Meneksenos — Eflatun

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟

Aşağıdaki metin, Platon’un Meneksenos (Μενέξενoς, Menexenus), yani meşhur cenaze nutku diyaloğunun eski Yunanca aslından, satır satır bütün öğeleri eksiksiz korunarak ve Türkçede tam yerine cuk oturan raconlu deyimlerle çevrilmiş halidir. Çeviri, metnin yapı ve anlatımındaki en ince ayrıntılarına, ayrıca Platon’un cenaze söylevi geleneğiyle ince ince dalga geçen özgün üslubuna tam sadakat gösterir; Sokrates’le Meneksenos başta olmak üzere tüm karakterler tam anlamıyla racon keser, yerini bulduğu anda argo konuşur, Atina meclisinin ağır havasına da, Aspasia üzerinden patlayan ince mizaha da yaşına başına yaraşır bir edayla girer (diyalogun olay zamanları: MÖ 5. yüzyıl savaş ve barışları; eserin kaleme alınışı: muhtemelen MÖ 380’ler, Antalkidas Barışı’ndan hemen sonrası).

SΩ. Çarşıdan mı geliyorsun, yoksa nereden, Meneksenos?

MEN. Çarşıdan geliyorum be Sokrates, bir de meclis binasından.

SΩ. Senin ne işin var lan en çok meclisle? Yoksa sen artık eğitimle felsefeyi bitirdim diyorsun da, kendini olmuş sayıp kafanda daha büyük işlere yatmaya, bu yaşta bizim başımıza geçmeye niyetleniyorsun ha, be aslan parçası, hani bizim evden hiç eksik olmasın diye hep birilerimizle ilgilenen biri bulunsun diye mi?

MEN. Sen izin verir, bir de üstelik yönetime gir diye akıl hocalığı yaparsan, Sokrates, koşa koşa girerim; yok dersen, girmem. Ama şimdi meclise gittim, duydum ki meclis, ölüler için kim konuşma çekecek onu seçecekmiş; bilirsin cenaze töreni yapacaklar ya.

SΩ. Bilmez miyim; peki kimi seçtiler?

MEN. Kimseyi seçmediler, yarına salladılar. Ama sanırım Arkhinos ya da Dion seçilecek.

SΩ. Bak Meneksenos, savaşta ölüp gitmenin niye türlü türlü yerden havalı olduğuna bir sürü sebep var. Bir kere gömülmesi şahane, gösterişli oluyor, adam gariban da ölse. Üstüne bir de methiyesi çekiliyor ki, herif rezilin teki bile olsa, sözde boş konuşmayan, akıllı uslu adamlar tarafından övülüyor; hem de laflarını öyle kafadan sallamıyorlar, yıllardır üstünde çalışıp hazırladıkları nutuklarla. Öyle tatlı övüyorlar ki, kişi hakkında var olanı da olmayanı da sayıp dökerken, lafları öyle süsleyip püsleyip kıvırıyorlar ki, bizim ruhlarımızı resmen büyülüyorlar; şehri de her açıdan göklere çıkarıyorlar, savaşta ölenleri de, onlardan önce gelen atalarımızı da, hâlâ yaşayan bizleri de yere göğe sığdıramıyorlar. Ben şahsen, Meneksenos, bunların elinden övgüyü yiyince kendimi acayip yiğit hissediyorum; her defasında onları dinlerken mest oluyorum, nutuk beni hipnoz ediyor; sanki o anda hemen daha büyük, daha soylu, daha yakışıklı olmuşum sanıyorum. Yanımda da çoğu zaman yabancılar olur; beraber dinleriz. O an onların yanında iyice kasılır, kabarırım; çünkü onlar da sanki aynı havaya giriyorlar, hem bana hem bu kente bakışları değişiyor, anlatan adamın gazıyla kenti eskisinden de harika sanıyorlar. Bu havam da üç günden fazla sürüyor; konuşmanın ve nutuk atan o herifin sesinin kulağıma işleyişi o kadar derine iniyor ki, zor bela dördüncü, beşinci gün kendime gelip hangi memlekettenim fark ediyorum; o zamana kadar da neredeyse mutlu adaların birinde yaşıyorum sanıyorum. O derece ustalar bizim şu hatipler.

MEN. Sen her zamanki gibi, Sokrates, hatiplerle dalga geçiyorsun. Ama bu sefer bence seçilecek olan pek rahat edemeyecek; seçim resmen apar topar oldu, herif de mecburen kafasından hemen oracıkta bir şeyler uydurmak zorunda kalacak galiba.

SΩ. Nereden çıkarıyorsun be güzel kardeşim? Bunların her birinin elinin altında hazır konuşmalar var; hem de böyle konu açılınca kafadan uydurmak da o kadar zor değil. Mesela iş dönüp dolaşıp Atinalıları Peloponnesosluların içinde övmeye gelseydi ya da Peloponnesosluları Atina’da övmek gerekseydi, işte o zaman milleti ikna edecek, isim yapacak iyi bir hatip gerekirdi. Ama iş, hem kavga ettiği hem de övdüğü kendi tayfasına, kendi mahallesine anlatmak olunca, orada ukalalık yapmanın, iyi konuşmanın pek de büyük marifet sayılmaması normal.

MEN. Sen öyle mi düşünüyorsun Sokrates?

SΩ. Vallahi öyle, Zeus üzerine yeminle.

MEN. Peki sence, bizzat senin kendin böyle bir konuşmayı çekebilir miydin, meclis seni seçse, sana görev verseler?

SΩ. Benim için, Meneksenos, konuşmakta bir numara yok; çünkü benim hocam, retorik işinde hiç de fena olmayan biri; öyle böyle değil, bir sürü iyi hatip yetiştirmiş, hatta bütün Yunan içinde biri var ki herkesten üstün: Xanthippos’un oğlu Perikles’i diyorum.

MEN. Bu hoca kim? Yoksa Aspasia’yı mı diyorsun?

SΩ. Aynen onu diyorum; bir de Metrobios’un oğlu Konnos’u. Bunlar ikisi benim hocam; erkek olan müzikte, kadın olan hitabette. Böyle beslenen adamın laf ebeliğinde usta olması hiç de şaşırtıcı değil tabii. Ama benden daha düz eğitim almış biri bile, mesela müziği Lampros’tan, hitabeti de Rhamnous’lu Antiphon’dan öğrenmiş birisi bile, Atinalıları Atina’da överken alkış toplayabilir.

MEN. Peki senin ne diyeceğin olurdu, konuşman gerekse?

SΩ. Benim kendi kafamdan pek bir şey çıkmazdı belki; ama Aspasia’yı daha dün dinledim, tam da bu meseleler üstüne bir cenaze nutkunu bitiriyordu. Senin şimdi söylediğin gibi, Atinalıların birini konuşmacı seçmek üzere olduklarını duymuş; hemen o anda ne söylenmesi gerektiğini kafasından geçiriyordu. Bir de eskiden, sanırım Perikles’in o meşhur cenaze nutkunu yazarken, önceden düşünüp taşındığı kısımlardan bazı artıkları alıp şimdi birleştirip yamıyordu.

MEN. Aspasia’nın o anlattıklarını hâlâ hatırlıyor musun?

SΩ. Bana haksızlık etmezsen hatırlarım; sonuçta ondan ders aldım; bir de unuttuğum yerde neredeyse dayak yiyordum, öyle düşün.

MEN. O zaman niye anlatmıyorsun?

SΩ. Hocam bana fırça çekmesin diye, onun sözünü dışarı taşımaya çekiniyorum işte.

MEN. Sakın sıkma canını Sokrates; anlat gitsin; ister Aspasia’nın olsun, ister kimin olursa; yeter ki anlat.

SΩ. Ama sonra benimle dalga geçersin diye korkuyorum; yaşımı başımı almışken hâlâ oyun oynuyor sanırsın.

MEN. Asla Sokrates, ne olursun, her türlü anlat.

SΩ. Madem öyle, sana yaranmak lazım; sen şimdi “üstünü başını çıkarıp oyna” bile desen, sırf sen istiyorsun diye, hem de baş başa olduğumuz için, neredeyse kabul edeceğim. Neyse, dinle. Kadıncağız, yanlış hatırlamıyorsam, lafına şöyle başlıyordu, ta ölmüş olanların kendilerinden. Şöyle diyordu: İşin fiilen olan kısmı, bu adamlara düşen görevler, onlar için tamam; kendilerine düşeni almış, kısmetlerinde ne yürüyüş varsa o yola çıkmış gidiyorlar; şehir hep birlikte uğurlamış, ev halkı da ayrı ayrı arkasından gitmiş. Ama söz tarafı kalmış; yasaya göre onlara yakışan son süsü, bir de lafta vermek gerekiyor, hem de verilmesi lazım. Çünkü iyi yapılmış işlere güzel bir söz eşlik ederse, dinleyenlerin zihninde, işi yapanlar için bir hatıra ve süs olur. O yüzden öyle bir konuşma lazım ki, hem ölüleri hakkıyla övsün, hem yaşayanlara sevgiyle öğüt versin: çocuklara, kardeşlere bu adamların erdemini örnek almalarını söylesin; baba, ana, bir de yukarıdan kim kaldıysa onlara da teselli versin.

SΩ. Peki bize böyle bir konuşma nasıl gözükecek, neye benzeyecek? İyi adamları övmeye nereden sağlam başlarız? Onlar yaşıyorken erdemleriyle kendi evlerini sevindirip şenlendiren, sonra da sağ kalanların selameti uğruna canlarını ortaya koyup ölüme giden adamlar bunlar. Bence onları öveceksek, nasıl ki doğaları gereği iyi adamlar oldularsa, övgüyü de aynı doğallıkla vermek lazım. İyi adam oldular, çünkü iyi köklerden geldiler. O halde önce soylarının asaletiyle başlayalım, sonra görüp geçirdikleri bakımı, aldıkları terbiyeyi sayalım; ondan sonra da yaptıkları işleri, bu soya sop, bu eğitime yakışır ne işler çıkardıklarını gösterelim. Bu asaletin başlangıcı, bunların atalarının doğuşundadır; bunlar öyle dışarıdan gelme falan değildi. Torunlarını da bu memlekete bir yerlerden göçmüş kimseler diye göstermediler; aksine, bunları toprak anadan doğmuş, gerçekten kendi yurtlarında yaşayan, orada nefes alan, oranın içinde yetişen adamlar olarak bıraktılar; üvey ana gibi değil, bizzat ana olan şu toprak tarafından beslenerek büyüdüler; şimdi de kendilerini doğuran, büyüten, bağrına basan toprağın üstünde, kendi yerlerinde yatıyorlar. O yüzden, önce anayı süslemek, onu onurlandırmak boynumuzun borcu; çünkü onu süslerken, bunların asaletine de aynı anda süs veriyoruz. Bu ülke, sadece bizim tarafımızdan değil, bütün insanlar tarafından övgüye layık; hem de bir sürü bakımdan. Ama önce ve en büyük sebep şu ki, tanrıların sevdiği bir yer burası. Bunu da, bu toprak için birbirine giren ve çekişen tanrıların kavgası, sonra bu kavganın çözüme bağlanışı doğruluyor; madem tanrılar bu diyarı beğendi, insanlığın geri kalanı niye övmesin, övmeye hakkı olmaz mı? İkinci haklı övgü sebebi de şu: O eski zamanda, bütün yeryüzü durmadan çeşitli canlı türlerini, yırtıcıları, sürüleri, her ne varsa doğurup ortaya salarken, bizim memleket yabanıl, vahşi yaratıklardan yana kısır, tertemiz çıktı; onun yerine, bütün canlıların arasından seçip insanı doğurdu; bu insan ki, anlayışta hepsinden üstün, adalet bilen ve yalnız o tanrıları tanıyıp kabul eden bir türdür. Bu anlatıya en sağlam delil de şu: Bu toprak, hem bu adamların, hem bizim atalarımızı doğurmuştur. Zira doğuran neyse, doğurduğunu besleyecek uygun gıdaya sahiptir; tıpkı bir kadının gerçekten doğurmuş mu, yoksa çocuk aldatmaca mı diye, çocuğa süt verecek kaynağı olup olmamasından anlaşılması gibi; eğer besleyecek süt pınarı yoksa, hem kendi doğurduğu hem de kucağına konan çocukla yoldan çıkar.

SΩ. Aynı şekilde bizim toprağımız da, aynı zamanda anamız olan yeryüzü de, insan doğurduğuna dair yeterince sağlam bir delil sunar; çünkü o zamanlar içinden yalnız o, insan soyuna yakışır gıdayı çıkarmıştır: buğdayla arpanın tanesini; insan türünün en iyi, en güzel beslendiği nimeti. Böylece gerçekten bu canlıyı kendisi doğurduğunu kanıtlamıştır. Hatta bu delilleri bir kadında değil, toprakta aramak daha yerindedir; çünkü toprak, kadınları taklit ederek hamile kalıp doğurmaz, kadınlar toprağı taklit eder. Bu ürünün nimetinden haset etmemiş, kıskançlık yapmamıştır; tam tersine, payını öteki insanlara da dağıtmıştır. Ardından zeytini yaratıp, emeklere merhem olacak bir nimet olarak çocuklarına hediye etmiştir. Onları büyütüp ergenlik çağına getirince de, başlarına yönetici ve hoca olarak tanrıları çekip getirmiştir. İsimlerini şimdi burada tek tek saymaya gerek yok—zaten biliyoruz—; bunlar hem günlük yaşantımızı kuran, hayatı düzenleyen, ilk defa zanaatları öğreten, hem de ülkeyi korumak için silah edinmeyi, silah kullanmayı gösteren tanrılardır. Böyle doğup yetişen bu adamların ataları, bir de üstüne kendilerine bir yönetim kurup memlekette yaşadılar; bu yönetimin ne menem bir şey olduğunu da kısaca anmak yerinde olur. Çünkü rejim, insanın gıdasıdır: iyi rejim iyi insanı, çürük rejim çürük insanı yetiştirir. Bizden öncekilerin iyi bir rejim içinde büyüdüklerini göstermek şart; çünkü onların iyi adam olmasının sebebi de, bugün iyi olanların sebebi de aynıdır: işte burada yatanlar da bu nesildendir. Zira o zaman ne rejim varsa, şimdi de o var; adıyla sanıyla bir aristokrasi; biz şimdi de büyük oranda o çizgide, o şekilde siyaset yapıyoruz. Kimimiz ona demokrasi diyor, kimimiz başka isim takıyor, gönlü neyi severse; ama hakikatte, kalabalığın iyi şöhretiyle birlikte yürüyen bir aristokrasidir bu. Bizde hep kral olmuştur; ama bazen soydan, bazen seçimle gelir kral. Şehrin kaderinde ise çoğunluğun eli ağırlıklıdır; ama makamları, gücü, hep en iyi olduğu düşünülenlere verir; hiç kimseyi düşkünlüğü, fakirliği, babasının bilinmemişliğinden ötürü kenara atmaz, tersine sebeplerden ötürü birini yükseltmez; başka şehirlerde olduğu gibi değil, tek bir kriter geçerlidir: bilge ya da iyi olduğu düşünülen, o yönetir, o hükmeder. Böyle bir rejime sahip olmamızın sebebi de, hepimizin aynı kökten gelmiş olmasıdır.

SΩ. Çünkü öteki şehirler, her telden, her cinsten, karmakarışık insanlar toplanarak kurulmuştur; o yüzden rejimleri de karmakarışıktır: kimi yerde zorbalık, kimi yerde oligarşi. Kimi insanlar orada birbirlerini köle sayar, kimileri efendi; herkes birbirine ya kul ya patron gözüyle bakar. Bizde ise bizimkiler de, hepimiz aynı anadan doğmuş kardeşleriz; o yüzden birbirimize köle de efendi de demeyiz. Doğuştan gelen bu eşit soy, bizi tabiat gereği eşit hukuku istemeye, yasa gereği bunu aramaya zorlar; birbirimize yalnız erdemde ve akılda üstünlük görene boyun eğeriz, başka hiçbir üstünlüğe değil. O yüzden, tam bir özgürlük içinde yetişmişlerdir, hem burada yatanların babaları, hem bizim babalarımız, hem biz, hem de bunların kendileri. Böyle düzgün yaratılışla, hem de özgürlük havasında, bütün insanların iyiliği için bir sürü sağlam iş çıkardılar; hem şahsen, hem şehir adına. Çünkü şöyle düşündüler: Özgürlük uğruna, Yunan’a karşı Yunan için, barbarlara karşı da bütün Yunanlılar için dövüşmek boynun borcu. İşte Eumolpos’un ve Amazonların bu ülkeye yürüdüğünde, daha da eskilerinin geldiklerinde bunların nasıl karşı durdukları, Argoslulara karşı Kadmoslulara, Herakleidlere karşı Argoslulara nasıl yardım ettikleri; bütün bunları hem zaman kısa olduğu için dört dörtlük anlatmak zor, hem de ozanlar zaten bunların yiğitliklerini müzikle, şiirle güzelce destanlaştırıp herkese duyurdu. Eğer biz de aynı şeyleri kuru sözle süslemeye kalksak, ikinci planda kalırız. O yüzden, hakkı verilmiş olanları geçelim; zaten hak ettiği değeri bulmuş. Hiçbir ozanın henüz hak ettiği şöhreti alamadığı, hâlâ unutulmuş durumda olan işlere gelince, işte onların anılması gerektiğini düşünüyorum; hem övmek, hem de başkalarının şarkılarına, yapacakları şiirlere, bu adamların işlerini yakışır şekilde yerleştirmek için. Benim dediğim bu işlerin ilki şu: Asya’nın başını çeken Persler, Avrupa’yı köleleştirmeye giriştiğinde, işte o zaman bu ülkenin çocukları, yani bizim atalarımız, onları durdurdular. Ve bu yiğitliği anmak, önce onların erdemini övmek boynumuzun borcudur. Bunu için, erdemlerinin kendisini, o zamana gidip bakmak gerek; o zamana uygun bir dille anlatmak gerek: O zaman bütün Asya, çoktan üçüncü kuşak krala kul olmuştu; birincisi Kiros’tu; kendi vatandaşları olan Persleri, kendi yürekli kafasıyla hem özgür etmiş, hem de onları yöneten Medleri köleleştirmişti; sonra bütün öteki Asya’ya, ta Mısır’a kadar hükmetmişti.

SΩ. Ondan sonra gelen oğlu, hem Mısır’ı hem Libya’yı mümkün olduğunca zapt etmiş, üçüncü Darios ise yürüyerek iktidarını İskitlere kadar uzatmıştı; denizde ise donanmayla, adalarla birlikte, neredeyse bütün denize hâkim olmuştu; öyle ki, karşısına çıkıp kafa tutacak kimse olduğuna bile inanmıyordu. Bütün insanların kafası ona esir düşmüştü; o kadar çok, o kadar büyük, savaşçı milletler Pers hâkimiyeti altında ezilmişti. Sonra Darios, bizi ve Eretria’yı suçlayıp, Sardes’e suikast düzenlediler diye bahane uydurarak, elli bin kişilik orduyu, gemilere ve nakliye teknelerine bindirip gönderdi; üç yüz de savaş gemisi verdi eline; başlarına da Datis’i komutan atadı; “Eğer başını kurtarmak istiyorsan, Eretria’yı ve Atina’yı bana getireceksin” diye emir saldı. Herif Eretria’ya gitti; o zamanın Yunan dünyasında savaşta ün salmış, sayıca da hiç azımsanmayacak kadar çok adam vardı orada; onları üç günde dize getirdi. Sonra tek tek bütün memleketi didik didik arayıp, kimseyi kaçamayacak hale getirdi. Bunu da şu numarayla yaptı: Adamlarının her biri Eretria sınırına, kıyıdan kıyıya dizildi; karadan denize, denizden karaya uzanacak bir hat kurdular; ellerini kenetleyip bütün ülke boyunca yürüdüler; geri dönüp krala, “Hiç kimse elimizden kaçmadı” diyebilmek için. Aynı kafa yapısıyla, bu sefer de Eretria’dan gelip Marathon’a indiler; nasıl olsa Atinalıları da Eretrialılarla aynı dara sokup, elleri bağlı götüreceklerini sanıyorlardı. Bütün bunlar olurken ve planlanırken, Eretrialılara yardım elini uzatan tek bir Yunan çıkmadı, Atinalılara da Lakedaimonlular dışında kimse koşmadı – onlar da ancak savaşın ertesi günü yetiştiler. Geri kalan tüm Yunanlılar afallamış, göz dikmişlerdi canlarına; o anlık kurtuluşlarına razı gelmiş, köşelerine çekilip susmuşlardı. İşte tam burada, Marathon’da barbarların gücünü karşılayıp, bütün Asya’nın kibir havasını söndürmüş ve ilk defa barbarlara karşı zafer anıtı diken bu adamların, ne biçim yiğitler olduğunu anlamak mümkün. Hem Yunan dünyasına rehber ve hoca oldular; “Pers gücü yenilmez falan değil, her kalabalık, her servet, erdemin önünde diz çöker”i ilk onlar gösterdiler. Bence bu adamlar, sadece bizim bedenlerimizin babası değil, hem bizim hem de bu kıtanın tamamındaki bütün halkların özgürlüklerinin de babasıdır. Çünkü o işin sonucuna bakıp, Yunanlılar sonradan girilen savaşlarda da aynı cesaretle, canlarını ortaya koydular; Marathon’dakilerin çırağı oldular.

SΩ. O yüzden, sözle verilen birincilik madalyasını onlara, Marathon kahramanlarına takmak gerekir; ikinciliği de Salamis’te ve Artemision’da deniz savaşına girip kazananlara. Onların hakkında da bir sürü şey sayılır; hem karada hem denizde üzerlerine gelen tehlikeleri nasıl göğüsledikleri, nasıl püskürttükleri; ama bana göre onların yiğitliğinin en güzel tarafı şu ki, Marathon’un açtığı yolu bunlar izledi, işi tamamına erdirdiler. Marathon’da savaşanlar, Yunanlılara sadece şunu göstermişti: karada, az sayıda insan, barbarların kalabalığına karşı koyabilir. Fakat denizde hâlâ iş belirsizdi; Perslerin, gemi sayısıyla, parasıyla, tekniğiyle, gücüyle, denizde yenilmez oldukları sanılıyordu. İşte o yüzden, o zaman denizde savaşanların erdemini övmek yerinde; çünkü Yunanlıların aklındaki ikinci korkuyu, gemi ve adam kalabalığı korkusunu bunlar sildi, onlara “korkmayın”ı öğrettiler. Böylece hem Marathon’da savaşanlar karada, hem Salamis’te savaşanlar denizde, bütün öbür Yunanlılara barbarlardan korkmamayı öğrettiler; bir tür eğitim verdiler. Üçüncü olarak, Plataia’daki savaşla, hem sayı hem yiğitlik bakımından, Yunan dünyasının kurtuluşunu kazandırdıklarını söylüyorum; bu artık hem Lakedaimonluların, hem Atinalıların ortak işidir. En büyük ve en zor yük, hepsi birlikte hareket ederek, onların omuzlarına binmişti; bu erdemleri yüzünden hem bugün biz, hem de gelecekte gelenler tarafından övülecekler. Bu işten sonra da, hâlâ birçok Yunan şehri barbar tarafındaydı; barbar kralın yeniden Yunanlılara saldırmaya niyetlendiği haberi dolaşıyordu. O yüzden, önceki işlere kurtuluş noktasını koyan, denizi barbarlardan temizleyerek işi bitirenlerin de anılması yerinde. Bunlar Eurymedon’da savaşanlar, Kıbrıs seferine çıkanlar, Mısır’a gidenler ve daha birçok yere sefere gidip gelenlerdir. Onları anmak, onlara teşekkür borçlu olmak gerekir; çünkü kralı, kendi canının derdine düşecek, kafasını kendi selametinin hesabına yoracak hale getirdiler; böylece Yunan’ın ölümünü planlamak yerine, canının derdine düşmek zorunda kaldı.

SΩ. İşte bu savaş, bütün şehirce, hem kendimiz, hem barbarlarla aynı düşmanları paylaşan öbür Yunanlılar için göğüslendi. Sonra barış geldi; şehir saygı gördü; derken, iyilik görenlerin başına insanlardan gelmesi pek âdet olan bir şey çöktü: önce kıskançlık, kıskançlıktan da nefret türedi. Bu da bizim şehri istemeden Yunanlılarla savaş içine soktu. Bu ikinci savaş çıktığında, Tanagra’da Boiotialıların özgürlüğü uğruna Lakedaimonlularla birlikte çarpıştık; savaş pek tartışmalı geçti; sonucu sonradan gelen bir iş belirledi. Çünkü onlar çekip gittiler, yardım ettikleri Boiotialıları kendi başına bırakıp, biz ise üçüncü gün Oinophyta’da kaçaklara galip gelip, hak ettikleri şekilde aşağı indirdik. Böylece, Pers savaşından sonra, ilk kez başka Yunanlılara karşı, özgürlük adına Yunanlılara yardım eden yiğit adamlar oldular; yardım ettikleri halkı özgür bıraktılar ve ilk kez bu mezara, şehir tarafından onurlandırılarak yatırıldılar. Sonra uzun bir savaş dönemi geldi; bütün Yunan şehirleri üstümüze yürüdü; memleketimizi parçalayıp, şehre hak etmediği bir karşılık ödediler. Biz ise denizde onları yenip, Spartalı komutanları Sfakteria’da esir aldığımızda, ellerimizde yok etme gücü varken, bağışladık ve geri verdik, barış yaptık. Düşündük ki, aynı soydan olana, yendiğin ana kadar savaşılır; bir şehre duyduğun kişisel öfke yüzünden, bütün Yunan’ın ortak işini batırmamak, barbarlara karşı ise sonuna kadar, yok edene kadar savaşmak gerekir. Bu savaşta ölen ve burada yatan adamlar, övgüyü hak ediyor; çünkü daha önce Perslere karşı yürüttüğümüz savaşta, Atinalılardan daha yiğit kimseler oldu diyenler varsa, bunların haksız konuştuklarını bu adamlar gösterdiler: Yunan dünyası kendi içinde parçalandığında, savaşta galip gelen bunlardı; öteki Yunanların başını çekenleri bile dize getirdiler; o zamanlar barbarlara karşı beraberce kazandıkları zaferin ortakları olanları, bu defa tek başlarına yendiler.

SΩ. Barıştan sonra üçüncü bir savaş koptu; beklenmedik ve çok ağır bir savaştı; bu savaşta ölen birçok iyi adam da burada yatıyor. Kimileri Sicilya tarafında, Leontinlerin özgürlüğü uğruna, bir sürü zafer anıtı diktiler; onlara, o yere, ant içip yardım sözü verdikleri için yelken açtılar; ama seferin uzunluğu yüzünden şehir, onlara lojistik yetiştiremeyecek kadar sıkışınca, bu yüzden kaderleri döndü; yardım kesilince, talih yüzlerine gülmedi. Onların düşmanları bile, onlarla savaşmış olanlar, çoğu kez dostlarından daha çok övgü toplar, onların sağduyusunu ve erdemini över durumdalar. Kimileri de Hellespontos’taki deniz savaşlarında can verdi; bir günde düşmanın bütün gemilerini ele geçirdikleri oldu; başka birçok çarpışmada da galip geldiler. Bu savaşın “ağır ve beklenmedik” dediğim yanı da şu: Öteki Yunanlılar, şehre karşı öyle bir inat ve rekabet içine girdiler ki, birlikte kovdukları, ortak düşman olan en öfkeli barbar kralın yanına elçi yolladılar; kendi başlarına onu bir daha çağırdılar; barbarı tekrar Yunan’ın üstüne saldılar; bütün Yunan’ı ve barbar gücünü, bu şehrin üstünde topladılar. İşte burada, şehrin gücü ve erdemi iyice ortaya çıktı. Çünkü herkes, şehrin artık savaşta ezildiğini düşünürken ve düşmanlar Lesbos’ta gemilere el koymuşken, biz hep beraber altmış gemiyle yardıma gittik; bizzat kendimiz gemilere bindik; tartışmasız en yiğit adamlar olduğumuzu o zaman gösterdik; düşmanı yendik, dostlarımızı kurtardık. Ama talih bize haksızlık etti; denizde boğulup gitmeyen bu adamlar, burada yatıyor. Bunları her zaman hatırlamak ve övmek lazım; çünkü onların erdemi sayesinde, yalnız o günkü deniz savaşını değil, bütün öteki savaşları da kazandık. Şehrin itibarı, onların yüzünden şu oldu: “Bu şehir, hiçbir zaman, bütün insanlar birleşse bile, savaşla boyun eğdirilemez.” Ve bu inanç, doğruluğu kanıtlanmış bir inançtı; çünkü yenildiğimizde bile, başkaları yüzünden değil, birbirimize düşmemiz yüzünden yenildik; hâlâ da, o düşmanlara karşı yenilmemiş sayılırız; biz ise kendimizi hem yenen hem yenilen taraf olduk. Sonra herkesle barış sağlanıp sükûnet gelince, bize özgü iç savaş başladı; öyle bir iç savaş ki, madem insan denen canlı için tartışma, bölünme kaderinde var, o zaman hiç kimse başka bir şehrin kendi içinde, bundan daha iyi bir şekilde hasta olmasını dilemez.

SΩ. Pire’yle şehir merkezinden, vatandaşların birbirine nasıl sevinerek, nasıl kardeşçe karıştıklarını gördünüz; bu hal, öteki Yunanlıların da beklemediği bir durumdu. Eleusis’teki savaşın da ne kadar ölçülü yürütüldüğünü gördünüz. Bütün bunların tek sebebi var: Gerçekten akrabayız; aramızdaki bağ, lafta değil, fiiliyatta sağlam bir dostluk, aynı kandan gelen bir kardeşliktir. Bu savaşta birbirlerinin elinde ölenleri de unutmamak gerekir; onları, elimizden geldiğince barıştırmak boynumuzun borcudur; dualarla, kurbanlarla, böyle günlerde, üstün gelen tarafın adına dua ederken, hem kendimiz barıştığımız için, hem de onlar için. Çünkü onlar birbirlerinin canına kastederken kötü niyetle değil, şanssızlığın zoruyla hareket ettiler; nefret ya da düşmanlıkla değil. Bunun tanığı da biz yaşayanlarız; çünkü biz, onlar gibi aynı aileyiz; birbirimize yaptıklarımızı da, başımıza gelenleri de, karşılıklı hoşgörüyle karşılıyoruz. Bundan sonra ise, şehir artık tam manasıyla barışı buldu; barbarları mazur görüyordu; “Biz onlara yeterince kötülük ettik, acılarını fazlasıyla tattılar” diye düşünüyordu; Yunanlılara ise bozuk çalıyordu, kızgındı: “Onlara ne iyilikler ettik, karşılığında ne yaptılar?” diye. Çünkü barbarla işbirliği yaptılar; gemileri ellerinden alıp, bir zamanlar barbarları kurtaran donanmayı parçaladılar; o surları, onların yıkılmasını engellediğimiz surları yıktılar. Şehir de, artık birbirini köleleştiren Yunanlara, ya da barbarlara köle olanlara, yardım elini uzatmamak niyetiyle yaşamaya karar verdi. Biz bu kafadayken, Lakedaimonlular hesapta şöyle düşündüler: “Özgürlüğün bekçileri artık çöktü; geri kalanları zincire vurmak artık bizim işimiz.” Ve böyle işlere giriştiler. Artık uzatmanın âlemi yok; çünkü bundan sonrası pek eski şeyler değil, bizden önceki dedelerin masalları değil; hepimiz gözümüzle gördük: Yunanların birincisi sayılan Argoslular, Boiotialılar, Korinthoslular, şehrin yardımına muhtaç halde kapımıza geldiler. En önemlisi de, barbar kralın, öyle bir çaresizliğe sürüklenmesi ki, kurtuluşunun hiçbir yerden değil, ancak bu şehirden geleceği ortaya çıktı; oysa bir zamanlar bu şehri seve seve yok etmeye çalışıyordu. Şimdi biri, şehrin kusurunu diyecek olsa, tek bir şeyde haklı serzenişte bulunabilir: Fazla merhametli oluşunda, her zaman zayıfın kapısında hizmetkâr gibi durmasında.

SΩ. O zaman da, şehir kendine söz verdiği şu ilkeyi koruyacak kadar dişini sıkamadı: Kendisine kötülük yapmış, ama başkalarına köle edilmiş hiçbirine yardım etmeyecekti. Dayanamadı, eğildi, yardım etti. Böylece, yardım ettiği Yunanları, başkalarının boyunduruğundan kurtardı; onlar, ta ki tekrar kendi kendilerini köle edene kadar, özgür yaşadılar. Barbar krala gelince, şehir onun yardımına doğrudan koşmaya yüz bulamadı; Marathon, Salamis, Plataia’daki zafer anıtlarının yanında utanırdı çünkü. Ama sürgünlere ve gönüllü gidenlere izin verdi; onların yardımıyla kralı kurtardı. Sonra surlarını ördü, donanmasını yaptı; savaş kapıya dayanınca, zorunlu olarak savaş içine girdi; Paroslular uğruna Lakedaimon’la savaştı. Kral ise, şehrin deniz savaşında Lakedaimonluları yavaş yavaş tükettiklerini görünce, korktu; bir yandan da, Lakedaimon’dan kopmak istiyordu. Bu yüzden, daha önce Lakedaimon’un kendi elleriyle ona teslim ettiği, anakaradaki Yunanları geri istiyordu; “Eğer onları bana verirse, Atinalılara ve öteki müttefiklere katılırım” diyordu. Hesapta diyordu ki, “Onları bana vermeyecekler, ben de bundan bahane çıkarırım.” Ama diğer müttefikler hakkında yanıldı; onlar, anakaradaki Yunanları teslim etmeye razı oldular, kralla anlaştılar, söz verdiler, yemin ettiler: Korinthoslular, Argoslular, Boiotialılar ve öteki müttefikler; “Yeter ki bize para versin, o Yunanları ona veririz” dediler. Yalnızca biz, Atinalılar, ne onları vermeyi göze aldık, ne de bu işe yemin etmeye yanaştık. Böylece şehrin yiğitliği, özgürlük aşkı, sağlamlığı ortaya çıktı. Şehrin yapısında köklü bir barbar düşmanlığı vardır; çünkü safkan Yunan’dır, içinde hiç barbar kanı yoktur. Bizimle birlikte, ne Pelopslar, ne Kadmoslar, ne Mısırlılar ne Danaoslar, ne de adı sanı başka barbar soylardan kimseler yaşamaz; onlar doğuştan barbar oldukları halde, sonradan yasa gereği Yunan sayılan kimselerdir. Biz ise, safkan Yunanız, hiç karışık değiliz; o yüzden, başka türden olana karşı nefretimiz bile berrak, temizdir. Yine de sonuçta yalnız kaldık; çünkü barbarlara Yunanları satmak gibi, iğrenç ve kutsal yasa dışı bir işi yapmak istemedik. Böylece, tıpkı eskiden düştüğümüz noktaya yeniden gelince, bu sefer tanrı yardımıyla, savaşı eskisinden de iyi sonuçlandırdık; hem gemilerimiz, hem surlarımız vardı; sömürge şehirlerimiz de kendi başlarına bizim yanımızda durdu. Böylece savaştan, hem biz kurtulduk, hem de düşmanlarımıza bile “Yeter artık” dedirtecek kadar tatminkâr bir sonuçla çıktık.

SΩ. Ama bu savaşta da iyi adamlardan mahrum kaldık; Korinth’te en sıkıntılı yerde dövüşenlerden, Lechaion’da ihanetle vurulanlardan… Onlar da iyi adamlar; keza kralı özgürleştiren, Lakedaimon’u denizden söküp atanlar da öyle. Ben size bunları hatırlatıyorum; siz de bu adamları birlikte övüp, hak ettikleri süsü verin. İşte burada yatanların ve şehir için can vermiş, başka yerlerde ölmüş diğerlerinin işleri böyledir; anlatılan çok, hem güzel; anlatılmamış daha fazlası var, daha da güzeli var. Bir sürü gün ve gece bile, hepsini tek tek saymaya yetmez. O yüzden, bunları hatırda tutarak, onların soyundan gelen tüm insanlara, her birinizin, sanki savaşta ön safa dikilir gibi, atalarının sırasını terk etmemesini, geriye kaçıp da kötülüğe boyun eğmemesini öğütlemek gerek. Ben de, ey yiğit adamların çocukları, şimdi size bunu söylüyorum; bundan sonra da, kiminize, nerede rastlarsam rastlayayım, yine hatırlatacağım, yine cesaretlendireceğim: En iyi olmaya heves edin. Şimdi de, bize, babalarınızın bize vasiyet ettiği sözleri, her yeni nesle, başlarına bir şey geldiğinde, savaşa girmeden önce aktarmamız gereken sözleri söylemek hakkımdır. Size onlardan duyduğum, hem de bugün olsa seve seve size söyleyecekleri şeyleri anlatacağım; o gün söylediklerinden çıkarak kestiriyorum ne diyeceklerini. Ama, ben ne desem, onları dinliyormuşsunuz gibi kabul edin; ben sadece onların sözcüsüyüm. Şöyle diyordu onlar: “Çocuklar, iyi babaların evladı olduğunuzu şu anki durum yeterince gösteriyor. Bizim elimizde vardı, ucuz bir hayat sürmek; ama biz, namussuz yaşamaktansa, size ve arkamızdan gelene rezillik bırakmadan ve kendi babalarımızı, bütün soyumuzu utandırmadan ölmeyi seçtik. Çünkü kendi kendini utandıran biri için hayat çekilmezdir; böyle birini, ne insanlar ne tanrılar sever; ne yaşarken, ne öldükten sonra yerin altında. O yüzden, bizim sözlerimizi aklınızda tutarak, ne iş yaparsanız yapın, erdemle yapın; çünkü erdem eksik olunca, bütün mal mülk, bütün uğraşlar, hepsi çirkin ve kötü olur. Zenginlik de, yüreksizlikle birleşince, sahibine güzellik katmaz; öyle adam aslında başkası için zengindir, kendisi için değil. Güzel bir bedenle büyük bir güç de korkak ve kötü bir ruhta komşu olursa, yakışmaz; tersine, onu daha da gülünç yapar, korkaklığını meydan yerine çıkarır.

SΩ. Bütün bilgi türleri de, adalet ve öteki erdemlerden ayrılınca, bilgelik değil, kurnazlık ve düzenbazlık gibi görünür. Bu yüzden, önce, sonra ve her an, her şeyden çok gayret edin; bizi de, bizden önce gelenleri de, şöhret ve adınızla aşıp geçmeye bakın. Yok eğer beceremezseniz, şunu bilin: Biz erdemde sizden üstün gelmişsek, bu zafer bize utanç getirir; siz bize üstün gelirseniz, bu yenilgi bize mutluluk getirir. Hem en çok şöyle kazanmış olursunuz, hem biz yenilmiş, hem siz galip; atalarınızın onurunu boş yere harcamayıp, tüketmeyerek; şunu bilerek ki, kendini bir şey sanan adam için, onun kendi şahsi değeri yüzünden değil, atalarının şanı yüzünden saygı görmesi kadar utanç verici bir şey yoktur. Ataların itibarı, çocuklar için güzel ve gösterişli bir hazinedir; ama hem malı hem de bu hazineyi yiyip bitirmek, çocuklarına bir şey bırakmamak, malıyla ve şerefiyle kendi payına bir şey düşmediği için, yoksulluktan ve yüreksizlikten ibarettir. Bu işleri gözetirseniz, bize, dost olarak dostların yanına geleceksiniz; zamanınız dolup da sıra size geldiğinde, yanımıza böyle çıkarsınız. Ama eğer gevşer, kötüleşirseniz, orada kimse sizi iyi yüzle karşılamaz. Çocuklara söylenecekler bunlar. Babalarınıza ve analarınıza gelince, onlar varsa, her zaman teselli etmek gerekir; başlarına böyle bir şey geldiğinde, mümkün olduğunca rahat taşımalarına yardım edin; kendinizi yerlere atıp birlikte ağlamayın. Zaten onları üzmeye gerek yok; yaşadıkları olay başlı başına yeterince acı verecektir. Siz onları sarıp sarmalayın, yatıştırın; onlara, tanrıların dualarının en büyüğüne kulak verdiklerini hatırlatın. Çünkü onlar, çocuklarının ölümsüz olmasını değil, iyi ve ün sahibi olmalarını dilemişlerdi; şimdi bu ikisine kavuşmuş durumdalar; bu da en büyük nimetlerdendir. Hiçbir fani, hayatında her şeyi gönlüne göre bulamaz. Ama başlarına gelenleri yiğitçe taşırlarsa, gerçekten yiğit çocukların babaları olduklarını gösterirler; kendileri de öyle adamlar sayılır. Diz çöküp çöküp ağlarlarsa, ortada şöyle bir şüphe doğar: Ya gerçekten bizim değil, ya da bizi övenler yalan söylemiş. Oysa ne birincisi, ne de ikincisi olsun; tam tersine, bizim en sağlam övgücülerimiz, onların bizzat kendi davranışları olsun; kendilerini, yiğit adamların babaları olarak göstersinler. Zaten eskiden beri söylenen ‘Hiçbir şey aşırı olmasın’ sözü, boşuna söylenmiş bir söz değil; gerçekten iyi ve yerinde bir sözdür.

SΩ. Çünkü, mutlu olmak için gerekenlerin hepsini ya kendi içine bağlamış, ya da buna çok yaklaşmış; hayatını başkalarının eline bırakmamış; başkalarının iyi ya da kötü kaderine göre kendi halinin savrulmasına izin vermeyen bir adam için, en iyi yaşam hazırlığı yapılmıştır. İşte bu adam, ölçülü, yürekli ve akıllıdır. O, mal mülk ve çocuk sahibi olur da kaybederse bile, atasözünü en iyi işiten kişidir; ne sevinçte ne kederde aşırıya kaçmaz; çünkü kendine güvenmektedir. Biz de istiyoruz ki, hem bizimkiler böyle olsun, hem bunu diliyor, hem de böyle olduklarını iddia ediyoruz; kendimizi de şimdi böyle gösteriyoruz; bugünkü durumda ölmemiz gerekse bile, ne fazla isyan ediyor, ne de fazla korkuyoruz. Babalarımızdan ve analarımızdan da rica ediyoruz: Aynı kafa yapısıyla bundan sonraki hayatlarını sürdürsünler; bilsinler ki, bizi, ölenleri, ağıtlar ve feryatlarla razı edemezler. Eğer ölenlerin, yaşayanların durumundan haberleri varsa, o zaman, en çok bu şekilde nankörlük etmiş olurlar; hem kendilerini yıpratıp, hem kaderlerinin ağırlığını fazla taşırlar. Hafif ve ölçülü taşımaları ise onları asıl memnun eder. Çünkü bizim için en güzel sayılacak bir son gelmiştir; öyle ki, bunu ağlayıp sızlanmak değil, süslemek yakışır. Kadınlarımızla, çocuklarımızla ilgilenir, onları besler, zihninizi onların üstüne çevirirseniz, hem kaderi daha kolay unutursunuz, hem daha güzel, daha doğru yaşarsınız; hem de bize daha çok sevimli gelirsiniz. Bizden onlara iletilecekler bu kadar. Şehre gelince, biz ona, hem babalarımıza hem çocuklarımıza bakacağına dair nasihat edip teşekkür ederiz; çocukları usulüne göre yetiştirecek, yaşlılara da yakışır biçimde bakacaktır. Gerçi biliriz ki, biz söylemesek de pekâlâ üstüne düşeni yapacaktır. İşte ey, ölenlerin çocukları ve onların soyundan gelenler, babalarınız bize bunları iletmemizi emretti; ben de elimden geldiğince hevesle söylüyorum. Ben kendim de, onlar adına sizden istiyorum: Bazılarınız babalarınızı örnek alsın, bazılarınız da kendiniz için yüreklenin; çünkü biz hem özelde hem genelde, yaşlandığınızda size bakacağız, size göz kulak olacağız; hanginiz hangimize nerede rastlarsa, kim olursa olsun, elinden tutacağız.”

SΩ. Şehrin size gösterdiği özeni zaten kendiniz de biliyorsunuz; savaşta ölenlerin çocuklarına ve ana babalarına bakmak için kanunlar koymuş; diğer vatandaşlardan farklı olarak, en büyük makamla, onların haklarının gözetilmesini güvenceye almıştır; bu insanlara haksızlık edilmemesine dikkat etmek için özenle emir vermiştir. Çocukları da bizzat birlikte büyütür şehir; öksüzlüklerini ellerinden geldiğince fark ettirmemeye çalışır; kendisini, daha onlar çocukken baba yerine koyar. Delikanlılık çağına geldiklerinde ise, onları kendi evlerine uğurlarken, tamamen silahlı halde donatıp yollar; böylece onlara, babalarının alışkanlıklarını, babalık erdemlerinin araçlarını teslim eder; hem de bir uğur niyetine, baba ocağına, babalarının kutsal ocağına, güçle donanmış halde adım atmalarını ister. Ölüleri ise hiç bırakmaz; her yıl, herkes için ortak bir törenle, sanki her birine özel yapılmış gibi, gelenek gereği gerekeni yapar. Üstüne üstlük, atletizm ve at yarışları düzenler; her tür müzik yarışması koyar; kısaca, ölenler için şehir, mirasçının ve oğlun payına ortak olmuş, oğulları için baba payına geçmiş; ana babalarını da vasinin yerine kendini koymuş gibidir; herkes için, her zaman, her şeyiyle ilgilenir. Bütün bunları düşünerek, başınıza geleni daha sakin karşılamanız gerekir; hem ölenlere hem yaşayanlara böylece en sevimli, en kolay bakılabilir ve bakılmaya değer insanlar olursunuz. Şimdi artık, siz de, öteki herkes de, kanun gereği, ölenlere ağlayıp sızlanmanızı bitirin ve dağılın. İşte bu konuşma, Meneksenos, Milet’li Aspasia’ya aittir.

MEN. Zeus hakkı için Sokrates, Aspasia’ya ne mutlu diyorsun; kadın başına böyle konuşmalar döşeyebiliyorsa, helal olsun.

SΩ. İnanmıyorsan, gel benimle, beraber gidelim; onu bizzat konuşurken dinlersin.

MEN. Ben Aspasia’ya sık sık rastladım Sokrates; nasıl biri olduğunu bilirim.

SΩ. Ee? Hâlâ hayran olmuyor musun ona, bu konuşma için ona borçlu hissetmiyor musun kendini?

MEN. Hem de çok; bu konuşma için, ister Aspasia olsun, ister sana bunu kimin söylediğini bilmiyorum ama o her kimse olsun, ona çok minnettarım. Hem de daha bir sürü şey için borçluyum bu anlatan kişiye.

SΩ. İyi olur o zaman; yeter ki beni sonradan yalancı çıkarmayasın; böylece bundan sonra da ondan, siyaset üstüne daha bir sürü güzel konuşmaları sana aktarırım.

MEN. Rahat ol, asla seni ele vermem; yeter ki sen anlatmaya devam et.

SΩ. Tamamdır, öyle yaparız.

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “Meneksenos — Eflatun”

  1. Geri bildirim: Unutuk Makinesi — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER