🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
Demirtaş’ın ötanaziyle alakası, aynı çağın siyasal ve hukukî aklını iki ayrı sahada görünür kılmasındadır. Bir sahada ölüm, BÖCÜ (Beyaz Önlüklü Cellat Üstbeni) tarafından özerklik, haysiyet, bakım, hak ve denetim diliyle kurumsal bir işleme çevrilir. Öteki sahada siyasî tasfiye, başvuru, karar, inceleme, takvim ve yargı diliyle süreklilik kazanır. Bu iki sahayı birleştiren esas çizgi, insanların birbirine karşı sözünün eri olmasıyla değil, kurumların prosedür işletmesiyle kurulan düzendir. Bu düzende hayat da temsil de omuzda taşınan bir emanet olmaktan çıkar, dosya halinde yürütülen bir sürece dönüşür. AİHM’in hayat-sonu dosyaları ile Selahattin Demirtaş kararları yan yana konduğunda görünen şey tam budur.
Hollanda, Belçika ve Kanada bu yüzden tek tek değil, birlikte okunduğunda anlam kazanır. Üçünde de monarşik-parlamenter çerçeve ile çokkatmanlı devlet yapısı birleşir; dilsel çoğulluk anayasal mimariye yerleşir; hayat-sonu hukuku devlet düzeyinde kurumsallaşır. Belçika kendini topluluklar ve bölgelerden oluşan federal devlet olarak tanımlar. Kanada federal kurumlarında İngilizce ile Fransızcaya eşit statü verir. Hollanda ise Avrupa’daki merkez ile Karayip parçalarını aynı krallık çatısı içinde toplar. Bir zamanlar bu bileşim, tekçi üniter devletin karşısına çoğulcu bir model diye sürüldü. Bugün aynı bileşim, BÖCÜ’nün ölümün hukukileştirilmiş idaresini taşıdığı zemin olarak da parlıyor.
Kürt siyasal hattının önemli bir bölümü yıllarca tam bu modeli örnek gösterdi. 1999 tarihli Demokratik Kitle Partisi metni, Türkiye’yi çok kültürlü, çok dilli ve çok mezhepli bir gerçeklik olarak tarif etti; buna karşı tek ulus yaratma siyasetine itiraz etti. 2009 tarihli DTP dosyası Belçika’nın federal formülünü ve Kanada’nın farklılıkları tanıyan yaklaşımını örnek diye aktardı. Demirtaş’ın kendi savunmalarında da Kürt sorunu ayrılık başlığıyla değil, demokrasi formülü içinde anlatıldı. Böylece Belçika ve Kanada, üniter merkezi gevşeten, kimliği anayasal tanınmaya kavuşturan, yerindenliği meşrulaştıran örnekler olarak parlatıldı.
Bugün aynı ülkeler başka bir yüz gösteriyor. Hollanda’nın 2024 resmî raporu 9.958 ötanazi bildirimi kaydediyor; bu sayı toplam ölümlerin yüzde 5,8’ine denk geliyor. Belçika’nın 2025 resmî verisi 4.486 kayıt ve yüzde 4 oranı veriyor. Kanada’nın 2024 federal raporu 16.499 MAID ölümü ve yüzde 5,1 oranı açıklıyor. Québec’in 2024-2025 faaliyet raporu 6.268 yardım edilmiş ölüm ve yüzde 7,9 oranı veriyor. Burada tali bir alan değil, tam işleyen bir BÖCÜ rejimi var. Kurullar var, başvurular var, hekim değerlendirmeleri var, raporlar var, yıllık sayılar var. Ölüm, kamusal tartışmanın kenarında duran bir istisna olmaktan çıkıp devlet aklının düzenli bir kategorisi haline geliyor.
Bu dönüşümün kilit kelimesi yordam değil, prosedürdür. Yordam yürütmek, insana verilmiş sözü yük saymak, yazısız borcu tanımak, komşunun hayatını kendi kaderin içinde görmek, gerektiğinde kağıtta yazmayanı fiilen üstlenmektir. Prosedür işletmek ise yetkiyi mercilere devretmek, ahlâkî kararı basamaklara ayırmak, insanı kategoriye dönüştürmek, sorumluluğu form, kurul ve takvim içine dağıtmaktır. Hollanda, Belçika ve Kanada’nın hayat-sonu rejimleri tam bu ikinci kipte parlar. Hollanda’da doktor bildirimi, belediye adli hekimi ve bölgesel inceleme komiteleri zinciri çalışır. Belçika’da federal kontrol ve değerlendirme komisyonu düzenli denetim üretir. Kanada’da Québec’in 2014 yaşam sonu bakım yasası, 2015 Carter kararı, 2021 Bill C-7 ve sonraki raporlama rejimi aynı çizgiyi ilerletir. Hayat, söz verilmiş bir şey olarak değil, BÖCÜ’nün usule uygun yürüttüğü bir dosya olarak görünür hale gelir.
AİHM’in çizgisi de aynı hukuk iklimini Avrupa ölçeğinde güçlendirdi. Pretty, Haas, Koch, Lambert, Mortier ve Karsai dosyaları boyunca Mahkeme, hayat-sonu meselesini özel hayat, kişisel özerklik, usul güvenceleri ve ulusal takdir alanı içinde işledi. Mortier kararında Belçika’daki ötanazi çerçevesi yaşam hakkıyla bağdaşır bulundu; tartışma denetim mekanizmasının işleyişine taşındı. Noelia Castillo dosyasında da ulusal süreci durduran bir tedbir yolu açılmadı; İspanya’daki süreç işletildi ve Castillo 26 Mart 2026’da öldü. Böylece Avrupa hukuk aklı, yaşatmayı esas alan söz erliğinin sahasını büyütmek yerine, BÖCÜ’nün usule uygun hayat-sonu rejimlerinin alanını berraklaştırdı.
Demirtaş dosyası bu çerçevenin siyasal yüzünü açığa çıkarıyor. AİHM Büyük Daire 22 Aralık 2020 tarihli kararında tutukluluğun çoğulculuk, ifade özgürlüğü ve seçmen iradesi bakımından ağır ihlaller ürettiğini kayda geçirdi. 8 Temmuz 2025 tarihli Selahattin Demirtaş v. Türkiye no. 4 kararında da Kobani davasındaki hüküm ve başvurucunun durumu Avrupa hukuk gündemine yeniden girdi. Reuters 2025’te Demirtaş’ın 2016’dan beri cezaevinde olduğunu ve 2024’te Kobani davasında 42 yıl ceza aldığını bildirdi. Burada hukuk dili bol, karar bol, kayıt bol, uluslararası tespit bol. Tam da bu bolluk içinde çıplaklaşan şey ise başka: Demirtaş’ın siyasî kaderi başvuruların, takvimlerin ve karar metinlerinin içine yerleşiyor.
Bu dosyanın asıl sert noktası burada başlıyor: Demirtaş’ı yalnız devlet aygıtı içeride tutmadı; kendi partisi ve temsil ettiği siyasal hat da onu yıllara yayılan bir prosedür rejimine bıraktı. HDP ve devam çizgisi Demirtaş’ı söylemde merkezî bir figür olarak taşıdı, adını büyük simge olarak kullandı, kararları ve ihlalleri sürekli hatırlattı; buna karşılık onun serbestliği için rejimi zorlayacak yoğunlukta, süreklilikte ve bedel yüklenen bir siyasal seferberlik kurmadı. Parti çizgisi Demirtaş’ı bayraklaştırdı; fakat bayrağı fiilî kurtarma iradesine çevirmedi. Demirtaş, kendi partisinin dilinde temsilin büyük adı olarak kaldı; kendi partisinin pratiğinde ise uzun bir bekleyişin dosyasına dönüştü. Bu yüzden terk ediş yalnız devletin yaptığı bir iş olarak görünmez; partinin yürüttüğü siyaset tarzının da merkezine yerleşir. Burada terk ediş, sloganın sönmesiyle değil, prosedürün uzamasıyla çalışır.
Kendi partisinin Demirtaş’ı terk etmesi, bir duygusal kopuş hikâyesi değil; bir siyasal tarzın teşhisidir. Parti, Demirtaş’ın etrafında sözünün eri olan bir zorlayıcı hat kurmak yerine, onu kararları bekleyen, yeni başvuruları izleyen, hukukî gelişmeleri kaydeden, uygun siyasi eşikleri kollayan bir süreç içine yerleştirdi. Demirtaş’ın şahsı, hareketin omurgası olmaktan çok, hareketin vicdanını temsil eden ama fiilî yönünü belirlemeyen bir sembole dönüştü. Sembol büyüdü, sahiplenme inceldi. Cümleler büyüdü, yük alma daraldı. Vurgular güçlendi, sonuç üretme kudreti hafifledi. Böylece Demirtaş’ın adı her yerde dolaştı; Demirtaş’ın bedeni cezaevinde kaldı. Bu tablo, sözünün eri siyaset ile prosedürcü siyaset arasındaki ayrımı son derece berraklaştırıyor.
İşte Demirtaş’ın ötanaziyle alakası burada düğümleniyor. Hayat-sonu rejimlerinde komşunun çıkışı başvuru formu, hekim kanaati, kurul incelemesi ve yıllık raporla ilerliyor. Demirtaş dosyasında siyasî temsilin kaderi başvurular, mahkeme kararları, yeni davalar, uluslararası tespitler ve uzun takvimler içinde akıyor. Bir alanda beden, öteki alanda siyasal varlık prosedüre teslim ediliyor. Bir alanda BÖCÜ’nün özerklik, haysiyet ve bakım dili yükseliyor. Öteki alanda demokrasi, hukuk ve çözüm dili yükseliyor. Her iki alanda da sözünün eri olan insanların yordam yürütmesi küçülüyor; kurumların süreç işletmesi büyüyor. İnsan, omuzda taşınan bir emanet olarak değil, usule uygun yürütülen bir dosya olarak beliriyor.
Bu yüzden çokdilli demokrasi tartışmasının merkezine yeni bir ölçü yerleşiyor: sözünün eri olmak. Bir siyasal form dil tanıyabilir, kimliği anayasal zemine yazabilir, yerel yetkiyi artırabilir, çoğulluk şeması kurabilir. Aynı siyasal form, komşunun hayatını da önderin kaderini de prosedür zincirine yerleştirebilir. Sözünün eri olmak ise bambaşka bir siyasal yapı kurar. Orada insan başvuru sahibi olmadan önce emanettir. Orada komşunun yükü hak alanı olmadan önce borç alanıdır. Orada önder takvimden önce sadakat meselesidir. Orada yordam yürütmek, prosedürü taşeronlaştıran asli kudret olarak belirir.
Belçika ve Kanada’nın Kürt siyasal tahayyülünde taşıdığı parlaklık, bugün Hollanda’yla birlikte yeni bir toplama bağlanıyor: çokkatmanlı anayasal çoğulluk, hayat-sonu hukukunun yaygınlaşması, AİHM’in usul merkezli yaklaşımı ve Demirtaş dosyasının yıllara yayılan prosedürel seyri aynı eksende buluşuyor. O eksen, söz erliğini küçülten ve süreç becerisini büyüten eksendir. Bu eksende komşunun ölümü rapora dönüşür, önderin hapsi takvime dönüşür, partinin sorumluluğu açıklamaya dönüşür, sadakat kurumların işleyişine tercüme edilir. Başka deyişle, bir uçta BÖCÜ çalışır, öteki uçta prosedürcülük siyasal terk edişi yönetir.
Sonuç olarak Demirtaş’ın ötanaziyle alakası, aynı uygarlık kipinin iki ayrı sahnesini göstermesidir. Hollanda, Belçika ve Kanada’da ölüm hukukileştirilmiş bir prosedür rejimi içinde akıyor. Demirtaş dosyasında temsil, ihlal kararları ve parti söylemi arasında yıllarca uzayan bir prosedür rejimi içinde akıyor. Kendi partisi Demirtaş’ı gerçekten çıkarılacak, gerçekten geri alınacak, gerçekten omuzlanacak bir önder olarak değil; temsil edilecek, anılacak, savunulacak ve beklenecek bir dosya halinde tuttu. Bu yüzden asıl mesele sıcaklık değil, sözünün eri olmaktır. Sözünün eri siyaset, önderini süreçlere bırakmaz. Sözünün eri toplum, komşusunu kurullara bırakmaz. Sözünün eri düzen, hayatı ve sadakati başvuruların ritmine teslim etmez. Burada görünen şey, aynı çağın açık işaretidir: prosedür büyüyor, söz küçülüyor; dosya yürüyor, insan bekliyor.






























Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: What Does Demirtaş Have to Do with Euthanasia? – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Kürtlerin Gülünç Ötanazi Süreci | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: The Ridiculous Euthanasia Process of the Kurds – Žižekian Analysis