Bak Ne Yaptın Sen Umur!

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

‘Bak ne yaptın sen Deniz!’ diye başlıyor yazı. Daha ilk cümlede suç mahalli kuruluyor: Devlet ters kelepçeyi takmış, köşe yazarı da şefkat kelepçesini. Devlet ‘ne yaptın sen’ diye dosya açıyor, Talu ‘ne yaptın sen’ diye vicdan açıyor. Birinde polis cümlesi, ötekinde baba cümlesi. İkisi de Deniz’in yaptığı şeyi Deniz’in elinden alıyor.

Başlık dayanışma değil, sahiplenme operasyonu. Deniz’e ‘sen’ diye sesleniyor ama aslında Deniz’e konuşmuyor; Deniz üzerinden kendi okuruna dönüyor. ‘Bakın’ diyor, ‘ben bu ters kelepçeden ne güzel tarih, hukuk, umut, halk, Anayasa, Madımak, tsunami çıkarırım.’ Devlet espriden suç çıkarıyor, Talu espriden köşe yazısı çıkarıyor. Aradaki fark, birinin kaba kuvvetle, ötekinin duygusal cila ile çalışması.

Yazının bütün numarası şu: Deniz Göktaş’ın sahnede yamulttuğu eski sol ciddiyetini tekrar dikmek. Deniz’in ‘Ölü Deniz’i eski baba, bedel, mahpusluk, isim, devrimci ağırlık, aydınlık, tarihsel yara dekorunu büküyordu. Talu geliyor, bu yamulmuş dekoru telaşla düzeltiyor: Anayasa’yı getiriyor, eski liderleri getiriyor, hapishaneyi getiriyor, Madımak’ı getiriyor, halkı getiriyor, tsunamiyi getiriyor. Deniz’in şakası daha mahkemeye varmadan köşe yazısında milli-demokratik ağıta çevriliyor.

‘Anayasa’ya inandın mı? O da şaka’ diyor. Burada zeki bir tersleme var sanıyor. Oysa metin tam da kendi şakasına inanan adamın metni. Anayasa’nın boşaldığını söylüyor ama hâlâ Anayasa maddesinin boşluğundan ahlaki sermaye çıkarıyor. ‘Türkiye, devletidir!’ diye kesiyor. Güya hukukun çöküşünü gösteriyor. Aslında kendi cümlesi için dekor kuruyor. Hukuk kalmamışsa köşe yazarının sesi büyüyor; hukuk devletinin yokluğu, vicdan devletinin kürsüsüne dönüşüyor.

Deniz’in mizahı burada kurtarılmıyor, ağırlaştırılıyor. Devlet mizahı suç ciddiyetine bağladı; Talu mizahı umut ciddiyetine bağlıyor. Devlet ‘bu şaka değil’ diyor; Talu da ‘yani şaka değil’ diyor. Biri bunu cezalandırmak için söylüyor, diğeri savunmak için. Fakat ikisi de şakanın kendi biçimine tahammül edemiyor. Şaka mutlaka başka bir şeye çevrilecek: ya fezlekeye ya köşe yazısına, ya suç deliline ya tarihsel ibrete.

‘Gülmeden de sevmeden de geçmez hayat’ cümlesi özellikle feci. Çünkü metnin kendisi gülmüyor. Gülmeyi vaaza bağlıyor. Gülmek burada sahnedeki kirli, ölçülü, korkak, cingöz, panik, kesitlenebilir hareket değil; köşe yazısının sonunda temizlenmiş bir insanlık değeri. Mizahın dişi sökülüyor, üstüne ‘hayat’ yazılıyor. Devlet mizaha copla yaklaşmıştı; Talu mizaha kolonya döküp salona alıyor. İkisinde de mizahın terbiyesizliği kayboluyor.

Eski siyasetçi nostaljisi daha da beter. Demirel gülerdi, Ecevit kaldırırdı, Erbakan bazen hazmederdi. Yani bugünün komedyeni yine dünkü liderlerin tahammül terazisine yatırılıyor. Mizahın ölçüsü hâlâ devlet adamının gülümseme kapasitesi. Bugünün platform sahnesi, kesit ekonomisi, şikâyet ritüeli, tutuklama dolaşımı, meslek örgütü sahiplenmesi, sosyal medya adak sofrası ortada dururken yazı Devekuşu Kabare vitrinine kaçıyor. Deniz Göktaş’ı savunmak için bile eski Türkiye’nin müze ışığına ihtiyaç duyuyor.

‘Ölü Deniz’ adından deniz ölü, orman ölü, hayvan ölü, çocukların geleceği ölü diye felaket tespihi diziyor. İşte köşe yazısı sarfiyatı tam olarak bu. Bir gösteri adını alıyor, oradan ekoloji, toplum, tarih, çocuk, halk, ölüm, diriliş, tsunami çıkarıyor. Devlet Deniz’in bedeninden ibret çıkardı; Talu Deniz’in adından metafor çıkarıyor. Devlet bedeni büyütüyor, yazı adı büyütüyor. Sonunda Deniz yine ortada kalmıyor; adı bile herkesin kullanacağı bir anlam madenine çevriliyor.

‘Tarihi de işte bu dirilen ölüler yazar genellikle’ cümlesi yazının mezar taşı. Deniz’i yaşayan komedyen olarak tutamıyor; onu dirilecek ölüler kervanına katıyor. Tam bir demokratik nekrofili: Önce ‘Ölü Deniz’ başlığından ölüm kokusu alınır, sonra o ölüm tarihsel diriliş umuduyla parlatılır, sonra okura ‘bak, buradan halk çıkar’ denir. Kelepçe var, mağduriyet var, umut var, halk var. Paket tamam. Okur vicdanını öder, hesabı Deniz’in başına yazılır.

‘Halk anlar, kavrar ve sonra deniz dalgalanır, bir bakmışsın tsunami!’ Bu cümle, köşe yazısı muhalefetinin otomatik final düğmesi. Halk önce mistik biçimde anlar, sonra kavrar, sonra metafor olur, sonra su basar, sonra ters kelepçe suya karışır. Ne güzel. Devlet gerçek kelepçeyi takar, köşe yazarı mecazi suyla çözer. Herkes kendi işini yapar. Devlet infaz estetiği, muhalif köşe yazısı arınma estetiği üretir.

Talu’nun yazısı Deniz’e sahip çıkarken Deniz’i ‘adak lokması’na çeviren sofranın en kibar tabağı oluyor. Devlet ondan bedel istedi. Tepkiler o bedeli hukuk, sanat, ifade özgürlüğü, meslek dayanışması, muhalif ahlak, halk umudu diye paylaştırdı. Talu da kendi payını aldı: köşe yazısı payı. Üstelik tabağın üstüne ‘sevgi’, ‘gülme’, ‘umut’ koyarak aldı. Bu yüzden yazı sert görünse de yumuşak değil; yumuşak görünerek sertçe temellük ediyor.

İçkin çelişki tam burada: Yazı Deniz’i savunduğunu söylüyor ama Deniz’in yaptığı mizahi işlemi iptal ediyor. Deniz’in sahnede küçülterek büyüttüğü, dalga geçerek taşıdığı, panikle keskinleştirdiği şey Talu’da tekrar ağır, saygın, tarihsel, gözleri dolu bir muhalefet nesnesine dönüyor. Deniz’in ‘ölü’ oyununu devlet ölüm ciddiyetine bağladı; Talu diriliş ciddiyetine bağlıyor. İkisi de oyunu kaldırıyor.

‘Ters kelepçe suya karışır gider’ diye biten umut, ters kelepçenin yazıdaki kullanım değerini gizliyor. Çünkü o kelepçe suya karışmadan önce köşe yazısına karışıyor. Başlığa karışıyor. Anayasa şakasına karışıyor. Madımak anmasına karışıyor. Halk metaforuna karışıyor. Tsunami finaline karışıyor. Kelepçe kaybolmuyor; muhalif duyarlılığın mücevherine dönüşüyor.

Bu yüzden Talu’nun yazısı devlete karşı yazılmış bir yazı olmakla kalmıyor; devletin açtığı sahneyi daha okunur, daha duygulu, daha tüketilebilir hale getiriyor. Devlet ‘Bak ne yaptın sen Deniz’ derken cezalandırıyor. Talu ‘Bak ne yaptın sen Deniz’ derken kutsuyor. Cezalandırma ile kutsama aynı masada buluşuyor: İkisinde de Deniz’in şakası kendinden büyük bir anlama borçlandırılıyor.

Asıl başlık şu olmalıydı: Bak ne yaptın sen Umur. Deniz’i savunayım derken Deniz’den bir kez daha bedel çıkardın. Mizahı savunayım derken mizahı tarihsel görevliye çevirdin. Kelepçeye kızarken kelepçenin duygusal artı değerini tahsil ettin. Devletin ciddiyetine karşı eski muhalif ciddiyetin cilasını sürdün. Deniz’i hapisten çıkarma arzusunu, Deniz’i sembole gömme rahatlığıyla aynı cümlede tuttun.

Sonuçta yazı şunu söylüyor: Deniz’in şakası tek başına kalamaz; Anayasa’ya, eski liderlere, Madımak’a, halka, tsunamiyi bekleyen umutlu okura bağlanmalı. İşte tam da bu yüzden yazı, eleştirdiği şeyin muhalif kardeşi. Devlet ‘şaka yapamazsın’ diyor. Talu ‘şaka yaparsın ama biz onu hemen tarihsel ibrete çeviririz’ diyor. Deniz’in başına gelen budur: Önce devletin ciddiyeti, sonra sevenlerinin ciddiyeti.

İkincisi yalnızca daha uslu bir müsadere biçimi.

yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin. İÇKİN OLACAK! (Bak ne yaptın sen Deniz!)

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Bak Ne Yaptın Sen Umur!”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER