Seçilmiş Kişi Değil, Seçilmiş Rahatlama Nesnesi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

Ali Deniz Kılıç’ın yazısı daha ilk cümlede kendini ele veriyor: “Elbette kurtarıcı değil.” Bu cümle, yazının sigortası. Hemen ardından aynı yazı Deniz Göktaş’ı Neo’ya, kehanete, Ash tasosuna, tarihsel mücadele hattına, kültürel hegemonya mevzisine, Nazım’dan Chaplin’e uzanan parlak vitrinin yan rafına yerleştiriyor. Yani önce put dikiliyor, sonra üstüne “put değildir” etiketi yapıştırılıyor. Tebrikler: laik menkıbe üretiminin en ucuz versiyonu bulunmuş.

Yazının bütün numarası burada: “Abartmıyoruz, şaka yapıyoruz.” Hayır, tam da şaka yaparak abartıyorsunuz. Çünkü şaka burada düşüncenin gevşemesi değil, hesabın kapatılmasıdır. “Seçilmiş kişi” deniyor, sonra bunun geyik olduğu söyleniyor, sonra geyiğin “işaret ettiği hakikat”e geçiliyor. Yani önce ciddiyetsizlikle ruhsat alınıyor, sonra ciddiyet tahsil ediliyor. Bu artık mizah savunusu değil; mizah üzerinden kredi çekip politik mevduat hesabı açmaktır.

Yazının en komik yeri, “kimsenin böyle bir iddiası yok” dedikten sonra bütün yazıyı tam da o iddianın çevresinde döndürmesidir. Kimse Deniz’i kurtarıcı yapmıyorsa, bu kadar kurtarıcı grameri niye var? Neo niye burada? Kehanet niye burada? “Vakit tamamdı” niye burada? “Az bulunan parça” niye burada? Harbiye niye bir politik hac mekânına çevriliyor? Çünkü yazı kendi inkâr ettiği arzuyu sahneye yayıyor. Kurtarıcıya inanmak istemiyor; kurtarıcıya inanma arzusunu ilerici espri diye paketliyor.

Bu metnin içkin çöküşü şurada: Örgütlü mücadeleyi savunuyor gibi yapıyor, ama örgütlü mücadeleye bağlanacak duyguyu bir sahne figüründe kristalleştiriyor. “İnsanları formül değil duygu kavgaya çeker” diyor. Doğru. Fakat bu doğru cümle hemen ardından sahne hayranlığına yem ediliyor. Gündelik adaletsizliklerin duygusu, kolektif örgütlenmeye değil, “ben Harbiye’deydim, çok güldüm, çocukluğum çıktı, demir kapılar geldi, Neo’yu bulduk” diye anlatılan kişisel vecd ayinine bağlanıyor. Sınıf çelişkisi burada komedyenle yaşanan duygusal karşılaşmanın dekoru oluyor.

Daha kötüsü: Yazı, politik mizahı savunurken politik mizahın seyirciyi nasıl rahatlatabileceği sorusunu hiç sormuyor. Göktaş sahnesindeki temel mekanizma tam da budur: yara gösterilir, seyirci “oh” der; risk gösterilir, seyirci cesaret aurasını alkışlar; ahlakî çürüme teşhir edilir, seyirci kendini temizlenmiş hisseder; farkındalık gelir, hesap kapanır. Yazı bu kapanmayı açacağına, ona teorik kolonya döküyor. “Kültürel hegemonya” diyerek seyirci rahatlamasına devrimci amblem takıyor.

Deniz Göktaş’ın sahnesindeki farkındalık sigortası, bu yazıda ikinci kez çalışıyor. Komedyen kendi zaafını bildiği için aklanıyor; yazar da kendi abartısını bildiği için aklandığını sanıyor. “Elbette seçilmiş kişi değil” cümlesi, “ama biraz da öyle” demenin temiz eldiveni. Bu eldivenle her şeye dokunuluyor: Deniz Gezmiş çocukluk masalına, cezaevi hatırasına, Harbiye kahkahasına, sosyalizm yüküne, Ash tasosuna. Sonuç: politik mücadele değil, hatıra ekonomisi.

Bu yazının “mizah ciddiyeti hafifletir” cümlesi de kendi tersine dönüyor. Mizah elbette yükü hafifletir. Ama burada hafifleyen yük değil, düşünme yükümlülüğüdür. Mizah, örgütlü mücadelenin nefes borusu olmaktan çıkıp onun ikamesi olunca, sahne alkışı politik eylemin vekili haline gelir. Yazı bunu görmüyor; hatta görmediği yeri “mevzi” diye kutsuyor. Mevzi dediği şey, aslında seyircinin kendini iyi hissettiği konforlu tribündür.

Yazının ikon kataloğu ayrıca başlı başına ibretlik. Nazım, Çirkin Kral, Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Kazım Koyuncu, Grup Yorum, Muhammed Ali, Maradona, Chaplin… Hepsi çağrılıyor. Sonra “etki büyüklüğü aynı değil, işlevsel benzerlik” denerek kıyasın kabalığı yumuşatılıyor. Bu da aynı ucuz numara: önce listeyle büyüt, sonra dipnotla küçült. Böylece Deniz Göktaş hem o tarihsel hatta sokuluyor hem de “biz abartmadık” savunması elde tutuluyor. Politik ikonların mezarlığına stand-up promo standı kuruluyor.

Asıl mesele Deniz Göktaş’ın iyi ya da kötü komedyen olması değil. Asıl mesele, bir sahne figürünün etrafında kurulan estetik kast düzenidir. Onu anlayanlar, takdir edenler, riskini hissedenler, katmanları kaçırmayanlar bir üst seyirci sınıfına yazılıyor. Eleştirenler düz okuyan, fazla ciddi, mizah bilmeyen, örgütçü somurtkanlar oluyor. Bianet yazısı da bu kastın sol versiyonunu üretiyor: Deniz’i sevenler hayatın canlı çelişkisini yakalayanlar; mesafeli duranlar formülcü kuru sosyalistler. Bu kadar kolay.

Yazının “üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması formülünden etkilenip mücadeleye atılan birini görmedim” cümlesi de sahici bir gözlem gibi durup tuhaf bir çarpıtmaya hizmet ediyor. Kimse hayata formül okuyarak başlamaz, evet. Ama buradan sahne duygusunun teorik bağ kurma işini üstlenebileceği sonucu çıkmaz. İnsanları kavga çeker; fakat kavganın içinde kurulan bağ, komedyenin zekâsına hayranlıkla kurulmaz. O bağ, duygunun nesnesini değiştirme cesaretiyle kurulur. Yazı ise duygunun nesnesini değiştirmiyor; onu Deniz Göktaş figüründe parlatıyor.

Bu yüzden metnin sonunda “Deniz kurduğumuz hayalin az bulunan parçasıdır” denince, bütün romantik sis dağılıyor. Demek mesele hayalin parçasıymış. Peki bu hayal kimin hayali? Örgütlü mücadelenin mi, yoksa Harbiye’de kendi politik çocukluğunu tekrar izleyen orta sınıf seyircinin mi? “Cipsten çıkan Ash tasosu” benzetmesi istemeden en doğru yere çarpıyor: siyaset, paket içinden çıkan koleksiyon nesnesine dönüyor. Rastlantısal, sevimli, nadir, saklanabilir, gösterilebilir. Mücadele değil; hatıra albümü.

Deniz Göktaş’ın tutuklanması elbette devletin ifade alanına saldırısını görünür kılar. Fakat bu saldırı, Göktaş etrafındaki sahne şürekasının bütün estetik ve politik düzenini otomatik olarak temize çıkarmaz. Devletin hedef alması, hedef alınanı tarihsel özne yapmaz. Baskı gerçek olabilir; bu gerçeğin etrafında kurulan hayranlık ticareti de gerçek olabilir. Yazının kavrayamadığı şey tam olarak bu çifte gerçekliktir. Devletin hoyratlığı ile seyircinin rahatlama arzusu aynı anda çalışabilir. Biri diğerini iptal etmez; biri diğerine kutsallık da vermez.

Sonuçta bu yazı Deniz Göktaş’ı savunmuyor; Deniz Göktaş üzerinden kendi politik duygulanımını aklıyor. “Ben hâlâ heyecanlanabiliyorum” demek istiyor. “Benim çocukluğum, cezaevi hatıram, devrimci ciddiyetim, kahkaham hâlâ aynı hatta bağlanabiliyor” demek istiyor. Deniz burada kişi değil; yazarın kendi politik sürekliliğini izlediği parlak ekran. Seçilmiş kişi Deniz değil. Seçilmiş kişi, kendi hayranlığını tarihsel işlev diye okumak isteyen seyircidir.

Bu yüzden yazının başlığına cevap basit: Deniz Göktaş seçilmiş kişi mi? Hayır. Ama yazı, seçilmiş kişiye ihtiyaç duyan seyirciyi seçilmiş hissettiren mükemmel bir belge. Kurtarıcı yok diyor; kurtarıcı grameriyle yazıyor. Örgütlü mücadele diyor; sahne aurasına yaslanıyor. Mizah diyor; düşünme yükünü hafifletiyor. Duygu diyor; duygunun pazarını kuruyor. Ve bütün bunları “espri yapıyoruz” diyerek akladığını sanıyor.

Espri buysa, hakikati şu: Seçilmiş kişi yok. Seçilmiş rahatlama nesnesi var. Onu kutsayan yazı da bu rahatlamanın basın bülteni.

İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin (Deniz Göktaş seçilmiş kişi mi?)

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Seçilmiş Kişi Değil, Seçilmiş Rahatlama Nesnesi”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER