Gösterişsiz Gösterinin Gösterişli Reklamı: Deniz Göktaş’ı Neden Bu Kadar Sevmeniz Gerekiyor?

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

Zehra Çelenk’in yazısı Deniz Göktaş’ı anlatmıyor; Deniz Göktaş’ı seven kişinin kendini nasıl görmek istediğini anlatıyor. Metnin bütün büyüsü burada. Yazı, bir komedyen üzerine yazılmış izlenimi veriyor; gerçekte kendi izleyici konumunu cilalıyor. Deniz Göktaş sahnede “oluyor”, seyirci “ilk kez kendi hayatını görüyor”, zekâ “gösterişsiz” kalıyor, cesaret “pervasızlık” olmuyor, erkeklik “görünmez” hale geliyor, sınıf “karikatüre dönüşmüyor”, politik söz “sloganla değil hayat hikâyesiyle” kuruluyor. Ne güzel. Yani tam teşekküllü bir hayranlık yazısının bütün gösterişli süsleri, “gösterişsiz” etiketiyle paketleniyor.

Yazının ilk numarası şu: Kendi abartısını tevazu diye satıyor. Deniz’in yeni bir mizah dili olduğunu söylüyor, ama bunu “gösterişsiz gösteri” diye sunuyor. Dev baş heykelinin, Harbiye’nin, milyonluk YouTube dolaşımının, tertemiz prodüksiyonun, politik figür kataloğunun, sosyal medya kesitlerinin ortasında “gösterişsiz” bir mucize buluyor. Burada gösterişin kendisi buharlaşmıyor; gösteriş, gösterişsizliğin reklamına dönüşüyor. Yazı da bu reklamı ikinci elden çoğaltıyor. “Adam performans göstermiyor: oluyor” cümlesi, sahne iktidarını en ucuz mistifikasyonla aklıyor. Performans göstermeyen komedyen! Harbiye’de binlerce kişiyi ritme sokan, YouTube’da milyonlara yayılan, politik risk dekorunu kendi imgesinin etrafında örgütleyen figür meğer yalnızca “oluyormuş”. Tabii. Platform kapitalizminin en şık hilesi de zaten budur: En hesaplı düzenek, en doğal görünen şeye çevrilir.

Yazı Deniz Göktaş’ı “sahici” buluyor. Sahicilik burada hiçbir şeyi açıklamıyor; yalnızca eleştiriyi daha baştan nezaketsiz gösteren bir mühür gibi çalışıyor. Sahici olan sorgulanamaz, çünkü sahicidir. Gösterişsiz olan pazarlanamaz, çünkü gösterişsizdir. Kendine de dönebilen mizah dokunulmazdır, çünkü kendine de dönmüştür. Böylece yazı, Deniz’in sahnedeki kaçış kapılarını aynen devralıyor: “Kendisiyle de dalga geçiyor” denince sahne düzeni temize çıkıyor; “erkeklik performansı yapmıyor” denince başka bir erkeklik performansı görünmez oluyor; “politikayı tek malzeme yapmıyor” denince politikanın kesitlenip tanıdık absürtlükler kataloğuna çevrilmesi düşünce sanılıyor.

Metnin en komik yeri, komedinin neden politik olduğunu açıklama gayreti. “Politik olduğu için komik değil, komik olduğu için politik sözünün etkisi büyüyor” deniyor. Bu cümle ilk bakışta dengeli gibi duruyor; aslında yazının bütün teslimiyetini ele veriyor. Politik içerik, kahkahanın arkasına saklanarak prestij kazanıyor; kahkaha da politik içerik sayesinde üstünlük duygusu topluyor. Seyirci yalnız gülmüyor, gülüşünü zekâ ve değer belgesi gibi dolaşıma sokuyor. “Ben güldüm çünkü anladım; sen gülmediysen katmanı kaçırdın.” Yazının sonundaki “zekâmın ve değerlerimin de güldüğünü hissettim” cümlesi bu mekanizmanın çıplak itirafı. Refleksler gülmemiş, değerler gülmüş. Yani kahkaha artık estetik tepki değil, ahlaki kimlik kartı.

Bu yüzden yazı, Deniz’i sevenleri açıklarken farkında olmadan Deniz şürekasının küçük anayasasını yazıyor. İnsanlar onu “kendi adlarına söylenemeyeni söylediği için” seviyorlar. Peki bu “söylenemeyen” nedir? Gerçekten söylenemeyen bir söz mü, yoksa sosyal medyada herkesin zaten birbirine göz kırparak tükettiği tanıdık politik tanıma anları mı? Erdoğan, İmamoğlu, Altaylı, Şengör, Ortaylı, ESG… Liste uzadıkça düşünce derinleşmiyor; tanıdıklık hızlanıyor. Seyirci bağlantıyı yakalıyor, kendini içeride sanıyor, sonra bu içeridelik duygusunu politik zekâ diye seviyor. Yazı da bu hazzı “dünya görüşü” diye ciddileştiriyor.

“Gösteri boyunca hissedilen şey pervasızlık değil, ne yaptığının farkında olan birinin cesareti” deniyor. İşte içkin çelişki burada parlıyor. Eğer ne yaptığının farkındaysa, risk dekorunu nasıl kurduğunun da farkında. Başına iş gelme ihtimalini sahne malzemesine çevirdiğinin, aydınlık felaket fantazisini öz-parodiyle temizlediğinin, riskten de risksizlikten de değer devşirdiğinin de farkında. O zaman bu cesaret, saf cesaret olmaktan çıkar; risk ekonomisini yöneten bir sahne zekâsına dönüşür. Yazı bunu teslim etmek yerine, tam da bu hesaplılığı “farkındalık” diye güzelliyor. Böylece politik bedel ihtimali bile kariyer mitolojisinin duygusal sermayesine yazılıyor.

“Başına bir şey gelir mi?” endişesi üzerine kurulan bölüm, yazının kendini en fazla ele verdiği yer. Metin bir yandan bu endişenin komedyeni korunacak çocuk konumuna çektiğini söylüyor; diğer yandan yazının tamamı Deniz’i korunacak özel figür olarak cilalıyor. “Bu çocuğu alırlar, vah vah” refleksine mesafe koyuyor gibi yapıyor, ama Deniz’i “umut kaynağı”, “yeni mizah dili”, “kendi hayatımızın sahici anlatıcısı” diye kurarak aynı koruma halesini daha kültürlü hale getiriyor. Mahalle baskısına itiraz ederken yeni bir mahalle baskısı üretiyor: Deniz’i sevmeyen kişi artık yalnızca beğenmemiş sayılmayacak; zekâsını, değerlerini, cesaret duygusunu ve politik ferahlığını eksik beyan etmiş olacak.

Yazının erkeklik bölümü de ayrı bir şenlik. Deniz Göktaş “erkeklik performansı” yapmıyor deniyor. Peki sahnede kırılgan, ince, cılız, çocuksu, psikoloji bilen, kötü baba düzeninin içinden iyi baba avantajıyla çıkmış, kadınları aşağılamayan, küfrü az kullanan erkek figürü ne oluyor? Erkeklik sahneden çekilmiyor; daha rafine, daha temiz, daha alkışlanabilir bir biçime bürünüyor. Eski kaba erkeklik gidiyor, yerine “bakın ben erkeklik performansı yapmıyorum” erkekliği geliyor. Yazı bu yeni performansı performans saymadığı için hayran kalıyor. En eski numara: Bir rol, rol olmadığını ilan ettiği anda en iyi rolünü oynar.

“Kadınları aşağılamıyor, cinselliği güç gösterisine çevirmiyor” cümlesi de aynı negatif erdem piyasasına ait. Yani yapılmamış kötülükler yine erdem hanesine yazılıyor. Cinsiyetçi küfür az: alkış. Kadınları aşağılamıyor: alkış. Erkekliği ispat etmiyor: alkış. Demek ki çıta o kadar yerlerde ki, erkek komedyen kadınları aşağılamayınca yeni bir mizah dili doğmuş sayılıyor. Yazı bunu fark etmiyor; çünkü kendi değerlerinin de güldüğünü hissetmekle meşgul. Deniz’in iyi insanlık şakalarında teşhir ettiği ucuz ahlak ölçüsünü, yazı bu kez Deniz lehine yeniden kuruyor: “En azından o erkeklik yapmıyor.” Harika. Negatif erdemin premium paketi.

Sınıf meselesinde de aynı temizlik aygıtı çalışıyor. Deniz “yukarıdan bakmıyor, içeriden bakıyor” deniyor. İçeriden bakmak burada bütün sınıf gerilimini otomatik olarak aklayan sihirli formül. Ankara’dan Kadıköy’e, alt-orta sınıftan bugünün üst-orta sınıfına, boykot reflekslerinden tüketim arzularına uzanan hat “canlı ve komik” diye kutsanıyor. Sınıf çelişkisi, sınıf mahcubiyeti ve yeni konumun keyfi, anlatıcının içerdenliği sayesinde zararsız hale getiriliyor. Yazı şunu söyleyemiyor: İçeriden bakış da pekâlâ sınıf atlamanın en kullanışlı estetik sigortası olabilir. İnsan kendi eski dünyasını karikatüre çevirmeden de sahne sermayesine çevirebilir.

Kuşak meselesinde metin iyice anahtar teslim bir mitolojiye geçiyor. Deniz “başka bir Türkiye görmeden büyüyen kuşağın sesi” oluyor. Nostalji yok, büyük iddia yok, yalnızca absürtlüğü anlamaya çalışan yorgun bir ses var. Bu anlatı fazla kullanışlı. Çünkü politik edilgenliği kuşaksal sahicilik diye parlatıyor. Gelecek inancının hiç kurulmadığı yerde, alarmı erteleyen yorgun özne komik ve derin hale geliyor. “Büyük iddia yok” cümlesi burada tevazu değil, teslimiyetin estetikleştirilmesi. İddiasızlık, iddianın yerine geçiyor. Edilgenlik, yeni duyarlılık gibi yüceltiliyor. Ölü Deniz’in ölü tarafı da burada zaten: Hareket etmeyen su, kendini derin sanıyor.

“Baba” bölümünde yazı nihayet büyük keşfini yapıyor: Baba yalnız baba değil, devlet de biraz baba, lider de, Tanrı da. Bu bağlantı metinde “tek cümlede güçlü toplumsal tespit” diye parlatılıyor. Oysa burada güçlü olan tespit değil, tespitin salonun kaldırabileceği kadar paketlenmiş olması. Kötü babalar tarafından yönetilen ülkede iyi babaya sahip olmak dezavantajmış. Güzel cümle, evet. Ama yazının yaptığı şey tam da bu cümlenin tatlı yanına abanmak: Baba-devlet-lider-Tanrı hattının ağırlığı komik bir parlaklıkla geçiyor, sonra izleyici “çok iyi bağladı” rahatlığına yerleşiyor. Bağlantı kuruluyor, sonuç taşınmıyor. Hayret düşünce yerine geçiyor.

Ofansif mizah bölümünde yazı yine kendini garantiye alıyor. İlk gösterideki daha sert örneklerde “duraksama ihtiyacı” doğmuş, ama hedef aşağısı değil yukarısıymış. Bu cümle, çağdaş beğeni yazısının can simididir: Şaka rahatsız ettiyse sorun yok, çünkü aslında yukarı vuruyor. Peki her karanlık malzeme gerçekten güç ilişkisini mi açıyor, yoksa bazen yalnızca rezalet kırıntısını sahneye getirip cingöz yavrucak sesiyle temizliyor mu? Yazı bu soruyu geçiyor. Çünkü “empati yeteneği ve değerleri var” mührü basıldı mı, karanlık malzeme de otomatik olarak aklanıyor. Değerleri olan komedyen rezaleti işlerse, rezalet de değerlenmiş oluyor. Ne kadar kullanışlı bir etik çamaşır makinesi.

Metnin asıl trajikomik başarısı, Deniz Göktaş’ta gördüğü her mekanizmayı olumlu adlandırması. Seyirci yönetimi “doğal ilişki” oluyor. Risk pazarlaması “cesaret” oluyor. Öz-parodi “kendine dönebilmek” oluyor. Politik tanıdıklık “dünya görüşü” oluyor. Negatif erdem “yeni erkeklik” oluyor. Sınıf sermayesi “içerden bakış” oluyor. Platform dolaşımı “sahiplenme” oluyor. Korku halesi “umut kaynağı” oluyor. Şüreka sadakati “ortak cesaret” oluyor. Yazı tek bir şeyi sürekli yapıyor: Sahnenin en işlevsel hilelerini ahlaki ve estetik erdemlere tercüme ediyor.

Son cümle ise metnin mezar taşı: “Bir gün mutlaka Deniz Göktaş’ı seveceksiniz.” İşte bütün gösterişsiz gösterinin gösterişli emri. Seveceksiniz. Çünkü sevmezseniz anlamamış olursunuz. Sevmezseniz zekânız gülmemiştir. Sevmezseniz değerleriniz eksiktir. Sevmezseniz politik cesareti ortaklaştırmamışsınızdır. Sevmezseniz eski erkeklik, eski mizah, eski duyarsızlık tarafında kalırsınız. Yazı baştan sona sevginin nedenini anlatıyor gibi görünür; sonunda sevginin buyruğunu veriyor. Bu artık eleştiri yazısı değil, nazik bir sadakat yoklamasıdır.

Deniz Göktaş’ı neden bu kadar sevdik? Çünkü onun sahnesinde kendi hıncımızı zeka, kendi edilgenliğimizi sahicilik, kendi korkumuzu cesaret, kendi tanıdıklık hazzımızı politik bilinç, kendi gülüşümüzü değerlerimizin kahkahası sanabildik. Zehra Çelenk’in yazısı da bu sanıyı en temiz, en düzgün, en gösterişsiz ambalajla tekrar piyasaya sürüyor. Şişmiş kelle sahnede duruyor; yazı da o kellenin etrafına “sahicilik”, “yeni dil”, “cesaret”, “iyi baba”, “yeni erkeklik” çelenkleri diziyor.

Ve evet, bütün bunlar hiç gösterişsiz oluyor. O kadar gösterişsiz ki, insan neredeyse reklam panosunu göremiyor.

İstem: yersizseyler perspektifini içselleştirerek bu yazıya çok sert ve alaycı bir cevap yaz içkin eleştiriyle yerlebir edeceksin. İÇKİN OLACAK! (Gösterişsiz gösteri: Deniz Göktaş’ı neden bu kadar sevdik?)

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Gösterişsiz Gösterinin Gösterişli Reklamı: Deniz Göktaş’ı Neden Bu Kadar Sevmeniz Gerekiyor?”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER