PASC: Fedakarlık Değil, Sağlıkçının Sağlığını Feda Etmek

(playlist)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

Letonya’nın sağlık çalışanı anıtı

(İngilizcesi, Almancası)

Heldin: Sağlıkçıya Teşhir Borcu Yükleyen Vitalizm Sömürüsü

Giriş

Pandemide toplum sağlık çalışanlarının fedakârlığını istemedi; sağlıklarını harcadı. Bu cümle sert gelebilir, ama olup bitenin daha yumuşak bir adı yok. Çünkü burada yaşanan şey, yalnızca bir meslek grubunun zor koşullarda görevini yapması değildi. Çok daha ağır bir şey oldu. Sağlık çalışanları enfeksiyonun en yoğun olduğu alanlarda, çoğu zaman eksik koruyucu ekipmanla, düzensiz ve uzayan vardiyalarla, sürekli ölüm ve çöküş ihtimalinin ortasında çalıştırıldı. Sonra bu çalıştırılma biçimi özveri, kahramanlık, görev duygusu, insanlık için savaşmak gibi sözlerle yüceltildi. Bu sözler ilk bakışta minnettarlık gibi görünüyordu. Gerçekte ise başka bir iş gördüler: kurumsal yetersizliği, toplumsal kayıtsızlığı ve sonradan gelen sağlık yıkımını görünmezleştirdiler.

Bu görünmezleştirmenin en ağır sonucu, akut enfeksiyonun bitmesiyle meselenin bitmemesiydi. Birçok sağlık çalışanı COVID-19’u atlattıktan sonra haftalar, aylar, hatta yıllar boyunca süren semptomlarla yaşamaya devam etti. Yorgunluk, nefes darlığı, koku ve tat bozukluğu, uyku sorunları, çarpıntı, dikkat ve hafıza güçlükleri, anksiyete, depresyon, egzersiz intoleransı ve gündelik işlev kaybı bir artçı gürültü değil, yeni bir hastalık yükü olarak yerleşti. PASC, yani SARS-CoV-2 enfeksiyonunun postakut sekelleri, ya da daha yaygın adıyla uzamış COVID, sağlık çalışanlarında istisnai bir tablo olmaktan çok, pandemik emek rejiminin gecikmiş bedensel kaydı gibi görünmeye başladı. İngiltere’de NHS CHECK verileri, 5248 sağlık çalışanının %33,6’sının en az 12 hafta süren post-COVID sendromu ile uyumlu semptomlar bildirdiğini, ama yalnızca %7,4’ünün resmî tanı aldığını gösterdi. En sık belirtiler yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, insomnia ve anksiyete ya da depresyondu (🔗, 🔗).

Bu yüzden ‘hiçbir iyilik cezasız kalmaz’ sözü burada ahlâkçı bir yakınma gibi değil, tarihsel bir özet gibi okunmalı. Pandemide sağlık çalışanlarının gösterdiği cansiperane çaba, daha sonra yüksek oranlarda kalıcı semptomlarla ve düşmüş işlev kapasitesiyle geri döndü. Bu, bireysel talihsizliklerin toplamı değil. Toplum, sağlık hizmeti sisteminin açıklarını sağlık çalışanlarının bedenleri ve sinir sistemleriyle kapattı. Sonra da bu kapatma işlemini alkış, anıt, teşekkür ve büyük sözlerle örttü. Fedakârlık anlatısı tam burada çalıştı: gönüllü ve yüce bir verme hareketi gibi görünen şey, gerçekte başkaları tarafından yüklenmiş, ardından da normalleştirilmiş bir sağlık kaybıydı.

Bu dili en rafine biçimde kuranlardan biri de Slavoj Žižek oldu. Sokakta balkonlardan yükselen alkışın kaba duygusallığı ile teorik söylemin yüksek tınısı arasında özsel bir fark yoktu; yalnızca ton farkı vardı. Biri sağlık çalışanlarına ‘kahraman’ diyordu, diğeri onları ‘bugün en canlı olanlar’ diye adlandırıyordu. Ama her iki dil de aynı işi görüyordu: korunmayan, aşırı riske maruz bırakılan, sonrasında da uzun süreli semptomlarla yaşayan emekçiyi, somut ihtiyaçları olan bir insan olarak değil, anlam yüklü bir figür olarak sahneye sürüyordu. Böylece riskin, tükenmenin ve sonradan gelen hasarın maddi gerçekliği, düşünsel bir parıltının içine gömülüyordu.

Surplus-Enjoyment’daki alıntıda boş edebiyat

Žižek’in Surplus-Enjoyment çizgisindeki pandemi pasajı, ilk bakışta sağlık çalışanlarını küçümseyen değil, tam tersine yücelten bir metin gibi okunur. Zaten sorun da tam burada başlar. Çünkü yüceltme, çoğu zaman inkârdan daha etkili bir silme biçimidir. İlgili pasaj şöyledir:

Rammstein’s “we have to live till we die” outlines a way out of this deadlock: to fight against the pandemic, we should live with utmost intensity. Is there anyone more ALIVE today than millions of healthcare workers who, with full awareness, risk their lives on a daily basis? Many of them died, but till they died they were alive. They did not just sacrifice themselves for us, getting our hypocritical praise. And they were even less survival machines reduced to bare life—they were those who are today most alive. So what is, more closely, the existential stance advocated by Rammstein in the song? It is a version of what Lacan called subjective destitution, the concluding moment of the psychoanalytic process.

Bu pasajın Türkçe karşılığı Yersiz Şeyler’de de yayımlandı; orada da aynı vurgu korunuyor: her gün bile bile kendi hayatlarını riske atarak çalışmaya devam eden milyonlarca sağlık çalışanından daha canlı kim kaldı ki günümüzde; birçoğu öldüler ama ölünceye dek yaşadılar (🔗).

Burada ilk bakışta cesaret övülüyor gibi durur. Oysa metnin asıl hareketi başka bir şeydir. Sağlık çalışanlarının pandemi sırasındaki gerçek koşulları —eksik ya da yetersiz koruyucu ekipman, uzayan vardiyalar, yoğun bakım ve servislerde bitmeyen ölüm maruziyeti, tükenme, enfeksiyon riski, aileye virüs taşıma korkusu, sonradan gelen kalıcı semptomlar— bir toplumsal ve kurumsal sorun olarak ele alınmaz. Bunlar, ‘en yüksek yoğunlukta yaşamak’ denen varoluşsal bir tonun malzemesine çevrilir. Sağlık çalışanı böylece korunması gereken bir emekçi olmaktan çıkıp, felsefi bir figüre dönüşür. Bedeni, zihni ve sonradan yaşayacağı hasar silinir; geriye, ölüm riski içinde hayatın yoğunluğunu temsil eden bir imge kalır.

Bu boş edebiyatın en sorunlu yanı, ikiyüzlü alkışa itiraz ediyor gibi görünürken aslında onun daha sofistike bir sürümünü kurmasıdır. Žižek açıkça ‘ikiyüzlü övgü’ ile arasına mesafe koyar. Ama sonra aynı övgünün başka bir biçimini kurar. Balkonlardan alkış tutanların sağlık çalışanlarına yönelttiği romantik kahramanlık dili ne yapıyorsa, burada yapılan da özünde aynıdır. Fark şu: biri gündelik duygusallığın diliyle konuşur, diğeri teorik yoğunluğun diliyle. Biri ‘siz bizim kahramanımızsınız’ der, diğeri ‘siz bugün en canlı olanlarsınız’ der. Her iki durumda da sağlık çalışanları, somut olarak korunması, dinlendirilmesi, tedavi edilmesi ve sonradan da desteklenmesi gereken insanlar olmaktan çıkarılır; başkalarının anlam üretme ihtiyacını taşıyan sembollere dönüştürülür.

Burada ayrıca, metnin Lacan’a yaslanarak yaptığı son hamle de önemlidir. ‘Subjective destitution’ gibi bir kavrama başvurarak, pandemi sırasındaki sağlık emekçisinin deneyimi bir çeşit varoluşsal hakikat anı gibi sunulur. Bu, sağlık çalışanlarının yaşadıklarını açıklamaz; onları düşünsel bir şemaya yerleştirir. Oysa açıklanması gereken şey, insanların neden korumasız bırakıldığı, neden bu ölçüde enfekte olduğu, neden sonradan bu kadar yüksek oranda kalıcı semptom yaşadığı ve neden bu semptomların uzun süre görünmez kaldığıdır. Sağlık çalışanlarının pandemi boyunca yaşadıklarını gerçek anlamda ciddiye almak, onları canlılık, özveri ya da hakikat figürleri olarak parlatmakla değil, sağlıklarını kaybetmelerine yol açan maddi düzeni teşhir etmekle mümkün olur.

Bu nedenle burada itiraz edilen şey, sağlık çalışanlarının gerçekten cesaret göstermiş olmaları değildir. Elbette gösterdiler. İtiraz edilen şey, bu cesaretin kurumsal ve toplumsal başarısızlığın üstünü örten bir düşünsel dekor olarak kullanılmasına yöneliktir. Bir sağlık çalışanının ağır risk altında çalışması, kendiliğinden yüce bir etik sahne üretmez; her şeyden önce bir koruma açığına, bir emek rejimine ve bir siyasal tercihe işaret eder. İnsanlar daha sonra PASC ile, bilişsel bozulmayla, kronik yorgunlukla, uyku bozukluğuyla, nefes darlığıyla, çarpıntıyla, depresyonla ve işlev kaybıyla yaşamaya devam ederken, onlara ‘siz en canlı olanlardınız’ demek açıklama değil, kaçıştır.

Asıl söylenmesi gereken çok daha yalındır. Sağlık çalışanları ne yalnızca kurban figürleridir ne de romantik kahramanlar. Onlar, toplumsal bir felaket sırasında sistemin ayakta kalması için aşırı biçimde yük bindirilmiş emekçilerdir. Korunmaları gerekirdi. Enfekte olduklarında tanınmaları gerekirdi. Uzamış semptomlarla yaşadıklarında tedavi, izlem ve işyeri uyarlamaları almaları gerekirdi. Büyük sözler, bu ihtiyaçların hiçbirinin yerini tutmaz.

Sağlık çalışanlarında PASC neden merkezi bir gerçeklik

PASC, yani postakut COVID sekelleri, kabaca akut enfeksiyon geçtikten sonra haftalar ve aylar boyunca süren ya da yeni ortaya çıkan, başka bir nedenle daha iyi açıklanamayan semptom kümelerini anlatır. ‘Uzamış COVID’ daha yaygın bir ifadedir; PASC ise daha klinik bir isimlendirmedir. Meseleyi anlamak için önce şu basit noktayı görmek gerekir: COVID-19 yalnızca bir akut solunum yolu enfeksiyonu değildir. Bazı kişilerde enfeksiyon bittikten sonra da bedende ve zihinde devam eden bir etkiler dizisi bırakır. Bu etkiler tek bir organla sınırlı değildir. Yorgunluk, kognitif bozulma, uyku düzensizlikleri, koku ve tat kaybı, nefes darlığı, çarpıntı, baş ağrısı, kas-eklem ağrıları, anksiyete, depresyon ve egzersiz sonrası kötüleşme aynı tablonun farklı yüzleri olabilir.

Sağlık çalışanlarında bu tablonun özel önem taşımasının nedeni yalnızca onların daha fazla enfekte olmuş olması değildir. Sağlık çalışanları, pandeminin başından itibaren virüse daha yoğun maruz kalan, daha uzun süre çalışan, daha yüksek stres taşıyan ve çoğu zaman dinlenme, iyileşme ve güvenli geri dönüş açısından daha az manevra alanı olan bir gruptu. Enfeksiyon riski ile iş yükü ve ruhsal yük üst üste bindiği için, uzamış semptomların bu grupta daha görünür ve daha yıkıcı olması şaşırtıcı değildir. Nitekim veriler de bunu gösteriyor.

İngiltere’de NHS CHECK araştırması bu konuda en çarpıcı bulgulardan birini verdi. 5248 sağlık çalışanının izlendiği bu çalışmada katılımcıların %33,6’sı en az 12 hafta süren semptomlar nedeniyle post-COVID sendromu ile uyumlu kabul edildi; buna karşılık yalnızca %7,4’ü resmî bir tanı aldığını bildirdi. En yaygın belirtiler yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, insomnia ve anksiyete ya da depresyondu. Ayrıca risk, COVID-19 hastalarıyla doğrudan çalışanlarda, kadınlarda, daha ileri yaştakilerde, önceden solunum hastalığı olanlarda ve başlangıçta ruhsal belirti yükü taşıyanlarda daha yüksekti (🔗, 🔗). Bu bulgu çok şey anlatıyor. Birincisi, sorun marjinal değil; üçte bire yakın bir büyüklükten söz ediliyor. İkincisi, semptom varlığı ile tıbben tanınma arasında belirgin bir uçurum var. Yani sağlık çalışanları hastalanıyor, ama bu hastalık çoğu zaman tam adıyla görülmüyor.

Daha erken dönemde yapılmış prospektif çok merkezli bir başka çalışmada da benzer bir tablo görüldü. 3334 sağlık çalışanının değerlendirildiği bu çalışmada pozitif nazofarengeal sürüntü sonucu olan sağlık çalışanlarında en az bir uzun COVID uyumlu semptom bildirme oranı kontrol grubuna göre belirgin biçimde daha yüksekti: %73’e karşı %52. Seropozitif olup belirgin akut hastalık yaşamayanlarda bile bazı semptomlar, özellikle tat-koku bozukluğu ve saç dökülmesi, kontrollerden daha sıktı. Üstelik dikkat çekici bir başka veri daha vardı: negatif kontrol grubunun %24’ü tükenme ya da burnout bildiriyordu (🔗). Bu son veri çok önemli, çünkü pandeminin sağlık çalışanlarına etkisi yalnız enfeksiyon sonrası biyolojik sekellerden ibaret değildi. Enfekte olmayanlar bile aynı dönemin aşırı iş yükü ve ruhsal tahribatı altında ciddi ölçüde yıpranmıştı. Sağlık çalışanlarında PASC bu yüzden tek başına virolojik bir mesele değil; pandemik emek düzeni ile biyolojik hasarın birbirine geçtiği bir tablo.

Takip süresi uzadıkça durumun ciddiyeti daha da belirginleşiyor. Almanya’da hastane çalışanları arasında yapılan bir kohort çalışması, katılımcıların %47,1’inin 90 günden daha uzun süren en az bir persistan semptom bildirdiğini gösterdi (🔗). Başka bir 12 aylık prospektif çalışmada, çoğu sağlık çalışanı olan katılımcıların %20,3’ünde üç veya daha fazla semptomun en az 12 ay sürdüğü bildirildi; bu semptomlar arasında yorgunluk, hafıza kaybı, anosmi, baş ağrısı, kas ağrısı ve öksürük vardı (🔗). Bu veriler uzamış COVID’in birkaç haftalık bir toparlanma gecikmesinden ibaret olmadığını gösteriyor. Aylar sonra hâlâ çoklu semptom taşıyan, gündelik işlevi bozulan, dikkat ve enerji kapasitesi düşen çalışanlardan söz ediliyor.

Daha da sarsıcı olan, dört yıla kadar uzanan izlem verileri. İsviçre’de yabani tip SARS-CoV-2 ile enfekte olmuş sağlık çalışanlarının takip edildiği çalışmayı özetleyen CIDRAP haberine göre, medyan yaklaşık dört yıl sonra bile kalan katılımcıların %58,6’sı en az bir semptom bildirmeye devam ediyordu. Yazarlar özellikle brain fog’un anlamlı biçimde gerilememesinin kalıcı bilişsel bozulma ihtimaline işaret ettiğini ve tam iyileşmenin birçok kişi için hâlâ belirsiz olduğunu belirtiyordu. Aynı çalışma, uzun COVID’in kronik bir durum olarak tanınması ve özellikle yapılandırılmış işe dönüş programları ile esnek iş yükü ayarlamaları gerektiğini de vurguluyordu (🔗). Dört yıl, artık bir artçı dönemin değil, yeni bir kronikleşme ufkunun adıdır.

Burada üzerinde özellikle durulması gereken nokta, semptomların tek tek varlığından çok, bütün bir işlev dünyasını nasıl aşındırdığıdır. Yorgunluk yalnızca yorgun hissetmek değildir; bir vardiyayı kaldırabilme kapasitesinin düşmesidir. Nefes darlığı yalnızca birkaç merdivende zorlanmak değildir; serviste, yoğun bakımda, ameliyathanede ya da ayakta geçirilen uzun saatlerde bedenin artık eskisi gibi cevap vermemesidir. Konsantrasyon güçlüğü yalnızca unutkanlık değildir; yüksek dikkat gerektiren klinik kararların, ilaç hesaplarının, hasta takibinin ve iletişimin bozulmasıdır. İnsomnia yalnızca kötü uyumak değildir; ertesi günün performansını, duygu düzenlemesini ve güvenli çalışma kapasitesini aşındırmaktır. Bu yüzden PASC’yi sağlık çalışanlarında yalnızca ‘bir miktar semptom fazlalığı’ gibi okumak, meselenin özünü kaçırır. Burada asıl tehlike, çalışan bedenin ve çalışan zihnin eskisi kadar çalışamaz hâle gelmesidir.

Sağlık çalışanlarında PASC’ye bakarken tanı uçurumunu da ayrıca ciddiye almak gerekir. İnsanların semptom yaşaması ile bu semptomların sağlık sistemi tarafından tanınması arasındaki fark, sırf teknik bir kayıt sorunu değildir. Tanınmayan semptom, çoğu zaman uygun yönlendirme alamayan semptomdur. Uygun yönlendirme alamayan semptom ise ya bireysel sabırsızlığa, ya psikolojikleştirmeye, ya da sessizce dayanma telkinine teslim edilir. Oysa mevcut veriler bunun tam tersini söylüyor: uzamış COVID sağlık çalışanlarında yeterince yaygın, yeterince ağır ve yeterince uzun sürüyor ki, artık istisnai bir serencam değil, pandemi sonrası sağlık emeğinin ana gerçeklerinden biri olarak ele alınması gerekiyor.

Pandemide sağlık çalışanları yalnızca virüse karşı savaşmadı. Aynı anda sistemin açıklarını, toplumun korkusunu, kurumların hazırlıksızlığını ve sonrasında gelen inkârı da taşıdı. PASC, bu yükün biyolojik ve işlevsel olarak bedene yazılmış biçimidir. Bu yüzden sağlık çalışanlarının pandemi sırasındaki durumunu anlatmak için yalnızca enfeksiyon, ölüm ve kahramanlık kelimeleri yetmez. Daha doğru kelime, kalıcılıktır. Çünkü asıl sorun, büyük kısmı hafızadan çekilen o ilk yıllardan sonra bile sağlık çalışanlarının bedenlerinde ve zihinlerinde bitmemiş olmasıdır.

Kahramanlaştırılırken sağlıklarının feda edildiği gerçeği

Pandeminin en etkili ideolojik cümlelerinden biri, sağlık çalışanlarının kahraman olduğuydu. İlk bakışta bu, minnettarlık ifadesi gibi görünüyordu. İnsanlar alkış tutuyor, balkonlara çıkıyor, sosyal medyada teşekkür mesajları yayıyor, siyasetçiler ve yorumcular sağlık çalışanlarının olağanüstü özverisinden söz ediyordu. Ama bu dilin asıl etkisi, sağlık çalışanlarını korumak değil, korunmamalarını daha katlanılabilir ve daha meşru göstermek oldu. Çünkü bir meslek grubunu kahraman olarak adlandırdığında, onun maruz kaldığı aşırı riski artık olağanüstü bir başarısızlık olarak değil, mesleğin neredeyse doğal uzantısı olarak görmeye başlarsın. Kahraman, zaten sınırın ötesine geçen kişidir. Kahraman, kendini tehlikeye atandır. Kahraman, olağan koruma ölçütleriyle düşünülmeyendir. Böylece kahramanlık dili, tam da koruma yükümlülüğünün gevşetildiği anda işlev kazandı.

Bu yüzden pandemi sırasında sağlık çalışanlarına yöneltilen hayranlık, onların gerçek koşullarını görünür kılmadı; aksine o koşulların üstüne bir parıltı çekti. Yetersiz kişisel koruyucu ekipman, durmaksızın uzayan vardiyalar, personel eksikliği, aynı gün içinde defalarca ölümle yüz yüze gelmek, hasta yakınlarının çaresizliğini taşımak, eve virüs taşıma korkusuyla yaşamak, kimi zaman hastane içinde uyumak, kimi zaman kendi meslektaşlarının çöktüğünü izlemek, sonra da ertesi gün tekrar işe dönmek, kahramanlık sözcüğü içinde olağanüstü ama anlaşılır bir fedakârlık gibi gösterildi. Oysa burada anlaşılır olan şey fedakârlık değildi; anlaşılır olan şey, kurumsal hazırlığın yetersizliği ve bunun bedelinin sağlık çalışanlarının bedenleriyle, sinir sistemleriyle ve sonradan gelen hastalıklarıyla ödetilmesiydi.

Bu mekanizmayı en açık biçimde tarif eden çalışmalardan biri, pandemi sırasında hemşire figürünün nasıl kurulduğunu inceleyen analizdir. Bu çalışmada kahramanlık söyleminin üç ana etkisi vurgulanır: sağlık çalışanlarının gerekli kurban olarak gösterilmesi, model yurttaş olarak sunulması ve kahramanlığın bizzat ödülün yerine geçirilmesi. ‘Gerekli kurban’ fikri özellikle önemlidir; çünkü bu fikir, sağlık çalışanlarının yetersiz koruma altında ön safta çalışmasının sanki mesleki erdemin bir kanıtıymış gibi sunulmasına izin verir. Aynı söylem, onları disiplinli, itaatkâr ve yakınmadan çalışan örnek yurttaşlar olarak resmeder; sonunda da gerçek destek ve telafi yerine simgesel ödül olarak kahramanlık unvanını bırakır (🔗). Bu, basit bir dil oyunu değildir. Kamuoyunun gözünde nasıl bir figür kurulduğu, o figürden neyin bekleneceğini de belirler. Sürekli kahraman diye çağrılan kişi, bir noktadan sonra yardım isteyemeyen, sınır çizemeyen, kendi sağlığını ikinci plana atması beklenen kişi hâline gelir.

Pandemi boyunca sağlık çalışanlarının deneyiminde sık görülen çelişki tam da buydu. Bir yandan onlar hakkında neredeyse kutsayıcı bir dil kullanıldı; öte yandan aynı dönemde yeterli koruma sağlanmadı, çok sayıda çalışan enfekte oldu, tükenme olağanlaştırıldı ve uzun vadeli sağlık sonuçları gerektiği kadar tanınmadı. Kahramanlaştırma ile ihmal arasında bir çelişki yoktu; biri ötekini örttü. Bir sağlık çalışanının ‘olağanüstü’ olduğu ne kadar sık tekrarlanırsa, ona olağan hakların neden sağlanmadığı o kadar az sorulur. Neden yeterli personel yoktu, neden bulaş riski bu kadar yüksekti, neden hastalananların işe dönüşü planlanmadı, neden uzun semptom yaşayanların önemli bir bölümü resmî tanı bile alamadı soruları, kahramanlık dilinin gürültüsü içinde daha zor duyulur oldu.

İngiltere’de COVID Inquiry’nin 2026’da yayımlanan bulguları bu gerçeği kurumsal düzeyde de görünür kıldı. Inquiry, NHS’in pandemi sırasında çökmenin eşiğine geldiğini ve sistemin ancak sağlık çalışanlarının ‘almost superhuman efforts’ sayesinde ayakta kaldığını belirtti; PPE eksikliği, yanlış enfeksiyon kontrol yaklaşımları, hasta ölümleri karşısında yaşanan moral injury ve yoğun psikolojik yük raporun ana başlıkları arasındaydı (🔗). Burada özellikle ‘almost superhuman efforts’ ifadesi üzerinde durmak gerekir. İlk bakışta bir övgüdür. Ama cümlenin tersinden okunuşu çok daha açıklayıcıdır: sistem, insanüstüne yakın bir zorlanma olmadan ayakta kalamamış demektir. Başka deyişle, kurumun kapasite eksiği sağlık çalışanlarının sağlığıyla kapatılmıştır. Yatak sayısı, personel sayısı, enfeksiyon kontrolü, ekipman, örgütlenme ve hazırlık gibi kurumsal eksikler, çalışan bedenin daha fazla çalışması, daha fazla risk alması ve daha uzun süre dayanması üzerinden telafi edilmiştir. Bu, fedakârlık istemek değildir; bu, başkasının sağlığını sistemin açığını kapatmak için kullanmaktır.

Bu kullanımın bedeli akut dönemde bitmedi. Uzamış COVID verileri, sağlık çalışanlarının yalnızca o günleri atlatmadığını, yıllar sonra bile o günlerin izlerini bedenlerinde ve zihinlerinde taşıdığını gösteriyor. Bu yüzden kahramanlık söyleminin en karanlık sonucu, yalnızca o anda korumasız bırakmak değil, sonradan gelen hasarı da görünmez kılmaktır. Yorgunluk, dikkat dağınıklığı, nefes darlığı, uyku bozukluğu, çarpıntı, anksiyete ve depresyon yaşayan sağlık çalışanı için toplumsal hikâye çoktan bitmiştir; alkışlar sona ermiş, ‘normal hayat’ geri dönmüş, kahramanlık anısı geçmişte kalmıştır. Ama çalışan beden için mesele bitmemiştir. PASC, bu bitmemişliğin adı olmuştur.

Žižek’in dili, bu toplumsal eğilimin kaba değil rafine versiyonunu kurar. Tam da bu yüzden aynı cümleler üzerinde yeniden durmak gerekir:

Rammstein’s “we have to live till we die” outlines a way out of this deadlock: to fight against the pandemic, we should live with utmost intensity. Is there anyone more ALIVE today than millions of healthcare workers who, with full awareness, risk their lives on a daily basis? Many of them died, but till they died they were alive. They did not just sacrifice themselves for us, getting our hypocritical praise. And they were even less survival machines reduced to bare life—they were those who are today most alive. So what is, more closely, the existential stance advocated by Rammstein in the song? It is a version of what Lacan called subjective destitution, the concluding moment of the psychoanalytic process.

Bu alıntıda yapılan şey, kahramanlığın sıradan ve duygusal versiyonunu aşmak değil, onu teorik bir yoğunlukla yeniden üretmektir. Sağlık çalışanları burada yetersiz koruyucu ekipmanla çalışan, sonradan da kalıcı semptomlarla yaşayan emekçiler olarak değil, ölüm riski içinde en yüksek canlılık derecesine ulaşan özneler olarak görülür. ‘Birçoğu öldü ama ölünceye kadar yaşadılar’ cümlesi, ilk bakışta etkileyici gelebilir. Oysa bu cümlede kaybın maddi içeriği silinir. Çünkü asıl sorulması gereken, insanların ölmeden önce ‘ne kadar canlı’ oldukları değil, neden bu kadar yüksek risk altında çalıştıkları, neden bu kadar çok enfekte oldukları, neden sonradan bu kadar fazla kalıcı semptom yaşadıkları ve neden bu tabloyu taşıyacak karşı-önlemlerin bu kadar geç ve yetersiz kaldığıdır. Varoluşsal yoğunluk vurgusu, kurumsal başarısızlığın üzerini örter.

Bu yüzden pandemi boyunca kahramanlaştırma ile feda edilme arasındaki ilişkiyi tersinden kurmak gerekir. Sağlık çalışanları kahramanlaştırıldıkları için değer görmediler; tam tersine, değerlerinin maddi karşılığı verilmediği için kahramanlaştırıldılar. Kahramanlık burada gerçek korumanın yerine geçirilen düşük maliyetli bir simgesel ödeme biçimi oldu. Bir ücret artışının, güvenli personel oranının, etkili enfeksiyon kontrolünün, iyileşme sürecine saygılı işe dönüş planlarının ve uzun dönem tedavi desteğinin yerine alkış, övgü ve yüksek söz geçti. Bu yüzden mesele sağlık çalışanlarının fedakârlığını takdir etmek değildir. Mesele, onların sağlıklarının toplum ve kurumlar tarafından bir kriz tamponu gibi kullanıldığını açıkça söylemektir.

‘Üçüncü dalga mental’: dijital kapanma estetizmi bunu azdırdı

Pandeminin ilk aylarında korku daha çok enfeksiyonun kendisine yönelmişti. Günlük vaka sayıları, ölüm grafikleri, yoğun bakım dolulukları, sokağa çıkma kısıtlamaları ve kapanmalar, hayatın temel ufkunu belirliyordu. Sonra zaman uzadı. Virüs yalnızca bedenleri değil, gündelik hayatın biçimini de değiştirdi. İnsanlar uzun süre evlere çekildi, temas azaldı, iş, eğitim, görüşme, terapi, tartışma, haber izleme ve hatta yas tutma bile ekranlar üzerinden akmaya başladı. Böylece pandemi sadece biyolojik bir kriz olmaktan çıkıp, gündelik algının, benlik duygusunun ve ruhsal düzenin içine yerleşen bir süre rejimine dönüştü. Burada ortaya çıkan mesele, yalnızca izolasyon değildi. Aynı zamanda hayatın dijital akışlar, kameralar, yüzler, yorumlar, filtreler, başlıklar ve kendi görüntüsüne sürekli maruz kalma üzerinden yaşanmasıydı.

Žižek’in şu sözleri bu noktada önemlidir:

The first wave understandably focused our attention on the health issues, on how to prevent the virus from expanding to an intolerable level. That’s why most countries accepted quarantines, social distancing etc. Although the numbers of infected are much higher in the second wave, the fear of long-term economic consequences is nonetheless growing. And if the vaccines will not prevent the third wave, one can be sure that its focus will be on mental health, on the devastating consequences of the disappearance of what we perceive as normal social life. This is why, even if the vaccines work, mental crises will persist.

Bu öngörü, yön olarak isabetliydi. Pandemi gerçekten de yalnızca enfeksiyon ve ekonomi krizi olarak kalmadı; ruhsal bir tortu, hatta uzayan bir ruhsal baskı alanı bıraktı. Ama bu ruhsal baskının nasıl biçimlendiğini anlamak için bir adım daha ileri gitmek gerekiyor. Çünkü burada yalnızca ‘normal sosyal hayatın kaybı’ yoktu. Aynı zamanda o kaybın nasıl yaşandığı, hangi araçlarla deneyimlendiği ve hangi görüntü rejimi içinde işlendiği de vardı. Kapanmanın dijital biçimi, yani haber akışları, sosyal medya, çevrimiçi toplantılar, self-view ekranları, filtreli yüzler ve sürekli çevrimiçi olma hali, ruhsal yükü yalnızca taşıyan değil büyüten bir zemin yarattı.

Uzun lockdown üzerine yapılan bir çalışma bu nedenle çok öğreticidir. Araştırmacılar, uzayan kapanmanın insanları alıştırmadığını, tersine travmatize ettiğini; özellikle medya kullanımının ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin geç dönemde daha belirgin hâle geldiğini gösterdi. Özellikle sosyal medya ile bağlantılı haber kullanımının, yorum okuma ve haberleri içselleştirme pratiklerinin anksiyete ve depresyon belirtilerini artırdığı bulundu. Çalışmanın ifadesiyle, uzun kapanma habituation değil traumatization üretmişti (🔗, 🔗). Bu bulgu basit ama önemlidir. İnsanlar yalnızca evde kapalı değildi; aynı zamanda sürekli kriz görüntüleri, başlıklar, tartışmalar, komplo anlatıları, ölüm sayıları ve öfke döngüleriyle çevriliydi. Bir anlamda dış dünya ortadan kalkarken, onun dijital izdüşümü çok daha yoğun bir biçimde içeri doldu.

Burada doomscrolling denen alışkanlık da merkezi hâle geldi. İnsanların olumsuz haberleri durmaksızın kaydırarak tüketmesi, yalnızca bilgi edinme biçimi değildi; bir duygulanım rejimiydi. Her yeni başlık yeni bir tehdit, her yorum yeni bir öfke, her video yeni bir tedirginlik taşıdı. Pandemi bağlantılı sosyal medya maruziyeti ile depresyon ve travma sonrası stres belirtileri arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar da bu yüzden şaşırtıcı değildir (🔗). Ruhsal krizin kaynağı sadece içerik çokluğu değildi. İçeriğin biçimi de belirleyiciydi: akışın bitmemesi, tekrarın ritmi, sürekli çevrimiçi olmanın yarattığı dağınık teyakkuz hali ve kişinin kendi zihnini dinlendirebileceği bir boşluk bulamaması.

Dijital kapanmanın ikinci ve daha az konuşulan boyutu ise beden imgesinde yaşanan bozulmaydı. Pandemi öncesinde insanlar gün içinde kendi yüzlerini ve bedenlerini bu kadar sık, bu kadar uzun ve bu kadar teknik olarak bozulmuş bir açıdan görmüyordu. Video toplantılar, çevrimiçi dersler, uzaktan görüşmeler, dijital terapi seansları ve sosyal etkileşimlerin ekran üzerinden akması, insanları sürekli kendi görüntüleriyle karşı karşıya bıraktı. Üstelik kamera görüntüsü yüzü gerçeğe sadık biçimde yansıtmaz; açı, ışık, yakınlık ve lens özellikleri yüz oranlarını bozabilir. Bunun üstüne filtreler, güzelleştirme uygulamaları ve sosyal medyada dolaşan idealize edilmiş yüzler eklendiğinde, kişi kendi yüzünü artık yalnızca bir yüz olarak değil, düzeltilmesi gereken bir proje olarak görmeye başlayabilir.

Bu süreçle ilgili olarak ‘zoom dysmorphia’ diye anılan olgu ortaya çıktı. Videokonferans kullanımının görünüş kaygısı ve kozmetik müdahale isteğiyle ilişkisini inceleyen çalışma, self-view sıklığının ve filtre kullanımının bu isteklerle anlamlı biçimde bağlantılı olduğunu gösterdi (🔗). Ekran karşısında kendi yüzünü uzun süre izlemek, yüzün gündelik yaşamdaki doğal bütünlüğünü bozuyor; kişi mimiklerini, cildini, burnunu, çenesini, göz çevresini, sarkmayı, asimetrileri ve yaşlanma belirtilerini sanki başkaları da onu tam bu kadar sert ve yakından inceliyormuş gibi algılamaya başlıyor. Bu da görünüş kaygısını sıradan bir memnuniyetsizlikten çıkarıp, daha takıntılı bir öz-izleme rejimine dönüştürebiliyor.

Pandemi sonrası beden dismorfik bozukluk üzerine yapılan sistematik derleme ve meta-analiz, bu alanın hafife alınamayacağını gösteriyor. Çalışma, farklı örneklemler üzerinden beden dismorfik bozukluk prevalansını ve pandemi sonrası sonuçlarını değerlendiriyor; görünüşe ilişkin saplantılı uğraşın, işlevsel bozulmanın ve ruhsal yükün ciddi bir sorun olduğunu ortaya koyuyor (🔗). Başka bir 2025 sistematik derleme de genel popülasyonda BDD prevalansını yüksek buluyor ve özellikle belirli alt gruplarda oranların daha da arttığını bildiriyor (🔗). Burada dikkat edilmesi gereken şey, pandemiyle birlikte yalnızca genel anksiyetenin artmış olması değil; bedenle kurulan ilişkinin dijital araçlar tarafından yeniden biçimlendirilmiş olmasıdır.

Sosyal medya ile güzellik idealleri ve beden dismorfisi arasındaki ilişkiyi inceleyen derlemeler de aynı sonuca işaret eder. Sürekli filtrelenmiş yüzlere, rötuşlanmış bedenlere, estetik müdahale normalleşmesine ve idealize edilmiş görünüş repertuarlarına maruz kalmak, görünüş kaygısını artırır, kişinin kendi bedenini daha sert ve yabancılaştırıcı bir bakışla değerlendirmesine yol açar (🔗). Pandemi sırasında bu süreç, yalnızca sosyal medya kullanımıyla değil, iş ve gündelik hayatın tamamının ekran üzerinden yaşanmasıyla hızlandı. Kişi yalnızca başkalarının düzenlenmiş görüntülerine bakmıyor; aynı anda kendi bozulmuş dijital görüntüsünü de izliyordu.

Bu yüzden ‘üçüncü dalga mental’ dendiğinde yalnızca depresyon ve anksiyete artışını düşünmek yetmez. Burada ruhsal yükün bir estetik biçimi de vardı. Dijital kapanma estetizmi denebilecek şey, tam olarak buydu: kapanmış bedenin ekran, kamera, filtre, haber akışı ve öz-izleme içinde yeniden kurulması. Bu düzenekte ruhsal kriz sadece korkudan değil, sürekli maruz kalmadan, biçimin dayattığı tekrardan ve kişinin kendi yüzüyle ilişkisini yabancılaştıran teknik arayüzlerden de beslendi. Böyle bakıldığında, pandemi ruhsal olarak yalnızca yoksunluk üretmedi; aynı zamanda algıyı bozdu, dikkati parçaladı, bedenle ilişkiyi sertleştirdi ve insanları kendi görüntülerinin huzursuz tanıklarına çevirdi.

Mental pandemide psikologların selameti de feda ediliyor mu?

Pandemi ve sonrasındaki ruhsal yük konuşulurken çoğu zaman görünmez kalan soru şudur: Bu yükü kim taşıyor? Daha doğrusu, toplumsal düzeyde büyüyen anksiyete, yas, travma, yalnızlık, tükenme, panik, öfke ve umutsuzluk dalgasını kim işliyor, kim dinliyor, kim tutuyor, kim karşılıyor? Bu sorunun cevabı, yalnızca soyut olarak ‘ruh sağlığı sistemi’ değildir. Somut cevap, psikologlar, psikiyatristler, psikiyatri hemşireleri, sosyal hizmet uzmanları, danışmanlar ve diğer mental sağlık çalışanlarıdır. Yani toplumun ruhsal yıkımıyla baş etmesi için devreye girenler de etten kemikten çalışanlardır. Bu çalışanların kendi ruhsal dengesi, çoğu zaman yardım alanların ihtiyacının arkasında kaybolur. Oysa eğer gerçekten bir ‘mental pandemi’ varsa, bunun taşıyıcı yüzeyi yine çalışanların sinir sistemi olacaktır.

Bu nedenle psikologların ve diğer mental sağlık çalışanlarının durumu, sağlık çalışanlarında PASC’nin gösterdiği yapısal mantığın ruh sağlığı alanındaki karşılığı gibi okunabilir. Nasıl ki pandemi boyunca sağlık çalışanlarının fiziksel ve nörokognitif sağlığı toplumsal sürekliliğin bedeli olarak harcandıysa, ruhsal krizler döneminde de psikologların ve diğer mental sağlık çalışanlarının duygusal kapasitesi, dikkat gücü, empatik enerjisi ve iç dengesi aynı şekilde tüketilebilir. Toplum, kriz karşısında bu çalışanları sınırsız bir destek rezervi gibi görmeye eğilimlidir. Oysa onlar sınırsız değildir; travmatik anlatıları dinlerken, kayıp ve ölüm öykülerini işlerken, yoğun vaka yükü altında çalışırken, kimi zaman kendi yaşamlarında da aynı toplumsal krizleri yaşarken, kendileri de etkilenir.

2025’te yayımlanan bir araştırma bu konuda açık veriler sundu. Uygulayıcı psikologlarda yapılan çalışmada olası tükenmişlik oranı %26,4, depresyon oranı %11,5, anksiyete oranı %10,2 ve düşük kişisel iyi oluş oranı %47,2 olarak bulundu. Çalışma, psikologların artan ruh sağlığı ihtiyacını karşılamak zorunda kaldıkları dönemlerde, bizzat kendi ruh sağlıkları ve iyi oluşları açısından da ciddi risk altında olduklarını vurguladı (🔗). Bu veriler iki bakımdan önemlidir. Birincisi, ruh sağlığı hizmeti verenlerin dışarıdan bakan, sağlam ve nötr uzmanlar olmadığını gösterir. İkincisi, krizin talebi arttıkça yardım verenin kendi kaynaklarının da aşınabileceğini ortaya koyar. Bu aşınma çoğu zaman sessizdir; çünkü mesleki kimlik, başkasının yükünü taşımayı kendi görevinin parçası olarak görmeye çok yatkındır.

Bu tabloyu daha iyi anlamak için secondary traumatic stress, yani ikincil travmatik stres kavramı önemlidir. İkincil travmatik stres, kişinin travmayı doğrudan yaşamadan, başkalarının travmatik anlatılarına sürekli maruz kalarak benzer belirtiler geliştirmesi anlamına gelir. Mental sağlık çalışanları, meslekleri gereği travmatik hikâyeleri, ölüm anlatılarını, ağır kayıpları, istismar öykülerini, savaş ve afet deneyimlerini, intihar risklerini ve derin umutsuzluk anlarını tekrar tekrar dinlerler. Bu maruziyet, yalnızca soyut bilgi düzeyinde kalmaz; duygusal ve bedensel olarak da iz bırakabilir. Türkiye’den yayımlanan derleme, psikiyatristler, psikologlar, psikiyatri hemşireleri ve sosyal hizmet uzmanları gibi mental sağlık çalışanlarında secondary traumatic stress’in önemli bir risk alanı olduğunu ve bunun özellikle Türkiye gibi çoklu toplumsal travmalar yaşayan bağlamlarda ayrıca dikkate alınması gerektiğini vurguluyor (🔗).

Daha geniş bir sistematik derleme de kişisel travma öyküsü ile secondary traumatic stress arasındaki ilişkiye bakarak önemli bir sonuca ulaştı: Mental sağlık çalışanlarında STS yaygın bir olguydu ve kişisel travma geçmişi olanlarda risk daha yüksekti (🔗). Bu bulgu, travmatik malzemeyi dinleyen uzmanın mesleki rolü ile kişisel tarihi arasındaki ilişkiyi önemli kılar. Çünkü toplumsal krizlerin yoğunlaştığı dönemlerde, yardım veren kişi sadece başkalarının travmasına değil, kendi geçmişinin ve kendi kırılganlığının da yankısına maruz kalabilir. Böyle zamanlarda ‘profesyonellik’, etkilenmezlik anlamına gelmez.

2025’te Yunanistan’da mental sağlık çalışanları üzerinde yapılan araştırma, vicarious trauma ile burnout arasındaki ilişkiyi daha da somutlaştırdı. Çalışma, daha yüksek vaka yükü ve daha yüksek vicarious trauma düzeylerinin daha yüksek burnout ile ilişkili olduğunu; buna karşılık self-compassion, core self-evaluations, eğitim ve süpervizyon gibi etkenlerin koruyucu rol oynayabildiğini gösterdi (🔗). Buradan çıkan sonuç basittir ama ağırdır: Başkalarının acısını işlemekle görevli olmak, kişiyi bu acının etkilerinden muaf kılmaz. Tam tersine, özellikle yoğun çalışma koşullarında ve yeterli kurumsal destek olmadan, yardım verme işi bizzat yardım verenin tükenme kaynağı hâline gelebilir. Bu yüzden psikologların ve diğer mental sağlık çalışanlarının durumu, özverili mesleki bağlılıkla açıklanacak kadar basit değildir. Burada da bir emek rejimi, bir duygusal yoğunlaşma ekonomisi ve bir sessiz tüketim mekanizması vardır.

Occupational death trauma, yani iş gereği ölümle sürekli temasın yarattığı travmatik yük, bu tartışmayı daha da keskinleştirir. Mental sağlık çalışanları arasında yapılan 2025 tarihli bir çalışma, işle bağlantılı ölüm travmasına daha fazla maruz kalmanın daha yüksek burnout ile ilişkili olduğunu ve bu ilişkinin secondary traumatic stress tarafından kısmen aracılanabildiğini gösterdi. Yani ölümle mesleki temas, yalnızca duygusal olarak sarsıcı bir deneyim olmakla kalmıyor; tükenmişliği de artırıyor (🔗). Pandemi sırasında ve sonrasında ölüm, yas ve kayıp anlatılarının bu kadar yoğun olduğu düşünülürse, bu bulgu özel önem taşır. Ruhsal bakım veren kişi, yalnızca karşısındakinin acısını dinlemiyor; aynı zamanda ölümün mesleki tekrarına da maruz kalıyor.

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde, ‘bir sonraki salgın mental hastalıklar olacaksa, o zaman mental çalışanların mental durumu da mı feda edilecek?’ sorusu retorik olmaktan çıkar. Bu soru, güncel araştırmaların mantıksal sonucudur. Eğer toplum büyüyen ruhsal krizleri, artan yalnızlığı, tükenmeyi, travmayı ve umutsuzluğu yine çalışanlar üzerinden absorbe edecekse; eğer kurumlar artan talebi yine sınırlı sayıda uzmanın omuzlarına bindirecekse; eğer psikologlar ve diğer mental sağlık çalışanları için süpervizyon, makul vaka yükü, dinlenme, ücret, kurumsal destek ve etkilenme hakkı yeterince tanınmayacaksa, o zaman evet, burada da benzer bir feda mekanizması işleyecektir. Bir kez daha bir grup çalışan, toplumsal krizle baş etmenin görünmez tamponu hâline gelecektir.

Burada tehlikeli olan şey, bu mekanizmanın çok kolay meşrulaştırılabilmesidir. Psikologlar ve diğer mental sağlık çalışanları için de kolayca özveri, adanmışlık, dayanıklılık ve ‘başkalarına iyi gelme’ idealleri devreye sokulabilir. Böylece onların kendi duygusal sınırları, yorgunlukları ve bozulmaları geri plana itilir. Tıpkı sağlık çalışanlarında olduğu gibi, burada da sorun yardım verme eyleminin kendisi değildir. Sorun, bu eylemin sınırsız, bedelsiz ve kendi kendini tüketmeye razı bir kaynak gibi varsayılmasıdır. Ruhsal kriz büyüdüğünde yardım verenlerin de yardıma ihtiyacı olacağı gerçeği kabul edilmezse, mental pandeminin ilk görünmez bedeli yine çalışanların kendi ruhsal dengesi olacaktır.

PASC için cope değil, mental-fiziki counteract gerekli

Uzamış COVID karşısında en yetersiz tepki, bunun yalnızca sabır, dayanıklılık ve uyum meselesi olduğunu varsayan tepkidir. Cope dili tam burada devreye girer. Kişiye, semptomlarıyla yaşamayı öğrenmesi, yavaşlaması, idare etmesi, moralini koruması, yeni normale alışması söylenir. Bu dilin sakatlığı, hastalığın yükünü yeniden bireyin omzuna bırakmasıdır. Sorun çok sistemli, çok biçimli ve işlev bozucu bir tablo olduğu hâlde, çözüm psikolojik dayanıklılık ve kişisel ayarlama düzeyine indirgenir. Oysa PASC, birkaç belirsiz yakınmanın üst üste gelmesinden ibaret değildir. Güncel konsensus metinleri, uzun COVID’de yüzden fazla semptom tanımlandığını, en sık kümelerin yorgunluk, dispne, öksürük, göğüs ağrısı, koku ve tat bozuklukları, insomnia, ağrı, bilişsel bozulma, anksiyete ve depresyon etrafında toplandığını, ayrıca nörolojik, otonomik, kardiyopulmoner ve ruhsal eksenlerin birbirine geçebildiğini vurguluyor (🔗, 🔗). Bu tabloyu ‘alışılacak bir artçı dönem’ gibi görmek, hastalığın doğasını yanlış kurmaktır.

Counteract sözcüğü burada bu yüzden önemlidir. Çünkü burada gereken şey, hasarla yaşamaya alışmak değil; semptom kümelerine göre karşı-etki üretmektir. Karşı-etki, tek bir mucize tedavi anlamına gelmez. Tam tersine, bugünkü bilimsel tablo böyle bir mucizeyi doğrulamıyor. Ama bu, ortada yapılabilecek ciddi bir şey yok demek de değildir. Uzamış COVID için güncel kılavuzlar ve bölgesel öneriler erken tanı, fenotipleme, multidisipliner değerlendirme, yapılandırılmış rehabilitasyon, ruh sağlığı desteği, işe dönüş planlaması ve işyeri uyarlamalarını birlikte düşünmek gerektiğini söylüyor (🔗, 🔗). Başka deyişle, coping bireyin yalnız başına yürüttüğü bir uyum çabasıysa, counteract klinik, kurumsal ve çalışma hayatına ilişkin müdahalelerin bir araya geldiği karşı-önlem düzenidir.

Bu ayrım sağlık çalışanları söz konusu olduğunda daha da önem kazanır. Çünkü sağlık çalışanları için semptom yalnızca kişisel bir rahatsızlık değildir; mesleki işlevle doğrudan ilişkilidir. Dikkat dağınıklığı ilaç güvenliğini etkileyebilir. Nefes darlığı uzun vardiyaları ve fiziksel dayanıklılığı bozabilir. Yorgunluk hastaya ayrılan zihinsel alanı daraltabilir. Uykusuzluk duygusal düzenlemeyi, karar verme kalitesini ve ekip içi iletişimi zayıflatabilir. Çarpıntı ve ortostatik semptomlar ayakta uzun süre çalışmayı zorlaştırabilir. Koku bozukluğu yalnızca yaşam kalitesini değil, bazı klinik ortamlarda güvenliği de etkileyebilir. Bu nedenle sağlık çalışanlarında uzamış COVID’ye ‘zamanla düzelir’ veya ‘biraz dinlen, geçer’ denmesi, yalnızca klinik olarak yetersiz değil, iş güvenliği açısından da sorumsuzdur.

Bu noktada bir başka yanılsamayı dağıtmak gerekir. Counteract demek, her semptom için kesin ve yüksek etkili tedavi bulunduğunu söylemek değildir. Gerçek durum bundan daha karmaşıktır. Örneğin bilişsel belirtiler için yapılan randomize klinik araştırmada, çevrimiçi bilişsel eğitim, yapılandırılmış bilişsel rehabilitasyon ve tDCS gibi müdahaleler birincil sonlanım açısından belirgin bir üstünlük göstermedi; araştırmacılar bilişsel long COVID için karşılanmamış ihtiyacın devam ettiğini açıkça belirtti (🔗). Bu önemli, çünkü umut satarak konuşmak başka, dürüst konuşmak başkadır. Karşı-etki talebi, her şeyin çözüldüğünü söylemek değil; çözümün bireysel sabra havale edilemeyecek kadar ciddi bir ihtiyaç olduğunu söylemektir.

Aynı dürüstlük işe dönüş alanı için de geçerlidir. Uzamış COVID ile işe dönüşü inceleyen açık erişimli derleme, en umut verici yaklaşımların bireyselleştirilmiş egzersiz, semptom yönetimi, enerji koruma, kademeli ve esnek işe dönüş planları, işyeri düzenlemeleri ve multidisipliner rehabilitasyon olduğunu; buna rağmen birçok kişinin tam işlevselliğe dönemediğini gösteriyor (🔗). Bu bulgu çok şey anlatır. Çünkü çoğu tartışmada ‘işe döndü mü dönmedi mi’ gibi ikili bir soru sorulur. Oysa asıl soru şudur: Nasıl döndü, hangi koşullarda döndü, neyi artık eskisi gibi yapamıyor, hangi uyarlamalar olmadan dönmesi aslında bir geri dönüş sayılmaz? Sağlık çalışanları için gerçek karşı-etki, işin kendisini hastalığın parçası olarak görmeyi gerektirir. Tedavi sadece poliklinikte değil, vardiya çizelgesinde, görev paylaşımında, hasta yoğunluğunda ve iş yükü tasarımında da yapılır.

Bu yüzden PASC karşısında dayanıklılık vaazı kurumsal ihmalin yerini tutamaz. İnsanlara ‘baş et’ demek, uygun değerlendirme, hedefli rehabilitasyon, düzenli takip, ruh sağlığı desteği, işyeri hakkı ve semptom bazlı yönetim sağlanmadığında yalnızca başka bir terk etme biçimidir. Sağlık çalışanları için uzamış COVID’nin anlamı, bitmiş bir enfeksiyonun gölgesi değil, devam eden bir işlev mücadelesidir. Bu mücadelede karşı-etki, semptomların gerçekliğini kabul etmek, belirsizlikleri dürüstçe söylemek, ama belirsizliği hareketsizlik bahanesine çevirmemek anlamına gelir.

Burada Žižek’in o meşhur pasajı bir kez daha hatırlanmalıdır:

Rammstein’s “we have to live till we die” outlines a way out of this deadlock: to fight against the pandemic, we should live with utmost intensity. Is there anyone more ALIVE today than millions of healthcare workers who, with full awareness, risk their lives on a daily basis? Many of them died, but till they died they were alive. They did not just sacrifice themselves for us, getting our hypocritical praise. And they were even less survival machines reduced to bare life—they were those who are today most alive. So what is, more closely, the existential stance advocated by Rammstein in the song? It is a version of what Lacan called subjective destitution, the concluding moment of the psychoanalytic process.

Bu alıntıdaki söylem ile counteract ihtiyacı arasındaki karşıtlık tamdır. Çünkü biri yoğunluk, kader ve varoluş diliyle konuşur; diğeri semptom, işlev, tanı, rehabilitasyon ve işyeri düzenlemesi diliyle. Biri sağlık çalışanlarını anlam yüklü figürlere dönüştürür; diğeri onları somut ihtiyaçları, sınırlılıkları ve tedavi hakkı olan insanlar olarak geri çağırır. Pandemi sonrasında gerekli olan şey tam da budur.

Sağlık çalışanlarında PASC: her semptom için counteract yöntemleri

Uzamış COVID’de semptomlar birbirine karışabilir, zaman içinde yer değiştirebilir ve herkeste aynı ağırlıkta görünmeyebilir. Ama bu karmaşıklık, semptomların tek tek ele alınmasını gereksiz kılmaz; tam tersine zorunlu kılar. Sağlık çalışanları açısından doğru yaklaşım, her belirtiyi ayrı ayrı ciddiye almak, o belirtinin işlev üzerindeki etkisini görmek ve buna göre hem klinik hem işyeri düzeyinde karşı-etki oluşturmaktır.

Yorgunluk bu tablonun en sık ve en yıkıcı belirtilerinden biridir. Fakat burada yorgunluk gündelik hayatta kullanılan gevşek anlamıyla anlaşılmamalıdır. Uzamış COVID’de yorgunluk derin, dinlenmeyle tam düzelmeyen, zihinsel ve fiziksel kapasiteyi birlikte düşüren bir durum olabilir. Daha da önemlisi, bazı hastalarda post-exertional malaise ya da post-exertional symptom exacerbation denilen desen görülür; yani küçük bir fiziksel ya da zihinsel efor sonrası semptomlarda gecikmeli ve belirgin kötüleşme yaşanır. 2025 tarihli çalışma, uzun COVID’de self-reported PEM’in yaygın olduğunu ve standart egzersiz stresörü sonrasında semptom yanıtlarının anlamlı biçimde değiştiğini gösteriyor (🔗). Bu durumda kaba ‘hareket et, güçlenirsin’ yaklaşımı zarar verebilir. Karşı-etki burada pacing, yani eforu semptom sınırlarına göre ayarlama; enerji zarfı yönetimi; dikkatli fonksiyon değerlendirmesi ve kişiselleştirilmiş rehabilitasyondur. Sağlık çalışanları için bunun işyeri karşılığı da vardır: daha kısa vardiyalar, daha az kesintisiz ayakta kalma, ağır servislerden geçici çekilme ve kademeli iş yükü.

Dispne ve düşük fiziksel kapasite de sağlık çalışanları açısından doğrudan mesleki belirti niteliği taşır. Nefes darlığı yalnızca subjektif bir rahatsızlık değildir; klinik işin fiziksel temposuna, hızlı karar gerektiren anlara ve uzun vardiya dayanıklılığına doğrudan etki eder. Uzamış COVID yönetimine ilişkin konsensus metinleri, bu semptomlarda solunum değerlendirmesini, gerekli olduğunda pulmoner rehabilitasyonu, solunum egzersizlerini ve hedefli izlemi öneriyor (🔗, 🔗). Yani burada doğru karşı-etki, ‘anksiyetendir’ deyip geçmek değil; fonksiyon kaybını ölçmek, kardiyopulmoner değerlendirmeyi yapmak ve semptomun bedensel boyutunu ciddi biçimde ele almaktır. Sağlık çalışanları için bu aynı zamanda fiziksel görevin yeniden düzenlenmesi anlamına gelir; örneğin sürekli koşturmaya dayalı görevlerden geçici uzaklaştırma, ağır hasta trafiği olan birimlerde görev süresinin sınırlandırılması veya birim değişikliği gündeme gelebilir.

Bilişsel bozulma, halk arasında en sık brain fog diye anılan belirti kümesidir ve sağlık çalışanları için belki de en görünmez ama en tehlikeli sonuçlardan biridir. Bu kümede dikkat azalması, kısa süreli bellek güçlüğü, işlemleme hızında yavaşlama, sözcük bulma zorluğu ve yürütücü işlev bozulmaları görülebilir. Klinik işte bunlar sıradan unutkanlık gibi geçiştirilemez; ilaç hatası riskini, kayıt kalitesini, hasta güvenliğini ve ekip iletişimini etkileyebilir. Ancak burada bilimsel tablo henüz zayıftır. RECOVER-NEURO çalışması, bilişsel belirtiler için denenmiş uzaktan müdahalelerde açık bir üstünlük gösteremedi (🔗). Bu yüzden karşı-etki burada iki ayaklı olmalıdır: bir yandan formal bilişsel değerlendirme, nöropsikolojik destek, yakın takip ve gerektiğinde rehabilitasyon; öte yandan işin kendisinde uyarlama. Daha düşük çoklu görev yükü, kritik karar anlarında çift kontrol, kayıt ve ilaç süreçlerinde destek, daha kısa bloklar hâlinde çalışma ve hata riskinin azaltılması bu bağlamda tedavinin parçasıdır.

Koku ve tat bozukluğu, küçümsenmeye çok açık ama etkisi sandığından büyük olan belirtilerdendir. Anosmi ve parosmi yalnızca yeme zevkini bozmaz; iştahı, güvenlik duygusunu, çevreyi algılama biçimini ve moral durumunu etkileyebilir. Koku disfonksiyonunun yönetiminde en somut yöntemlerden biri olfactory training’dir. 2025 meta-analizi, olfactory training’in post-COVID olfaktör bozuklukta etkili olduğunu ve bazı kombinasyon yaklaşımlarının sonucu güçlendirebildiğini bildiriyor (🔗, 🔗). Bu yüzden karşı-etki burada nettir: semptomu hafife almamak, eğitimi yapılandırılmış biçimde önermek, ilerlemeyi izlemek ve kişinin gündelik işlev kaybını ciddiye almak gerekir.

Otonomik semptomlar, özellikle çarpıntı, baş dönmesi, ortostatik kötüleşme, ısı intoleransı ve açıklanması güç bitkinlik hâlleri de uzamış COVID’de önemlidir. Bu belirtiler bazı hastalarda POTS başta olmak üzere disotonomi tablolarına işaret edebilir. 2025 çalışmalarında uzun COVID bağlamında POTS’un erken tanı ve yönetiminin önemli olduğu, bunun kaynak kullanımını optimize edebileceği ve hasta sonucunu iyileştirebileceği vurgulanıyor (🔗, 🔗). Burada karşı-etki, çarpıntı ve baş dönmesini otomatik olarak anksiyete diye etiketlememektir. Ortostatik ölçümler, uygun yönlendirme, hidrasyon, kompresyon, davranış düzenlemeleri ve gerektiğinde ilaç tedavisi düşünülmelidir. Sağlık çalışanları için bu belirtiler özellikle ayakta uzun süre kalınan işlerde belirgindir; dolayısıyla oturarak yapılabilecek görevlerin artırılması, uzun ayakta kalma sürelerinin kırılması ve nöbet düzenlemelerinin buna göre ayarlanması gerekir.

Uyku bozukluğu ve insomnia, hem PASC’nin kendi belirtisi hem de diğer semptomların şiddetini artıran bir çarpan etkisi taşıyabilir. Uykusuzluk dikkat sorunlarını, duygu düzenleme güçlüklerini, ağrı algısını ve yorgunluğu derinleştirir. Uzamış COVID’de uyku bozukluklarının yönetimini inceleyen sistematik derleme ve meta-analiz, farmakolojik ve nonfarmakolojik müdahalelerin denendiğini, özellikle yapılandırılmış nonfarmakolojik yaklaşımların umut verdiğini ama kanıtın henüz sınırlı olduğunu bildiriyor (🔗). Burada yapılacak iş, uyku hijyeni gibi genel tavsiyeleri geçip, vardiya düzenini de müdahalenin bir parçası saymaktır. Sağlık çalışanları gece ve gündüz ritmini bozan koşullarda çalışmaya devam ederken, uyku bozukluğunu sadece bireysel alışkanlık sorunu gibi ele almak anlamsızdır. Karşı-etki, klinik destek ile çalışma düzeninin yeniden tasarımını birlikte düşünmektir.

Anksiyete, depresyon ve moral injury artıkları da PASC’nin dış halkası değil, çoğu zaman merkezi bir parçasıdır. Zaten sağlık çalışanları pandeminin akut döneminde ağır ruhsal yük taşıdı; üzerine bir de uzamış bedensel ve bilişsel semptomlar bindiğinde, bu iki alan birbirini beslemeye başladı. Konsensus önerileri, ruh sağlığı değerlendirmesinin uzun COVID bakımının parçası olması gerektiğini açıkça söylüyor (🔗). Bu yüzden karşı-etki burada da yalnızca terapiye yönlendirme değildir. Düzenli tarama, zaman içinde izlem, psikiyatrik destek, ekip içi süpervizyon, iş yoğunluğu azaltma ve moral injury’ye duyarlı kurumsal yaklaşım gerekir. Semptomların ‘hepsi psikolojik’ diye küçümsenmesi ne kadar yanlışsa, ruhsal boyutu tamamen dışarıda bırakmak da o kadar yanlıştır.

Ağrı, kas-iskelet yakınmaları ve baş ağrısı da sağlık çalışanlarının işlevini sessizce aşındırabilir. Özellikle tekrar eden fiziksel yük taşıyan işlerde çalışanlar için bu belirtiler gün sonunda artan bir sızı değil, çalışma kapasitesini daraltan kronik bir eşlikçi olabilir. Burada karşı-etki fonksiyon geri kazanımını hedefleyen fizik tedavi, ağrı yönetimi, uygun ergonomi ve işteki fiziksel yüklerin yeniden düşünülmesidir. Aynı şekilde işe dönüş konusu da başlı başına bir semptom gibi ele alınmalıdır. Çünkü kimi zaman asıl sorun belirli bir belirtinin sürmesi değil, belirtilerin toplamının artık eski tempoda çalışmayı mümkün kılmamasıdır. Bu durumda kademeli işe dönüş, vardiya kısaltma, birim değişikliği, daha düşük yoğunluklu görevler ve resmî tanının işyeri hakkına dönüşmesi gerekir (🔗, 🔗).

Bu tabloya bakınca temel ilke berraklaşır. Her semptom için kesin ve herkeste işe yarayan bir tedavi henüz yoktur. Ama hiçbir semptom ‘yapacak bir şey yok’ cümlesine bırakılacak kadar önemsiz değildir. Her belirti için en azından ciddiye alma, değerlendirme, işlev üzerindeki etkisini görme ve hedefli bir karşı-etki tasarlama yükümlülüğü vardır. Sağlık çalışanları için bunun anlamı, tedavinin yalnız klinikte yapılmamasıdır. Çalışma koşulları, görev dağılımı, vardiya yapısı ve işe dönüş tasarımı tedavinin parçalarıdır. Karşı-etki ancak böyle somutlaşır.

Sonuç

Pandemiyi sağlık çalışanlarının fedakârlık hikâyesi olarak anlatmak, gerçeği yarıdan kesmektir. Çünkü burada yaşanan şey, yalnızca insanların kendilerini başkaları için ortaya koyması değildi. Daha doğrusu, o görünüşün ardında başka bir gerçek işliyordu. Toplum ve kurumlar, sağlık sisteminin açıklığını, örgütsel yetersizliklerini ve kriz hazırlığındaki boşlukları sağlık çalışanlarının bedenleri, sinir sistemleri, dikkatleri, uykuları ve sonradan gelen hastalıkları üzerinden kapattı. Sonra buna fedakârlık dendi. Oysa doğru ad daha ağırdır: sağlık çalışanlarının sağlığını feda etmek.

Bu yüzden büyük sözlere yeniden dönmek gerekir, ama bu kez onların neyi örttüğünü göstermek için. Žižek’in pandemi pasajı bunun en berrak örneklerinden biridir:

Rammstein’s “we have to live till we die” outlines a way out of this deadlock: to fight against the pandemic, we should live with utmost intensity. Is there anyone more ALIVE today than millions of healthcare workers who, with full awareness, risk their lives on a daily basis? Many of them died, but till they died they were alive. They did not just sacrifice themselves for us, getting our hypocritical praise. And they were even less survival machines reduced to bare life—they were those who are today most alive. So what is, more closely, the existential stance advocated by Rammstein in the song? It is a version of what Lacan called subjective destitution, the concluding moment of the psychoanalytic process.

Bu alıntının asıl işlevi, sağlık çalışanlarının deneyimini derinleştirmek değil, onu felsefi bir yoğunluk içinde eritmekti. O cümlelerde PPE yokluğu yoktur, personel açığı yoktur, vardiya yıkımı yoktur, enfeksiyon sonrası kalıcı semptomlar yoktur, tanı uçurumu yoktur, işe dönüşte zorlanan beden yoktur. Orada sağlık çalışanları en canlı öznelerdir; burada ise gerçek hayatta yıllar sonra bile nefes darlığı, yorgunluk, bilişsel bozulma, uyku sorunu, çarpıntı ve ruhsal yük taşıyan insanlardır. Yüceltme, silmenin kibar biçimi olduğunda, övgü hakikate değil inkâra hizmet eder.

Pandeminin geride bıraktığı en önemli izlerden biri tam da budur: kalıcı semptomlar, geçip gitmiş bir felaketin ardılı değil, o felaketin hâlâ süren biçimidir. Sağlık çalışanlarında PASC’nin yüksek oranlarda ve uzun sürelerle görülmesi, bu toplumsal düzenin bedende bıraktığı kaydı görünür kılar. Sağlık çalışanları enfeksiyondan sonra yalnızca iyileşmesi geciken kişiler olmadı; çoğu zaman yeniden çalışmayı, yeniden düşünmeyi, yeniden nefes almayı, yeniden uyumayı ve yeniden dikkat toplamayı öğrenmek zorunda kalan kişiler oldular. Bu, alkışla geçiştirilemeyecek kadar maddi, moral söylemle kapatılamayacak kadar somut bir durumdur.

Aynı mantık ruh sağlığı alanında da belirmeye başlamıştır. Eğer bir sonraki büyük toplumsal dalga gerçekten ruhsal krizler, yalnızlık, travma, depresyon, beden imgesi bozulmaları ve duygusal tükenme biçiminde yoğunlaşacaksa, bu yük yine çalışanların sinir sistemine ihale edilme eğilimindedir. Psikologların ve diğer mental sağlık çalışanlarının durumu bu yüzden yan mesele değildir. Sağlık çalışanlarında fiziksel ve nörokognitif sağlık nasıl tüketildiyse, mental sağlık çalışanlarında da duygusal dayanıklılık, dikkat gücü ve travmayı işleme kapasitesi benzer biçimde harcanabilir. Krizler geçmez; biçim değiştirir. Ve her biçim değişiminde, eğer müdahale mantığı kurulmazsa, feda edilen yine çalışanlar olur.

Bu nedenle artık mesele coping diliyle konuşmak olamaz. ‘Sabret’, ‘alış’, ‘idare et’, ‘yeni normale uyum sağla’ gibi cümleler, ancak somut karşı-önlemler kurulmadığında anlam kazanır; o anlam da çoğu zaman terk edilmenin başka bir adıdır. Gerekli olan şey counteract’tir: erken tanı, semptom kümelerine göre değerlendirme, multidisipliner bakım, ruh sağlığı desteği, rehabilitasyon, işyeri uyarlaması, kademeli ve gerçekçi işe dönüş, resmî tanı ve uzun dönem izlem. Sağlık çalışanları için tedavi yalnız poliklinikte başlamaz; vardiya listesinde, birim planında, görev tanımında, kurumsal tanımada ve çalışma hakkının yeniden düzenlenmesinde başlar.

Alkış, kişisel koruyucu ekipman değildir. Övgü, rehabilitasyon değildir. Minnet, işyeri uyarlaması değildir. Kahramanlık söylemi, korumanın yerine geçtiği anda istismar diline dönüşür. Pandemi boyunca olan tam da buydu. Sağlık çalışanları korunmadı; kullanıldı. Uzamış COVID, bu kullanımın bedende kalan izidir. Bundan sonra sorulması gereken soru, insanların ne kadar dayanabileceği değil, bu yükün daha ne kadar onların sağlığına yazılacağıdır. Burada gerçek karşılık, dayanıklılık ahlâkı değil; geri alma, karşı koyma ve onarma düzenekleridir. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca fedakârlık değildi. Mesele, sağlık çalışanlarının sağlığını feda etmekti.

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat