🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
Bu yazı Deniz Göktaş hakkında değil; Deniz Göktaş vesilesiyle kendi kendine politik cesaret pozu veren bir muhalif beğeni hakkında. Başlık daha ilk anda her şeyi ele veriyor: iyi, cesur, politik ve muzip. Dört sıfat, tek figür, hazır hayranlık paketi. Yazı daha başlamadan kararını vermiş: sahnede biri var, biz de onun üzerinden kendimizi daha uyanık, daha cesur, daha politik hissedeceğiz.
Metin sanatın politik olması gerektiği iddiasıyla açılıyor; fakat politikayı hemen sahnedeki kişinin cazibesine zimmetliyor. Sanat politik olacak deniyor; sonra politiklik, doğru anda doğru lafı sokan zeki figürün etrafında parlatılıyor. Böylece politika, ortak bir hakikat meselesi olmaktan çıkıp seyircinin alkışlayabileceği bir kişilik özelliğine dönüşüyor. Cesaret bile eylem değil, karakter efekti haline geliyor.
“Mesaj kaygımız yok” diyen sanatçı tipi hedefe konuyor. Fakat yazının yaptığı, mesajsızlığı aşmak değil; mesajı yeni bir ahlak aksesuarına çevirmek. Mesaj yoksa sünepelik, mesaj varsa cesaret. Ne kadar kullanışlı bir turnike. Sanat yine kendi gerilimiyle değil, taşıdığı rozetle ölçülüyor. Eski poz “ben politik değilim” pozuysa, buradaki poz “ben çok politikim” pozu. İkisi de poz. Yazı ikincisini seçip bunu kopuş sanıyor.
“Sünepe hocalar” diye azarlanan figürle yazarın farkı da sanıldığı kadar büyük değil. Biri sanatın başına dikilip “mesaj kaygısı olmasın” diyor; diğeri “mesaj kaygısı olsun” diyor. Emir değişiyor, emir verme hali kalıyor. Sanat yine yukarıdan terbiye ediliyor. Yazı, eleştirdiği didaktizmin ters renklisini üretiyor.
Örgütlenme meselesinde metnin foyası daha da belirginleşiyor. AKP’nin, MHP’nin, YRP’nin üye sayıları sayılıyor; “örgütsüzlük” pozu küçümseniyor; sonra bütün bu ağırlık yine bir sahne figürünün muzipliğine bağlanıyor. Madem mesele örgütlenmeydi, niye yazı örgütlenme fikrini bile bir komedyenin parıltısına borçlu kılıyor? Çünkü burada örgüt de gerçek bir ilişki biçimi değil; okuru utandırmaya yarayan dekor. Sayılar geliyor, okur silkeleniyor, sonra sahnedeki figüre hayranlıkla bağlanıyor. Bu kadar.
“Hiçbir örgüte üye değilim” cümlesini eleştiren metin, kendi içinde başka bir üyelik biçimi kuruyor: hayranlar kulübü üyeliği. Örgüt lafı sert görünsün diye var; yazının gerçek duygusal merkezi ise “aşk olsun sana çocuk” cümlesi. Yani siyasal bağ, kolektif düşünme ya da ortak risk değil; sevecen takdir, alkış ve kendini iyi hissetme. Örgütsüzlük eleştirisi, örgütlü bir tahayyüle değil, yıldızlaştırılmış muhalifliğe bağlanıyor.
Sinizm eleştirisi de aynı çukura düşüyor. Yazı siniklere kızıyor; fakat okura sunduğu duygu sinizmin daha konforlu bir biçimi. Okur kendi edilgenliğini bir başkasının cesaretiyle telafi ediyor. “O söyledi” diyerek rahatlıyor. “O dokundurdu” diyerek pay alıyor. “O normaliteyi sarstı” diyerek kendi normal yerinde kalıyor. Bu, sinizmi kırmak değil; sinizme alkış ritmi vermek.
Copernicus benzetmesi bu yüzden metni yücelten değil, batıran bir benzetme. Yazı merkez kaymasını anlatacağını sanıyor; oysa yeni bir merkez kuruyor. Eskiden normal çoğunluk merkezdeydi, şimdi muzip ve cesur figür merkezde. Bütün kavramlar onun etrafında dönüyor: sanat, politika, mizah, bilinç, cesaret, çoğunluk, normalite. Copernicus diye sunulan şey, muhalif hayranlığın küçük güneş sisteminden ibaret.
“Uzaktan bilinç gelebilir” cümlesi de aynı düzeneğin anahtarı. Bilinç yine bir yerden geliyor, birilerini uyandırıyor, sahneden salona doğru akıyor. Seyirci kendi içinden düşünmüyor; etkileniyor. Politikleşmiyor; çarpılıyor. Bu, vaazın stand-up biçimi. Kürsü mikrofonla değişmiş, cemaat daha ironik hale gelmiş, mekanizma aynı kalmış.
Brecht benzetmesi de yazıyı kurtarmıyor. Brecht adı burada eleştirel mesafe yaratmak için değil, hayranlığı kültürlü göstermek için kullanılıyor. Seyirci konforu bozulmuyor; aksine çok daha rafine hale getiriliyor. Çünkü seyirci hem gülüyor, hem düşündüğünü sanıyor, hem kendi tarafını cesur ilan ediyor. “Güldürdü ve düşündürdü” formülü, sahici bir sarsıntıdan çok iyi tasarlanmış bir tüketim memnuniyetidir.
Yazı “normaliteye” karşı çıkıyor; ama yeni bir normalite öneriyor: makbul muhalif artık zeki, komik, politik, muzip, cesur ve sevimli olacak. Fazla ağır olmayacak, fazla kuru olmayacak, fazla rahatsız etmeyecek; alkışlanabilir sertlikte duracak. Eski normaliteye karşı yeni beğeni normalitesi. Bu yüzden metnin kavgası normaliteyle değil, normalitenin estetik kalitesiyle.
“Muzip” kelimesi bu düzenekte özel bir işe yarıyor. Sertlik sevimlilikle ambalajlanıyor. Deniz Göktaş hem “normaliteye azap eden” kişi oluyor, hem “çocuk” diye sahipleniliyor. Aynı figür hem ağır politik anlam taşıyor, hem sevimli muafiyet alanında tutuluyor. Yazı buradan çift kazanç çıkarıyor: cesaretin ağırlığı, çocukluğun yumuşaklığı. Bu yüzden metin sert görünürken aslında pamuk gibi bir hayranlık yazısı.
“Normal ve çoğunlukta olanlara azap etti” iddiası da koca bir şişirme operasyonu. Hangi çoğunluk azap çekti? Hangi normalite çatladı? Hangi düzen yerinden oynadı? Sahnedeki etki, yazıda tarihsel kırılma gibi anlatılıyor. Bir performansın yarattığı heyecan, politik sonuç gibi pazarlanıyor. Bayağılık tam da burada: bir anlık etkiyi büyük olay diye cilalamak.
Asıl mesele Deniz Göktaş’ın ne yaptığı değil; yazının onu neye çevirdiği. Bir komedyen performansı, muhalif cemaatin kendi üstüne sürdüğü politik parfüm oluyor. Bir espri, ortak cesaretin kanıtı sayılıyor. Bir sahne anı, örgütsüzlüğün üstüne örtülen parlak kumaşa dönüşüyor. Yazı, eleştirdiği bütün pozları daha sempatik bir figür üzerinden yeniden üretiyor.
Bu metnin içkin sonucu şudur: Mesajsız sanat pozuna kızarken mesajlı sanat pozu kuruyor. Örgütsüzlük gösterisine kızarken hayranlık üyeliği icat ediyor. Sinizme kızarken seyirci sinizmini rahatlatıyor. Normaliteye kızarken yeni bir muhalif normalite üretiyor. Politik mizahı savunurken politikayı mizahın prestijine emanet ediyor. Cesareti överken cesareti seyirlik bir kişilik efekti haline getiriyor.
Son cümle bu yüzden yanlışlıkla kusursuz: “Aşk olsun sana çocuk.”
Evet, bütün metin budur.
Siyaset yok, aşk olsun var.
Düşünce yok, çocuk var.
Kolektif kudret yok, sahne parıltısı var.
Eleştiri yok, alkış var.
Yazı Deniz Göktaş’ı büyütmüyor; kendi küçüklüğünü onun üstüne yığıyor. Sonra da bu yığına politik sanat diyor.
Aşk olsun sana çocuk, diyen bu yetişkin muhalif dil, kendi çocukluğunu başkasının cesaretine emanet etmiş durumda. Ve en komiği şu: bunu cesaret sanıyor.
İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin. İÇKİN OLACAK! (İyi, cesur, politik ve muzip)






























Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER