Zatları da vururlar

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

(İngilizcesi ve Almancası)

Bir toplumun insanı nasıl gördüğü, en çok güçsüzleşen insan karşısında belli olur. Ayağa kalkamayan, çalışamayan, toparlayamayan, düzelemeyen, bakıma muhtaç hale gelen, aklı bulanıklaşan, iç dünyası çözülen, başkalarına yük sayılan insan karşısında ne yapıldığı, o toplumun bütün cilasını kazıyıp altındaki çıplak hükmü ortaya çıkarır. Destekli ölüm ve “ötanazi” rejimlerinin yıllar içinde geçirdiği değişim de tam bu hükmü açığa vuruyor. Başlangıçta en ağır acıların son çare istisnası gibi sunulan şey, sonra sıkı usullere bağlanmış dar bir uygulamaya dönüştürülüyor; ardından kayıt altına alınmış, sınıflandırılmış, kategori kategori genişletilmiş bir çıkış koridoruna dönüşüyor. Bir noktadan sonra artık yalnızca ölmek isteyen birkaç kişinin trajik talebinden değil, düşenin nasıl tasfiye edileceğine dair bir kamu tekniğinden söz edilmeye başlanıyor. Žižekian Analysis’teki metinle Yersiz Şeyler’deki Türkçe karşılığı bu gidişi, ölümün şefkat kisvesi altında idarileştirilmesi olarak okuyor; asıl sorunun tek tek ölümler değil, ölümün bir çözüm teknolojisi haline gelmesi olduğunu söylüyor (🔗) (🔗). (Žižekian Analysis)

Bu rejimlerin ortak hareketini görmek için hukuk dilinin kendisine değil, işleyiş desenine bakmak gerekir. Avrupa Parlamentosu’nun 2025 brifingi, Avrupa içinde kimi ülkelerin doğrudan “ötanazi”ye, kimilerinin yalnızca yardım edilmiş intihara izin verdiğini; Fransa, Slovenya, İrlanda, Portekiz, Kıbrıs ve Malta gibi başka ülkelerde ise konunun aktif siyasî gündem haline geldiğini gösteriyor. Mesele artık tek tük istisna ülkeler meselesi değil; ölümün hukukileştirilmesinin Avrupa ve ötesinde dalga dalga yayılmasıdır. Her ülkede hız aynı değil, model aynı değil, ama yön aynıdır: ölüm, tabu alanından yönetim alanına geçmektedir (🔗). (European Parliament)

Bu gidişin üç evresi var. İlk evre Merhamet İstisnası’dır. İkinci evre Emniyetli Eleme’dir. Üçüncü evre Tasnifli Tasfiye’dir. İsimler sert gelebilir; ama mevzuatların, raporların ve tartışmalı vakaların çizdiği gerçek hareket bundan daha yumuşak değildir. Sorun burada yalnızca bireyin ölümü seçmesi değildir. Sorun, toplumun giderek daha çok insan grubuna, yaşamaya devam etmesi için daha fazla dayanışma, bakım, sabır ve kurum gerektiren insanlara, usulüne uygun bir çıkış önermeye başlamasıdır. Yarışın dışına düşenler için önce acıma dili kurulur, sonra prosedür kurulur, sonra kategori kurulur. En sonunda geriye şu fiil kalır: geride kalanı ayıklamak. (European Parliament)

Merhamet İstisnası

İlk evrede kamuoyu hiçbir zaman kaba bir ölüm siyasetiyle karşı karşıya olduğunu düşünmez. Hep en uç örnekler öne çıkarılır. Dayanılmaz acı çeken terminal hasta, nefes alamayan son evre hasta, geri dönüşsüz biçimde çöken beden, çaresiz aile, vicdan azabı çeken hekim. Böylece toplumun direnci, ilke üzerinden değil acı görüntüsü üzerinden çözülür. Sorunun ne olduğu dikkatlice daraltılır: insanı öldürmenin meşruluğu değil, olağanüstü bir acı karşısında istisnai bir merhametin mümkün olup olmadığı sorulur. Böylece ilk eşik aşılır. Ölüm, cinayet ya da terk ediş olarak değil, son şefkat eylemi olarak konuşulmaya başlar. (AP News)

Birleşik Krallık’ta Noel Conway davası ve 2024–2025’te ilerleyen yasa süreci tam bu evrenin ders kitabı gibi işledi. Motor nöron hastalığı taşıyan Conway, yasak rejimini mahkemede zorladı; daha sonra İngiltere ve Galler için hazırlanan Terminally Ill Adults Bill Avam Kamarası’ndan geçti. Bu çizgide kamuya verilen mesaj açıktı: burada sınırsız bir ölüm hakkı değil, ancak altı ay ya da daha az ömrü kaldığı kabul edilen terminal yetişkinler için son derece dar bir düzenleme düşünülüyor. İstisna, baştan daraltılarak meşrulaştırılıyor. Ama tam burada ilk aldatıcı hareket başlıyor. Bir şey, sırf dar başlıyor diye dar kalmaz. Tersine, bir kez hukukta ve ahlakta eşiği aşınca sonraki genişlemelerin önünü açar. Bir tabu, ilk deliğini ‘yalnızca en istisnai vakalar’ diye verir (🔗) (🔗) (🔗). (Courts and Tribunals Judiciary)

Fransa’daki tartışma da aynı mantıkla ilerledi. Ülke uzun süre aktif “ötanazi”ye izin vermedi; ama Vincent Lambert vakası, yaşam desteğinin sonlandırılması ile insanı ölüme sürükleme arasındaki sınırı toplumun içine çaktı. Yıllarca süren aile, mahkeme ve hastane çatışmasının ardından Lambert öldü; dava, Fransa’da yaşam sonu meselesini soyut ahlak tartışması olmaktan çıkarıp somut siyasî yarığa dönüştürdü. Ardından 2025’te Ulusal Meclis destekli ölümü kabul eden tasarıyı onayladı. Yine aynı dil kullanıldı: yetişkin, iyileşmeyen hastalık, dayanılmaz acı, sıkı şartlar. Böylece ölüm, önce tamamen dışlanan fiil olmaktan çıkıp istisna olarak konuşulabilir hale geldi (🔗) (🔗) (🔗). (HUDOC)

Slovenya’da ise hasta vakasından çok siyasî mekanizmanın kendisi tartışmalı örnek haline geldi. 2024’te danışma referandumunda destekli ölüme genel düzeyde onay çıktı; 2025’te yasa geçti; sonra veto edildi; ardından bağlayıcı referandumda reddedildi. Bu zikzak, ilk evrenin iç gerilimini çok berrak gösterdi. İnsanlar soyut olarak ‘bazı durumlarda hak olabilir’ demeye daha kolay yanaşıyor; ama somut prosedür, somut sınır, somut uygulama masaya geldiğinde geriliyor. Çünkü mesele o anda artık yalnızca merhamet olmaktan çıkıyor; toplum, kendi eliyle kuracağı ölüm düzeninin şeklini görmeye başlıyor (🔗) (🔗) (🔗). (euronews)

Bu evrede asıl gizlenen şey şudur: mesele hiçbir zaman yalnızca birkaç trajik hasta değildir. İlk aşamada seçilen örnekler, toplumu ölüm fikrine alıştırmak için en elverişli örneklerdir. Yaşatılması kolay olan değil, yaşatılması en zor görünen öne sürülür. Direnci kırmanın en etkili yolu budur. Daha sonra bu istisna normalin çekirdeği haline gelir. Hayat yarışında düşmüş olana önce merhamet gösterildiği sanılır; oysa asıl yapılan, düşenin farklı bir hukuk kategorisine yerleştirilmesidir. Bu daha baştan bir ayıklama mantığıdır. (AP News)

Emniyetli Eleme

İkinci evrede ölüm artık salt ahlak ve vicdan diliyle savunulmaz. Kurul, ikinci hekim görüşü, bekleme süresi, ehliyet değerlendirmesi, raporlama, komisyon denetimi, yıllık istatistik, dosya incelemesi gibi mekanizmalar devreye girer. Böylece kamusal sorunun yeri değişir. Artık ‘insanı öldürmek meşru mu?’ sorusu zayıflar; yerine ‘yanlış kişiye uygulanmaması için hangi güvenceler var?’ sorusu geçer. İlkesel eşik çoktan aşılmıştır; şimdi sadece işletim güvenliği konuşulur. Ölüm, skandal olmaktan çıkıp düzenleme konusu olur. Eleme, emniyetle paketlenir. (euthanasiecommissie.nl)

Yeni Zelanda’nın Lecretia Seales davası bu eşiğin kurulmasında belirleyici oldu. Mahkeme Seales’in talebini kabul etmedi; ama dava, sonrasında referandumla kabul edilen rejimin ahlaki çerçevesini hazırladı. Ardından sistem kuruldu ve çok kısa sürede yıllık rapor dili yerleşti: başvuru sayısı, aktif dosya, gerçekleşen ölüm sayısı, süreç izleme. 2024 raporuna göre bir yıl içinde 344 kişi destekli ölüm aldı, 834 yeni resmî başvuru yapıldı ve aktif başvuru sayısı arttı. Böylece acılı bireysel davanın yerini, işleyen bir hizmet dili aldı. Bir toplumun ölümle ilgili eşiği aştığını gösteren şey, tam da bu rapor dilidir. Ölüm artık trajik bir olay değil, yönetilen bir akıştır (🔗) (🔗) (🔗). (Lecretia’s Choice)

İspanya’da Ramón Sampedro’nun kültürel gölgesi ve Ángel Hernández ile María José Carrasco vakası, ilk meşrulaştırma eşiğini geçmiş bir toplumda ikinci evrenin nasıl kurulduğunu gösterdi. 2021 yasasıyla “ötanazi” ve tıbben yardım edilmiş intihar yasal hale geldi. Bundan sonra tartışma, artık olabilir mi sorusundan çok hangi şartlarda olabilir sorusuna kaydı. Yasa yürürlükteyken 2026’da Noelia diye bilinen vakada, 2022’deki intihar girişiminden sonra paraplejik kalan ve kronik ağrı ile psikiyatrik sorunlar yaşayan genç bir kadının “ötanazi” talebi, ailesi tarafından ehliyet tartışmasına taşındı; mahkemeler bu talebi durdurmadı. Buradaki dehşet sadece davanın sonucu değildir. Asıl dehşet, önceki intihar girişimiyle bugünkü destekli ölüm talebi arasındaki sınırın hukuk tarafından giderek daha kolay yönetilebilir kabul edilmesidir. Bir yanda intihar önlenmesi gerekir denirken, öte yanda uygun kategoriye yerleştirilmiş aynı yıkım ölüm prosedürüne bağlanabilir hale geliyor (🔗) (🔗). (EL PAÍS English)

Avusturya ve İtalya gibi ülkelerde de ikinci evrenin dili belirgin. Avusturya’da 2022’den beri yardım edilmiş intihar için yasal kanal mevcut ve 2022’den 2024’e resmi sayıların arttığı bildirildi. İtalya’da ulusal düzeyde genel bir yasa yokken Toskana 2025’te bölgesel prosedür yasası çıkardı. Bu da gösteriyor ki ölüm rejimleri çoğu zaman tek seferde tam meşrulaştırılmıyor; önce dar ve teknik kapılar açılıyor, sonra bunlar fiilî emsal merkezlerine dönüşüyor. Bir kere prosedür konuşulmaya başladığında, ölüm artık yasağın mutlak alanında değil, düzenlenebilir alanın içinde düşünülüyor (🔗) (🔗) (🔗). (Springer)

Bu evrede sistem kendini insancıl göstermeyi başarır; çünkü öldürme fiili, denetlenmiş süreç görüntüsü altında nötralize edilir. Fakat süreç ne kadar ayrıntılı olursa olsun, özündeki fiil değişmez. İnsan, desteklenerek yaşamaya devam eden biri olmaktan çıkarılıp, uygun değerlendirme sonrasında ölümü teslim alabilecek biri haline getirilir. Dil ne kadar sakinleşirse, içerik o kadar ağırlaşır. Çünkü burada asıl olan artık hayatı uzatmanın, acıyı hafifletmenin, bakımı genişletmenin yolları değildir; kimlerin ölüm kanalına alınabileceğinin güvenli biçimde tayin edilmesidir. Bu, merhametin usule dönüşmüş halidir. Usule dönüşen merhamet, sonunda merhamet olmaktan çıkar. (Ministry of Health NZ)

Tasnifli Tasfiye

Üçüncü evreye gelindiğinde rejim olgunlaşmıştır. Artık birkaç istisna, birkaç mahkeme, birkaç yüksek profilli kampanya yoktur. Yıllık raporlar vardır. Alt kategoriler vardır. Demans vardır, psikiyatrik bozukluk vardır, çoklu geriatrik sendrom vardır, terminal olmayan durum vardır, ölümün yakın olup olmamasına göre ayrılmış yollar vardır, küçükler vardır, ileri direktif vardır. Sistemin gerçek karakteri tam burada ortaya çıkar. Çünkü kategori çoğalması, yalnızca kapsamın büyüdüğünü değil, belirli insan tiplerinin ölüm için düşünülmeye başlandığını gösterir. Başlangıçta tek bir kapı açılmış gibi görünür; zamanla o kapının arkasında sınıflandırılmış bir koridorlar dizisi olduğu anlaşılır. (euthanasiecommissie.nl)

Hollanda bu evrenin en açık örneği. Bölgesel Ötenazi Denetim Komiteleri’nin 2024 raporuna göre toplam bildirim sayısı 9.958’e çıktı ve bu, ülkedeki tüm ölümlerin yüzde 5.8’ine denk geldi. Raporda 427 demans, 219 psikiyatrik bozukluk, 397 çoklu geriatrik sendrom ve farklı başka kategoriler ayrı ayrı kaydedildi. Bu artık istisna değildir; ölüm rejiminin toplumsal akışa yerleşmiş olmasıdır. Üstelik tartışmanın yönünü belirleyen en sarsıcı dava da ileri demanslı bir kadına uygulanan “ötanazi” nedeniyle bir hekimin yargılanmasıydı. Hekim beraat etti; mahkemeler, hastanın önceki yazılı talebini belirleyici kabul etti. Böylece karar anındaki direncin, belirsizliğin ve fiilî iradenin üstüne, geçmişte yazılmış beyanın otoritesi geçirildi. Geçmişteki özne, şimdiki çökmüş öznenin üstüne yerleştirildi. Burada vurulan şey yalnız beden değildir; karar verebilen kişinin şimdiki mevcudiyetidir (🔗) (🔗) (🔗). (euthanasiecommissie.nl)

Belçika’da tablo aynı çizgiyi başka bir sertlikle doğruluyor. 2024’te 3.991 ötenazi bildirimi yapıldı; bu, tüm ölümlerin yüzde 3.6’sına ulaştı. Kısa vadede ölmesi beklenmeyen kişiler için ötenazi sayısı arttı. Ülke küçükleri de kapsayan rejimi çoktan kurmuş durumda; 2024’te bir küçük vaka daha bildirildi. Tartışmalı vakalar bu yüzden hep sınır bölgelerinden geldi. Tine Nys davası, psikiyatrik zemindeki “ötanazi”nin ne kadar esneyebileceğini görünür kıldı; üç doktor yargılandı ve beraat etti. Brüksel saldırısından kurtulan Shanti De Corte’un travma sonrası psikiyatrik acı nedeniyle “ötanazi” alması ise, bedensel terminal hastalık olmaksızın ölüm prosedürünün nasıl meşrulaştırılabildiğini bütün Avrupa’ya gösterdi. PLOS Medicine’de yayımlanan 2025 çalışması, 2002–2023 arasında Belçika’da psikiyatrik bozukluk ve demans temelli vakaların artışını ayrıntılı biçimde takip ediyor. Sistem bir kez kurulduktan sonra, daha önce ‘asla’ denecek alanların zamanla veri tablosundaki alt başlığa dönüştüğü görülüyor (🔗) (🔗) (🔗) (🔗). (Volksgezondheid)

Kanada üçüncü evrenin nicel zirvesidir. 2024 yıllık raporuna göre 16.499 kişi MAID kapsamında öldü; bu, ülkedeki tüm ölümlerin yüzde 5.1’ine denk geldi. Ölümünün makul biçimde öngörülebilir olduğu Track 1 ile olmadığı Track 2 arasında ayrı yollar oluşturuldu. Ruhsal hastalığın tek başına gerekçe olduğu başlık, bütünüyle terk edilmedi; yalnızca 2027’ye ertelendi. Yani genişleme, prensipten vazgeçilerek değil takvimi ötelenerek sürdürülüyor. Kanada’daki asıl kırılma, sistemin engellilik, yoksulluk, konut yetersizliği ve bakım eksikliği tartışmalarıyla iç içe geçmesidir. BM Engelli Hakları Komitesi de 2025 incelemesinde Kanada’nın engelli bireyler bakımından bu rejimi nasıl kurduğunu sert biçimde sorguladı. Burada korkunç olan şey, ölümün yalnızca bir hak olarak savunulması değil; destek eksikliği, yoksunluk ve toplumsal ihmal koşullarında ölümün daha erişilebilir bir kamu hizmeti olarak ortaya çıkmasıdır. Yani toplumsal çürüme, bireysel tercih diye paketlenmektedir (🔗) (🔗) (🔗). (Canada)

İsviçre’de üçüncü evrenin başka bir yüzü görülüyor: cihazlaşma. Ülkede yardım edilmiş intihar uzun süredir belirli koşullarda mümkün. Ama 2024’te Sarco kapsülünün ilk kez kullanılması, tartışmayı yeni bir noktaya taşıdı. Bir Amerikalı kadın kapsül içinde öldü; polis gözaltılar yaptı; soruşturma açıldı; hukuki ve teknik itirazlar yükseldi. Burada mesele artık yalnızca ölümün yasallığı değildi. Mesele, ölümün taşınabilir bir makineye, bir tasarım nesnesine, bir neredeyse-ürüne dönüştürülmesiydi. Bu, ölüm rejiminin son derece açıklayıcı bir aşamasıdır: insanı öldürme fiili, ne kadar teknikleştirilirse o kadar nötrleştirilmeye çalışılır. Cihaz estetikleştikçe fiilin dehşeti küçülmüyor; yalnızca üstü kapanıyor (🔗) (🔗) (🔗). (Al Jazeera)

Avustralya’da üçüncü evre daha yeni ama aynı deseni veriyor. Eyalet eyalet yayılan gönüllü destekli ölüm rejimleri içinde, Queensland’de bir adamın başkası için verilen ölüm ilacını kullanarak ölmesiyle ilgili soruşturma, sistemin güvenlik iddialarını deldi. Koroner, temas kişisi mekanizmasındaki boşlukları ve ilaç denetimindeki zayıflıkları tartıştı. Victoria’da ise koroner, VAD erişimi reddedilen bazı kişilerin intiharı sonrasında kriterlerin gözden geçirilmesini gündeme taşıdı. Bu, üçüncü evrenin tipik hareketidir: bir rejim kurulduktan sonra, artık soru onun olup olmaması değil, daha kimleri kapsayacak şekilde genişletileceğidir. Erişim dışarıda kalanların trajedisi, erişim lehine yeni argümana dönüştürülür. Böylece her boşluk, genişleme çağrısına çevrilir (🔗) (🔗) (🔗). (ABC News)

Kolombiya’da Martha Sepúlveda ve Víctor Escobar vakaları, terminal olmayan durumlara doğru kayan hattı görünür kıldı. Özellikle Escobar’ın terminal olmayan hastalıkla yasal “ötanazi” alan ilk Kolombiyalılardan biri olması, ‘ölmek üzere olma’ eşiğinin ne kadar değişebilir olduğunu açığa çıkardı. Başlangıçta ölümün yalnızca son saatlerdeki çaresizliğe cevap olduğu söylenirken, kısa süre sonra daha geniş ve daha belirsiz bir acı alanına uygulanabilir hale gelmesi tipik bir üçüncü evre hareketidir. İlk baştaki dar güvence dili, sonradan yeni yorumların zemini olur (🔗) (🔗) (🔗). (BMJ)

Amerika Birleşik Devletleri’nde model daha dardır; ama Brittany Maynard vakası, kültürel meşrulaştırmanın ne kadar güçlü işleyebileceğini gösterdi. Oregon’a taşınıp oradaki yasa kapsamında ölümü seçen genç bir kadın, ülke çapında bir duygu ve kampanya dalgası yarattı. Bu örnek, üçüncü evreye henüz tam geçmemiş yerlerde bile duygusal sembollerin sonraki yasalaştırmalar için ne kadar belirleyici olabileceğini gösterir. Bir yüz, bir hikâye, bir kamera, bir cümle, koca bir hukuk alanını hareket ettirebilir. Bu yüzden bu rejimler yalnızca hukukla değil, örnek vaka ekonomisiyle de yayılır. Toplumun önüne hep en dramatik ve en ikna edici yüz çıkarılır; arkasından kategori genişlemesi gelir (🔗) (🔗). (Compassion & Choices)

Bütün bu ülkeler ve vakalar birlikte okunduğunda ortaya net bir tablo çıkıyor. Önce yaşamaya devam etmesi çok zor görünen insanlar seçiliyor. Sonra onlar için istisna kuruluyor. Ardından o istisna denetlenmiş bir hizmete dönüştürülüyor. Sonra yeni insan tipleri bu hizmetin içine alınıyor. En sonunda sistem, kimin hangi şartlarda ölümü alabileceğini düzenli biçimde sınıflandıran bir kamu makinesine dönüşüyor. Buna karşı çıkmak, acıyı inkâr etmek değildir. Tersine, asıl karşı çıkış acıyı ciddiye almaktır. Çünkü acıyı ciddiye almak, acı çekenin ortadan kaldırılmasını değil, onunla yaşanabilir bir dünya kurulmasını istemektir. “Ötanazi” ve destekli ölüm rejimleri ise tam tersine, dayanışma krizine ölümle teknik cevap verme eğilimidir. Bakımın pahalı, sabrın zor, ilişkinin yıpratıcı, engelliliğin kamusal olarak taşınması güç görüldüğü bir düzende ölüm, gittikçe ‘makul çözüm’ gibi sunulur. Saçmalık tam da budur. İnsan öldürmek, ne kadar steril usule bağlanırsa bağlansın, ne kadar iyi niyet diliyle savunulursa savunulsun, ne kadar veri tablosuna dökülürse dökülsün, insani bir kurum haline gelemez. Usul, fiilin mahiyetini değiştirmez. Yalnızca onu sıradanlaştırır. (euthanasiecommissie.nl)

Böyle bakıldığında, ‘Zatları da vururlar’ sözü yalnızca sert bir slogan değildir. Başta yalnızca atların, yani çalışamaz, koşamaz, toparlayamaz hale gelmiş bedenlerin vurulduğu sanılır. Sonra görülür ki modern ölüm rejimi daha ileri gitmiştir. Artık yalnızca bedeni değil, şahsiyeti, ehliyeti, bekleme hakkını, dayanışma talebini, toplumun omuz verme yükümlülüğünü de vurur. Bir insanın yük sayıldığı yerde, ölüm çok geçmeden hak diye pazarlanır. Bir insanın bakımı zorlaştığında, öldürülmesi şefkat diye anlatılır. Bir insanın hayatı pahalı, karmaşık, yavaş ve verimsiz göründüğünde, ona çıkış sunmak medeni ilerleme diye yüceltilir. Bu dilin cilasını kaldırınca geriye hep aynı şey kalır: hayat yarışında sakatlananların, çökenlerin, gecikenlerin, ağırlaşanların, başkalarına ihtiyaç duyanların usulünce elenmesi. Önce istisna diye, sonra güvenlik diye, sonra kategori diye. En sonunda da sanki başka türlü olması mümkün değilmiş gibi. (AP News)


Ek bağlam

“Ötanazi” tartışmasının en sinsi tarafı, kavramları birbirine karıştırarak düşünmeyi felç etmesidir. Bir insanın artık faydasız olduğu düşünüldüğü için öldürülmesi ile, etkisiz tedavinin sonlandırılması aynı şey değildir. Ölümün doğal gidişini uzatmayan bir tedaviyi bırakmak başka şeydir; ağrıyı dindirmek için palyatif sedasyon vermek başka şeydir; hastanın eline ya da bedenine ölümcül müdahale vermek bambaşka bir şeydir. Tartışma sürekli bu farkları flu hale getirerek yürütülür. Çünkü bu ayrımlar netleştiği anda, destekli ölüm rejiminin gerçekten ne yaptığı da görünür olur: yaşamı boşuna uzatmaktan vazgeçmek değil, ölümün uygulanabilir bir çözüm olarak kurumsallaştırılması. Dünya Sağlık Örgütü palyatif bakımı, fiziksel, psikososyal ve manevi acıyı hafifletmeye dönük bütüncül bir yaklaşım olarak tanımlıyor; bu yaklaşımın özü, hastayı ortadan kaldırmak değil, onunla beraber acıyı taşımaktır (🔗) (🔗). Dünya Tabipler Birliği de “ötanazi” ile hekim destekli intihara açık biçimde karşı çıkıyor; yani burada karşı çıkış yalnızca dinî ya da muhafazakâr bir itiraz değil, tıbbın kendi anlamına ilişkin köklü bir itirazdır (🔗). “Ötanazi” ile tedavinin çekilmesini eşitleyen dil, bu yüzden baştan hilelidir. (World Health Organization)

Bir insanın acı çekiyor olması ile öldürülmesinin meşru hale gelmesi arasında büyük bir uçurum vardır. Bu uçurumun üstünü kapatmak için kullanılan başlıca sözcükler bellidir: onur, özerklik, iyi ölüm, merhamet, seçim, hasta merkezlilik. Bu kelimeler ilk bakışta yumuşak görünür; ama tam da bu yumuşaklık yüzünden ölüm fiilini sivil, saygın ve idari bir şeye çevirir. Özerklik denilen şey de çoğu zaman sandığı kadar saf değildir. İnsan karar verirken yalnız karar vermez. Ağrı içinde, korku içinde, ilaç etkisi altında, yalnızlık içinde, ailesine yük hissettiğinde, bakımın pahalı ve zor olduğunu gördüğünde, barınma sorunu yaşadığında, bedeninin veya zihninin toplumsal normdan düştüğünü anladığında karar verir. Böyle bir zeminde verilen karara sırf kişinin ağzından çıktığı için mutlak özerklik muamelesi yapmak, toplumsal baskıları karartmaktır. Engellilik hakları alanında Birleşmiş Milletler’in uzun süredir tekrarladığı itiraz da budur: görünüşte bireysel olan kararlar, çoğu kez hayatın zaten daha az yaşanmaya değer sayıldığı bir kültürel zeminde doğar. BM Engelli Hakları Komitesi’nin Kanada incelemesinde destekli ölüm rejiminin özellikle engelli kişiler bakımından yarattığı gerilimler bu yüzden açıkça gündeme getirildi (🔗) (🔗). Buradaki sorun yalnızca yanlış uygulama riski değildir. Sorun, bazı hayatların baştan daha çabuk bırakılabilir görünmesidir. (OHCHR)

Tartışmanın tarihine geriye doğru bakınca daha da rahatsız edici bir çizgi görünür. Modern çağın büyük kısmında intihar önlenmesi gereken bir kriz, çoğu zaman ruhsal çöküşün belirtisi, bazen suç, bazen trajedi olarak görüldü. Bugün ise aynı toplumlar, belli tür acılar söz konusu olduğunda intiharı önlenmesi gereken yıkım olarak değil, sağlanması mümkün bir hizmet olarak kurmaya başladı. Bu ikili rejim kendi içinde çelişkilidir. Köprüden atlamak isteyen biri kurtarılmaya çalışılırken, aynı varoluşsal karanlık hastane duvarı içinde doğru kategoriye yerleştirilirse şefkatli tercih diye yüceltilir. Bu yalnızca hukuk tekniği farkı değildir; hangi hayatın korunacağına, hangi hayatın ise usulüne uygun biçimde bırakılabileceğine dair bir değer rejimidir. Bu yüzden mesele bireysel hikâyelerin toplamı değildir. Mesele, ölümün seçime çevrilmesiyle birlikte yaşamın korunması ilkesinin parçalanmasıdır. Dünya Tabipler Birliği’nin metni burada bu yüzden önemlidir: hekim bir yandan intiharı önleyen, diğer yandan belirli koşullarda ölümü sağlayan figüre dönüştüğünde, tıbbın anlamı içeriden değişir (🔗). (World Medical Association)

İlk aşamada neredeyse her ülkede aynı sahne kurulur. Dayanılmaz acı çeken son evre hasta öne çıkarılır. Dar bir istisna tanımlanır. Toplumdan, genel olarak insan öldürme ilkesini kabul etmesi değil, yalnızca en zor vakalarda merhametli bir istisnayı kabullenmesi istenir. Birleşik Krallık’ta terminal hastalar için hazırlanan dar tasarılar, Fransa’da ileri ve iyileşmeyen hastalık için çizilen sınırlar, Slovenya’da danışma referandumuyla bağlayıcı referandum arasındaki yarık, bu ilk aşamanın ortak mantığını gösterir: ölüm asla ilk anda geniş bir hak olarak gelmez; hep neredeyse karşı çıkılamaz görünen bir istisna olarak gelir (🔗) (🔗)). Bu aşamanın ikna tekniği sadedir. Hayatı zor sürdürülür görünen örnek, bütün tartışmanın yerine geçirilir. Böylece karşı çıkış kolayca acımasızlık gibi gösterilir. Oysa asıl soru hiçbir zaman yalnızca acının büyüklüğü değildir. Asıl soru, büyük acı karşısında toplumun cevabının neden öldürmeye kadar kaydırıldığıdır. (European Parliament)

İkinci aşamada ölüm artık salt duygusal savunuyla ilerlemez. Bekleme süresi, ikinci hekim görüşü, etik kurul, uzman değerlendirmesi, raporlama, komisyon incelemesi devreye girer. Bu güvenceler çoğu kişiye rahatlatıcı görünür. Fakat tam da burada ilkesel eşik çoktan geçilmiş olur. Artık soru, insanı öldürmenin meşru olup olmadığı değil, bunun ne kadar düzenli yapılacağıdır. Yeni Zelanda’daki resmi yıllık rapor dili, Kanada’daki ayrıntılı izleme sistemi, Hollanda’daki bölgesel denetim komiteleri, Belçika’daki kontrol ve değerlendirme komisyonu bu yüzden belirleyicidir. Ölüm, vicdanın olağanüstü sınanması olmaktan çıkıp iş akışı haline gelir. İdari rutin, ahlaki skandalın üstünü örter. Bir şeyin formu ne kadar ayrıntılı olursa, içeriğinin sertliği o kadar görünmez olabilir. İşte destekli ölüm rejimleri bu görünmezleştirme sayesinde yerleşir (🔗) (🔗) (🔗) (🔗)). (Canada)

Üçüncü aşamada rejimin gerçek mantığı açığa çıkar. Kategori üretimi başlar. Artık yalnızca terminal kanserli yetişkinlerden değil, demanslılardan, psikiyatrik acı yaşayanlardan, çoklu yaşlılık sendromu taşıyanlardan, ölümünün yakın olup olmamasına göre farklı koridorlara yerleştirilenlerden, ileri direktif bırakmış olanlardan, hatta bazı yerlerde küçüklerden söz edilmeye başlanır. Hollanda’nın 2024 raporu bu bakımdan öğreticidir. Toplam bildirim sayısı 9.958’e yükselmiş, bu ölümler ülkedeki tüm ölümlerin yüzde 5.8’ine ulaşmıştır; raporda demans, psikiyatrik bozukluk, çoklu geriatrik sendrom ve başka başlıklar ayrı ayrı sayılmaktadır (🔗). Belçika’da 2024’te 3.991 bildirim kaydedilmiş, tüm ölümlerin yüzde 3.6’sına ulaşılmış, kısa vadede ölmesi beklenmeyen kişiler için uygulamalar artmıştır (🔗). Kanada’da 2024’te 16.499 kişi MAID kapsamında ölmüş, oran tüm ölümlerin yüzde 5.1’ine çıkmıştır; ölümün yakın olup olmadığına göre Track 1 ve Track 2 diye ayrılmış yollar tanımlanmıştır (🔗) (🔗). Bir düzen kendi nüfusunu böyle sınıflandırmaya başladığında, artık merhametten değil, ölümü yönetme kapasitesinden söz edilmektedir. (euthanasiecommissie.nl)

Tam burada destekli ölümün savunucularının sürekli kararttığı başka bir gerçek belirir: palyatif bakım açığı. Dünya Sağlık Örgütü, palyatif bakımın bütünleşik sağlık hizmetlerinin vazgeçilmez parçası olduğunu ve ciddi sağlıkla ilişkili acının fiziksel, psikolojik, sosyal ve manevi boyutlarıyla ele alınması gerektiğini söylüyor (🔗). Ama birçok ülkede palyatif bakım erişimi yetersiz, bölgesel olarak eşitsiz ve sınıfsal olarak çarpık. Sonuçta bir toplum, ağrıyı hafifletmekte, eve bakım desteği sunmakta, aile yükünü paylaşmakta, erişilebilir konut sağlamakta, engelli bireyi toplumsal yaşam içinde taşımakta zayıf kaldığı halde, ölümü usule bağlamakta daha hızlı davranabiliyor. Bu yalnızca tesadüf değildir. Bakımı genişletmek pahalıdır, sabır ister, kurum ister, insan gücü ister. Ölüm ise daha kısa bir idari yoldur. Tam da bu yüzden destekli ölüm rejimi çoğu yerde bakım devletinin güçlenmesinin değil, bakım krizinin içinden doğar. Palyatif bakım ile öldürmeyi yan yana koyanlar çoğu zaman bunları sanki eşit derecede mevcut iki seçenek gibi konuşur; oysa gerçek hayatta birinin erişimi kırılgan, diğerinin hukuk yolu giderek daha nettir. Bu yüzden destekli ölümün “özgür seçim” diye sunulması yanıltıcıdır. Seçim, seçeneklerin eşit ağırlıkta mevcut olduğu yerde anlamlıdır. (World Health Organization)

Engellilik alanındaki itiraz burada daha da ağırlaşır. Eğer bir toplum engelli kişiye uygun konut, kişisel asistan, gelir güvencesi, erişilebilir ulaşım, sürekli bakım, sosyal ilişki ve gelecek duygusu veremiyorsa, sonra da o kişiye ölümü “özerk tercih” diye sunuyorsa, burada saf özerklikten değil kurumsal terk edilişten söz etmek gerekir. Birleşmiş Milletler’in engellilik alanındaki raporları, tıpta ve bioetikte hayat değeri konusunda işleyen örtük ayrımcılığı açıkça tartışıyor. Sorun yalnızca kötü niyetli ayırımcılık değildir. Sorun, “yaşam kalitesi” diye konuşulan şeyin çoğu zaman engelli hayatı zaten daha düşük değerli varsayan bir kültür içinden tanımlanmasıdır (🔗). Kanada bu gerilimin en sert örneği oldu. Çünkü MAID genişledikçe tartışma terminal hastalığın ötesine, engellilik, bakım yetersizliği, konut güvencesizliği ve yoksullukla ölüm arasındaki bağlara kaydı. BM Engelli Hakları Komitesi’nin 2025 diyaloğunda bu rahatsızlık açıkça görülüyor (🔗). Özgürlük adına kurulan rejim, en savunmasızların hayatını en bırakılabilir hayat haline getirdiğinde, bunun adı hak genişlemesi değil toplumsal değer kaymasıdır. (OHCHR)

Psikiyatrik vakalar bu düzenin en karanlık sınırıdır. Bedensel terminal hastalıkta bile büyük sorunlar varken, depresyon, travma, kişilik bozukluğu, kronik umutsuzluk, otizmle birlikte gelen yalnızlaşma, yeme bozukluğu, anksiyete ya da başka psikiyatrik çöküşlerde “istikrarlı ve özgür ölüm isteği” ile hastalığın kendi sesi arasındaki ayrımı kesinleştirmek çoğu zaman mümkün değildir. Hollanda’daki psikiyatrik “ötanazi” artışı bu yüzden büyük tepki doğurdu; 2024’te 219 psikiyatrik vaka bildirildi ve tartışma özellikle genç yetişkinlerde bu ölçütlerin gerçekten nasıl işletildiği üzerinde yoğunlaştı (🔗) (🔗). Belçika’da Tine Nys davası ve saldırıdan kurtulduktan sonra “ötanazi” alan Shanti De Corte vakası, psikiyatrik ya da travmatik acının ölüm prosedürüne nasıl dahil edilebildiğini gösterdi (🔗) (🔗). Destekli ölümün en büyük çelişkilerinden biri burada patlar: intihar düşüncesi taşıyan kişiye bir bağlamda kriz müdahalesi uygulanırken, başka bağlamda aynı eğilim iyi biçimlendirilmiş karar diye kabul edilebilir hale gelir. Bu çifte standart rastlantı değildir; hangi acının tıbben tedavi edilecek, hangisinin ise hukukça tanınacak olduğu konusunda devletin giderek daha fazla sınıflandırma yapmasıdır. (euthanasiecommissie.nl)

Demans ve ileri direktif meselesi de aynı derecede yıkıcıdır. Bir insan sağlıklıyken “ileride tanıyamaz hale gelirsem beni öldürün” diyebilir. Ama o ileri zamandaki kişi hâlâ aynı kişi midir, o andaki tepkileri, korkuları, itirazları, bedensel geri çekilmeleri ne anlama gelir, yazılı beyan bugünkü bedensel mevcudiyetin üstüne nasıl konur, bunların hiçbiri temiz biçimde çözülemez. Hollanda’daki ileri demans davasında hekim beraat etti ve önceki yazılı irade belirleyici kabul edildi (🔗). Buradaki sorun yalnızca hukuki teknik değildir. Burada öznenin kim olduğu sorusu çözülmeden ölüm kararı uygulanmaktadır. Geçmişteki ben, şimdiki çökmüş benin yerine geçirilmekte; yaşayan beden, daha önce kurulmuş bir metnin nesnesine indirgenmektedir. Böyle bir alanda “rıza var” demek, rızayı kelimeye indirgeyip mevcudiyeti silmektir. Destekli ölüm rejimleri bu yüzden yalnızca hayatı değil, kişinin zaman içindeki birliğini de parçalar. (euthanasiecommissie.nl)

Çocuklar ve gençler konusu, ölüm rejiminin savunucularının en zorlandığı ama en çok örtmeye çalıştığı alandır. Belçika küçükleri kapsayacak şekilde genişlediğinden beri bu sınır fiilen aşılmış durumda; Hollanda’da da belirli yaş aralıklarında reşit olmayanlar için yol açılmıştır (🔗) (🔗). Bir toplumun, henüz yetişkinlik eşiğindeki insanların geri dönüşsüz ölüm kararı için hukuk kurmaya başlaması, orada istisnanın çoktan düzen haline gelmeye başladığını gösterir. Çünkü ölümün son derece ağır ve onarılamaz niteliği, yaş küçüldükçe daha da keskinken, rejim buna rağmen kendini genişletebiliyorsa, artık temel ilke “mümkünse yaşat” değil “uygun kriter varsa sonlandır” olmaya başlamıştır. Burada açık olan şey, yalnızca sınırın yer değiştirmesi değildir. Sınırı yerinden eden mantığın kendisidir. (Volksgezondheid)

İsviçre’de görülen başka bir yön, ölümün hizmetleşmesidir. Yardım edilmiş intiharın dernekler, danışmanlıklar, seyahatler ve son olarak Sarco benzeri cihazlarla ilişkilendirilmesi, bu alanın yalnızca hukuk değil aynı zamanda tasarım, süreç ve organizasyon meselesine dönüştüğünü gösteriyor (🔗) (🔗). Bir toplum ölüm için prosedür kurduğunda, çok geçmeden onun lojistiği de kurulur. Başvuru nasıl yapılacak, kim değerlendirecek, ilaç nasıl temin edilecek, kim refakat edecek, aile nereye oturacak, belge kimde kalacak, istatistiği kim toplayacak, itiraz halinde süreç nasıl işleyecek? Bütün bunlar, fiilin kendisini görünmez kılacak kadar ayrıntılanır. Bir noktadan sonra mesele ölümün kendisi değil, hizmet deneyiminin sürtünmesizliği gibi konuşulmaya başlar. İşte tam burada, destekli ölümün yalnızca etik bir sapma değil aynı zamanda bürokratik bir sanayileşme olduğu görülür. Ölüm kararı ne kadar paketlenir, o kadar sıradanlaşır. Bu sıradanlaşma, fiili daha insani yapmaz; yalnızca daha az dikkat çekici yapar. (dignitas.ch)

Avrupa’daki yayılım çizgisi, bunun tekil ülkelerin istisnai tuhaflığı olmadığını gösteriyor. Avrupa Parlamentosu’nun 2025 değerlendirmesi, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İspanya’da “ötanazi”nin; Almanya, Avusturya ve İtalya’da yardım edilmiş intiharın farklı biçimlerde tanındığını, Fransa, Portekiz ve Slovenya gibi başka ülkelerde de tartışmanın aktif olduğunu ortaya koyuyor (🔗). İtalya’da ulusal düzeyde genel bir yasa yokken Toskana 2025’te bölgesel düzenleme çıkardı; merkezi iktidar buna itiraz etti, yani hukuk alanı aşağıdan yukarı doğru zorlanıyor (🔗) (🔗). Portekiz’de süreç, anayasal ve siyasî itirazlar nedeniyle defalarca durdu, değişti, yeniden gündeme geldi; bu da gösteriyor ki söz konusu olan yalnızca tek yasa değil, sürekli sınır yoklama hareketidir (🔗). Rejimler önce dar başlıyor, sonra yorum yoluyla, uygulama rehberi yoluyla, içtihat yoluyla, istatistik dilinin normalleştirici etkisiyle genişliyor. Bu genişleme her zaman bir patlama halinde olmuyor; bazen yavaş, teknik ve neredeyse fark edilmez biçimde ilerliyor. Fakat yön değişmiyor. (European Parliament)

Amerika kıtasında görülen tablo da aynı yapıyı başka bir biçimde doğruluyor. Kolombiya, terminal olmayan hastalıklarda da “ötanazi”ye giden yolu açarak sınırı kaydırdı; Víctor Escobar ve Martha Sepúlveda gibi vakalar, ölümün “yakın ölüm” eşiğinden “yoğun ve iyileşmez acı” eşiğine doğru genişleyebildiğini gösterdi (🔗). Kuzey Amerika’da Kanada, nicel büyüklüğü ve toplumsal tartışmasıyla başlı başına bir uyarı örneği haline geldi. Amerika Birleşik Devletleri ise daha dar eyalet modelleriyle ilerliyor; burada da kültürel meşrulaştırma çoğu zaman sembolik vakalarla yürüdü. Temel gerçek değişmedi: önce en ikna edici trajedi öne çıkarılıyor, sonra hukuk açılıyor, sonra normalleşme başlıyor. Böylece insan öldürme rejimi kendini hiçbir zaman “öldürme rejimi” olarak tanıtmıyor. Hep acının yönetimi, özerkliğin tanınması, aile trajedisinin hafifletilmesi, onurlu çıkış gibi ifadeler kullanılıyor. Dil yumuşadıkça fiilin ağırlığı azalmıyor. Yalnızca algı yönetiliyor. (BMJ)

Burada tarihsel bir uyarı daha var. Bugünkü destekli ölüm rejimlerini geçmişin kitlesel devlet suçlarıyla özdeş saymak doğru değildir; ama aradaki yapısal akrabalıkları görmezden gelmek de dürüst değildir. “Yaşam kalitesi”, “normal işlev”, “dayanılmaz yük”, “geri dönüşsüz çöküş”, “merhamet”, “başkalarına bağımlı hale gelme” gibi ifadeler, belli hayatları daha az korunur hale getiren düşünme kalıpları üretir. BM’nin engellilik raporlarında “ableism”, yani engelli hayatının daha düşük değerli varsayılması sorunu boşuna öne çıkarılmıyor (🔗). Bugün olan şey doğrudan eski suçların tekrarı değildir; ama değersizleştirmenin daha steril ve gönüllülük diliyle kaplanmış bir biçimi olabilir. Asıl tehlike de budur. İnsan öldürme fiili kaba zorlamadan değil, bazen kendi ağzından çıkmış bir talep üzerinden de kurulabilir. Bir hayatın daha az yaşanmaya değer sayılması için illa polis sopası gerekmez. Bazen yeterli olan, o hayatın yük, masraf, yalnızlık ve çıkışsızlık içinde bırakılmasıdır. Bu durumda ölüm, zorlama ile özgürlük arasındaki belirsiz bölgede yer alır. Tam da bu yüzden destekli ölüm tartışması yalnızca bireysel irade tartışması olarak ele alınamaz. (OHCHR)

Bütün bunların ortasında hekimin konumu özellikle önemlidir. Hekim, hastanın ağrısını azaltan, intiharı önleyen, umutsuzluğa müdahale eden, yakınlarına destek veren, yaşamın son dönemini taşınabilir kılmaya çalışan kişi olmaktan çıkarılıp, belirli koşullarda ölümün uygulayıcısı veya düzenleyicisi haline getirildiğinde, tıbbın antropolojisi değişir. Artık hasta karşısında ilk refleks “ne yaparsak yaşaması daha katlanılır olur” değil, kimi durumlarda “ölüm seçeneği usulen nasıl açılır” da olmaya başlar. Bir kez bu eşik aşıldığında, hekimlik mesleğinin içinde iki farklı yön doğar ve bunlar birbirini içeriden aşındırır. Dünya Tabipler Birliği’nin karşı çıkışı burada boş bir gelenekçilik değildir. Tıbbi güç, ölüm dağıtabilen bir yetkiye dönüştüğünde, toplumun hekimden beklediği şey de değişir (🔗). Bu değişim yalnız hastane odasında kalmaz; ailelerin, sigorta düzenlerinin, bakım evlerinin ve yaşlılık tahayyülünün içine yayılır. Çünkü toplum, artık bazı hayatlar için tıbbın son hizmetinin yaşatmak değil, öldürmek olabileceğini öğrenmiş olur. (World Medical Association)

Bu yüzden “ötanazi”ye karşı çıkmak, acının gerçekliğini küçümsemek değildir. Tam tersine, acının insanı yok edilmesi gereken bir problem değil, dayanışma gerektiren bir çağrı olduğunu savunmaktır. “Ötanazi” saçmalığına kesin biçimde karşı olmak, insanı yalnızca bilinç açıklığı, üretkenlik, bağımsızlık, hız ve ekonomik taşınabilirlik ölçüleriyle değerlendiren toplumsal mantığa karşı çıkmaktır. Çünkü destekli ölüm rejimleri en çok, bu ölçülerden düşen insanları hedeflenebilir hale getirir. Yavaşlayanı, karışanı, unutkanı, zorlayanı, bağımlı hale geleni, bakım isteyen kişiyi bir süre sonra “çıkışı düşünmesi anlaşılır” özneye dönüştürür. Bu, hayatın zorlaştığı yerde hayatı savunmak yerine, zorluğu taşıyan kişiyi denklemden çıkarmaya yanaşmaktır. Acının çözümü öldürme olamaz. Yalnızlığın çözümü öldürme olamaz. Engelliliğin çözümü öldürme olamaz. Demansın, depresyonun, yoksulluğun, bakımsızlığın çözümü öldürme olamaz. Bir toplum bunlara cevap veremediği için ölümü usule bağladığında, medenileşmiyor; kendi bakım kapasitesizliğini şefkat diliyle örtüyor. (World Health Organization)

Sonunda geriye çok yalın bir gerçek kalır. Destekli ölüm rejimleri yalnızca nadir acı vakalarına cevap vermiyor. Yasalaştıkları yerlerde önce istisna diye açılıyor, sonra güvenlik diye yerleşiyor, ardından kategori diye genişliyor. Hollanda, Belçika ve Kanada bunun ileri örneklerini verdi; İspanya, Yeni Zelanda ve Avustralya yerleşme çizgisini gösterdi; Fransa, Portekiz, İtalya, Birleşik Krallık ve Slovenya gibi ülkeler farklı hızlarda aynı tartışma alanına çekildi (🔗). Her yeni genişleme, önceki dar sınırların ne kadar geçici olduğunu tekrar tekrar gösterdi. Bu yüzden burada karşı çıkılması gereken şey yalnızca tekil kötü uygulamalar değil, rejimin mantığıdır. O mantık şudur: yaşatması zor olan için ölümü giderek daha düzenli, daha saygın, daha erişilebilir hale getirmek. İşte buna karşı çıkmak gerekir. Çünkü insanı koruyan ilke, hayatın en güçlü olduğu anda değil, en güçsüz olduğu anda insanın yanında durabilmektir. Ölümün usulünü mükemmelleştirmek, bu sınavı geçmek değildir. Bu sınavı kaybetmektir. (European Parliament)

5 Yorum

Filed under Suni muhaberat