Hiç Komik Değil: Kahkahanın Görevlendirilmesi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

Zafer Arapkirli’nin yazısındaki sorun, Deniz Göktaş’ı savunması değil. Sorun, onu savunurken kurduğu sahnenin kendisi: Mizah, cesaret, zekâ, halk, korku, linç, kutsal, tarihsel miras — hepsi yazının içinde hazır rollere dağıtılıyor. Sonra okura çok tanıdık bir konfor sunuluyor: Biz gülen, anlayan, zeki, cesur taraftayız; onlar anlamayan, kıskanan, korkan, ezik tarafta.

Böylece yazı, eleştirdiğini sandığı bönlüğün dışına çıkmıyor. Sadece o bönlüğe iyi eğitimli bir aksan kazandırıyor.

Metin görünüşte linç kültürüne karşı. Fakat daha ilk hamlede kendi linç sözlüğünü kuruyor. Karşısına aldığı kişileri zekâsızlıkla, çapsızlıkla, eziklikle, yüreksizlikle tanımlıyor. Yani linç mantığını bırakmıyor; onu doğru mahallenin kullanımına açıyor. Linç artık kaba bir kalabalık refleksi değil; inceltilmiş, köşe yazısı görmüş, kültürel sermayeyle cilalanmış bir tasnif işlemi oluyor.

Burada mesele, Deniz Göktaş’ın komik olup olmaması değil. Zaten Arapkirli’nin tuzağı tam da bu. Tartışmayı, komedyenin yeteneği üzerine kurunca yazının asıl işlevi gözden kaçıyor. Yazı, Deniz Göktaş’ı savunulan bir kişi olmaktan çıkarıp bir ayırt etme aparatına dönüştürüyor. Kim güldü, kim gülmedi; kim cesur, kim korkak; kim modern, kim gerici; kim zeki, kim embesil — hepsi bu figür üzerinden sınıflandırılıyor.

Bu, mizah savunusu değil. Bu, kahkaha üzerinden nüfus sayımıdır.

Deniz Göktaş da bu mekanizmanın dışında masum bir “özgür mizah” figürü olarak durmuyor. Arapkirli’nin yazısı onu tam da işe yaradığı yerde seviyor: Birilerini ayırmaya, birilerini aşağılamaya, birilerini aydınlanmış hissettirmeye elverişli olduğu yerde. Komedyen burada sahneden çok simgeye dönüşüyor. Simgelerin kaderi de bellidir: Önce parlatılır, sonra taşınır, sonra rozet yapılır, sonra cansızlaşır.

Yazının yaptığı tam olarak bu. Mizahı savunmak adına mizahı bir aidiyet testine çeviriyor. Gülüyorsan doğru yerdesin. Rahatsız oluyorsan eksiksin. Alkışlıyorsan cesursun. Tereddüt ediyorsan kanepeden devrimcilik yapıyorsun. Böylece mizahın rahatsız edici belirsizliği ortadan kaldırılıyor; yerine hazır cevaplı bir ahlak sınavı konuyor.

Oysa mizahın gerçekten işlediği yerde kimse bu kadar rahat olamaz. Ne gülen kendi zekâsından bu kadar emin olur, ne rahatsız olan otomatik olarak aptal sayılır, ne sahnedeki kişi kutsal dokunulmazlık kazanır. Mizahın canlılığı, tam da bu konumları kirletmesindedir. Arapkirli’nin yazısı ise kirlenmek istemiyor. Her şeyi temizlemek, hizaya sokmak, kimin nerede durduğunu ilan etmek istiyor.

En büyük bönlük burada: Yazı, mizahı ciddiyetin sopasıyla savunuyor. Her cümle hüküm veriyor. Her hüküm okuru rahatlatıyor. Her rahatlama, yazının gerçek işlevini açık ediyor. Bu metin, okuruna düşünme zahmeti değil, konum güvencesi veriyor. “Merak etme, sen anlayanlardansın.” Bütün yazı bu cümlenin etrafında dönüyor.

Deniz Gezmiş göndermesi de aynı mekanizmanın en çıplak anı. Bir stand-up tartışması, sol hafızanın mitik mahkeme sahnesine bağlanıyor. Böylece komedi gösterisi, tarihsel yiğitlik anlatısına iliştiriliyor. Kutsala karşı mizahı savunacağını söyleyen metin, kendi seküler kutsalını hemen devreye sokuyor. Eski kutsala karşı yeni kutsal. Eski menkıbeye karşı yeni menkıbe. Fark biçimde; mantık aynı.

Bu yüzden yazının “mizah savunusu” dediği şey, aslında kutsal transferidir. Kutsal yerinden edilmiyor; el değiştiriyor. Dokunulmazlık ortadan kalkmıyor; doğru kişiye tahsis ediliyor. Alay özgürleşmiyor; doğru hedeflere yöneltilince meşru sayılıyor. Böylece metin, karşı çıktığı şeyi kendi ideolojik mahallesinde yeniden üretmiş oluyor.

Korku meselesinde de aynı yüzeysellik var. İnsanların “Bu çocuğu yaşatmazlar” demesi, yazıda neredeyse pasiflik ve siniklik belirtisi gibi ele alınıyor. Oysa bu cümlede yalnızca korkaklık yok; ülkedeki siyasal ve kültürel gerçekliğin bedene işlemiş bilgisi var. Arapkirli bu bilgiyi anlamak yerine onu ahlaki bir eksiklik olarak kodluyor. Çünkü metnin ihtiyacı, korkuyu çözmek değil; cesaret pozunu parlatmak.

Cesaret de burada somut olmaktan çıkıp temsil nesnesine dönüşüyor. Sahnedeki kişi cesur ilan ediliyor, onu alkışlayan okur da bu cesaretten pay alıyor. Böylece cesaret, seyirciye bulaşan bir eylem değil; seyircinin kendini iyi hissetmesini sağlayan bir kültürel aksesuar oluyor. Başkasının aldığı ya da aldığı varsayılan risk, okurun ahlaki konforuna çevriliyor.

Bu da komediden çok törene benziyor.

Metin boyunca Arapkirli karşı tarafı “mizahı anlamayanlar” diye kuruyor. Fakat kendisi de mizahı anlamıyor; daha doğrusu mizahı ancak kendi kampının işine yaradığı ölçüde tanıyor. Mizah bir şeyi açığa çıkarınca değil, doğru kişiyi doğrulayınca değer kazanıyor. Kahkaha, beklenmedik bir yarılma olmaktan çıkıyor; politik sadakatin ses efektine dönüşüyor.

Bu yüzden yazının başlığı geri dönüp yazıya yapışıyor: Hiç komik değilsiniz.

Komik değilsiniz, çünkü mizahı sevmiyorsunuz; mizahın sağladığı üstünlük duygusunu seviyorsunuz.

Komik değilsiniz, çünkü kahkahayı serbest bırakmıyorsunuz; onu kimlik kontrol noktasına çeviriyorsunuz.

Komik değilsiniz, çünkü linç karşıtlığını bile kendi inceltilmiş linç dilinize yakıt yapıyorsunuz.

Komik değilsiniz, çünkü kutsala karşı alayı savunurken kendi kutsal figürlerinizi sahneye sürüyorsunuz.

Komik değilsiniz, çünkü komedyeni savunmuyorsunuz; onu kendi okurunuza ahlaki ayna yapıyorsunuz.

Komik değilsiniz, çünkü Deniz Göktaş’ı da mizahı da özgür bırakmıyorsunuz; ikisini de kendi konumunuzu doğrulamak için kullanıyorsunuz.

Bu yazı bir savunu değil, bir sahiplenme operasyonu.

Bu yazı bir eleştiri değil, okura verilmiş zekâ sertifikası.

Bu yazı bir mizah metni üzerine düşünme değil, mizah üzerinden kurulmuş küçük bir sadakat yoklaması.

Sonuçta ortada çok basit bir düzenek var: Bir komedyen figürü alınıyor, onun etrafında bir akıllılar cemaati kuruluyor, gülmeyenler insanlık derecesinden düşürülüyor, sonra bütün bu işlem linç karşıtlığı diye pazarlanıyor.

İçkin çelişki burada: Yazı, linçten şikâyet ederken linç hazzını koruyor. Kutsaldan şikâyet ederken kutsal üretme arzusunu koruyor. Mizahsızlıktan şikâyet ederken kahkahayı denetleme arzusunu koruyor. Korkaklıktan şikâyet ederken güvenli yerden cesaret dağıtma konforunu koruyor.

Yani mesele Deniz Göktaş’ın komik olup olmaması değil.

Mesele, bir yazının mizahı savunayım derken kahkahayı kendi okuruna dağıtılmış bir üstünlük belgesine çevirmesi.

Burada kahkaha bastırılmıyor; hizaya sokuluyor. Yasaklanmıyor; görevlendiriliyor. Özgürleşmiyor; kimlerin zeki, kimlerin zavallı, kimlerin cesur, kimlerin korkak sayılacağını işaretleyen bir sınıflandırma aracına dönüşüyor.

Bu yüzden yazının komik olmaması, ciddiyetinden değil.

Kahkahayı bile ciddiyetin emrine vermesinden.

İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin. İÇKİN OLACAK! (Hiç komik değilsiniz)

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Hiç Komik Değil: Kahkahanın Görevlendirilmesi”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER