🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
Murat Sevinç’in yazısı şu soruyla açılıyor: Deniz Göktaş ne yaptı?
Fakat yazı bu soruyu gerçekten sormuyor. Sorunun cevabını baştan biliyor: Deniz Göktaş hiçbir şey yapmadı, yalnızca mizah yaptı; bu yüzden başına gelenler ifade özgürlüğüne saldırıdır. Metnin bütün rahatlığı buradan geliyor. Soru sorulmuş gibi yapılıyor, ama daha ilk satırdan sonuç belli: Ortada anlaşılması gereken bir olay değil, savunulması gereken bir mağdur var.
Tam da bu yüzden yazı kendi sorusuna ihanet ediyor.
Çünkü Deniz Göktaş ne yaptı sorusu, yalnızca savcının, hâkimin, polisin ya da sosyal medya linçinin sorusu değildir. Bu soru aynı zamanda Göktaş’ın sahnede neyi nasıl yaptığına, neyi mizaha çevirdiğine, neyi seyirciyle paylaştığına, neyin üzerinden güven kurduğuna, hangi yaranın üstünden kahkaha devşirdiğine, hangi sınıfsal ve ailevi malzemeyi dolaşıma soktuğuna da bakmayı gerektirir. Sevinç’in yazısı ise bu alanı hemen kapatıyor. Mizah yapılmışsa gerisi teferruattır. Komedyense dokunulmazdır. Başına iş geldiyse artık tartışma kapanmıştır.
Yani yazı Göktaş’ı savunurken, Göktaş’ın yaptığı şeyi düşünülmez hale getiriyor.
En büyük çelişki burada. Yazı, mizahın öneminden söz ediyor; ama mizahı ciddiye almıyor. Ciddiye alsa, şakanın yalnızca şaka olmadığını, sahnede kurulan her ilişkinin seyirciyle bir sözleşme yaptığını, komedyenin kendi yarasını kullanırken aynı anda seyircinin yarasını da biçimlendirdiğini görmek zorunda kalırdı. Göktaş’ın mizahında aile, solculuk, babanın beklentisi, eylem görüntüsü, kaybolan çocuk, işbirlikçi şakası, sınıf dili ve platform dolaşımı boş süs değildir. Bunlar malzemenin tam kendisidir. Yazı ise bütün bunları birden tek kelimeyle sterilize ediyor: mizah.
Ne güzel kelime. Her şeyi temizliyor. Her şeyi yıkayıp çıkarıyor. Şaka dedin mi artık geriye yalnızca özgürlük kalıyor. Sanki mizahın kendi içinde bir iktidarı, kendi seyircisini terbiye etme biçimi, kendi mağduriyet ekonomisi, kendi üstünlük hazzı yokmuş gibi.
Sevinç’in yazısı Göktaş’ın içeriğine yaklaşır gibi yaptığı her yerde geri çekiliyor. Onu anlatmıyor; aklıyor. Onun komedisinin nasıl çalıştığını çözmüyor; ona iyi hal belgesi düzenliyor. Deniz Göktaş yeteneklidir, zekidir, ölçülüdür, kimseye hakaret etmez, politik mizah yapar, geniş bir birikime yaslanır, haksız yere hedef alınmıştır. Bu savunma biçimi ilk bakışta koruyucu görünüyor. Aslında Göktaş’ı daha beter küçültüyor. Komedyeni sahnedeki riskli, çelişkili, rahatsız edici figür olmaktan çıkarıp uslu muhalif çocuk haline getiriyor.
Yazının içkin felaketi de bu: Mizahı savunmak için mizahı evcilleştiriyor.
Göktaş’ın gücü varsa, bu zaten uslu çocuk olmamasından gelir. Sahnedeki malzeme özenli bir yurttaşlık bildirisi gibi çalışmaz. Kirli çalışır. Aile içinden çalışır. Sol çevrenin kendi onay mekanizmalarından çalışır. Babanın oğlunu eylem videosunda araması komikse, bu yalnızca babanın politik saflığı yüzünden değildir. Orada daha derin bir şey vardır: Muhalif kimliğin bile ancak başına iş gelince tamamlandığı bir aile düzeni. Eylemde görünmüyorsan eksiksin. Gözaltında değilsen şüphelisin. Bedel ödemediysen henüz yeterince gerçek değilsin.
Sevinç’in yazısı bu şakanın içindeki zehri anlamıyor. Daha doğrusu anlamak istemiyor. Çünkü anlarsa kendi yazısının da aynı mekanizmaya bağlandığını görecek. Göktaş’ın başına gelen şeyi hukuksuzluk diye savunurken, aynı anda onu muhalif kamunun bedel defterine kaydediyor. Artık Göktaş yalnızca sahnede konuşan biri değildir. Başına iş gelmiş biridir. Bu da onu daha ciddi, daha değerli, daha savunulabilir, daha parlatılabilir yapar.
Böylece yazı farkında olmadan Göktaş’ın şakasındaki babaya dönüşür.
Baba eylem görüntüsünde oğlunu arar. Yazı da kamu sahnesinde Göktaş’ı arar. Baba göremeyince şüphelenir. Yazı görünce rahatlar. Baba için eylemde görünmek aidiyet kanıtıdır. Yazı için gözaltına alınmak anlam kanıtıdır. Baba oğluna işbirlikçi misin diye sorar. Yazı da okura şunu fısıldar: Bakın, işbirlikçi değilmiş; başına iş geldi.
İşte içkin eleştiri burada sertleşmeli: Yazı, Göktaş’ı hedef alan mantığı yalnızca tersinden yeniden kuruyor. Orada şaka suç deliline çevriliyor; burada şaka özgürlük deliline. Orada komedyen dosyaya konuyor; burada vitrine. Orada söz bağlamından koparılıp cezaya bağlanıyor; burada söz bağlamından koparılıp erdem belgesine bağlanıyor. İki durumda da Göktaş’ın yaptığı şeyin içeriği ortadan kalkıyor. Geriye yalnızca işlev kalıyor.
Sevinç, yazısında mizahın tarihinden örnekler vererek bugünü geniş bir geleneğe yerleştiriyor. İlk bakışta etkileyici. Aslında tam bir kaçış. Çünkü geçmişten mizahçılar çağırıldıkça, bugünün somut sahnesi buharlaşıyor. Deniz Göktaş’ın YouTube kesitleri, seyirci profili, platform ritmi, gündelik politik nevrozu, aile içi tanıklık biçimi, kendi kuşağının kendine acıyan zekâsı yerine, eski mizahın onurlu albümü açılıyor. Yazı bugünü bugünün biçimleriyle kavramak yerine, geçmişin meşruiyetine sığınıyor.
Bu da çok tanıdık bir hamle: Yeni olanı anlamadan savunmak için onu eski ve saygın bir şeye benzetmek.
Deniz Göktaş Markopaşa değildir. Aziz Nesin değildir. Cemal Süreya hiç değildir. Onu bu isimlerin gölgesine sokmak savunma değil, boğmadır. Göktaş’ın meselesi başka bir yerde duruyor: politik yenilginin, ailevi beklentinin, genç erkek kırılganlığının, sınıfsal düşkünlük korkusunun, sol çevre ironisinin ve dijital kesit ekonomisinin birleştiği yerde. Onu eski mizah kahramanlarının yanına dizince, tam da özgün semptomunu kaybediyorsun. Elinde yalnızca güvenli bir özgürlük yazısı kalıyor.
Güvenli, çünkü herkese hazır rol dağıtıyor.
Deniz Göktaş mağdur komedyen. Onu savunanlar özgürlükçü. Hedef alanlar tahammülsüz. Yazıyı okuyanlar da bu düzgün dağılımın içinde kendini iyi hissediyor. Ne kadar kolay. Ne kadar zahmetsiz. Ne kadar konforlu. Hiç kimse kendi gülüşünü sorgulamak zorunda kalmıyor. Hiç kimse Göktaş’ın hangi ihtiyacı doyurduğunu düşünmek zorunda kalmıyor. Hiç kimse bu komedyenin neden tam şimdi, tam bu şekilde sevildiğini, neden başına iş gelince daha da sevildiğini, neden sahnedeki kırılganlığın politik sermayeye bu kadar hızlı çevrildiğini kurcalamıyor.
Yazı özgürlük savunusu yaptığı için kendini eleştiriden muaf sanıyor. Oysa tam tersine, en çok burada eleştiri gerekir. Çünkü özgürlük dili, Türkiye’de çok sık biçimde kültürel kendini aklama aygıtı olarak çalışır. Biri hedef alınır; hemen onun etrafında tertemiz bir vicdan halkası kurulur. Hedef alınanın ne yaptığı değil, bizim onun yanında durarak ne kadar doğru yerde durduğumuz önem kazanır. Kişi savunulmaz; kişi üzerinden cemaat kendini savunur.
Sevinç’in yazısı da bunu yapıyor. Deniz Göktaş’ı anlatırken aslında kendi okuruna güven veriyor: Sen iyi taraftasın. Mizahı anlıyorsun. İnceliklisin. Tahammüllüsün. Hukuktan yanısın. Eski güzel memleketin mirasını taşıyorsun. Gülmeyi bilenlerdensin.
Bu cümlenin tersinde ise görünmeyen bir küçümseme var: Gülmeyenler anlamadı. Rahatsız olanlar kaba. Eleştirenler bağlam kaçırdı. Mizahın kendisini mesele edenler esas meseleyi saptırıyor. Böylece yazı, karşı çıktığı tahammülsüzlüğün daha zarif bir versiyonunu kuruyor. Yüksek sesle susturmuyor; incelikle hizaya sokuyor.
Deniz Göktaş ne yaptı?
Bu soru gerçekten sorulsa, cevap yalnızca şu olmazdı: Mizah yaptı.
Daha doğru cevap şu olurdu: Kendi kuşağının politik, ailevi ve sınıfsal sıkışmasını sahneye taşıdı; bu sıkışmayı hem ifşa etti hem de pazarlanabilir hale getirdi; sol çevrenin bedel ve aidiyet takıntısını komikleştirdi; ama aynı zamanda o takıntının ona kazandırdığı değerden de kaçamadı. Başına gelenler bu yüzden yalnızca dışarıdan gelmiş bir haksızlık değildir; aynı zamanda onun komedisinin zaten kurcaladığı mekanizmanın gerçek hayatta geri dönmesidir.
Sevinç’in yazısı bunu göremediği için değil, görürse kendi yazısı çökeceği için düzleştiriyor.
Çünkü o zaman Deniz Göktaş ne yaptı sorusunun yanında bir soru daha belirecek: Murat Sevinç ne yaptı?
O da şunu yaptı: Bir komedyenin başına gelen haksızlığı alıp, onu kendi okurunun rahatça tüketebileceği bir özgürlük hikâyesine çevirdi. Mizahın içindeki çelişkiyi temizledi. Sahnedeki rahatsızlığı hukuki mağduriyetle örttü. Göktaş’ın malzemesindeki bedel fetişini fark etmeden, onu bedel ödemiş figür olarak parlatıp aynı fetişe hizmet etti. Komediyi korumak adına komedinin içindeki zehri etkisizleştirdi.
Bu yüzden yazının sorusu geri teper.
Deniz Göktaş ne yaptı?
Murat Sevinç’in yazısında artık bunun cevabı yok. Çünkü yazı, Göktaş’ın ne yaptığını anlamak yerine, onun başına ne geldiğini ahlaki ve hukuki sermayeye çeviriyor. Şakayı düşünmek yerine şakanın cezalandırılmasına sarılıyor. Komedyeni dinlemek yerine komedyen üzerinden kendi doğru pozisyonunu ilan ediyor.
Sonunda ortaya şu çıkıyor: Deniz Göktaş’ın mizahı değil, Deniz Göktaş’ın mağduriyeti seviliyor. Şakanın içindeki huzursuzluk değil, haksızlığa uğramış şakacının sağladığı temiz vicdan seviliyor. Sahnedeki kirli aile şakası değil, o şakanın ardından gelen büyük özgürlük dekoru seviliyor.
Yazının en acıklı ve en komik tarafı bu: Göktaş’ı savunurken, onun komedisinin en sert noktasına yakalanıyor. Bedel arayan baba sahneden iniyor, köşe yazısına yerleşiyor. Oğlunu eylem görüntüsünde arayan baba gidiyor; komedyeni hukuk dosyasında, eski mizah tarihinde, özgürlük anlatısında arayan yazar geliyor.
Ve bulunca rahatlıyor.
Demek ki çocuk sahiden bizimmiş.
İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin. İÇKİN OLACAK! (Deniz Göktaş ne yaptı?)






























Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER