etkileriyle karşılaşmayacağımız anlamına gelmez.

Anlattıklarımı dinlemeye az çok alışmış olanlara − bu, onlara yardım eder. En azından bunu söyleyebiliriz: O küçük a, işe yarar − onlara bir şeye yarar.

Öyle insanlar vardır ki… şöyle bir tip var… size anlatacağım… çünkü kendisi burada değil, kesinlikle yok; ve bunu Paris’te anlatamam, zira kendini tanır. Çıktı, bana geldi ve dedi ki: “Günaydın, sizi görmeye geldim…” − geçmişine dair konuşmuyorum, çünkü tanıyabilirsiniz, aranızdan biri onu, pekâlâ, tanıyabilir − iyi, sonra dedi ki evet: “Sizi görmeye geldim, çünkü, önce, size ne düşündüğümü söyleyeyim: Teoriyi yapmadınız siz.” Ben de ona: “Buna hiç inanmadım ki… [güler]… böyle bir şeye hiç inanmadım” dedim.

Tabii, yorum yapmadım, çünkü, yine de, insanlar bir şey talep ederek geldiklerinde, onların konuşmasına izin vermek gerekir.

Teoriyi yapmamıştım. İşte, tam olarak size açıklamakta olduğum şey de budur: Teori yapmadığım, insan hakkında yeni bir kavrayış, şu anda size eklemlemekte olduğum şeylerin hiçbirinde bulunmadığı; bütün bunların, çağdaşları olan hiçbir söyleme benzemeyen bir söylem içinde işlediği − buna, ben, efendinin söylemi, ya da üniversiter söylem ya da histeriğin söylemi diyorum. Neyse, sonra bana dedi ki: “İkinci mesele” − zira teoriyi yapmayı hiçbir zaman düşünmediğimi söylemem, doğal olarak, onu afallatmıştı.

Bana dedi ki: “Şu konuda ne düşündüğünüzü bilmek istiyorum: Eğer sizinle analize girersem… ama o zaman teoriyi siz elde edersiniz” − çünkü zavallı adam, bana söyleyeceği şeyin, onunla sohbet etmemin, teoriyi kurmamı sağlayacağını, bir an için bile olsun, aklına getirmemişti. Çünkü kendisi, işte, belli ki, teorik görüşlere sahip olduğuna inanan biriydi. Analize yeterince yaklaşmış, artık analitik söylemin üzerine kendi küçük tefekkürünü kuracak kadar yaklaşmıştı.

Pekâlâ.

Bunun üzerine, ileri sürdüğü şeyi daha fazla zorlamadı.

Ben ona yalnızca, onu orada beklemekte olduğumu söylemekle yetindim… duvarın dibine geldiğimizi, nihayetinde, nasıl uygun görüyorsa öyle davranabileceğini, eğer analitik teoriyi ondan çalacağımı düşünüyorsa…

İşte… kimi alanlarda uğraştığımız şey budur.

Uzun süre, sabahları, seminerimi yaptığım sırada, beni dinleyen insanlarım oldu; sonra da, analiz için bana gelirlerdi, akşamüstleri divanımın üzerinde köpüre köpüre konuşurlardı, çünkü, benim, ayaklarının altından halıyı çektiğimi söylerlerdi…

Yani, pek açık ki, eğer bunlar ağzımdan çiçek gibi dökülmemiş olsaydı, onların ağzından çiçek gibi dökülecekti.

Bu, talep açısından, psikanalitik formasyon talebi açısından son derece ilginç bir düzeydir; ve bu düzeyin, bence, üniversiter söylem içinde bulunanların gözünden büsbütün kaçtığı söylenebilir.

Şunu demek istiyorum ki, üniversiter söylem öyle bir kuruluştur ki […] birine kendini teslim ettiğinizde, ona, bir bakıma, her yanı kuşatan, nihai ışıklar vermiş olmanız gerektiği fikri… Bu, kuşkusuz, aptalcadır, ama tam da… aptallığın boyutları sonsuzdur ve yeterince sorgulanmış değildir.

Sanırım, nihayetinde, büyük özgünlük budur… yani, gerçek anlamda, analist olarak iş görebilmek için, nihayetinde, insanın, kendi doğal halinden bile daha aptal olmayı başarması gerekir.

Ben bunu yapmaya kalkamam, anlıyorsunuz, çünkü… bu, pek benim harcım değil…

Ama işte tam da bu noktada bir umut… bir kaynak vardır: Kurtuluş, deyim yerindeyse − bu sözcüğün benim için oldukça dolgun bir anlam taşıdığı ölçüde −, belki de bizzat aptallığın dibinden gelebilir bize − kim bilir, ha?

Belki de dünyamızın üzerine, − biraz fazla derecede, arzu sömürüsüne, arzunun istismarına bulanmış olan bu dünyamızın üzerine − yeni bir güneş, işte oradan doğabilir.

Söylemeliyim ki, arzu sömürüsü çalışıyor.

Görüyorsunuz: Sürdürmeye, kendimi kaptırmaya devam ediyorum.

Durmam gerek.

Arzu sömürüsü, kapitalist söylemin büyük buluşudur, çünkü ona adını, nihayetinde, vermek gerekir.

Doğrusu, bu, müthiş tutmuş bir numaradır.

Arzuyu sanayileştirme noktasına varılmış olması, nihayetinde… insanların biraz uslu durmaları için bundan daha iyi bir şey yapılamazdı, ha? … ve zaten sonuç da alınmıştır.

Bu, sanılandan çok daha güçlüdür: Neyse ki, aptallık vardır, ha? Belki de her şeyi yerle bir edecek olan odur − bu da hiç fena olmayacaktır, çünkü aksi halde, bütün bunların nereye varacağını pek göremiyoruz.

Pekâlâ. Sonuçta, kaygı ve keyfiyet üzerine bu kadar söz yeter.

Başka bir şeyim daha var… Saat kaç? Altı buçuk.

Gördüğünüz gibi yalnızca bir soruya cevap verdim, ama ne yapalım, öteki yarına kalacak; çünkü şimdi, benim, Milano’daki kitapçıma küçük bir uğrama isteğim var…

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “Cinsel İlişkiye Gönderimi İçinde Psikanaliz (1973) — Jacques Lacan”

  1. Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER