Kahkahanın Resmî Töreni: Alay Et, Ama Önce Rozetini Tak

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

Aydın Çubukçu’nun yazısı, güya gülmenin özgürleştirici gücünü savunuyor. Fakat metin ilerledikçe ortaya çıkan şey gülmenin savunusu değil, gülmenin devletleştirilmiş muhalif versiyonu oluyor: Kahkaha var, ama görevli kahkaha. Mizah var, ama önce parti okulundan geçmiş mizah. Halk var, ama ancak yazarın teorik dekoruna figüranlık yaptığı sürece halk.

Yazı baştan sona aynı numarayı yapıyor: Gülmeyi spontane, bedensel, beklenmedik, düzen bozucu bir refleks diye anlatıyor; sonra o refleksi Kant, Marx, Mark Twain, Hannah Arendt ve politik direniş klişeleriyle sıraya dizip resmî geçide çıkarıyor. Gülme güya düzeni kırıyor; ama yazının kendisi gülmeyi öyle düzgün, öyle terbiyeli, öyle açıklamalı ve öyle onaylı hale getiriyor ki geriye kırılacak hiçbir şey kalmıyor. Kahkaha, daha patlamadan disiplin kuruluna sevk edilmiş.

İçkin çelişki tam burada: Yazı, gülmenin beklenmedik olandan doğduğunu söylüyor; sonra Deniz Göktaş etrafındaki gülmeyi en beklenen muhalif şemaya yerleştiriyor. Baskıcı iktidar ciddidir, halk güler; iktidar korkar, mizah yıkar; komedyen tutuklanır, kahkaha direniş olur. Bu kadar pürüzsüz bir şema ancak kahkahanın değil, ezberin ürünüdür. Beklenmedik olan nerede? Bozulan düzen nerede? Burada bozulan tek şey, mizahın kendi belirsizliği. O da yazının ahlaki rahatlığı uğruna kurban ediliyor.

Çubukçu, halkın fıkralarını, Nasreddin Hoca’yı, Bektaşi’yi, Temel’i, imamı, papazı yan yana getirip gülmenin aşağıdan gelen enerjisini kuruyor. Güzel. Fakat sonra o halk kahkahasının içindeki hoyratlığı, bayağılığı, zalimliği, rahatlama arzusunu, kendini üstün hissetme keyfini, kalabalık psikolojisini ve alay etmenin küçük iktidarını hızla temizliyor. Halk gülünce hep özgürleşmiş oluyor. Halk gülünce hep iktidara vurmuş oluyor. Halk gülünce hep tarihsel olarak haklı oluyor. Ne kadar kullanışlı bir halk bu. Hiç yanlış gülmüyor, hiç linç etmiyor, hiç sürüleşmiyor, hiç kendinden zayıfa kahkaha atmıyor. Sadece yazar ihtiyaç duyduğunda sahneye çıkıyor ve doğru hedefe doğru kahkahayı bırakıyor.

Oysa yazının kendi verdiği malzeme bile bunu yalanlıyor. Düşene gülmekten söz ediyor. Sakarlığa, cehalete, aptallığa gülmekten söz ediyor. Gülmede “onu yenmiş olma” duygusundan söz ediyor. Yani gülmenin içinde üstünlük, küçültme, rahatlama, cezalandırma ve sembolik linç zaten var. Ama mesele Deniz Göktaş’a gelince bu karanlık taraf buharlaşıyor. Bir anda kahkaha saf politik direnişe dönüşüyor. Demek ki gülme teorisi, gülmeyi anlamak için değil, seçilmiş komedyeni aklamak için kurulmuş.

Daha komiği şu: Yazı, politik mizahı “halkın eline tutuşturulmuş silah” diye yüceltiyor. Bu cümle ilk bakışta militan duruyor; yakından bakınca mizahı öldürüyor. Çünkü mizah silaha çevrildiği anda, ondan beklenen şey artık güldürmesi değil, cepheye hizmet etmesi oluyor. Şaka, şaka olmaktan çıkıp delil, bayrak, slogan ve sadakat testine dönüşüyor. Gülenler halk, gülmeyenler gerici; sahip çıkanlar özgürlükçü, mesafeli duranlar korkak; komedyeni eleştirenler ise neredeyse iktidarın kültürel uzantısı. İşte muhalif ahlakçılığın en sevdiği numara: Kendi kahkahasını özgürlük diye sunmak, başkasının gülmeyişini suç ortaklığına çevirmek.

Bu yüzden yazının asıl yaptığı şey Deniz Göktaş’ı savunmak bile değil; Deniz Göktaş üzerinden muhalif öznenin kendini sevmesini örgütlemek. “Biz gülenleriz, biz anlayanlarız, biz korkmayanlarız, biz mizahın tarihsel anlamını kavrayanlarız.” Ne kadar konforlu. Komedyen sahnede risk alıyor olabilir; ama yazının aldığı risk sıfır. Çünkü yazı, okuyucusuna en ucuz politik hazzı veriyor: Bir kahkahayla hem zeki, hem halkçı, hem cesur, hem tarihsel olarak haklı hissetme hazzı.

Burada devletin şakaya aşırı anlam yüklemesiyle muhalif yazarın şakaya aşırı anlam yüklemesi aynı mekanizmanın iki yüzü oluyor. Devlet şakayı suç dosyasına çeviriyor; yazar şakayı devrimci menkıbeye çeviriyor. Devlet komedyeni fazla ciddiye alıyor; yazar komedyeni daha da fazla ciddiye alıyor. Devlet “bu sadece şaka değil” diyor; yazar da “evet, bu sadece şaka değil, halkın politik silahı” diyor. Aradaki fark, biri copla ciddiye alıyor, öteki alkışla. Şakanın kendisi iki tarafta da kayboluyor.

Çubukçu’nun “gülünç duruma düşen sistem elemanı” çözümlemesi de kendi ayağına basıyor. Çünkü yazının kendisi de bir sistem elemanı gibi çalışıyor: katı resmi kuralları, ahlak ilkeleri, inançları ve kabul edilmiş muhalif pozları var. Deniz Göktaş bu sistemin içine yerleştirildiğinde artık komedyen değil, “politik mizahın taşıyıcısı” oluyor. Mizahın düzensizliği, sahnenin sınıfsal belirsizliği, seyircinin kendini onaylama arzusu, viral kesit ekonomisi, platform şöhreti, solcu nostalji, aile ve cemaat dili; hepsi temizleniyor. Yerine ne konuyor? Halk, kahkaha, direniş, totalitarizm, tarih. Yani düşünmenin hazır gıda reyonu.

Yazının en alay edilesi yanı, alayı savunurken alayın kendi nesnesi haline geldiğini fark etmemesi. Çubukçu, gülmenin beklenmedik kırılmadan, ciddi görünüşün içindeki düşmeden, katı biçimin birden gevşemesinden doğduğunu söylüyor. Tamam; o zaman kendi metnine bakalım. Metin daha ilk anda kahkahayı tarihsel görevle donatıyor, şakayı politik işlevle mühürlüyor, gülmeyi halk adına yetkilendirilmiş bir bilinç biçimine çeviriyor. Yani gülmenin ortaya çıkardığı gevşemeyi anlatırken, kendisi onu yeniden katılaştırıyor. “Alay et” diyen ses, alayın nereye yöneleceğini, ne anlama geleceğini, hangi tarihsel safta duracağını önceden tayin ediyor. Böylece gülme, düzenin ciddiyetini kıran bir olay olmaktan çıkıp muhalif ciddiyetin dekoruna dönüşüyor. Metnin kendi ölçütüyle bu tam bir düşme anıdır: Kahkahayı özgürleştirmeye kalkarken kahkahanın başına komiser dikmek.

“Alay et, yıkılacaklar” sözü burada kendi tersine dönüyor. Çünkü yazının kendisi alay edilecek kadar kırılgan bir muhalif inanç sistemi kuruyor. Gülmenin yıkıcılığını anlatırken, gülmenin kendisine yeni bir resmî anlam atıyor. Kahkahayı özgür bırakmıyor; ona görev veriyor. Deniz Göktaş’ı savunmuyor; onu muhalif cemaatin rahatlama nesnesine çeviriyor. Halkı konuşturmuyor; halk adına hangi kahkahanın tarihsel olduğunu tayin ediyor.

O halde içkin sonuç şudur: Yazının ölçütleriyle bakarsak, yıkılacak olan şey tam da bu yazının kurduğu kahkaha rejimidir. Çünkü düzenli, sistemli, kendinden emin, ahlaken rahat ve tarihsel olarak garantili görünen her yapı, beklenmedik bir kırılmayla gülünçleşir. Çubukçu’nun metni de böyle gülünçleşiyor: Mizahı savunmak isterken mizahın cenaze törenini düzenliyor; alayı yüceltmek isterken alay edilemez bir muhalif kutsal üretiyor; halk kahkahasından söz ederken okuruna hazır politik üstünlük hissi dağıtıyor.

Alay edelim, evet. Ama önce bu kahkahadan kariyer, kimlik, ahlaki üstünlük ve tarihsel garanti çıkaranlara alay edelim. Çünkü onların yıkılması daha acil: İktidarın ciddiyeti zaten kaba. Muhalif kahkahanın ciddiyeti ise kendini özgürlük sanacak kadar komik.

İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin. İÇKİN OLACAK! (“Alay et, yıkılacaklar!”*)

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Kahkahanın Resmî Töreni: Alay Et, Ama Önce Rozetini Tak”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER