Yenmek ne uğruna

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Giriş – “Ne uğruna yenmek?” sorusunun sahnesi

Gece geç bir saatte, telefonda aynı ekran açıktır. X’te küçük bir tartışma başlamıştır. İlk mesajlar konu hakkındadır: bir film, bir kampanya, bir politik laf. Sonra cümleler değişmeye başlar. Argümanlar kısalır, imalar artar, caps’ler devreye girer. Timeline’daki hava fark edilir biçimde ısınır. Bir tarafın destekçileri alıntılayıp alkış işaretleri bırakır, diğer taraf kendi flood’unu açar. Birkaç dakika içinde kimse filmi, kampanyayı, lafın kendisini konuşmaz olur. Ortalıkta dolaşan tek soru kalır: “Kim kimi gömdü?”

Aynı sahnenin daha küçük bir versiyonu, Discord sunucusunda oyun konuşurken yaşanır. Metadan açılan konuşma, bir oyuncunun stiline dokunur, oradan karakterine kayar. Ekipten biri, karşısındakinin cümlesindeki bir açığı yakalayıp sert bir dönüş yapar. Sesli kanalda kısa bir sessizlik olur, sonra gülüşmeler başlar, “fena koydu” cümlesi havada patlar. Discord’da olmayan bir üçüncü kişi, ekran görüntüleri üzerinden tartışmayı takip eder. Onun için oyun çoktan bitmiş, asıl maç şimdi başlamıştır.

Aile sofrasında da farklı bir şey yaşanmaz. Siyaset lafı açılır, üç cümle sonra herkes sesini yükseltir, kimse kimseyi duyamaz hale gelir. Akşamın sonunda masadan kalkılırken kimin haklı olduğu hâlâ belli değildir ama herkes kendi kafasında aynı etiketi taşır: “Yine ben kazandım.”

Yenmek hissi, bu sahnelerin ortak zeminidir. Bir insanın kendini haklı çıkardığı anda bedende beliren gevşeme, içe dolan sıcaklık, “oh be” diyerek gidilen tuvalet molası, telefondan kafayı kaldırıp aynaya bakarken yüzüne yerleşen hafif gülüş. Yenildiğini hissettiği anda ise tam tersi yaşanır: midede ufak bir sıkışma, yanaklarda yanma, gece yatarken tartışmayı kafada yeniden oynatma, “orada şöyle deseydim onu yerinde oturturdum” diye düşünüp durma. “Ne uğruna yenmek?” sorusu tam bu noktada anlam kazanır. Ortada gerçekten çözülmeye çalışan bir mesele mi vardır, yoksa tüm enerji “kazanan tarafta hissetmek” denen kısa süreli sarhoşluk için mi harcanmaktadır?

Yenmek hissini sıfırdan kurmak

Yenmek denen şeyin ne olduğuna sıfırdan bakmak, kavganın içinden çıkmak kadar zor değildir. İki arkadaşın aynı diziyi tartıştığı sahne yeter. Biri diziyi över, diğeri yerer. Başlangıçta herkes kendi zevkinden söz eder, karakterlerden, sahnelerden bahseder. Bir yerden sonra, cümlelerin tonu değişir. Taraflardan biri, diğerinin zevkini aşağılayan bir ima yapar. Dizi artık sadece dizi değildir; “senin nasıl biri olduğunun kanıtı” haline gelir. O anda tartışma, konu merkezli olmaktan çıkar, kişilik merkezli bir bilek güreşine dönüşür.

Yenmek burada devreye girer. Yenmek, sadece “daha iyi bir gerekçe sunmak” değildir. Yenmek, karşıdakinin sesini kısmak, onu içten içe utandırmak, onun kendi kendine “neyse, bundan sonra bu konuyu açmayayım” demesini sağlamaktır. Kazanan taraf için bundan doğan rahatlık, kısa süreli bir zafer duygusudur. Kaybeden taraf için ise, kendiliğinden konuşma isteğine vurulmuş küçük bir tokattır.

Tek başına alındığında rekabet her zaman zehirli değildir. Spor buna en basit örnektir. İki takım sahaya çıkar, kurallar bellidir, maç biter, skor tabelası kapanır. Sınavlarda, turnuvalarda, bazı iş süreçlerinde yarışmak gerçekten geliştirici olabilir. Sorun, bu yarışmanın sınırını aşıp her alana yayılmasıdır. Arkadaş sohbetinin, aile konuşmasının, politik tartışmanın, hatta flört mesajlarının bile maç gibi yaşandığı noktada, yenmek artık küçük bir oyun değil, varlık göstermek için tek yol gibi hissedilir.

Yenmek hissi, bedensel ve duygusal olarak güçlüdür. O yüzden bırakması zordur. Bir tartışmada karşı tarafın bir açığını yakaladığında insan, bunu kullanmama fikrini aklına bile getirmekte zorlanır. Lafı oraya saplayıp ortamı susturduğunda gelen doluluk hissi, neredeyse fiziksel bir haz gibidir. “Ne uğruna?” sorusu işte bu hazda kaybolmaya başlar. Kazanmanın kendisi amaç haline gelir, neyin kazanıldığı, neyin kaybedildiği gözden silinir.

Dijital sahnede “kim kimi gömdü?” kültürü

Dijital ortamda yenmek, sahne alınan bir gösteri formatına çoktan dönüşmüş durumdadır. X’te açılan bir flood, altına gelen alıntılarla birlikte adeta canlı bir maça benzer. Alıntı sayıları, beğeniler, mention’lar, gif’ler ve caps’ler, tartışmanın skor tabelasını oluşturur. Aynı durum Discord, Telegram, Instagram yorumları, Reddit başlıkları için de geçerlidir. Her yerde, konuşmanın kendisinden çok “kimin daha iyi laf soktuğu” konuşulur.

Sosyal medya ilk yıllarında, temel motivasyon “arkadaşlarla konuşmak” gibi duruyordu. Zaman içinde platformlar, basit paylaşım ortamı olmaktan çıkıp “hit çıkarma” düzeneklerine evrildi. Bu evrilmenin nasıl işlediğini anlatan uzun analizler vardır (🔗), fakat en yalın haliyle mesele şudur: dikkat bir değere dönüştükçe, o dikkati en hızlı ve en sert biçimde çeken içerik öne çıkmaktadır. Bu da tartışmaları, bilginin sakin aktığı alanlar yerine, duygunun taşarak taştığı arenalara çevirmektedir.

Bir flood’un altına gelen “helal olsun, ne gömdün” cümleleri, yazının doğruluğundan çok, karşı tarafı susturabilme gücünü alkışlar. Bir başkasının yanlışını yakalayıp ekran görüntüsüyle ifşa eden paylaşımlar, birkaç saatliğine büyük bir etkileşim patlaması yaratır. İçeriğin isabetli olup olmadığı, bundan sonra tartışılıp tartışılmayacağı pek umursanmaz. Önemli olan, o anki etkidir. Bir insanın reputasyonu, yani dijital itibarının ciddi bir kısmı, ne kadar sık “gömme” başarısıyla anıldığı üzerinden şekillenmeye başlar.

Böyle bir ortamda “kim kimi gömdü” sorusu, neredeyse refleks halini alır. X’te kavga çıktığında, olayı sonradan gören biri, önce flood’ları değil, alıntı sayıları, beğeni sayılarını, hangi tarafın ne kadar destek aldığını inceler. Discord’da bir tartışma sonrası, olayın içeriğini kaç kişinin anladığı değil, “son lafı kim söylediği” konuşulur. Böylece yenmek, tartışmanın yan etkisi olmaktan çıkar, tartışmanın kendisi olur.

Oyun dili, skor mantığı ve hayatın gamifikasyonu

Oyunlarla büyüyen kuşaklar için “ezmek”, “gömmek”, “tokatlamak” gibi kelimeler önce klavyede, controller’da, klan sohbetlerinde öğrenildi. Bu kelimeler başta sadece oyun içi performansı anlatıyordu. Bir oyuncunun diğerine göre daha iyi oynadığını, onu yendiğini, ezici üstünlük kurduğunu ifade etmek için kullanılıyordu. Zamanla bu kelimeler oyun ekranından çıkıp gündelik dile yerleşti. Artık biri tartışmada üstün geldiğinde de “ezdi geçti” deniyor, eski bir tweet’i bulup alıntılayanlara “gömçürdü” etiketi yapıştırılıyor.

Oyunlarda skor tutmak anlaşılırdır. Bir maçta kaç kill alındığı, kaç asist yapıldığı, kaç kez öldürüldüğü; hepsinin sayısıyla oynanır. Oyun bu sayıları göstermeyi bıraktığında çoğu insan için cazibesini kaybeder. Sorun, bu skor mantığının tartışmalara ve ilişkilere taşınmasıdır. Birine karşı kaç kez haklı çıkıldığı, kaç kez laf yetiştirildiği, kaç kez like alındığı, içten içe bir puanlama sistemine dönüşür. Her kavga, bu görünmez puanların güncellendiği yeni bir raund gibidir.

Bu ortamda “ego piyasası” denen tuhaf düzen oluşur. Ego piyasası, kimsenin resmi olarak ilan etmediği ama herkesin hissettiği bir oyundur. Değer, yapılan işin kendisinden çok, o iş üzerinden kime “üstünlük kurulabildiği” ile ölçülür. Birini gömerek alınan like, kendi başına ortaya konan sessiz bir emekten daha görünür hale gelir. Bir insanın kendi zihninde ya da kendi çevresinde saygı görecek işler yapması yetmez; oyun diline çevrildiğinde “kaç kişiyi tokatladı?” diye bakılır. Bu kafa, sadece X’te, Discord’da değil, iş yerinde, okulda, aile içinde de yavaş yavaş yerleşir.

Hayatın gamifikasyonu böyle işler. Skor ve seviye mantığı, uygulama ara yüzlerinden çıkar, zihnin arka planında çalışmaya başlar. İlişkilere de sirayet eder. Bir insanın gözünde sevgili, arkadaş, ekip arkadaşı, kaç kez özür dilemiş, kaç kez haksız çıkmış, kaç kez “üstünlüğü bırakmış” buna göre gizlice puanlanır. Oysa gerçek bir ilişkiyi ayakta tutan şey, bu tür skor tabloları değil, bazen bilerek kaybetmeyi, bazen geri çekilmeyi, bazen de birlikte yanılmayı göze alan hareketlerdir.

Kaybetme kaygısı ve ketlenme: neden üretmek yerine tartışılıyor?

Yenme hırsının arkasında çoğu zaman kaybetme korkusu gizlenir. Kaybetmek, sadece tartışmada haksız çıkmak anlamına gelmez. Kaybetmek, bir işin altına imza atıp “bu olmadı” demeyi göze almak demektir. Yeni bir yazı yazmak, video çekmek, şarkı kaydetmek, ilk podcast bölümünü yüklemek; bunların hepsi kaybetme ihtimali taşıyan hareketlerdir. Bu nedenle, erteleme ve kaçınma davranışı yaygındır.

Bir insan, kafasında dönüp duran bir fikirle haftalarca dolaşabilir. Bir gün oturup onu yazıya dökmeyi düşünür, aklından hemen şu cümleler geçer: “Ya kimse okumazsa? Ya biri dalga geçerse? Ya bunu eskiden söylemiş birini bulup üstüme yürürlerse?” Aynı kişi, başkalarının ürettiği içerikleri yorumlarda yerden yere vurmaktan çekinmez. Başkasının risk aldığı yerde, kendine risk almadığı bir rahatlık alanı kurar. Üretmek yerine tartışmayı seçer. Çünkü tartışma, kaygıyı bir süreliğine bastırır.

Psikanaliz metinlerinde ketlenme denen durum, tam da buraya işaret eder. Bir iş, kaygıyı tetiklediği için yarıda bırakılır veya hiç başlanmaz. Semptom ise, bu kaçışın, daha dolambaçlı yollardan geri dönüşüdür. Yersiz Şeyler’de Freud çevirileri ve yorumları arasında bu konuya dair zengin malzeme bulunur (🔗, 🔗). Fakat karmaşık kavramlara girmeden söylenmesi gereken, gündelik hayatta çok basitçe görülen şudur: kaygıdan kaçmak için işi bırakmak, tartışmayı ve yenme oyunlarını seçmek.

Bu düzen, kısa vadede konfor sağlar. Hiç risk almadan, başkasının riskini gömme fırsatı verir. Uzun vadede ise içi boşaltır. İnsan, üretme isteğini yavaş yavaş kendinden saklamaya başlar. “Zaten herkes yapmış, ben kimim ki?” cümlesi, “yaparsam gömerler” korkusuyla el ele yürür. Sonuçta ortaya çıkan, tartışma duvarlarına yazılmış zekice cümlelerdir. Oysa arkada, hiçbir zaman kimsenin göremeyeceği, hiçbir zaman var olamayacak dosyalar, çizimler, şarkılar, fikirler kalır.

Mazeret cümleleri: sert tartışma mı, çıplak aşağılama mı?

Sert tartışma kültürünün etrafı, mantıklı görünen mazeret cümleleriyle çevrilidir. “Sert tartışma geliştirir”, “kimseyi pamuklara sarmayalım”, “doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar” gibi sözler, hemen her kuşakta tekrar edilir. Bu cümleler ilk bakışta haklı görünür. Kimse yapıcı eleştiriye itiraz etmez. Gerçek sorun, bu cümlelerin belli bir noktadan sonra çıplak aşağılama için kılıf haline gelmesidir.

Bir tartışmada artık konu değil de karşı tarafın zekâsı, fiziği, geçmişi, sınıfsal kökeni, aksanı hedef alınmaya başlanmışsa, orada “sert tartışma” bitmiş, aşağılama başlamıştır. Yine de bunu yapan kişi, kendini “sadece gerçekleri söylüyorum” cümlesiyle aklar. “Gerçeği söylemek” burada ilginç bir maske olur. Oysa gerçeği söylemenin tek yolu, karşı tarafı küçük düşürmek, utandırmak, incitmek değildir. Aynı şey, daha az yıpratıcı bir dille de ifade edilebilir. Fakat “sert tartışma geliştirir” masalı, bu alternatifi baştan kapatır.

Mazeret cümlelerinin bir diğer işlevi, içteki haz kaynağını görünmez kılmasıdır. Birini köşeye sıkıştırıp lafla ezmek, çoğu zaman bir rahatlama getirir. Bu rahatlama, adalet duygusundan gelmiş gibi hissedilebilir, bazen gerçekten öyledir. Fakat sıklıkla, bu rahatlama kırılganlığı saklamanın, değersizlik hissini bastırmanın, öfkeyi dışarı atmanın yolu olarak çalışır. İnsan, karşısındakini aşağılayarak bir anlığına kendi yarasıyla yüzleşmekten kaçmış olur.

Bu noktada sorulması gereken soru basittir: Bir cümleyi “gerçekleri söylemek” olarak ambalajlamadan önce, altında yatan asıl niyet nedir? Karşıdakinin bir şeyi görmesine yardım etmek mi, yoksa onu salondan başı eğik çıkarmak mı? Kendine karşı dürüst olunduğunda, bu iki niyet arasındaki farkı ayırt etmek sandığından daha kolaydır.

Yenme jönleri ve tartışmanın şova dönüşmesi

Yenme kültürü, etrafına ister istemez jönler de üretir. Bu jönler, YouTube’da “herkesi tokatlayan” eleştirmenler, podcast’te “çat çat konuşan” sunucular, X’te “kimseyi affetmeyen” hesaplar olarak görünür. Kullandıkları dil, tartışmayı bilgi alışverişi olmaktan çıkarır, şova dönüştürür. Video montajlarında sert geçişler, dramatik fon müzikleri, ekrana fırlayan caps’ler, “işte budur” diye yazılmış büyük harfli başlıklar vardır. Dinleyen ya da izleyen, kendini düşünür pozisyondan çok, maç izler pozisyonda bulur.

Bu şova dayalı tartışma düzeni, platformların kendi iç mantığıyla da uyumludur. Etkileşim çeken içeriklerin öne çıktığı mekanizma, doğal olarak en uç, en sert, en keskin cümleleri ödüllendirir. Sosyal medyanın “hit medyası”na dönüşmesini anlatan analizler, bu süreci ayrıntılı biçimde tarif eder (🔗). Kısaca, her platform, “en çok tepki çeken”e paye verir hale gelir.

Jön figürü, bu yapıda kendine merkezi bir yer bulur. Bu kişi, kendini sadece fikir anlatan biri değil, aynı zamanda “ifşa eden”, “ortaya döken”, “cesurca dile getiren” biri olarak tanımlar. Eleştirdiği kişilerin yüzü, davranışı, sesi, geçmişi; hepsi malzeme olur. Dinleyenler için “bize tercüman oluyor” hissi doğar. Güçlü gibi görünen ama aslında çok kırılgan bir bağdır bu. Çünkü jön figürü, sürekli yenmek zorundadır. Bir kere geri adım atsa, bir kere “burada yanılmışım” dese, kurduğu görüntü sarsılacaktır. Bu baskı, dilini giderek daha acımasız, daha teatral, daha az düşünceli hale getirir.

Tartışma böylece çift katmanlı bir oyuna dönüşür. Bir yanda jönün karşısındaki somut hedef vardır. Diğer yanda, görünmeyen ama hissedilen asıl hedef: izleyen kalabalığın hayranlığı. Yenmek, artık sadece muhatabı değil, ekran başındaki kalabalığı etkileyebilmek için yapılır. Haklı olmak, bilgiye dayanmak, incelikle düşünmek yerine, “vurucu cümle” üretmek, “sinematik gömme” kurgulamak, “viralliğe elverişli sahne” kurmak öne çıkar.

Üretim, yüceltim ve ilk denemenin gömülmesi

Yenme kültürünün en ağır bedeli, üretim üzerinde kendini gösterir. İlk kez şiir paylaşan bir gencin sahnesi, bu bedeli göstermek için yeterlidir. Bir akşam, içinden gelen duyguları basit bir şiire döker, telefonundan sosyal medyaya yükler. Dakikalar içinde birkaç iyi niyetli yorum gelir. Ardından bir kişi, şiirdeki ölçü hatalarıyla alay eder. Bir diğeri, “bunu da şiir diye koymuşsun” diye yazıp kahkaha emojisi bırakır. Başka bir hesap, cümleyi alıntılar, yanına “edebiyat öldü” yazıp kendi takipçilerine sunar. Küçük şiir, bir anda bir “gönderme” malzemesi olur. Genç, o gece o gönderiyi siler. Bir daha da şiir paylaşmaz.

Yüceltim denen şey, kaba enerjiyi – öfkeyi, arzuyu, kıskançlığı, korkuyu – uzun süren bir emekle bir ürüne çevirmektir. Bu, bir yazı, bir şarkı, bir resim, bir proje, bir kampanya olabilir. Son zamanlarda bu sürecin önemine dikkat çeken yazılar, duygu ile üretim arasındaki bu ince yolu detaylı biçimde işler (🔗). Basit bir ifadeyle yüceltim, “içinde dolan şeyi yakmadan yakıta çevirmek”tir. Yenme kültürü ise bu süreci baştan keser. İlk denemeyi son hükme çevirir.

Bir insan, bir kez gömülme deneyimi yaşadığında, ikinci kez denemek için kendini toparlaması zorlaşır. Özellikle Z kuşağı gibi zaten ekonomik ve duygusal olarak kırılgan bir kuşak için, “bir kere denedim, rezil oldum” hissi ağırdır. Sonuç olarak zihin, üretmeyi tehlikeli, tartışmayı güvenli alan olarak kodlar. Tartışırken hata yapmak da mümkün elbette, ama orada hata, “daha iyi laf yetiştirme”yle telafi edilebilir gibi hissedilir. Oysa üretimde yapılan hata, sanki tüm varlığı “yetersiz” ilan ediyormuş gibi yaşanır.

Bu yüzden yenme kültürü sadece moral bozmaz, gerçek anlamda gelecek kaybı üretir. Yazılmamış kitaplar, çizilmemiş çizgi romanlar, çekilmemiş kısa filmler, kurulmamış dayanışma ağları, açılmamış kolektif projeler; hepsi, ilk denemenin gömülmesiyle birlikte sessizce yok olur. Geriye tartışma ekranlarında dolaşan zekice cümleler ve ekran görüntüleri kalır.

Sonuç manzarası: tartışma cehennemi ve ilişkilerin çürümesi

Bütün bu parçalar bir araya getirildiğinde ortaya tuhaf bir manzara çıkar. Bir yandan her yerde fikir konuşuluyor gibidir. X’te flood’lar, Instagram’da uzun açıklamalar, Discord’da labirent gibi tartışma kanalları, YouTube’da yorum savaşları… Dışarıdan bakınca sanki müthiş canlı, fikirle dolu bir dünya vardır. İçeriden bakıldığında ise, çok daha başka bir şey görünür: herkes konuşuyor, çok az kişi dinliyor, neredeyse kimse fikrini değiştirmiyor.

Siyaset konuşulan ortamlarda durum net biçimde hissedilir. Herkes kendi tarafının cümlelerini tekrarlar, karşı tarafın söylediklerinin yalnızca çürütülebilecek kısımlarını seçer. Birisi “burada haklı olabilirsiniz” dediğinde, kendi grubundan tepki alma korkusu yaşar. Aile içinde kuşaklar arası tartışmalarda da benzer bir kilitlenme vardır. Gençler kendilerini dinlemeyen büyüklerden şikâyet eder, büyükler de gençlerin “hiçbir şey bilmeden büyük laf etmesinden” yakınır. Hiç kimse gerçekten sorar: “Burada neyi anlamaya çalışıyorum?” Yenmek, anlamanın yerini almıştır.

Arkadaşlık ilişkilerinde küçük kırılmaların onarılması zorlaşır. Bir yanlış anlaşılma, ufak bir pot, zamanında atılmamış bir mesaj; bunların hepsi, “ben buradayım, o değildi” diyebilmek için kullanılacak malzemelere dönüşebilir. Özür dilemek, zayıflık gibi algılanır. Geri adım atmak, sanki bütünden vazgeçmek demektir. Bir tartışmada haklı da olsan haksız da olsan, sonuna kadar “direnmek” erdem sayılır. Kısa vadede bu tutum güçlü hissettirir, uzun vadede ise ilişkileri yıpratır.

Bu cehennem manzarasında, herkes kendi küçük zaferlerinin peşindedir. Bir cümleyi daha iyi kurmak, bir başkasını köşeye sıkıştırmak, bir tweet’i alıntılayıp hafif bir alayla sunmak; bunların hepsi gün boyunca küçük küçük hazlar üretir. Akşam olduğunda ise, içte tuhaf bir boşluk hissi kalır. “Bu kadar tartıştım, peki ne değişti?” sorusuna net bir cevap yoktur. Ne genel meseleler çözülmüştür, ne ilişkiler güçlenmiştir, ne de insan kendiyle daha barışık hale gelmiştir.

Reductio: her ilişkinin skor tabelasına dönüştüğü dünya

Yenme hırsının mantığı sonuna kadar götürüldüğünde ortaya çıkacak dünya, kara mizahla karışık bir kâbusu andırır. Böyle bir yerde her ilişki, görünmeyen bir skor tabelasıyla yönetilir. Sevgililer, tartışmalardan sonra zihinlerinde “bugün 3–1 öndeyim” diye hesap yapar. Birinin yaptığı fedakârlık, içten içe “skorda artı bir” olarak kaydedilir. Her özür, puan kaybı gibi hissedilir. O yüzden özür dilemekten kaçmak, skorunu korumakla eşdeğer hale gelir.

Aile sofralarında bir politik sohbet açıldığında, kimse gerçekten anlamak için konuşmaz. Her cümle, karşı tarafın söyleyebileceği olası cümlelere karşı önceden hazırlanmış bir hamle gibidir. Sofra dağıldığında, kimse kimin ne dediğini hatırlamaz, sadece “bugün onları susturdum mu, yoksa onlar mı beni susturdu?” sorusuyla yatar. Arkadaş gruplarında, eski tartışmaların ekran görüntüleri gizli klasörlerde saklanır; gerektiğinde çıkarılıp “bak o gün sana ne demiştim” diye gösterilir.

Bu dünyada kimseden “bilmiyorum” cümlesi duyulmaz. “Bu konuda fikrim yok”, “şu an kararsızım”, “senin dediğin bana mantıklı geldi” gibi sözler neredeyse yasaktır. Çünkü böyle sözler, skor tabelasında ağır puan kaybı anlamına gelir. Herkes, her konuda kesin fikri varmış gibi davranmaya zorlanır. Yanıldığını kabul etmek, saygı kaybetmekle eş tutulur. Sonuçta herkes “kazandığına” inanır ama kimse bir adım ilerleyemez. Bir tartışma bitmeden diğeri başlar, skor tabloları hiç kapanmaz, fakat kimsenin içi rahatlamaz.

İkrar sahnesi ve başka bir yol ihtimali

Tüm bu gürültünün arasında, basit bir sahne düşünmek yeterlidir. Bir insan, günün sonunda telefon ekranına bakar. Gün içinde girdiği tartışmayı, yazdığı cümleleri, alıntıladığı mesajları baştan okur. İlk okurken hissettiği o haklı çıkma gururu hafifçe sönmeye başlamıştır. Cümlelerin sertliğini, aralara kaçan küçümsemeleri, kırıcı imaları fark eder. İçinden, yüksek sesle değil ama net duyulacak kadar berrak bir cümle geçer: “Burada hakikati değil, kendimi büyük hissetmeyi kovaladım.”

Bu ikrar, dünyayı bir anda değiştirmez. Fakat kendi içinde küçük bir yön değişimine yol açar. Bir sonraki tartışmada, aynı kişi, eline geçen ilk fırsatta vurucu lafı patlatmak yerine bir an durmayı dener. “Şu an neyi çözmek istiyorum?” sorusunu kendine sorar. Belki ilk kez, karşı tarafın cümlesinde mantıklı bir nokta gördüğünde, bunu açıkça teslim eder. Belki ilk kez, “burada yanılmış olabilirim” demeyi dener. O an, skor tabelası hafifçe bulanıklaşır.

Aynı insan, erteleyip durduğu bir üretim işine küçük bir adım atabilir. Belki hemen yayınlamaz ama en azından yazar, çizer, kaydeder. İçindeki enerjiyi sadece tartışmaya değil, bir şeye dönüştürmeye yöneltmenin nasıl hissettirdiğini yoklar. Yenme hissinin sağladığı kısa süreli doyumla, bir emek sürecinin sağladığı daha derin tatmin duygusunu ilk kez yan yana koyar.

“Ne uğruna yenmek?” sorusu, bu noktadan sonra sadece teorik bir soru değildir. Her tartışmanın, her yorumun, her alıntının, her gömmenin öncesinde sessizce belirir. Bazen gerçekten değerli bir şeyi savunmak için yenmek gerekir; haksızlığa karşı ses çıkarmak, güçlünün karşısında güçsüzün hakkını korumak için. Bazen ise yenme arzusu, sadece içteki yarayı örtmek, değersizlik hissini bastırmak için devreye girer. Aradaki farkı görebilmek, yenme hırsını yok etmekten daha gerçekçi ve daha dönüştürücü bir adımdır.

Bu küçük ikrar anları çoğaldıkça, tartışmaların tonu yavaş yavaş değişebilir. Kimseye vaatte bulunmadan, büyük sözler vermeden, en sade haliyle şunu hatırlatır: kazanan hissetmek ile gerçekten bir şey kazanmak her zaman aynı şey değildir. Yenmek, amaç değil araç olduğunda, hem söylenen söz, hem kurulan ilişki, hem de geride bırakılan iz değişmeye başlar.


O anı bilir misiniz? Hani artık neyi savunduğunuzu bile unuttuğunuz tek amacın karşı tarafı laflarınızla alt etmek olduğu o anı. İşte bugün özellikle dijital hayatımızı tamamen ele geçirmiş olan bu kazanma takıntısının derinliklerine iniyoruz. Gelin bu konuyu beraberce bir masaya yatıralım. Hadi gelin en baştan konunun tam kalbine dokunan bu soruyla başlayalım. Çünkü birazdan konuşacağımız her şey aslında bu sorunun etrafında dönüyor. Bir saniye durup düşünelim. O anlık, o kısacık zafer hissi için neleri gözden çıkarıyoruz, neleri kaybediyoruz?

Aslında ilk olarak hepimizin çok iyi bildiği bir yere gidelim. Hani o basit bir sohbetin göz açıp kapayıncaya kadar nasıl kanlı bir üstünlük mücadelesine dönüştüğünü hepimiz yaşamışızdır. Düşünün gece yarısı X’tesiniz. Belki bir film hakkında masum bir yorumla başladı her şey ama saniyeler içinde filmin ne olduğu, konunun ne olduğu tamamen unutulur. Geriye tek bir amaç kalır. Karşı tarafı susturmak. Haklı olmak mı? Hayır. O çoktan unutuldu. Mesele kimin son darbeyi daha sert vurduğudur. Ve bu durum sadece X’e özgü değil tabii ki.

Mesela bir Discord sunucusunu düşünün. Bir oyun hakkında strateji konuşulurken biri ortaya zekice bir laf atar ve bam işte o an oyun biter. Asıl maç başlar. Artık bu bir fikir alışverişi değildir. Herkesin seyrettiği bir ego savaşıdır. Ve sakın ola bu zehrin sadece sanal dünyada kaldığını sanmayın. En keyifli olması gereken aile yemekleri bir anda nasıl da bir mahkeme salonuna dönüyor değil mi? Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkes kendi fikrini bir kanun gibi dayatıyor. Sonuç mu? Herkes masadan kendi zihnindeki mahkemeyi kazanmış bir general edasıyla kalkıyor.

Peki neden? Neden yapıyoruz bunu? Cevap aslında bedenimizde gizli. O kazandığım anın getirdiği o tatlı rahatlama, yüzünüze yayılan o belli belirsiz gülümseme. Bir de tam tersi var. Yenilginin midenize indirdiği o soğuk sert yumruk, bütün gece yatakta dönüp dururken zihninize takılan o anı tekrar tekrar yaşayıp ah keşke şunu deseydim diye kendinizi yemeniz. İşte bu ilkel hisler, bu içgüdüler bizi bu anlamsız savaşlara iten asıl güç.

Peki bu bireysel, bu içgüdüsel savaşlar nasıl oldu da devasa bir seyir sporuna dönüştü? İşte şimdi dijital platformların bu ateşe nasıl körükle gittiğini, en özel sohbetlerimizi bile nasıl birer puan tablosuna çevirdiğini göreceğiz. İşte karşınızda çağımızın belki de en büyük sosyal vebalarından biri. Kim kimi gömdü kültürü? Bu öyle bir kültür ki hakikatin, gerçeğin ne olduğunun zerre kadar önemi yok. Önemli olan tek şey performans. Kimin rakibini daha şık, daha etkili bir şekilde susturduğu, alkışlar ona gidiyor.

Peki bu sanal savaşlarda skor nasıl tutuluyor? İşte bu tablo aslında her şeyi özetliyor. Aldığınız her beğeni arkanızdaki taraftar grubunun tezahüratı gibi. Size atılan her alıntı tweet rakibin yaptığı bir karşı hamle. Takipçi sayınız ise sizin ordunuzun büyüklüğünü gösteriyor. Ve o herkesin paylaştığı viral olan ekran görüntüsü. İşte o rakibe indirilen bitirici vuruş yani fatality.

Peki bu çılgınlığın kökeninde ne yatıyor? Bu kadar anlamsız olduğunu bile bile neden bu zafer arzusundan bir türlü vazgeçemiyoruz? Hadi şimdi biraz daha derine inelim. Bu oyunun psikolojisini anlayalım. Kullandığımız kelimelere bir bakın. Ezdi geçti. Resmen gömdü, tokatladı. Farkında mısınız? Bu kelimeler sanki bir bilgisayar oyunundan, bir dövüş oyunundan fırlamış gibi. İşte bu savaşçı dil en sıradan sohbetlerimizi bile nasıl birer rekabet alanına, birer maça çevirdiğimizin en net kanıtı ve böylece adına ego pazarı diyebileceğimiz görünmez ama bir o kadar da acımasız bir piyasa doğuyor.

Bu pazarın para birimi ne ürettiğiniz, ne yarattığınız değil. Bu pazarın para birimi kimi alt ettiğiniz, kimi susturduğunuz. Birini herkesin önünde gömmek ne yazık ki bazen saatlerce emek verdiğiniz bir işten daha fazla değer getirebiliyor. İşte şimdi belki de en can alıcı noktaya geldik. Bu bitmek bilmeyen kavga etme arzusu aslında çoğu zaman bir korkunun perdesi. Aklınıza harika bir proje fikri geliyor ama hemen ardından o iç ses fısıldıyor. Ya başarısız olursan, ya herkes seninle dalga geçerse? Ve işte o an yaratmanın o savunmasızlığından kaçıp tartışmanın çok daha güvenli zırhına sığınıyorsunuz. Çünkü eleştirmek yaratmaktan her zaman daha kolaydır.

Peki bu sahte zaferlerin, bu kazanılmış gibi görünen ego savaşlarının gerçek bir bedeli yok mu? Elbette var. Ve bu bedel sandığımızdan çok çok daha ağır. Şimdi gelin bu kazanma hırsının ardında bıraktığı görünmez enkazlara, o gizli kayıplara bakalım. Gözünüzde canlandırın. Heyecanla, umutla dolu genç bir insan. Belki de aylarca üzerinde çalıştığı ilk şiirini o titreyen parmaklarıyla internete yüklüyor. Bu sadece bir paylaşım değil. Ruhunu en savunmasız halini binlerce insanın önüne sermek demek. İnanılmaz bir cesaret anı.

Peki karşılığında ne buluyor? Yapıcı bir eleştiri mi? Hayır. Acımasız, aşağılayıcı bir alay dalgası. Şiirindeki bir kelime, çizimindeki ufacık bir kusur anında binlerce kişinin dilinde bir eğlence malzemesine dönüşüyor. O cesaret anı saniyeler içinde herkese açık bir infaz ritüeline dönüyor ve o gecenin sonunda olan şey belli. O genç utanç içinde o gönderiyi siliyor. Ama aslında sildiği sadece bir gönderi değil. Belki de geleceğin bir yazarını, bir sanatçısını, bir mucidini de o gece kendi elleriyle siliyor. Yaratıcı bir ruh gömülme korkusunun karanlığında sonsuza dek kayboluyor.

Bu sadece tek bir gencin hikayesi değil. Bu aslında hepimizin hikayesi. Bu anlık ego tatminleri için feda ettiğimiz hiç yazılamayacak kitapların, hiç çekilemeyecek filmlerin, hiç kurulamayacak dostlukların sessiz trajedisidir. Peki bu sarmala mahkum muyuz? Bu anlamsız savaş alanında birbirimizi tüketene kadar savaşmaya devam etmek zorunda mıyız? Yoksa bu arenadan bir çıkış kapısı, başka bir yol var mı?

Bu yolun sonunun neye benzediğini bir düşünelim. Herkesin zırhlarını giydiği, skorunu korumak için sürekli tetikte beklediği bir dünya. Özür dilemenin zayıflık, bilmiyorum demenin ise ihanet sayıldığı buz gibi bir dünya. Gerçekten böyle bir dünyada yaşamak istiyor muyuz? Çıkış yolu dışarıda bir savaşı daha kazanmakta değil. Çıkış yolu içerideki o sessizlik anında gizli. Cevap bir başkasını alt etmekte değil kendi içimize dürüstçe bakabilmektedir.

İşte o sihirli an. O kırılma anı. Aynaya bakıp kendimize dürüstçe şunu söylediğimiz an ben burada gerçeğin peşinde değildim. Ben sadece kendimi büyük, kendimi güçlü hissetmenin peşindeydim. İşte bu dürüst itiraf her şeyi değiştirebilecek o ilk adım. Buradaki amaç asla tamamen susmak, bir kenara çekilmek değil. Amaç bilge bir savaşçı gibi olmak. Savaşa girmeden önce kendimize şu soruyu sormak. Bu savaş savunmaya değer bir fikir için mi veriliyor yoksa sadece içimdeki bir boşluğu mu doldurmaya çalışıyor?

Ve bitirirken aklınızda kalmasını istediğimiz tek bir düşünce var. Kazanan gibi hissetmekle gerçekten değerli bir şey kazanmak her zaman aynı anlama gelmez. Bu ikisi arasındaki o ince çizgiyi fark ettiğimiz gün belki de bu anlamsız savaşları bitireceğimiz gün olacak.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Yenmek ne uğruna”

  1. Geri bildirim: Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER