Denizler Burada, Evet; Ama Kim Kimin Yerine Konuşuyor?

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

L. Doğan Tılıç’ın yazısı, daha ilk cümlede kendi kendini ele veriyor: Deniz Göktaş “kendi döndüğü halde yakalandı” diyor. Yani ortada gerçekten tuhaf, çıplak, somut bir devlet hamlesi var. Fakat yazı bu somutluğu tutmak yerine hemen bildik sol törenselliğin kadife örtüsünü çıkarıyor: mahkeme önü, cesaret, 10 milyon izlenme, Deniz Gezmiş, parkalı gençlik, Chaplin, Trevor Noah, faşizm, McCarthy, kahkaha, özgür gelecek… Bir tek fonda keman eksik.

Bu yazının numarası şu: Devletin Deniz Göktaş’a yaptığı şeyi eleştiriyormuş gibi yaparken, asıl enerjisini Deniz Göktaş’ı kullanarak kendi muhaliflik ayinini tazelemeye harcıyor. Devlet kelepçeyi takıyor, BirGün de hemen mitolojik bilekliği takıyor. Biri sanığı hukuk nesnesi yapıyor, öbürü sembol nesnesi. İkisi de Deniz Göktaş’ı kendi sahnesine çağırıyor.

Yazının en bayağı hamlesi Deniz Göktaş ile Deniz Gezmiş arasında kurulan isim köprüsü. “Komedyen Deniz’in adını aldığı Deniz ondan 7 yaş gençken asıldı.” Tamam, anladık: isim aynı, memleket aynı, baskı aynı, cesaret aynı, poster aynı, slogan aynı. Bu kadar aynı şeyin içinde artık hiçbir şey aynı kalmıyor. Deniz Gezmiş idam sehpasından çıkıp stand-up sahnesine ışınlanıyor; stand-upçı da idam edilmiş devrimci gençliğin güncel avatarına çevriliyor. Böylece tarih düşünülmüyor, isim benzerliğiyle işletiliyor. Bu da eleştiri değil, solcu marka genişletme operasyonu.

Asıl mesele şu: Deniz Göktaş’ın sahnesinde zaten “başına iş gelirse aydın olma” arzusu dolaşıyordu. Yani devlet baskısı gösterinin dışından gelen saf bir felaket gibi durmuyor; gösterinin içinde komediye çevrilmiş prestij mekanizmasını da çalıştırıyor. Baba “seni niye almıyorlar, işbirlikçi misin?” diye sorunca mesele açılıyor: Sol aile ve sol seyirci, muhalifliği çoğu zaman içerikle değil, bedelle tescil ediyor. Devlet fark edecek, savcı bakacak, polis alacak, mahkeme önüne kalabalık yığılacak; ondan sonra “işte bizim çocuk” denecek. Tılıç’ın yazısı bu çarkı kırmıyor, yağlıyor.

“Mizaha karşı aşırı hassasiyet baskıcı rejimlerin ortak özelliğidir” cümlesi doğru görünüyor; zaten yazının en tehlikeli yeri de burası. Çünkü doğru görünen bu cümle, hemen arkasından mizahı kutsal dokunulmazlık alanına taşıyor. Mizah sanki sadece korkuyu azaltır, otoriteyi sıradanlaştırır, dayanışma yaratır. Ne kadar tertemiz, ne kadar hijyenik, ne kadar güzel paketlenmiş bir kahkaha! Mizahın içindeki hınç, seyirci yönetimi, sınıfsal üstünlük, kültürel kast, politik rahatlama, “ben anladım sen anlamadın” şantajı nereye gitti? Kapının önüne mi bırakıldı?

Deniz Göktaş’ı komik bulanların önemli bir kısmı sadece gülmüyor; gülerken kendini de onaylıyor. “Ben ironiyi kavradım, bağlamı çözdüm, ülkenin absürtlüğünü gördüm, risk alan çocuğun yanındayım.” Gülmeyen ise hemen düz okuyucu, ahlakçı, korkak, iktidar artığı, mizah düşmanı diye kodlanıyor. İşte Tılıç’ın yazısı bu şantajı gazete diliyle resmileştiriyor: Deniz’e sahip çıkmayan, neredeyse Deniz Gezmiş’i de, Chaplin’i de, kahkahayı da, özgür geleceği de yarı yolda bırakmış oluyor. Ne güzel düzenek: Bir komedyeni beğenmek politik olgunluk belgesi, beğenmemek gericilik lekesi.

Chaplin benzetmesi ise ayrı bir ucuzluk. Deniz Göktaş’ın bıyığını zihinde “diş fırçası” yapıp Şarlo’ya bağlamak, sonra oradan Hitler’e, McCarthy’ye, sürgüne geçmek… Bu artık analiz değil, politik cosplay. Tılıç’ın yazısı tarihsel benzerlik kurmuyor; duygu transferi yapıyor. Chaplin’in tarihsel ağırlığını alıp bugünkü medya olayının üstüne seriyor. Böylece Deniz Göktaş hakkında düşünmeye gerek kalmıyor; Chaplin ışığı vurunca herkes otomatik olarak doğru pozisyonu alıyor. Alkış hazır, kahraman hazır, kötü adam hazır, seyirci hazır.

Yazının en komik yanı, mizahı “otoriteyi sıradanlaştıran” şey diye överken, kendi yazısının Deniz Göktaş’ı sıradanlıktan tamamen çıkarması. Komedyen artık komedyen değil; Denizlerin dirilişi, korku duvarının çatlağı, özgür geleceğin teminatı, kahkahanın militanı. Yani otoriteyi sıradanlaştırdığı söylenen mizah, burada komedyeni olağanüstüleştirmenin bahanesi oluyor. İktidar put yapıyor diye şikâyet eden muhalif akıl, kendi küçük azizini aynı hızla imal ediyor.

“Ellerinde silah yoktu, şiddetin uzağından bile geçmiyorlardı” cümlesi de bu liberal-muhalif masumiyet ticaretinin merkezinde duruyor. Sanki mesele sadece “silahsız olmak”mış. Sanki politik söz, kültürel üstünlük, medya dolaşımı, sahne iktidarı, seyirci hizalama gücü, linç ekonomisi, alay etme hakkı, sembolik infaz arzusu hiçbir şey değilmiş. Devlet şiddeti gerçek diye sahne şiddeti buhar olmuyor. Savcı sopası çirkin diye alkış sopası zarifleşmiyor. Kelepçe rezalet diye kahkaha otomatik olarak özgürlük olmuyor.

Tılıç’ın yazısı Deniz Göktaş’ı savunmuyor; onu sol kamuoyunun yeni adak lokmasına çeviriyor. Herkes bir parça alıyor: gazeteci kahramanlık yazısı çıkarıyor, sosyal medya cesaret paylaşımı çıkarıyor, seyirci kendi zekâsını ve muhalifliğini onaylatıyor, kültür çevresi mizahın kutsallığını parlatıyor. Devlet de kendi rolünü oynuyor: müdahale ederek tam da bu prestij makinesini çalıştırıyor. Sonra herkes birbirine bakıp “gördünüz mü, Denizler ölmez” diyor. Evet, ölmez; çünkü her kuşak onları yeniden öldürüp yeniden dirilterek kendi politik dekorunu kuruyor.

“Deniz’ler bize burada ve diri lazım, sürgünde veya ölü değil!” cümlesi güzel duruyor. Fakat içinde fena bir sahiplenme var: “bize lazım.” Kim bu “biz”? Gazetenin manşet cemaati mi? Mahkeme önü dayanışma fotoğrafı mı? YouTube izlenme sayısını politik sermayeye çeviren kültür pazarı mı? Deniz Göktaş burada ve diri lazım, çünkü onun üzerinden herkes kendi eksik muhaliflik puanını tamamlıyor. Devletin onu susturmasını istemiyorlar; doğru. Ama onun konuşmasını da kendi törenlerine çevirmeden duramıyorlar.

Bu yüzden yazının içkin çöküşü şurada: Mizahı özgürleştirici diye savunuyor, fakat mizahı hemen kutsal muhalefet kurumuna bağlıyor. Kahkahayı korkunun çözülmesi diye anlatıyor, fakat kahkahanın seyirciye verdiği üstünlük sarhoşluğunu gizliyor. Deniz Göktaş’ı yaşatmak istiyor, fakat onu Deniz Gezmiş, Chaplin ve “özgür gelecek” vitrinine sıkıştırıyor. Devlete karşı bireyi savunuyor, fakat bireyi kendi sembolik ordusuna askere yazıyor.

Denizler burada ve diri olabilir. Fakat bu yazıda diri olan Deniz değil; solun bitmeyen kahraman açlığı. Burada diri olan mizah değil; mizah üzerinden yapılan ahlaki şantaj. Burada diri olan özgür gelecek değil; her olayı kendi poster duvarına asmaya koşan yorgun muhalif refleks.

Kelepçeye karşı çıkmak gerekir. Ama kelepçeye karşı çıkarken komedyeni parkaya, sahneyi idam sehpasına, izlenme sayısını halk hareketine, kahkahayı devrimci teminata çeviren bu ucuz kutsama diline de karşı çıkmak gerekir. Çünkü devletin komedyeni sanık yapması ne kadar somutsa, muhalif medyanın onu aziz yapması da o kadar somut bir işlemdir.

Ve ikisi arasında sıkışan şey tam da yazının savunduğunu sandığı şeydir: mizahın kendisi.

İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin (Deniz’ler… Burada ve diri!)

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Denizler Burada, Evet; Ama Kim Kimin Yerine Konuşuyor?”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER