Televizyon — Raymond Williams

(playlist)

🤖🤌🤔 İzah Makinesi 🤖🤌🤔

“Televizyon çalışmalarının kurucu metni. Gerçek bir klasik; üslubu, kapsamı ve kavrayışları için her zaman başvurulmaya değer.”

Jostein Gripsrud, Bergen Üniversitesi

“Bu kitap bir klasiktir; çünkü yeni bir teknolojiyi, televizyonu, gündelik maddi kültürün bir parçası olarak düşünmenin yollarını açmıştır. Bu düşünme yolları, dijital çağa girdiğimiz günümüzde bizim için daha da önemlidir.”

Charlotte Brunsdon, Warwick Üniversitesi

“Televizyon: Teknoloji ve Kültürel Biçim, televizyon üzerine Britanya’da geliştirilen yeni türden değerlendirmelerin başlangıcını belirleyen güçlü ve özgün bir kitaptır. Yalnızca televizyon programlarının içeriğine odaklanmak yerine, televizyonun teknolojik yapılarının kendine özgü biçimleri üzerindeki şekillendirici etkisini incelemiştir.”

Graeme Turner, Queensland Üniversitesi

“Williams, televizyonun kapitalizmin tiyatrosu, modernliğin draması olduğunu kavramıştı. Hem dramayı hem de kapitalizmi ciddiye aldı; bu kitap da bunun ürünüdür: televizyon çalışmalarının kuramsal temellere oturtulmuş bir alan olarak oluşumunda belirleyici bir uğrak ve kültürel biçime ilişkin kalıcı değer taşıyan bir inceleme.”

John Hartley, Queensland Teknoloji Üniversitesi

Televizyon

Teknoloji ve kültürel biçim

Raymond Williams

Ederyn Williams tarafından yayına hazırlanmıştır.

Roger Silverstone’un yeni önsözüyle

Londra ve New York

İlk kez 1974’te Londra’da Fontana tarafından yayımlandı.

ABD’de ilk kez 1975’te New York’ta Schocken Books tarafından yayımlandı.

İkinci baskı 1990’da Routledge tarafından yayımlandı.

Routledge Klasikleri dizisinde ilk kez 2003’te Routledge tarafından yayımlandı.

11 New Fetter Lane, Londra EC4P 4EE

29 West 35th Street, New York, NY 10001

Routledge, Taylor & Francis Group’un bir yayın markasıdır.

Bu baskı 2004’te Taylor & Francis elektronik kütüphanesinde yayımlandı.

© 1974 Raymond Williams

Routledge Klasikleri baskısına önsöz © 2003 Roger Silverstone

Tüm hakları saklıdır. Bu kitabın hiçbir bölümü, yayıncıların yazılı izni olmaksızın, fotokopi çekme ve kayıt yapma dâhil olmak üzere, bugün bilinen ya da gelecekte geliştirilecek herhangi bir elektronik, mekanik veya başka araçla ya da herhangi bir bilgi depolama veya erişim sistemi içinde hiçbir biçimde yeniden basılamaz, çoğaltılamaz veya kullanılamaz.

Britanya Kütüphanesi Yayın Kataloglama Verileri

Bu kitabın katalog kaydına Britanya Kütüphanesinden ulaşılabilir.

Kongre Kütüphanesi Yayın Kataloglama Verileri

Bu kitap için bir katalog kaydı talep edilmiştir.

ISBN 0-203-42664-9 Ana elektronik kitap ISBN’si

ISBN 0-203-44048-X (Adobe eReader biçimi)

ISBN 0-415-31456-9 (Basılı baskı)

ROUTLEDGE KLASİKLERİ BASKISINA ÖNSÖZ

Bu kitabın “Televizyonun dünyamızı değiştirdiği sık sık söylenir” şeklindeki ilk cümlesi ile Raymond Williams’ın kendine özgü tutkusu ve zekâsıyla medyamızın geleceğinin, bu gelecek hakkında bilgiye dayalı yargılarda bulunma ve kararlar verme yetimize bağlı olacağını ısrarla vurguladığı son cümlesi arasındaki alan, televizyonun ilk yarım yüzyılına yönelik eleştirel, derinlikli, yerleşik kanaatlere meydan okuyan ve insancıl bir okumayla doludur.

Bu okumaya, belki de her şeyden fazla, Miami’de geçirilen bir gece ile Stanford’da geçirilen bir yıl yön vermiştir. İkincisi, Williams’ın ilkini anlamasını sağlamak için gerekliymiş gibi görünebilir. Williams, Avrupa’dan gemiyle yeni ulaştığı Miami’de geçirdiği o gece, ABD televizyonunun akışı karşısında bütünüyle şaşkına dönmüştü: Bir program başka bir programın içine karışıyor, reklamlar pembe dizilerin metinlerine hiçbir kesinti yaratmadan örülüyor, bir filmin tanıtımları başka bir filmin gelişen olay örgüsüne müdahaleci bir alt metin katıyordu. Williams, bu kitabı yazdığı Stanford Üniversitesi İletişim Bölümünde söz konusu karşılaşmayı düşünsel olarak işledi ve böylelikle televizyonun özgül toplumsal ve tarihsel niteliğini ele alarak televizyonun geçmişinin, bugününün ve geleceğinin insanın eyleme gücüne ne ölçüde bağlı olduğunu güçlü ve siyasal bakımdan açık bir biçimde ortaya koydu.

Televizyon: Teknoloji ve Kültürel Biçim, gelişmekte olan medya ve iletişim çalışmaları alanlarında olağanüstü etkili olmuş bir kitaptır; aynı zamanda, medyanın bugünü ve geleceği ne zaman tartışılsa gündemde kalmayı sürdüren bir dizi sav ve eleştirinin klasik bir ifadesi hâline gelmiştir. Peki onu böyle kılan nedir?

Belki de her şeyden önce, Williams’ın teknolojik belirlenimciliğin her türünü reddetmesidir. Teknolojilerin kendilerine ait bir hayatları bulunduğunu, toplumsal beklentilerden veya siyasal ve ekonomik çıkarlardan etkilenmemiş bir araştırma ve geliştirme sürecinden doğduklarını savunan görüşleri reddeder. Teknolojilerin tek başlarına toplumsal bir tepkiyi belirleyebileceğini ve toplumun ve tarihin karmaşıklıklarıyla belirsizliklerinden aynı ölçüde etkilenmeyen belirleyici etkileri ve sonuçları bulunduğunu savunan görüşleri de aynı güçle reddeder. Başka bir deyişle, televizyonun yalnızca teknoloji olarak tanımlanmasını reddeder. Televizyon buna indirgenemez.

Televizyon, tıpkı kendisinden önce telgrafın, telefonun ve radyonun ortaya çıktığı gibi, yeni beliren ve köklü nitelikteki bir dizi toplumsal, siyasal ve ekonomik ihtiyaca teknolojik bakımdan bileşimsel bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır.

Sanayileşme ve modernleşme, düzen, denetim ve iletişim konusunda yeni talepler ve güçlükler yaratmıştı. Çoğunlukla askerî ve sınai gereksinimlere (hem imparatorlukların hem de demiryollarının, çoğu zaman da ikisinin birden yönetimine) tekil yanıtlar sağlamak üzere tasarlanmış ve geliştirilmiş makineler, toplumsal ve sivil biçimlerde beklenmedik yönlerde gelişecekti. Williams’ın “hareketli özelleşme” kavramı, radyo ve televizyonun ilişkiye gireceği, yeni toplumsallaşan ve belki de banliyöleşen dünyanın özgüllüğünü zarif biçimde yakalar. Bu dünya, giderek artan bireyselleşmenin ve parçalanmanın; nüfusların kırdan kente ve kentten banliyöye yapısal yer değiştirmelerinin; çalışanların özel evlerden kamusal işyerlerine her gün gidip gelmelerinin dünyasıydı. Radyo ve televizyon, yalıtılmışlık ile katılım arasındaki diyalektik içinde harekete geçirilerek yayın iletişimi çerçevesinde dolayımlanmış toplumsallığın “sanki öyleymiş gibi” niteliğini yarattı ve mümkün kıldı. Dolayısıyla yayıncılık, her bakımdan toplumsal bir üründü. Buradan çıkan ve bizi bağlayan saptama şudur: Teknolojinin tarihi (hatta sosyolojisi bile) onun dağıtımının, kurumsallaşmasının ve kullanımlarının tarihi olmak zorundadır.

Bu tarihe yön veren de soyut bir yenilik süreci değil; niyet, çıkar, amaç ve değer gibi insana özgü şeylerdir. Williams’ın soyutlamaya ayıracak vakti yoktur. Onun maddeciliği hem itici güç hem de frendir; çünkü teknolojiler toplumdaki en güçlü kuvvetlerin etkisiyle ortaya çıkıp biçimlenseler de bu kuvvetler, özellikle de sermayenin kuvvetleri, her şeye kadir değildir (her ne kadar son derece güçlü olsalar da). Başka kamusal çıkarlar bunlara karşı durabilir; demokratik devletler ve kendilerini ifade edebilen topluluklar bu çıkarlar doğrultusunda harekete geçebilir.

Dolayısıyla televizyon, kendine özgü bir kültürel üründür. Williams, televizyonun tek yönlü açıklamalarını reddetse de onun öneminden kuşku duymaz. Ancak, kendisinden önce sinemayla karşılaşan Walter Benjamin gibi, onun değeri karşısında ikirciklidir. Televizyon, seçkin olanla popüler olanın, ticari olanla kamusal olanın, devletle yurttaşın kesiştiği noktada işler. Televizyonun her bir dışavurumu, Williams’ın bir ölçüde ayrıntılı olarak çözümlediği çeşitli biçimleri, sonraki eleştirmenlerin, çözümlemecilerin ve uygulayıcıların saptamayı sürdürdükleri ama hâlâ çözüme kavuşturamadıkları gerilimleri, belirsizlikleri ve çelişkileri ortaya koyar. Williams’ın çağdaş televizyonda hem övülecek hem de yerilecek şeyler bulması pek sıra dışı değildir; ancak köktenci dünya görüşü onun tetikte olmayı bırakmasına asla izin vermez.

Televizyonun ortaya koyduğu haber verme, sorgulama, görselleştirme ve dramatikleştirme biçimleri, daha önce var olanların tümünden oldukça farklı bir kamusal kültür sağladı. Elbette bu biçimlerin birçoğu başka medyalardan alınmıştı. Haberlerin, dramaların, söyleşilerin, eğitici programların ve çeşitlilik gösterilerinin hepsinin öncülleri vardı. Fakat Williams, televizyonun ayırt edici niteliğine ve yeniliğine, belki de en çok doğrudanlığı ve gündelik hayatın sıradanlığına yakınlığı bakımından dikkat çekmeye özen gösterir. Televizyon, kültürel çerçeveleme ve ifade için teknolojik ve kurumsal olarak ayrı bir biçim sunar; bu biçim, ancak kendi bulunduğu yerde, daha geniş toplumsal, siyasal ve ekonomik kuvvetlerin bir dışavurumu olarak anlaşılabilir.

Kitabın merkezinde, Williams’ın Miami’de keşfettiği şeye ilişkin bir araştırma yer alır: televizyonun sürekliliğine, akışına ilişkin bir araştırma. Williams’ın burada çözümlediği şey, gerçekte televizyon söylemlerinin katman katman üst üste binmesidir. Televizyon sonsuzdur (en azından 1970’lerde henüz yirmi birinci yüzyılın haftanın yedi günü, günün yirmi dört saati süren sonsuzluğu kadar olmasa da); tek tek programları izlemeye davet edilmediğimiz gibi, gerçekte de onları tek tek izlemeyiz. Televizyon izleriz: onun kesintisiz akışını izler; haber sunumlarının, reklamların ve program tanıtımlarının, aynı ölçüde kesintisiz ve dikkatin dağıldığı, mantıksal bağlantıların koptuğu sonsuz bir akış içinde aynı ölçüde doğallaşmış, tuhaf ve tekrarlanan yan yana gelişlerini dinleriz. 1970’lerde yayıncılar bunu farklı derecelerde yapıyordu. Ticari yayıncılık ile kamu hizmeti yayıncılığı arasında hâlâ bir ayrım vardı. Bununla birlikte, her ikisinde de haberler aceleye getirilmiş, bulanık bir görüntü izlenimi veriyordu.

Bu çözümlemenin amacı, kuşkusuz, televizyonu şeyleştirmek değil; kültürün belirli bir kurumsallaşma tarzına, kitabın başlığındaki kültürel biçime işaret etmekti. Williams’ın belirlediği biçim, televizyonun açıkça yerleşmiş ve kısıtlayıcı bir boyutuydu; ama bu, onun zorunlu olarak dokunulmaz olduğu anlamına gelmiyordu. Williams en sert eleştirilerini, aracın hem ileti hem de masaj olduğu yönündeki gösterişli metaforlarını hem ideolojik hem de rahatsız edici bulduğu Marshall McLuhan’ın kuramlarına yöneltir. Bu metaforlar, anlamdan soyutlanmış ve tarihten koparılmış biçimciliğin en kötü türünü temsil eder. Williams, araç gerçekten iletinin kendisiyse bizim yapacak ya da söyleyecek neyimiz kaldığını sorar. McLuhan’ın görüşleri ayakta kalamayacaktır. Oysa elbette kaldılar; üstelik iletisi görünüşe göre herkesin görebileceği kadar açık olan yeni internet mecrasının gelişini kutlayanların hem gerçek hem de simgesel manşetlerinde görkemle yeniden canlandırıldılar.

Williams’ın duyduğu hayal kırıklığı ve eleştirisi, insanın eyleme gücünün etkililiğine yönelik temel bir inanca dayanıyordu: Tarihin aksi hâlde soğuk kalacak mantığını ve teknolojinin tek boyutluluğunu karıştırma, kesintiye uğratma ve rayından çıkarma kapasitemize. Ona göre insanlar, televizyonun henüz tamamlanmamış gelişim sürecinde sorun çıkarırlar ya da çıkarabilirler. Teknolojiler kısıtlayabilir ama belirlemezler. Gelişmelerinin izlediği yollar, birbiriyle yarışan çıkarların, anlam üzerindeki mücadelelerin ve insan eyleminin sınırı olmayan niyet edilmemiş sonuçlarının izlerini taşır.

Nitekim Williams’a öyle görünmektedir ki yayıncılık, yalnızca tanımı gereği toplumsal bir oluşum olduğu ve gündelik toplumsal hayatın mozaiğine uyacak şekilde yapılandığı için değil, yeni teknolojiler ulusötesi sermayenin etkisinin veya medya patronlarının denetiminin bir süreliğine dışında kalan yeni kendini ifade etme biçimlerine ve her şeyden önce yeni siyasal ifade biçimlerine yeni fırsatlar sunmayı sürdürdüğü için de alternatif ifade ve iletişim biçimleri sunar.

Televizyon: Teknoloji ve Kültürel Biçim okurları, metne ilişkin eleştirel değerlendirmelerinde Williams’ın hareketli özelleşme kavramlarına ve akış çözümlemesine odaklanma eğilimindedir; bunda da haklıdırlar. Daha az sayıda okur, kitabın son bölümünde alternatif teknolojiler ve alternatif kullanımlar üzerine yaptığı tartışmayı derinlemesine düşünmek için durmuştur. Oysa burada durmaya değer: Bunun nedeni, hemen ufukta görünen yeni teknolojilerin hangileri olduğunu ve bunların olası potansiyellerini önceden belirlemesinde haklı mı haksız mı olduğu değildir; bu potansiyelin gerçekleşebileceğine dair her zaman koşullu olan umudunu benimsemek de değildir. Asıl neden, burada yazdıklarının hem teknolojik yeniliği gündelik hayatın bütün girinti çıkıntıları içinde ortaya çıktığı hâliyle sorgulama isteğini göstermesi hem de bu yenilik karşısında uygun, hatta yerinde denebilecek siyasal tutumun bir açıklamasını sunmasıdır.

Williams’ın kitabın sonunda ilgilendiği teknolojik dünya, internet öncesi bir dünyadır: kablolu dağıtım sistemlerinin, kaydedilebilir videonun, ev videosunun (yalnızca “çok varlıklılar” için), uydu aktarımının ve tepkisel ve etkileşimli aygıtların dünyası. Bu teknolojilerin kurumsal biçimleri henüz oluşmamıştı. Bazıları giriş maliyetini düşürerek ana akımın dışındaki üreticilerin alternatif programlar sunmaya başlamasını sağlayabilir; bazıları topluluklara kendi aralarında iletişim kurma fırsatı verebilir; başkaları da tüketicilere program seçiminde daha fazla seçenek tanıyabilirdi. Ancak bunların tümü aynı ölçüde egemen çıkarların eline geçebilirdi: Topluluklar ticari çıkarların paravanına dönüşebilir, etkileşim geçiş noktalarını denetleyenlerce kısıtlanabilir; medya içeriğinin uluslararasılaşması ve küçük üreticilerin daha geniş izleyici kitlelerine ulaşma kapasitesi de ulusötesi medya holdinglerinin program yığma faaliyetleriyle aynı ölçüde boğulabilirdi.

Williams’ın alternatiflerin sunduğu olanaklara bütünüyle kapılmış olması pek olası değildir. Egemen kurumların ve baskıcı açgözlülüğün gücünü herkes kadar iyi biliyordu. Yine de buna rağmen ve teknolojik projeden ziyade insani projeye derin bağlılığı sayesinde, yazdıkları teslim olmayı reddeder. Teknolojiler insaniyse ve televizyonun çağdaş kurumsallaşması, artık iyice yerleşmiş olsa da, başka olasılıklar arasındaki yalnızca bir olasılıksa, onun süren gelişimine yönelik eleştiri ve yaratıcı müdahale de sürdürülmelidir. Teknolojiler çifte hayat yaşar; televizyon da bir istisna değildir. Williams’ın savunduğu gibi, hem “eğitimli ve katılımcı bir demokrasiye doğru uzun devrimin çağdaş araçları”dırlar — Williams’ın hiçbir zaman gözden yitirmediği bir projenin araçları — hem de sermaye kuvvetlerinin gündelik hayatımızın en ince dokusuna başarıyla sızdığı, onun karşıdevrim adını verdiği sürecin araçlarıdırlar.

Raymond Williams, 1974’te okurlarından durumun aciliyetini ve o sırada medyanın geleceğini şekillendirmek üzere alınan kararların önemini kavramalarını istedi. 2003’te ve öngörülebilir gelecekte de okurlarının yeni kuşağından aynısını isteyebiliriz. Çünkü tartışmanın koşulları, söz konusu araç televizyon yerine internet olsa bile (televizyon da hâlâ çerçevenin dışında kalmış değildir), onun belirlediği gibi varlığını sürdürmektedir.

“… bilgi, çözümleme, eğitim, tartışma…”: Kitabın son sayfasında eylemin önkoşulları olarak bıraktıkları bunlardır. O zaman da şimdi de.

ROGER SILVERSTONE

ŞUBAT 2003

ÖNSÖZ

Bu kitap, bir teknoloji olarak televizyon ile kültürel bir biçim olarak televizyon arasındaki kimi ilişkileri araştırıp betimleme girişimidir. Teknoloji, toplumsal kurumlar ve kültür arasındaki genel ilişkilere yönelik güncel tartışmada televizyon açıkça öne çıkan bir örnektir. Gerçekten de bu alanların her birinin bir öğesi ve aralarındaki etkileşimin bir noktası olarak bugünkü önemi, fiilen benzersizdir.

Bu araştırmayı, basılı yayınların kültürel kurumlarıyla daha yakından ilgili olan Uzun Devrim ve İletişimler kitaplarını yazdığımdan beri yapmayı düşünüyordum. Önceki çalışmalarımda olduğu gibi, toplumsal tarih ve toplumsal çözümlemenin de söz konusu iletişim biçiminin malzeme ve süreçlerinin eleştirel ve çözümleyici incelemesiyle doğrudan ilişkilendirilmesi gerekiyordu. 1968’den 1972’ye kadar dört yıl boyunca BBC’nin haftalık The Listener dergisinde her ay bir televizyon eleştirisi yazdım. Konularımı kendim seçebiliyor ve pek çok kez televizyonun belirli bir kullanımı veya biçimine — spor, seyahat, polisiye diziler, reklamlar, siyasal haberler, tartışmalar — ilişkin izlenimlerimi özetlemeye çalışıyordum. Bu yazılar, mevcut araştırmanın gerekli arka planını oluşturur ve çoğunlukla Kaliforniya’da, çok farklı bir televizyon ortamında yazılmış olan bu kitap için o yazılarda edindiğim deneyimlerin bir kısmından yararlandım. Britanya ile Amerika’daki uygulamalar arasında kimi karşılaştırmalar yapma fırsatını da değerlendirdim. Ayrıca Stanford Üniversitesi İletişim Bölümündeki meslektaşlarımla tartışma fırsatı buldum; özellikle de yeni ve ortaya çıkmakta olan televizyon teknolojileri üzerine çalışmalarının bazılarından büyük ölçüde yararlandım. Edwin B. Parker’a, başka yerlerdeki görüşmelerimiz için KQED San Francisco’dan Bay Rice’a, Dr. John Fekete’ye, Bay Nicholas Garnham’a ve oğlum Dr. Ederyn Williams’a özellikle minnettarım. Eşimin 3., 4. ve 6. bölümlerin malzemesi üzerindeki çalışması hem temel nitelikteydi hem de vazgeçilmezdi. Ayrıca araştırma boyunca yardımlarından ötürü Bay Jonathan Benthall’a teşekkür ederim.

STANFORD, KALİFORNİYA VE CAMBRIDGE, İNGİLTERE.

OCAK–HAZİRAN 1973.

İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

Babam, Şubat 1988’deki üzücü ölümünden kısa süre önce bu kitabı gözden geçirerek yenilemeyi kabul etmişti.

Kitabı 1973’te yazdığından beri çok şey değişti; yine de yeniden okurken, bugünkü medya ortamının ne kadar büyük bir bölümünü daha o zaman doğru öngördüğünü görmek beni hayrete düşürdü. Önceden haber verdiği meselelerin ve tartışmaların birçoğu o zamandan bu yana gazetelerin manşetlerine taşındı; ancak teknolojik ilerleme onun o sırada düşündüğünden biraz daha yavaş olduğu için bunların birçoğu hâlâ güncelliğini koruyor ya da henüz yaşanmayı bekliyor.

O, kitabı benim cesaret edebileceğimden çok daha kapsamlı biçimde gözden geçirirdi. Ben kendimi önceki bölümlere birkaç not eklemekle, belirli olgusal noktaları güncellemekle ve 6. bölüme daha ayrıntılı notlar düşmekle sınırladım. 1973’te tartıştığı teknik gelişmelerin birçoğu artık gerçekleşti; bununla birlikte siyasal ve kültürel meseleler hâlâ güncel ve yapı ile denetime ilişkin pek çok karar hâlâ tartışmaya açık. 6. bölüme eklediğim notlar, öngörüleri olgulara dönüştürerek ve yakın tarihli örnekler sunarak bu meselelerin süregelen önemini ortaya çıkarmayı amaçlıyor.

Umarım siz de bu kitabı 1974’te olduğu kadar bugün de geçerli bulursunuz.

EDERYN WILLIAMS

LONDRA 1989

1. TEKNOLOJİ VE TOPLUM

Televizyonun dünyamızı değiştirdiği sık sık söylenir. Benzer biçimde, insanlar bu ya da şu yeni teknolojinin — buhar makinesinin, otomobilin, atom bombasının — yeni bir dünya, yeni bir toplum, tarihin yeni bir evresi yarattığından, bunları “meydana getirdiğinden” sık sık söz ederler. Böyle şeyler söylendiğinde genel olarak neyin kastedildiğini çoğumuz biliriz. Fakat temel güçlük de belki budur: En sıradan tartışmalarımızda bu tür genel ifadelere öylesine alışmışızdır ki bunların özgül anlamlarını fark edemeyebiliriz.

Çünkü bu tür ifadelerin ardında en çetin ve en fazla çözümsüz kalmış tarihsel ve felsefi sorulardan bazıları bulunur. Oysa bu ifadeler söz konusu soruları ortaya atmaz; tersine, genellikle onları örter. Böylece televizyonun şu veya bu “etkisini” ya da televizyonun “yol açtığı” toplumsal davranış türlerini, kültürel ve psikolojik koşulları sıklıkla hararetle tartışırız; ama herhangi bir teknolojiyi sebep olarak tanımlamanın makul olup olmadığını veya onu sebep olarak düşünüyorsak nasıl bir sebep olduğunu ve başka türden sebeplerle nasıl ilişkiler içinde bulunduğunu sormakla kendimizi yükümlü hissetmeyiz. Bir teknoloji ile toplum, bir teknoloji ile kültür, bir teknoloji ile psikoloji arasında geçerli olan; sorularımızın temelinde yatan ve çoğu zaman yanıtlarımızı da belirleyebilen sebep ve etki kavramlarını incelemediğimiz takdirde, “etkilere” ilişkin en kesin ve en ince ayrımları gözeten yerel araştırma bile yüzeysel kalabilir.

Elbette bu temel soruların fazlasıyla zor olduğu söylenebilir; bunları sonuna kadar irdelemeye çalışan herkes, gerçekten de zor olduklarını çok geçmeden görür. Bütün ömrümüzü bunlara yanıt aramakla geçirebiliriz; oysa televizyonun önem taşıdığı bir toplumda, burada ve şimdi yapılması gereken acil ve pratik işler vardır: anketler düzenlemek, araştırmalar yürütmek; üstelik nasıl yapılacağını bildiğimiz anketler ve araştırmalar. Bu çekici bir tutumdur; bizimki gibi bir toplumda pratik kabul edilmesi ve dolayısıyla desteklenip finanse edilebilmesi gibi bir üstünlüğü de vardır. Buna karşılık, başka türden sorular yalnızca kuramsal ve soyut görünür.

Oysa bir teknoloji ile toplum arasındaki sebep ve etkiye ilişkin bütün sorular son derece pratiktir. Bunları yanıtlamaya başlamadan önce, belirli herhangi bir durumda, örneğin, bir teknolojiden mi yoksa bir teknolojinin kullanımlarından mı; zorunlu kurumlardan mı yoksa belirli ve değiştirilebilir kurumlardan mı; içerikten mi yoksa biçimden mi söz ettiğimizi gerçekten bilemeyiz. Üstelik bu yalnızca düşünsel bir belirsizlik meselesi değil, toplumsal pratik meselesidir. Teknoloji bir sebepse en iyi ihtimalle etkilerini değiştirebilir veya denetlemeye çalışabiliriz. Ya da kullanıldığı hâliyle teknoloji bir etkiyse, onun kullanımlarına ilişkin deneyimimizi başka hangi tür sebeplere ve başka hangi tür eylemlere başvurarak açıklamalı ve bağlamalıyız? Bunlar soyut sorular değildir. Toplumsal ve kültürel tartışmalarımızın giderek daha önemli bir bölümünü oluştururlar ve gerçek pratikte, gerçek ve etkili kararlarla sürekli olarak yanıtlanırlar.

Bu sorunları göz önünde tutarak televizyonu belirli bir kültürel teknoloji olarak çözümlemeye ve onun gelişimini, kurumlarını, biçimlerini ve etkilerini bu eleştirel boyut içinde incelemeye çalışacağım. Bu bölümde çözümlemeye üç başlık altında başlayacağım: (a) teknoloji ve toplumda sebep ve etkiye ilişkin yaklaşımlar; (b) bir teknoloji olarak televizyonun toplumsal tarihi; (c) televizyon teknolojisinin kullanımlarının toplumsal tarihi.

A. TEKNOLOJİ VE TOPLUMDA SEBEP VE ETKİYE İLİŞKİN YAKLAŞIMLAR

Televizyonun dünyamızı değiştirdiği yönündeki genel ifadeye yeniden bakarak başlayabiliriz. Bu tür bir ifadenin hangi farklı anlamlarda kullanıldığını sıralamakta yarar var. Örneğin:

Televizyon, bilimsel ve teknik araştırmalar sonucunda icat edildi. Ardından, bir haber ve eğlence aracı olarak öylesine büyük bir güce erişti ki kendisinden önceki bütün haber ve eğlence araçlarını değiştirdi.

Televizyon, bilimsel ve teknik araştırmalar sonucunda icat edildi. Ardından, bir toplumsal iletişim aracı olarak öylesine büyük bir güce erişti ki kurumlarımızın ve toplumsal ilişki biçimlerimizin birçoğunu değiştirdi.

Televizyon, bilimsel ve teknik araştırmalar sonucunda icat edildi. Elektronik bir araç olarak taşıdığı içkin özellikler, gerçekliğe ilişkin temel algılarımızı ve bunun sonucunda birbirimizle ve dünyayla ilişkilerimizi değiştirdi.

Televizyon, bilimsel ve teknik araştırmalar sonucunda icat edildi. Güçlü bir iletişim ve eğlence aracı olarak, başka yeni teknolojik icatların ürünü olan fiziksel hareketliliğin büyük ölçüde artması gibi diğer etkenlerin yanında, toplumlarımızın ölçeğinin ve biçiminin değişmesinde rol oynadı.

Televizyon, bilimsel ve teknik araştırmalar sonucunda icat edilerek bir eğlence ve haber aracı olarak geliştirildi. Bunun ardından, yalnızca varlıklarını sürdürme imkânlarını ve önemlerini azalttığı diğer eğlence ve haber araçları üzerinde değil, aile hayatının, kültürel ve toplumsal hayatın bazı temel süreçleri üzerinde de öngörülmeyen sonuçlar doğurdu.

Bilimsel ve teknik araştırmalarla bir imkân olarak keşfedilen televizyon, özellikle merkezî eğlence sağlanması ve görüşlerle davranış tarzlarının merkezî olarak oluşturulması bakımından yeni türden bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yatırım ve geliştirme için seçildi.

Bilimsel ve teknik araştırmalarla bir imkân olarak keşfedilen televizyon, ev içi tüketim ekonomisinin yeni ve kârlı bir aşaması olarak yatırım yapmak ve yaygınlaştırmak üzere seçildi; dolayısıyla karakteristik “ev makineleri”nden biridir.

Televizyon, bilimsel ve teknik araştırmalar sonucunda kullanılabilir hâle geldi; niteliği ve kullanımları bakımından insanlarda her zaman örtük olarak bulunan ama artık televizyonun örgütleyip temsil eder hâle geldiği edilgenlik ve kültürel ve psikolojik yetersizlik öğelerini hem sömürdü hem de vurguladı.

Televizyon, bilimsel ve teknik araştırmalar sonucunda kullanılabilir hâle geldi; niteliği ve kullanımları bakımından, büyük ölçekli ve karmaşık ama atomlaşmış yeni türden bir toplumun ihtiyaçlarını hem karşıladı hem de sömürdü.

Bunlar, televizyonun dünyamızı değiştirdiğine ilişkin sıradan ve yalın ifadenin olası açılımlarından yalnızca birkaçıdır. Pek çok insan, gerçekte birbirinin alternatifi olan görüşlerin karma biçimlerini benimser ve kimi durumlarda belli ölçüde örtüşme de kaçınılmazdır. Yine de iki geniş görüş sınıfını birbirinden ayırabiliriz.

İlkinde — (i) ile (v) arasındakilerde — teknoloji gerçekte rastlantısaldır. Teknolojinin yalnızca kendi iç gelişimi dışında, herhangi bir belirli icadın neden ortaya çıkmış olması gerektiğini açıklayan bir sebep yoktur. Aynı biçimde, bunun ardından doğrudan teknolojinin kendisinden kaynaklanan, gerçek anlamda yine rastlantısal sonuçlar ortaya çıkar. Bu akıl yürütmeye göre televizyon icat edilmemiş olsaydı belirli toplumsal ve kültürel olaylar da gerçekleşmeyecekti.

İkincisinde — (vi) ile (ix) arasındakilerde — televizyon yine gerçekte teknolojik bir rastlantıdır; fakat önemi, başka etkenlerce belirlenmiş bir toplum düzeninin ya da insan doğasının bazı niteliklerinin belirtisi sayılan kullanımlarında yatar. Bu akıl yürütmeye göre televizyon icat edilmemiş olsaydı yine yönlendirilir veya düşünmeksizin eğlendirilirdik; ancak bu, başka bir yolla ve belki daha az güçlü biçimde yapılırdı.

Yerel yorum ve vurgu farklılıkları ne olursa olsun, bu iki görüş sınıfı, televizyonun etkilerine ilişkin gerek uzmanların gerekse uzman olmayanların görüşlerinin ezici çoğunluğunun temelinde yatar. Ortak noktaları, “televizyon dünyamızı değiştirdi” ifadesinin temel biçimidir.

Bu noktada kuramsal bir ayrım daha yapmak gerekir. Yukarıda açıklanan ilk görüş sınıfı, en azından karşıtlarınca, genellikle teknolojik belirlenimcilik diye adlandırılır. Bu, toplumsal değişimin doğasına ilişkin son derece güçlü ve bugün büyük ölçüde yerleşik bir görüştür. Yeni teknolojiler, özünde kendi içinde işleyen bir araştırma ve geliştirme süreciyle keşfedilir; bu süreç de ardından toplumsal değişimin ve ilerlemenin koşullarını belirler. Özellikle ilerleme, “modern dünyayı yaratan” bu icatların tarihidir. Teknolojilerin doğrudan veya dolaylı, öngörülen veya öngörülmeyen etkileri ise âdeta tarihin geri kalanıdır. Buhar makinesi, otomobil, televizyon ve atom bombası modern insanı ve modern durumu meydana getirmiştir.

İkinci görüş sınıfı daha az belirlenimci görünür. Televizyon, diğer tüm teknolojiler gibi, zaten gerçekleşmekte olan veya gerçekleşmek üzere bulunan bir değişim sürecinin öğesi ya da aracı olarak kullanılabilir hâle gelir. Saf teknolojik belirlenimciliğin aksine bu görüş, toplumsal değişimde başka sebep etkenlerini vurgular. Bu durumda belirli teknolojileri veya bir teknolojiler bileşimini başka türden bir değişimin belirtileri olarak ele alır. Böylece herhangi bir belirli teknoloji, başka biçimde belirlenen bir toplumsal sürecin âdeta yan ürünü olur. Ancak söz konusu bilinen toplumsal süreçte zaten yer alan amaçlar doğrultusunda kullanıldığında gerçek bir etkililik kazanır.

Bu iki genel konum arasındaki tartışma, teknoloji ve toplum üzerine düşüncelerimizin büyük bölümünü kaplar. Gerçek bir tartışmadır ve iki taraf da önemli noktalara değinir. Ancak sonuçta verimsizdir; çünkü her iki konum da farklı yollardan teknolojiyi toplumdan soyutlamıştır. Teknolojik belirlenimcilikte araştırma ve geliştirmenin kendiliğinden ortaya çıktığı varsayılır. Yeni teknolojiler âdeta bağımsız bir alanda icat edilir ve ardından yeni toplumlar veya yeni insani koşullar yaratır. Teknolojiyi belirti olarak gören görüş de benzer şekilde araştırma ve geliştirmenin kendiliğinden ortaya çıktığını varsayar; ama burada bunların konumu daha çok kenardadır. Kenarda keşfedilen şey daha sonra benimsenir ve kullanılır.

Dolayısıyla her iki görüşün de teknolojinin yalıtılmasına dayandığı görülebilir. Teknoloji ya kendi başına işleyen ve yeni yaşama biçimleri yaratan bir kuvvettir ya da kendi başına işleyerek yeni yaşama biçimleri için malzeme sağlayan bir kuvvettir. Bu konumlar modern toplumsal düşüncede öylesine kökleşmiştir ki bunların ötesini düşünmek çok güçtür. Bilimsel keşif tarihlerinin çoğu gibi teknoloji tarihlerinin çoğu da bu varsayımlardan hareketle yazılır. Şu veya bu yoruma karşı “olgulara” başvurmak çok güçleşir; çünkü tarih anlatıları çoğunlukla bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bu varsayımları örneklemek için kaleme alınmıştır. Bu bazen açıkça yapılır: Sonuçlara ilişkin yorum doğrudan eklenir. Fakat daha sık rastlanan örtük biçiminde, teknolojinin ya da bilimsel gelişmenin tarihi, kendi başına bir tarih olarak sunulur. Bu, bir uzmanlaşma ya da vurgu yöntemi olarak görülebilir; ama o zaman zorunlu olarak yalnızca içsel niyetler ve ölçütler bulunduğunu ima eder.

Bu vurguları değiştirmek uzun süreli ve işbirliğine dayalı bir düşünsel çaba gerektirir. Ancak televizyonun özel durumunda, hem tarihini hem de kullanımlarını daha köklü bir biçimde görmemizi sağlayacak başka türden bir yorumun ana çizgilerini ortaya koymak mümkün olabilir. Böyle bir yorum, niyeti araştırma ve geliştirme sürecine yeniden dâhil etmesi bakımından teknolojik belirlenimcilikten ayrılır. Başka bir deyişle teknoloji, belirli amaçlar ve pratikler daha baştan düşünülerek aranan ve geliştirilen bir şey olarak görülür. Aynı zamanda bu yorum, söz konusu amaç ve pratiklerin dolaysız kabul edilmesi, yani teknoloji açısından kenarda kalmak bir yana, teknolojinin merkezinde yer aldığı bilinen toplumsal ihtiyaçlar, amaçlar ve pratikler olarak görülmesi bakımından da belirti olarak teknoloji görüşünden ayrılır.

B. BİR TEKNOLOJİ OLARAK TELEVİZYONUN TOPLUMSAL TARİHİ

Televizyonun icadı tek bir olay ya da olaylar dizisi değildi. Elektrik, telgraf, fotoğrafçılık, hareketli görüntüler ve radyo alanlarındaki karmaşık bir icatlar ve gelişmeler bütününe bağlıydı. 1875–1890 döneminde ayrı bir teknolojik hedef olarak belirginleştiği, ardından bir duraklamadan sonra 1920’den 1930’ların ilk kamusal televizyon sistemlerine kadar ayrı bir teknolojik girişim olarak geliştiği söylenebilir. Bununla birlikte, bu aşamaların her birinde, hayata geçirilmesinin bazı yönleri bakımından öncelikle başka amaçlarla yapılmış icatlara bağlıydı.

Uzun zamandır bir olgu olarak bilinen elektrik üzerine araştırmalar, on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar esas olarak felsefi nitelikteydi: şaşırtıcı bir doğa etkisini araştırıyordu. Bu araştırmalarla bağlantılı teknoloji, başlıca söz konusu etkiyi daha açık inceleyebilmek için onu yalıtmaya ve yoğunlaştırmaya yönelmişti. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, karakteristik olarak bilinen başka doğa etkileriyle bağlantılı uygulamalar (paratonerler) ortaya çıkmaya başladı. Fakat ardından 1800 ile 1831 arasındaki bir icatlar kümesinde, Volta’nın pilinden Faraday’ın elektromanyetik indüksiyonu göstermesine kadar uzanan ve kısa sürede jeneratörlerin üretilmesine yol açan kritik bir geçiş dönemi görüldü. Bu süreç yerinde bir biçimde bilim tarihi olarak izlenebilir; ancak ilerlemenin bu kritik döneminin sanayi üretiminin gelişmesindeki önemli bir aşamayla çakışması anlamlıdır. Elektrik gücünün üstünlükleri yeni sanayi ihtiyaçlarıyla yakından ilişkiliydi: güç kaynaklarının konumlandırılmasında hareketlilik ve yer değiştirme imkânı ile esnek, hızlı ve denetlenebilir dönüştürme ihtiyacı. Buhar makinesi tekstil üretimine son derece uygundu ve bu makineye dayanan sanayiler belirli yerlerde konumlanmıştı. Mühendislik gibi hem fiziksel kapsamı hem de çok parçalı süreçlerin karmaşıklığı bakımından daha geniş çaplı bir gelişme, başka güç kaynaklarıyla denenebilirdi; ancak bütünüyle yalnızca elektrikle gerçekleştirilebilirdi. Birincil üretim düzeyinde, yeni uygulamalı sanayiler (metal kaplama) düzeyinde ve kendileri de sanayinin gelişmesiyle bağlantılı yeni toplumsal ihtiyaçlar (kentlerin ve evlerin aydınlatılması) düzeyinde, yeni ihtiyaçlarla yeni icatlar arasında çok karmaşık bir etkileşim vardı. 1830’dan 1880’lerdeki büyük ölçekli elektrik üretimine kadar ihtiyaç, icat ve uygulamadan oluşan bu bütün varlığını sürdürdü.

Telgraf alanındaki gelişme daha basitti. İşaret ateşleri ve benzeri temel araçlarla ileti iletimi uzun zamandır yerleşmiş bir uygulamaydı. Seyrüseferin ve deniz savaşlarının gelişimi sırasında bayrak sistemi on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda standartlaştırılmıştı. Napolyon Savaşları sırasında semafor istasyonları aracılığıyla yapılan kara telgrafçılığında önemli bir gelişme oldu ve bunun bir kısmı barış döneminde de sürdü. Elektrikli telgraf, teknik bir sistem olarak daha 1753’te önerilmiş, on dokuzuncu yüzyılın başlarında çeşitli yerlerde fiilen gösterilmişti. 1816’da İngiliz bir mucide, Deniz Kuvvetleri Komutanlığının ilgilenmediği söylenmişti. Kendileri de bir sanayi sisteminin gelişimine ve bununla bağlantılı olarak kentlerin büyümesine yanıt olan demiryollarındaki gelişmenin, telgrafın iyileştirilmesine duyulan ihtiyacı açıklığa kavuşturması ilginçtir. 1837’den itibaren bir dizi karmaşık teknik imkân işler bir sistem hâline getirildi. Uluslararası ticaretin ve taşımacılığın gelişmesi, 1850’lerde ve 1860’larda Atlantik aşırı kablonun döşenmesi de dâhil olmak üzere sistemin hızla genişlemesini sağladı. 1870’lere gelindiğinde genel bir elektrikli telgraf sistemi kurulmuştu; aynı on yıl içinde telefon sistemi de, bu kez yeni ve amaçlanmış bir icat olarak, geliştirilmeye başlandı.

Fotoğrafçılıkta ışıkla yazma düşüncesi, aralarında Wedgwood ve Davy’nin de bulunduğu kişilerce 1802’de ortaya atılmıştı; camera obscura da zaten geliştirilmişti. Başlangıçta teknik çözüm bekleyen sorun görüntülerin yansıtılması değil, sabitlenmesiydi. 1816’dan (Niepce) 1839’a (Daguerre) kadar kamera aygıtlarının iyileştirilmesiyle birlikte bu konu üzerinde çalışıldı. Önce profesyonel, sonra amatör fotoğrafçılık hızla yayıldı; gelişen gazete basınında görüntülerin çoğaltılması ve ardından iletilmesi başarıldı. 1880’lere gelindiğinde, henüz gözlemlemekten çok kayıt tutmaya yönelik olsa da, “fotoğraflanmış gerçeklik” düşüncesi tanıdık hâle gelmişti.

Hareketli görüntü düşüncesi de benzer biçimde gelişiyordu. Sihirli fener (slayt yansıtma) on yedinci yüzyıldan beri biliniyor ve 1736’ya gelindiğinde basit hareket (bir slaytın diğerinin üzerinden kaydırılması) kazanmış bulunuyordu. En geç 1826’dan itibaren yaşam çarkı gibi mekanik hareketli görüntü aygıtları geliştirildi ve bunlar sihirli fenerle ilişkilendirilmeye başlandı. İnsan görmesinde görüntünün sürme etkisi — yani bir görüntünün “anı”sını sonraki görüntüye kadar geçen süre boyunca koruyabilme yetimiz ve böylece hızla art arda gelen birimlerden oluşan bir dizinin mümkün hâle gelmesi — klasik çağlardan beri biliniyordu. Bir dizinin aşamalarını fotoğraflayan kamera dizilerini çoklu çekim yapan kameralar (Marey, 1882) izledi. Friese-Greene ve Edison film çekimi ve yansıtma teknikleri üzerinde çalıştı; kâğıt ruloların yerine selüloit geçti. 1890’lara gelindiğinde Fransa, Amerika ve İngiltere’de halka açık ilk hareketli görüntü gösterimleri yapılıyordu.

Bir fikir olarak televizyon, bu gelişmelerin birçoğuyla bağlantılıydı. İlk aşamalarında onu foto-telgraftan ayırmak zordur. Bain 1842’de resimleri elektrik tellerinden ileten bir aygıt önerdi; Blakewell 1847’de kopyalama telgrafını gösterdi; Caselli 1862’de resimleri kablo aracılığıyla oldukça uzak bir mesafeye iletti. May, 1873’te Atlantik telgraf kablosunun bir uç istasyonunda çalışırken selenyumun ışığa duyarlı özelliklerini gözlemledi (selenyum, Berzelius tarafından 1817’de ayrıştırılmıştı ve dirençlerde kullanılıyordu). Önceden tanımlanmış bir ihtiyaç doğrultusunda, sabit ve hareketli görüntüleri iletmenin yolları pek çok biçimde etkin olarak arandı ve büyük ölçüde bulundu. Seçme bir liste bile uzundur: 1875’te Carey’nin elektrikli gözü; 1884’te Nipkow’un tarama sistemi; 1890’da Elster ve Geitel’in fotoelektrik hücreleri; 1897’de Braun’un katot ışınlı tüpü; 1907’de Rosing’in katot ışınlı alıcısı; 1911’de Campbell Swinton’ın elektronik kamera önerisi. Bütün bu dönem boyunca iki olgu açıktır: Bir televizyon sistemi öngörülmüş ve bunu gerçekleştirecek araçlar etkin biçimde aranmıştır; fakat elektrik üretimi, elektrikli telgraf ve telefonla karşılaştırıldığında, dağınık çalışmaları bir araya getirmek için çok az toplumsal yatırım yapılmıştır. 1914’ten önce teknik engeller bulunduğu doğrudur: Termiyonik valfe ve çok kademeli yükseltece ihtiyaç duyulduğu görülebilir, ancak bunlar henüz icat edilmemişti. Fakat uygulamalı teknolojinin farklı alanları arasındaki kritik fark, toplumsal bir boyutla ifade edilebilir: Yeni üretim ve ticari iletişim ya da ulaşım iletişimi sistemleri ekonomik düzeyde zaten örgütlenmişti; yeni toplumsal iletişim sistemleri ise örgütlenmemişti. Dolayısıyla hareketli görüntüler geliştirildiğinde, başarıları yerleşik bir biçimin başka bir uyarlamasında, sinema salonunda sermayeye dönüştürülene kadar, karakteristik olarak yerleşik toplumsal biçimlerin kenarında, panayır gösterilerinde kullanıldılar.

Radyonun 1885 ile 1911 arasındaki önemli bilimsel ve teknik aşamalardaki gelişimi, başlangıçta zaten işleyen toplumsal sistemler içinde telgrafın ileri bir biçimi olarak tasarlanmıştı. Belirgin biçimde yeni bir toplumsal biçim olarak uygulanması ise değişmiş bir toplumsal durumda, savaşın hemen sonrasına rastlar. Televizyonun teknik gelişimindeki duraklamanın da o sırada sona ermesi anlamlıdır. Zworykin, 1923’te elektronik televizyon kamera tüpünü tanıttı. 1920’lerin başlarında Baird ve Jenkins, birbirlerinden ayrı ve birbirleriyle yarışarak, mekanik tarama kullanan sistemler üzerinde çalışıyordu. 1925’ten itibaren ilerlemenin hızı, önemli teknik gelişmelerin yanı sıra ses yayıncılığı sistemlerinin örnek alınması sayesinde nitelikçe değişti. Bell Sistemi, 1927’de bir radyo bağlantısı üzerinden kablolu iletimi gösterdi ve böylece bu biçimin tarih öncesinin sona ermekte olduğu söylenebilir. Sistemler arasında — özellikle mekanik ve elektronik tarama sistemleri arasında — büyük bir rekabet vardı ve kimin ne katkıda bulunduğu ve kimin öncelikli olduğu konusunda hâlâ büyük tartışmalar sürmektedir. Ancak bu durum, bir teknolojinin gelişiminin yeni bir toplumsal biçim aşamasına geçtiği evreye özgüdür.

Bütün bu süreçte ilginç olan, karmaşık ve birbiriyle ilişkili pek çok alanda, ister mekanik ve elektrikli ulaşımda ister telgrafçılıkta, fotoğrafçılıkta, hareketli görüntülerde, radyoda ve televizyonda olsun, üretim ve iletişimdeki bu hareketlilik ve aktarım sistemlerinin genel bir toplumsal dönüşüm evresi içinde aynı anda hem teşvik edici etkenler hem de yanıtlar olmasıdır. Belirleyici bilimsel ve teknik keşiflerin bazıları yalnız çalışan ve destek görmeyen kişilerce yapılmış olsa da, en genel düzeylerinde hareketlilik ve örgütlerin ölçeğindeki genişlemeyle nitelenen bir toplumda, seçilmiş vurguların ve niyetlerin belirleyici bir ortaklığı vardı. Bu büyüme biçimleri, işleyişe yönelik iletişimde hem dolaysız hem de uzun vadeli sorunlar getiriyordu. Pek çok farklı ülkede ve görünüşte birbirinden bağlantısız yollardan, bu tür ihtiyaçlar hem ayrıştırıldı hem de teknik olarak tanımlandı. İletişim sistemlerinin özellikle ayırt edici bir niteliği, hepsinin, geliştirilmiş sistemlerin kritik bileşenleri keşfedilip yetkinleştirilmeden önce — ütopyacı değil, teknik yollardan — öngörülmüş olmasıdır. Bu tarih hiçbir bakımdan, iletişim sistemlerinin yeni bir toplum veya yeni toplumsal koşullar yarattığının tarihi değildir. Uzun bir sermaye birikimi ve işleyen teknik iyileştirmeler tarihinden doğmuş olan sanayi üretiminin daha önce gerçekleşen belirleyici dönüşümü ve bunun yeni toplumsal biçimleri, yeni ihtiyaçların yanı sıra yeni imkânlar da yarattı; televizyona kadar uzanan iletişim sistemleri bunların içsel sonucuydu.

C. TELEVİZYON TEKNOLOJİSİNİN KULLANIMLARININ TOPLUMSAL TARİHİ

Modern toplumlarda bir toplumsal ihtiyaç ortaya konduğunda ona uygun teknolojinin bulunacağını söylemek hiçbir zaman tam anlamıyla doğru değildir. Bunun bir nedeni, belirli herhangi bir dönemde bazı gerçek ihtiyaçların mevcut veya öngörülebilir bilimsel ve teknik bilginin kapsamını aşmasıdır. Daha önemli bir başka neden ise bir ihtiyaca teknolojik yanıt verilmesine ilişkin temel sorunun, ihtiyacın kendisinden çok, mevcut bir toplumsal oluşum içindeki yeriyle ilgili olmasıdır. Gerçek karar alma gruplarının öncelikleriyle örtüşen bir ihtiyaç, kullanılabilir teknik aygıtlardan farklı olarak işler bir teknolojinin bağlı bulunduğu kaynak yatırımlarını ve resmî izni, onayı veya teşviki açıkça daha hızlı çekecektir. Bunu sanayi üretimindeki büyük gelişmelerde ve özellikle askerî teknolojide açıkça görebiliriz. İletişim teknolojisinin toplumsal tarihi ise ilginç biçimde bu iki alandan da farklıdır ve bu farklılığın gerçek etkenlerinin ne olduğunu keşfetmeye çalışmak önemlidir.

Sorun birkaç farklı düzeyde görülmelidir. En geniş perspektiften bakıldığında, yeni türden genişlemiş, hareketli ve karmaşık bir toplum ile modern iletişim teknolojisinin gelişimi arasında işlevsel bir ilişki vardır. Bir düzeyde bu ilişkiyi doğrudan sebepsel bir ilişki olarak görmek makuldür. İletişim teknolojisindeki ilk aşama iyileştirmelerinin başlıca itici güçleri, genişlemiş askerî ve ticari faaliyetlerdeki iletişim ve denetim sorunlarından kaynaklandı. Bu etki, mesafelerin ve ölçeğin büyük ölçüde genişlemesinden doğduğu için doğrudandı; ayrıca, açık nedenlerle başlıca doğrudan yanıt olan ulaşım teknolojisinin gelişimindeki bir etken olarak dolaylıydı. Dolayısıyla telgraf ve telefon, ilk aşamalarında da radyo, yerleşik ve gelişen bir askerî ve ticari sistemin ihtiyaçlarına doğrudan hizmet eden birincil iletişim sisteminin ikincil etkenleriydi. On dokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın içine doğru belirleyici örüntü buydu.

Fakat bu karmaşık değişim bütününden başka toplumsal ve siyasal ilişkiler ve ihtiyaçlar da doğuyordu. Nitekim bu bütünün başlangıçta işlevsel iletişimde iyileştirme gerektiren bir şey olarak görülmesi, söz konusu değişimlerin belirli ve egemen yorumunun bir sonucudur. Genişleyen ticari sistemin ve belirli dönemlerde askerî sistemin doğrudan öncelikleri, ihtiyaçların bu sistemlerin kendi terimleriyle tanımlanmasına yol açtı. Hedefler ve bunlardan doğan teknolojiler, bu sistemlerin yapıları içinde işleve yönelikti: Gerekli belirli bilgileri iletmek veya bağlantı ve denetimi sürdürmek. Dolayısıyla modern elektrik teknolojisi, bu evrede, yerleşik belirli yapılar içinde kişiden kişiye, operatörden operatöre ve uygulayıcıdan uygulayıcıya yönelik kullanımlara yönelmişti. Bu niteliği en iyi, yerinde ve anlamlı biçimde yayıncılık diye adlandırılan ikinci evrenin elektrik teknolojisiyle karşılaştırarak vurgulayabiliriz. Belirli kişilere belirli iletiler gönderen bir teknoloji, ancak görece geç bir dönemde, genel kamuya çeşitli iletiler gönderen başka bir teknolojiyle tamamlandı.

Ancak bu gelişimi anlamak için daha geniş bir iletişim sistemine bakmamız gerekir. Bu sistemin gerçek temeli, teknolojideki gelişmelerden önce oluşmuştu. Her tür toplumsal grup içinde, o zaman da şimdi olduğu gibi, sözlü iletişimin oluşturduğu geniş, hatta egemen bir toplumsal iletişim alanı vardı. Ayrıca, yine o zaman da şimdi olduğu gibi, toplumsal öğretimi ve denetimi içeren veya bunlara dayanan iletişim türünün belirli kurumları bulunuyordu: kiliseler, okullar, meclisler ve duyurular, işyerlerindeki yönlendirmeler. Bunların tümü aile içindeki iletişim biçimleriyle etkileşim hâlindeydi.

Öyleyse yeni bir toplumsal iletişim teknolojisinin gelişmesine yol açan yeni ihtiyaçlar nelerdi? Basının gelişimi bize ilk önemli örneğe ilişkin kanıtları sunar. Basın, hem genişlemiş bir toplumsal, ekonomik ve siyasal sistemin gelişimine hem de bu sistemin içindeki krize verilen bir yanıttı. Siyasal iktidarın merkezileşmesi, bu merkezden resmî kanalların dışındaki yollarla iletiler gönderilmesi ihtiyacını doğurdu. İlk gazeteler, bu tür iletiler — siyasal ve toplumsal bilgiler — ile genişleyen ticaret sisteminin belirli iletilerinin — küçük ilanlar ve genel ticari haberler — bir bileşimiydi. Britanya’da basının gelişimi, biçimlendirici temel aşamalarından kriz dönemlerinde geçti: Gazete biçiminin tanımlandığı İç Savaş ve Cumhuriyet dönemi; popüler gazeteciliğin yeni biçimlerinin art arda yerleştiği Sanayi Devrimi; gazetenin evrensel bir toplumsal biçime dönüştüğü yirminci yüzyılın büyük savaşları. Basit emirlerin iletilmesi için zaten bir iletişim sistemi vardı. Bir ideolojinin aktarılması için belirli geleneksel kurumlar bulunuyordu. Ancak haberlerin ve arka plan bilgilerinin — tam gelişmiş basının temsil ettiği bütün yönlendirme, öngörüde bulunma ve güncel tutma sürecinin — aktarılabilmesi için yeni bir biçime açıkça ihtiyaç vardı; büyük ölçüde geleneksel olan kilise ve okul kurumları bu ihtiyacı karşılayamıyordu. Genel değişim krizlerinin hem kaygı hem de tartışma yarattığı ölçüde, bu esnek ve rekabetçi biçim yeni türden toplumsal ihtiyaçları karşıladı. Karar alma ve denetimde pay sahibi olma mücadelesi, önce oy hakkı kampanyalarında, ardından oy kazanma rekabetinde keskinleştikçe basın yalnızca yeni bir iletişim sistemi değil, esas olarak yeni bir toplumsal kurum hâline geldi.

Bu, siyasal bir ihtiyaca ve siyasal bir krize yanıt olarak yorumlanabilir ve kuşkusuz öyleydi. Ancak daha geniş bir toplumsal ihtiyaç ve toplumsal kriz de görülebilir. Değişmekte olan bir toplumda, özellikle de Sanayi Devrimi’nden sonra, toplumsal bakış açısı ve toplumsal yön bulma sorunları ağırlaştı. İnsanlar arasındaki ve insanlarla şeyler arasındaki yeni ilişkiler yoğun biçimde yaşanıyordu; özellikle bu alanda, kilise ve okulun veya yerleşik topluluğun ve sürekliliğini koruyan ailenin geleneksel kurumlarının söyleyebileceği pek az şey vardı. Elbette pek çok şey söyleniyordu; ancak bunlar daha eski bir toplum türü içinde tanımlanmış konumlardan söyleniyordu. Meraktan kaygıya kadar uzanan bir dizi itkiden beslenen çok çeşitli biçimlerde, yeni bilgilere ve yeni yön bulma yollarına derinden ihtiyaç duyuluyordu; bu ihtiyaç, siyasal, askerî veya ticari bilgi alanında herhangi bir uzmanlaşmanın açıklayabileceğinden çok daha derindi. Hareketlilik ve değişimin yalnızca soyutlamalar olarak değil, yaşanan deneyimler olarak da giderek daha fazla farkına varılması, toplumsal iletişimin işlevinin ve sürecinin önce pratikte, ardından kuramda büyük ölçüde yeniden tanımlanmasına yol açtı.

En açık biçimde basında görülebilen şey, fotoğrafçılığın ve hareketli görüntülerin gelişiminde de görülebilir. Fotoğraf, bir anlamda tanıma ve kayıt amacıyla kullanılan portrenin halk arasında yaygınlaşmış uzantısıdır. Ancak büyük hareketlilik döneminde, ailelerin yeni biçimlerde birbirinden ayrılması ve iç ve dış göçlerle birlikte, belirli kişisel bağlantıların mesafeler ve zaman boyunca korunmasının bir biçimi olarak daha temel bir gereksinime dönüştü. Dahası, fiziksel dünyayla ilişkileri değiştirirken bir nesne olarak fotoğraf, nesnelerin fotoğraflanmasının bir biçimine dönüştü: Deneyimlenen hızlı değişim akışı içindeki yalıtılma ve durağanlık anlarına. Ardından harekete yönelik teknik uzantısıyla hareketin kendisini yeni yollarla gözlemleme ve çözümleme aracı oldu: Yeni tanıma türlerinin yalnızca mümkün değil, gerekli de olduğu dinamik bir biçim.

Şimdi, Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen döneme ve bazı bakımlardan İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen döneme kadar, yeni türden toplumun ve yeni yaşama biçiminin bu çeşitli ihtiyaçlarının uzmanlaşmış araçlar olarak görülen şeylerle karşılanmış olması anlamlıdır: Siyasal ve ekonomik bilgi için basın; topluluk, aile ve kişisel hayat için fotoğraf; merak ve eğlence için hareketli görüntüler; ticari bilgi ve bazı önemli kişisel iletiler için telgraf ve telefon. Yayıncılık, işte bu uzmanlaşmış biçimler bütünü içinde ortaya çıktı.

Böylece yayıncılığın toplumsal kullanımlarını tanımlamakta sonradan yaşanan güçlük ve o zamandan beri çevresinde süren yoğun tartışmalar daha geniş biçimde anlaşılabilir. Üstelik yayıncılığın ilk tanımları sesli radyo için yapılmıştı. O zaman oluşturulan tanımların ve kurumların, televizyonun içinde geliştiği tanımlar ve kurumlar olması anlamlı, belki de şaşırtıcıdır.

Artık yayıncılığın, hakkında her zaman tartışmalar yaşanan ama tanıdık biçimiyle teknoloji tarafından önceden belirlenmiş gibi görünen büyük bir toplumsal kurum olduğu duruma alıştık. Oysa bu önceden belirlenmişlik yakından incelendiğinde, belirli koşullarda alınmış ve daha sonra eksik de olsa öylesine yaygın biçimde onaylanmış bir dizi belirli toplumsal karardan ibaret olduğu ortaya çıkar ki bugün bunları (geriye dönük olarak) kaçınılmaz sonuçlar yerine kararlar olarak görmek güçleşmiştir.

Dolayısıyla yalnızca geriye dönüp bakılırsa yayıncılık, toplumsal bütünleşme ve denetimin yeni ve güçlü bir biçimi olarak tanımlanabilir. Başlıca kullanımlarının birçoğu toplumsal, ticari ve zaman zaman siyasal açıdan yönlendirici görülebilir. Ayrıca bu bakış açısı, yayıncılığın “kitle iletişimi” diye tanımlanmasıyla haklılaştırılır; ilginçtir ki bu ifadeyi neredeyse bütün uygulayıcıları ve danışmanları kadar köktenci eleştirmenlerinin çoğu da kullanır. “Kitleler”, on dokuzuncu yüzyılda, eskiden “ayaktakımı” denen şey için kullanılan yeni küçümseme terimiydi. Kentleşme ve sanayi devrimi sırasında insanların fiziksel olarak “kitleler hâlinde toplanması” bu kullanıma temel oluşturdu. Yeni bir köktenci sınıf bilinci, yeni toplumsal oluşumların maddi zeminini ifade etmek üzere bu terimi benimsedi: “kitle örgütleri”. “Kitle toplantısı” gözlenebilir fiziksel bir etkiydi. Bu adlandırma o kadar yaygınlaştı ki yirminci yüzyılda çok sayıda ürünün seri olarak üretilmesine, yanlış ama anlamlı biçimde, “kitle üretimi” dendi: Kitle artık herhangi bir fiziksel ya da toplumsal kümelenmeden çok, (ama varsayılan belirli toplumsal ilişkiler içinde) büyük sayılar anlamına geliyordu. Sesli radyo ve televizyon, inceleyeceğimiz nedenlerle, tek tek evlere yayın yapmak üzere geliştirildi; oysa teknolojide bunu kaçınılmaz kılan hiçbir şey yoktu. Ancak toplumsal iletişimin bu yeni biçimi — yayıncılık — “kitle iletişimi” olarak tanımlanınca belirsizleşti. Bu tanım, onun en genel özelliğine, yani çok sayıda insana, “kitlelere” ulaşmasına yönelik bir soyutlamaydı ve seçilen yolun bireylere ayrı ayrı alıcı cihazlar sunmak olduğu olgusunu örttü; oysa bu yöntemi daha eski bir sözcük olan “yayıncılık” çok daha iyi betimliyordu. Radyonun gelişmiş tek “kitlesel” kullanımının, Goebbels’in emriyle Partinin zorunlu kamusal dinleme grupları örgütlediği ve alıcıların sokaklara yerleştirildiği Nazi Almanyası’nda görülmüş olması ilginçtir. Benzer rejimler bunu belli ölçüde taklit etmişlerdir ve Goebbels televizyonun aynı türden kullanımıyla da derinden ilgileniyordu. “Kitle iletişimi” olarak adlandırılmasına rağmen kapitalist toplumların çoğunda geliştirilen şey belirgin biçimde farklıydı.

Yayıncılığın gelişimine erken dönemde resmî müdahalede bulunuldu; ancak bu müdahale biçimsel olarak yalnızca teknik düzeydeydi. Basının gelişimine karşı daha önce verilen mücadelede devlet gazetelere ruhsat vermiş ve onları vergilendirmişti; ancak yayıncılığın ortaya çıkmasından önceki bir yüzyıl boyunca bağımsız basın yönündeki alternatif düşünce hem pratikte hem de kuramda gerçekleşmişti. Devletin yayıncılığa müdahalesinin gerçek ve makul görünen birtakım teknik gerekçeleri vardı: dalga boylarının dağıtımı. Ancak bunlara, her zaman tartışmalı olsa da, daha genel toplumsal yönlendirmeler ya da yönlendirme girişimleri eklendi. Yayıncılığın bu toplumsal tarihi, pratik ve ilke düzeylerinde kendi başına tartışılabilir. Bununla birlikte onu, belirli ekonomik durumlarda dağınık bir dizi teknik aygıtın uygulamalı bir teknolojiye, ardından da toplumsal bir teknolojiye dönüştüğü, başka ve belki daha belirleyici bir süreçten ayırmak gerçekçi değildir.

Faşist bir rejim, yayıncılığın doğrudan siyasal ve toplumsal denetim için kullanılabileceğini hızla görebilirdi. Ne var ki böyle bir durumla karşılaşıldığında teknoloji zaten başka yerlerde geliştirilmişti. Kapitalist demokrasilerde dağınık teknikleri bir teknolojiye dönüştürme yönündeki itici güç siyasal değil, ekonomikti. Nipkow ve Rosing’den Baird, Jenkins ve Zworykin’e kadar karakteristik biçimde yalıtılmış mucitler, gelişme imkânını bulabildikleri ölçüde teknik aygıtların mevcut veya muhtemel üreticilerinde buldular. Tarih bir düzeyde bu yalıtılmış isimlerin tarihidir; ancak başka bir düzeyde EMI’nin, RCA’nın ve benzer onlarca şirketin ve büyük kuruluşun tarihidir. Hareketli görüntülerin tarihinde kapitalist gelişme öncelikle üretimdeydi; büyük ölçekli kapitalist dağıtım, mevcut üretim için piyasayı denetleme ve örgütleme yolu olarak çok daha sonra geldi. Yayıncılıkta, gerek sesli radyoda gerekse sonradan televizyonda, başlıca yatırım dağıtım araçlarına yapıldı ve üretime ancak dağıtımı teknik olarak mümkün, ardından da cazip kılacağı ölçüde ayrıldı. Önceki bütün iletişim teknolojilerinin aksine radyo ve televizyon, önceden mevcut olan içeriğin çok az tanımlandığı ya da hiç tanımlanmadığı, esas olarak soyut süreçler hâlinde iletim ve alım için tasarlanmış sistemlerdi. İçerik sorunu ortaya çıktığında ise esas olarak başka etkinliklere bağımlı biçimde çözüldü. Bu yeni teknik araçlarla iletişim yoluyla dağıtılacak devlet törenleri, halka açık spor etkinlikleri, tiyatro gösterileri vb. vardı. Mesele yalnızca yayın olanaklarının arzının talepten önce gelmesi değildi; iletişim araçlarının kendi içeriklerinden önce gelmesiydi.

Sesli yayıncılığın belirleyici gelişme dönemi 1920’lerdi. Savaş sırasında askerî amaçlarla sesli telgraf alanında kaydedilen teknik ilerlemelerin ardından hem ekonomik bir fırsat hem de yeni bir toplumsal tanım ihtiyacı ortaya çıktı. Yayıncılığın teknik araçları üzerinde hiçbir ulusun veya üretici grubunun tekeli yoktu. Başarılı iletim ve alım için gerekli dağınık temel bileşenler konusunda yoğun davaların ardından karşılıklı lisans verme dönemi yaşandı (1904–1913 arasında geliştirilen vakum tüpü veya valf; 1912’den itibaren geliştirilen geri besleme devresi; 1923’ten itibaren geliştirilen neutrodyne ve heterodyne devreleri). En önemlisi, 1920’lerin ortalarında, kablosuz telgraftan yayıncılığa bütün niteliksel dönüşümün bağlı olduğu küçük ve basit bir ev alıcısının üretilmesi sorununa, yatırımların yön verdiği bir dizi teknik çözüm getirildi. 1920’lerin ortasına gelindiğinde — özellikle 1923 ve 1924 belirleyici yıllardı — önde gelen sanayi toplumlarında, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Britanya’da, Almanya’da ve Fransa’da bu atılım gerçekleşmişti. 1920’lerin sonunda radyo sanayisi, daha sonra “dayanıklı tüketim malları” adı verilecek yeni makine türlerinin hızla genel olarak yaygınlaşması içinde, sanayi üretiminin büyük bir sektörü hâline geldi. Bu gelişmeler bütünü motosikleti ve otomobili, kutu fotoğraf makinesini ve onun ardıllarını, elektrikli ev aletlerini ve radyo alıcılarını içeriyordu. Toplumsal bakımdan bu bütün, modern kentsel sanayi hayatının görünüşte paradoksal ama derinden bağlantılı iki eğilimiyle niteleniyordu: Bir yanda hareketlilik, diğer yanda ise görünüşte giderek daha çok kendi kendine yeten aile evi. En iyi demiryolları ve kent aydınlatmasıyla örneklenen daha önceki kamusal teknoloji döneminin yerini, henüz tatmin edici bir ad bulunamamış bir teknoloji türü alıyordu: Aynı anda hem hareketli hem de ev merkezli bir yaşama biçimine hizmet eden teknoloji; bir tür hareketli özelleşme. Uygulamalı biçimiyle yayıncılık, bu ayırt edici eğilimin toplumsal ürünüydü.

Sanayi kapitalizmi toplumunun bu evresindeki çelişkili baskılar, yayıncılık kurumu sayesinde belirli bir düzeyde gerçekten de çözüme kavuştu. Çünkü hareketlilik, bağımsız bir merakın, dışarı çıkıp yeni yerler görme isteğinin yalnızca kısmen sonucuydu. Esas olarak daha eski ve daha küçük yerleşim ve üretici emek biçimlerinin parçalanması ve çözülmesi içinde oluşan bir itkiydi. Yeni ve daha büyük yerleşimler ve sanayi örgütleri temel düzeyde önemli bir iç hareketlilik gerektiriyordu; buna geniş ailelerin dağılması ve yeni türden toplumsal örgütlenme ihtiyaçları bakımından ortaya çıkan ikincil sonuçlar eşlik etti. Sanayi kapitalizmi devriminde uzun süredir örtük biçimde bulunan toplumsal süreçler daha sonra büyük ölçüde yoğunlaştı: Özellikle dolaysız yaşama alanları ile işin ve yönetimin yürütüldüğü yerler arasındaki mesafenin artması. Dönüşmüş bu sınai ve siyasal süreçler üzerinde etkili olabilecek toplumsal denetim biçimlerine ulaşılması, hatta bunların öngörülmesi bile henüz söz konusu değildi. İnsanların çoğu, kendilerinin ötesinde belirlenen süreçlerin etkilerinin yayıldığı alanda yaşıyordu. Bununla birlikte, yoğun toplumsal mücadeleler sonucunda kazanılan şey, belirleyici büyük ölçekli süreçlerin sınırları ve baskıları içinde, dolaysız yaşama koşullarının iyileştirilmesiydi. Ücretlerde ve çalışma koşullarında görece bir iyileşme yaşandı; günün, haftanın ve yılın çalışma dönemleriyle çalışma dışı dönemler arasındaki dağılımında niteliksel bir değişme oldu. Bu iki etki, küçük aile evinin iyileştirilmesine güçlü bir vurgu yapılmasında birleşti. Ancak hem gerçek bir kazanım hem de savunmaya yönelik bir yanıt olan bu özelleşme, sonuç olarak yeni temas biçimlerine yönelik zorunlu bir ihtiyaç taşıyordu. Yeni evler özel ve “kendi kendine yeterli” görünebilirdi, ancak yalnızca dış kaynaklardan düzenli para ve mal sağlanmasıyla ayakta tutulabiliyorlardı. İstihdamdan fiyatlara, ekonomik bunalımlardan savaşlara kadar uzanan bu dış etkenler, yine de ayrı bir “aile” projesi olarak görülen şeyi belirleyici ve çoğu zaman sarsıcı biçimde etkiliyordu. Bu ilişki, yeni türden bir “iletişimin” hem ihtiyacını hem de biçimini yarattı: “dışarıdan”, başka yollarla erişilemeyen kaynaklardan gelen haberler. Bu yapı daha 1880’lerin ve 1890’ların tiyatro oyunlarında (Ibsen, Çehov) ortaya çıkmıştı: Dramatik ilginin merkezi artık ilk kez aile eviydi; ancak erkekler ve kadınlar, hayatlarının koşullarını belirleyecek “dışarıdaki” kuvvetleri öğrenmek için evlerinin pencerelerinden dışarı bakıyor veya kaygıyla haber bekliyorlardı. İlk belirleyici aşamasına 1920’lerde ulaşan yeni “tüketici” teknolojisi, bu ihtiyaçlar bütününe tam da söz konusu sınırlar ve baskılar içinde hizmet etti. Özelleşmiş evin koşullarında ve verimliliğinde dolaysız iyileşmeler oldu; özel ulaşım, evden dışarıya yapılan geziler için yeni imkânlar sundu; ardından radyo, yeni türden bir toplumsal girdiyi, haberleri ve eğlenceyi evin içine taşıma imkânı sağladı. Bazıları bu yeni makinelerden ıvır zıvır aygıtlar diye söz etti; oysa bunlar her zaman bundan çok daha fazlasıydı. Sanayi kapitalizmi toplumunun belirleyici sınırları ve baskıları içinde ortaya çıkan bir dizi vurgu ve tepkinin uygulamalı teknolojisiydiler.

Dolayısıyla ucuz radyo alıcısı, genel bir durumun ve buna verilen yanıtın önemli bir göstergesidir. Özellikle başka türden toplumsal fırsatlara en az sahip olanlar, bağımsız hareket etme imkânından ya da daha önce birbirinden ayrı olan eğlence ve bilgi edinme yerlerine erişimden yoksun bulunanlar tarafından memnuniyetle karşılandı. Yayıncılık, en genel düzeylerde birleşik bir toplumsal alımlama biçimi olarak da işlev görebiliyor ya da böyle işlev gördüğü düşünülebiliyordu. Böylece radyo üreticisi şirketlerin yoğun biçimde teşvik ettiği şey, kendisi de genel sınırlar ve baskılar içinde tanımlanan bu tür toplumsal ihtiyaçla iç içe geçti. Radyo üretiminin ilk aşamalarında iletim, içerikten önce tasarlanmıştı. 1920’lerin sonunda ağ kurulmuştu; ancak içerik tanımı hâlâ düşük düzeydeydi. İçerik alanındaki önemli ilerlemelerin çoğu, radyonun ikinci evresi olan 1930’larda gerçekleşti. İletim ve alım ağları, yan ürün olarak, ilk yayın yapımlarının olanaklarını oluşturdu. Ancak “içeriğin” genel toplumsal tanımı zaten mevcuttu.

Yayıncılığın genel gelişimine ilişkin bu kuramsal model, televizyonun özgül gelişimini anlamak için gereklidir. Çünkü televizyonun teknik bir araç olarak geliştirilebileceği, soyut düzeyde, birbirinden farklı birkaç yol vardı. Ev televizyonunun herkesçe kullanıldığı bir kuşaktan sonra bunu kavramak kolay değildir. Ama yoğun araştırma ve geliştirme çalışmalarının ardından bile ev tipi televizyon alıcısının çeşitli bakımlardan verimsiz bir görsel yayın aracı olduğu gerçeği değişmez. Sinemayla karşılaştırıldığında görsel verimsizliği özellikle çarpıcıdır; oysa radyoda 1930’lara gelindiğinde, kendi alanında gerçek bir rakibi bulunmayan, son derece verimli bir ses yayın alıcısı vardı. Ev televizyonu alıcısına yönelik vurgunun sınırları içinde bugüne dek küçük niteliksel iyileştirmelerden fazlasını yapmak mümkün olmamıştır. Daha yüksek çözünürlüklü sistemler ve renk, bir makine olarak ev televizyonu alıcısını ancak son derece düşük nitelikli bir sinemanın düzeyine çıkarabilmiştir. Yine de insanların çoğu, daha düşük nitelikli dolaysız bir teknolojiye yönelen alışılmadık bir tercih göstererek bu düşük nitelikli görsel araca uyum sağlamıştır; bunun sebebi, yayıncılığın bir sistem olarak içinde işlediği toplumsal bütün, özellikle de özelleşmiş evdir. Sinema, toplumsal tanımın daha önceki bir düzeyinde kalmıştı; genel olarak tek bir türden belirli ve birbirinden ayrı eserler sunan özel bir tiyatro türüydü ve öyle olmayı sürdürmektedir. Buna karşılık yayıncılık, bütün bir toplumsal içerik akışı sunuyordu: müzik, haberler, eğlence, spor. Ev içinde alınabilen bu genel içerik akışının üstünlükleri, belirli ve birbirinden ayrı eserlerle sınırlı sinemanın görsel iletim ve alım bakımından sahip olduğu teknik üstünlüklere fazlasıyla ağır basıyordu. Yayıncılık yalnızca sesle sınırlı kaldığı sürece sinemanın güçlü görsel aracı son derece popüler bir alternatifti. Ancak yayıncılık görsel hâle geldiğinde toplumsal üstünlüklerini tercih etmenin getirisi, dolaysız teknik yetersizliklerinin önüne geçti.

Savaş araya girmeseydi televizyon yayıncılığına geçiş, 1930’ların sonlarında ve 1940’ların başlarında oldukça genel biçimde gerçekleşecekti. Britanya’da 1936’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde 1939’da kamusal televizyon hizmetleri başlamıştı; ancak alıcılar hâlâ çok pahalıydı. İletim ve alım olanaklarına tam ölçekli yatırım 1940’ların sonlarına ve 1950’lerin başlarına kadar gerçekleşmedi; bundan sonraysa büyüme çok hızlı oldu. Yayıncılığın tanımlanmasına yol açan temel toplumsal eğilimler o zamana kadar daha da belirginleşmişti. Özelleşmiş eve yapılan yatırım önemli ölçüde artmıştı; bu evlerle toplumun belirleyici siyasal ve üretici merkezleri arasındaki toplumsal ve fiziksel uzaklık çok daha fazla büyümüştü. Radyoda geliştiği biçimiyle yayıncılık kaçınılmaz bir model gibi görünüyordu: merkezî vericiler ve ev alıcıları.

Televizyon daha sonra radyoyla aynı aşamaların bazılarını yaşadı. Esas olarak yine iletim ve alım teknolojisi içerikten önce gelişti; içeriğin önemli bölümleri bağımsız girişimler olmaktan çok teknolojinin yan ürünleri oldu ve öyle kalmayı sürdürdü. Renkli yayınların başladığı döneme kadar, insanları renkli alıcılar satın almaya ikna etmek için “renkli” programlar tasarlanıyordu. İlk aşamalarda mevcut etkinliklerden yararlanma yönündeki tanıdık bağımlılık vardı: bir taç giyme töreni, büyük bir spor etkinliği, tiyatro gösterileri. Sinemadan benzer biçimde yararlanma eğiliminin ortaya çıkması, sinemanın gerilemesi ticaret koşullarını değiştirene kadar daha yavaş gerçekleşti; bugün özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde çok yaygındır. Ama yine radyoda olduğu gibi, ilk genel on yılın sonu önemli ölçüde bağımsız televizyon yapımını getirdi. 1930’ların ortalarında ve sonlarında radyoda olduğu gibi, 1950’lerin ortalarında ve sonlarında da televizyon için yeni program türleri yapılıyordu; televizyon aracının üretimde kullanılışında, yine radyonun karşılaştırılabilir aşamasında olduğu gibi, bazı özgün eser türlerini de kapsayan çok önemli ilerlemeler kaydediliyordu.

Bununla birlikte yayıncılığın karmaşık toplumsal ve teknik tanımı, özellikle üretim alanında kaçınılmaz güçlüklere yol açtı. Televizyonun görece düşük maliyetle yapabildiği şey, zaten gerçekleşmekte olan veya gerçekleşmiş bir olayı aktarmaktı. Haberler, spor ve benzeri bazı alanlarda karşılaştırmalı olarak düşük maliyetli bir yayın hizmeti sunabiliyordu. Ancak kendisinin üretmesi gereken her tür yeni eserde, yayıncılık modeli içinde çok pahalı bir araç hâline geliyordu. Hiçbir zaman film kadar pahalı değildi; ama sinema, bir dağıtım aracı olarak gelirlerini doğrudan denetleyebiliyordu. Öte yandan, ayarlanabilir bir alıcıya sahip olanların bütün programları anlık bir ücret ödemeden alabilmesi, yayıncılığın doğasında vardı. Belirli yerel ücretlerin gereksiz olacağı, toplum tarafından finanse edilen bir üretim ve dağıtım sistemi var olabilirdi ve hâlâ var olabilir; ev alıcılarına yönelik ruhsat sistemine dayanan BBC buna en çok yaklaşmıştı. Fakat bazı devlet denetimindeki sistemlerde hâlâ var olan tekel dışında, herhangi bir yayıncılık sisteminde üretim yatırımlarıyla ilgili sorunlar ağırdır.

Böylece yayıncılık modeli içinde, merkezî iletim ile özelleşmiş alım arasındaki derin çelişki bulunuyordu. Ekonomik yanıtlardan biri ruhsatlandırmaydı. Daha dolaylı bir diğeri ticari sponsorluk, ardından da destekleyici reklamdı. Fakat üretimin denetimi ve finansmanına ilişkin kriz, tam da benimsenmiş ve böylesine köklü biçimde yerleşmiş toplumsal ve teknik model yüzünden yayıncılığın sürekli bir özelliği olmuştur. Yayıncılığın, işlevleri büyük ölçüde başka olayların aktarımı ve yorumuyla sınırlı bir iletim teknolojisi olarak belirli bir denge kurabilmesi sorunu çözmekten çok gizler; sınırlı bir gelir bu sınırlı hizmeti finanse edebilir. Fakat televizyonun yaratıcı imkânlarının birçoğu tam da bu görünüşteki çözüm tarafından engellenmiştir ve bunun üreticiler ve programların dağılımı üzerinde yerel etkilerden çok daha fazlası vardır. Belirli bir toplumsal iletişim modeline böylesine büyük bir yatırım yapıldığında, finans kurumlarının, kültürel beklentilerin ve özgül teknik gelişmelerin oluşturduğu kısıtlayıcı bir bütün ortaya çıkar; bu bütün yüzeysel olarak bir teknolojinin etkisi gibi görünse de gerçekte yeni ve merkezî türden bir toplumsal bütündür.

Yayıncılık kurumlarının gelişimini, bu kurumların medyayı kullanma biçimlerini ve girmek üzere olduğumuz yeni teknik evrenin toplumsal sorunlarını bu arka plan karşısında incelememiz gerekiyor.


2. TEKNOLOJİNİN KURUMLARI

A. İLK GELİŞME BİÇİMLERİ

Yayıncılık teknolojisi, son derece karmaşık toplumsal yapılar içinde marjinal bir unsur olarak ortaya çıktı. Yayıncılık politikalarının siyasetin temel meselelerinden biri hâline geldiği bir dönemden geriye baktığımızda, o zamanlar ne kadar marjinal göründüğünü kavramak gerçekten güçtür. Daha önce de vurgulandığı gibi, ilk dönemin belirleyici etkeni, yönlendirici itkinin yayıncılık aygıtlarının, özellikle de alıcıların üreticilerinden gelmesiydi. Bununla birlikte, radyotelefoninin genel önemi nedeniyle siyasal makamlardan kaynaklanan başka türden bir baskı da her zaman vardı: ulus-devletin güvenliğine ve bütünlüğüne ilişkin meseleler örtük olarak, zaman zaman da açıkça gündeme getiriliyordu; ancak siyasal makamlar öncelikle radyotelefoniyi düşünürken üreticiler yayıncılığın geleceğine yöneldikleri için bu meseleler karmaşıklaşıyordu. Britanya’da, 1904 tarihli bir yasa uyarınca bütün verici ve alıcıların Posta İdaresi tarafından ruhsatlandırılması gerekiyordu. Marconi şirketi 1920’de yayın yapmaya başladığında, esas olarak ticari iletişim ve ulaşımın denetimi için kullanılan bir aracın eğlence amacıyla kullanılmasının ciddiyetsiz ve tehlikeli olduğuna ilişkin şikâyetler yükseldi; hatta radyotelefoni çevrelerinin ve Silahlı Kuvvetlerin baskısıyla geçici bir yasak getirildi. Bunun ardından rakip üreticiler, Posta İdaresi ve Silahlı Kuvvetler Komitesi arasında karmaşık müzakereler yürütüldü; 1922’de, Posta İdaresi ve Hükûmetle üzerinde anlaşılan koşullar uyarınca program sağlayacak üreticilerden oluşan bir konsorsiyum, Britanya Yayın Şirketi (British Broadcasting Company) adıyla kuruldu. Bu anlaşmanın kilit noktaları, Şirkete tekel hakkı tanınması ve yayıncılığın alıcı ruhsatlarının satışıyla finanse edilmesine karar verilmesiydi. 1925–1926 döneminde, sürekli tartışmalar ve müzakereler sonucunda, özünde bir kamu hizmeti şirketi olan kuruluş, gerçek bir kamu yayın kuruluşuna dönüşüyordu: 1926’da kuruluş beratını alan BBC’ye. Tekel hakkına ve ruhsat satışından güvence altına alınmış finansmana kavuşan kurum, düzenlemenin bir yan ürünü olarak, yalnızca yayınları ileten bir kuruluş olmaktan çıkıp yayın üreten bir kuruluş hâline gelmesi için gerekli sürekliliği ve kaynakları elde etti. Kurumun niteliğindeki bu değişim, en azından müzakerelere katılanların çoğunluğu tarafından, hiçbir zaman açıkça öngörülmemişti; üstelik ilk yöneticileri, o sırada çok farklı anlamlara gelen bir kamu hizmeti olarak yayıncılık tanımını etkin bir program politikası doğrultusunda özelleştirmeseydi bu değişimin potansiyeli gerçekleşmeyecekti. Britanya’daki çözümün özgül unsurları üç başlık altında görülebilir:

Britanya’nın, görece küçük bir coğrafi alana yayılmış geniş bir iletişim ağına sahip bir sanayi toplumu olarak erken gelişmesi, kültürünü zaten önemli ölçüde «ulusallaştırmıştı»; örneğin ağırlıklı olarak ulusal bir basının ortaya çıkmasına yol açmıştı.

Ulusal kültürün egemen bir biçimi, alışılmadık ölçüde bütünleşmiş bir yönetici sınıf içinde zaten yerleşmişti; böylece kamu hizmeti, hem hizmetin hem de sorumluluğun etkin bir vesayetçi anlayışla tanımlandığı mevcut kamusal tanımın değerlerine uygun hizmet olarak anlaşılabiliyor ve yönetilebiliyordu.

Britanya Devleti’nin niteliği, yönetici sınıfının bütünleşmişliği nedeniyle pek çok işini merkezî devlet yönetiminden çok atama ve yetki devri yoluyla yürütmesiydi. Bu durum, devlet tarafından düzenlenen ve desteklenen, fakat ayrıntılı devlet denetimine tabi olmayan bir kamu kuruluşunun ortaya çıkmasına olanak verdi. Böyle bir çözümde saklı bulunan esneklik, sürekli tartışma konusu olsa da, bağımsız bir kurumsal yayıncılık politikasının doğmasını sağladı; burada bağımsızlık, özellikle siyasal partiler ve geçici hükûmetler karşısında gerçekti, fakat önceden var olan bir kültürel hegemonya çerçevesinde tanımlanması nedeniyle aynı zamanda sınırlıydı.

Bunlar, yayıncılığın yalnızca kapitalist bir toplum içinde değil, özellikle teknolojik aygıtların kapitalist üreticileri tarafından geliştirilmesi nedeniyle, diğer yönleriyle ortak olan bir baskılar alanındaki özgül etkenlerdi. Farklı kapitalist toplumlardaki çeşitli çözümler incelendiğinde, teknolojinin kendi başına hiçbir biçimde belirleyici olmadığı açıklık kazanır. Britanya’da devlet ile kapitalist çıkarlar arasında varılan uzlaşma, yetkilerin sınırlı bir ayrılığına dayanıyordu. Benzer büyüklükteki Batı Avrupa toplumlarında daha tipik olan çözüm, yayıncılığın başlangıçtaki teknik düzenlenmesi düzeyinde doğrudan devlet tarafından düzenlenmesi ve bunun, örneğin İtalya ve Fransa’da hâlâ görüldüğü üzere, yayın üretiminin de doğrudan devletçe düzenlenmesine yol açmasıydı.[^1] Faşist toplumlarda bu doğrudan devlet denetimi, politikanın doğal bir aracıydı. Komünist toplumlarda ise yayıncılık kurumlarının devlet tarafından denetlenmesi, halk iktidarının güvencesi ve aracı olarak gerekçelendiriliyordu.

Bambaşka bir doğrultudaki alternatif çözüm ise Amerika Birleşik Devletleri’nde yerleşen çözümdü. Yayıncılığı ulusal çıkar doğrultusunda denetim altında tutma baskısı her zaman vardı; ancak aygıt üreticileri denetlenemeyecek kadar güçlüydü ve oluşturdukları rakip konsorsiyumlar hızla genişleyen bir pazara doğrudan açıldılar. Federal denetim, ancak bu tür bir genişlemenin teknik sonuçları, teknolojinin o düzeyinde kargaşaya dönüştükten sonra kuruldu. İlk yayın ağları, önde gelen üreticilerin federasyonlarıydı; bunlar daha sonra üretim tesislerini esasen ikincil bir faaliyet olarak, yani cihazların üretimi ve satışına göre ikincil bir faaliyet olarak edindiler. Bu son derece rekabetçi durumda program üretiminin finansmanı, reklamın iki biçiminden, reklam arası yerleştirmelerinden ve sponsorluktan sağlanıyordu. Karşı yönde etkili olan bütün etkenler başka her yerdekinden daha zayıf olduğu için, Amerikan kurumları basit bir uygulamalı teknolojinin saf biçimlerini başka her yerdekinden daha açık biçimde gerçekleştirdi. Üretici kuruluşlar, hem doğrudan cihaz satışıyla hem de dolaylı olarak reklam parasını sağlayarak yayıncılık kurumlarının biçimini belirlediler. Böylece yayıncılık kamusu, daha başından fiilen rekabetçi yayıncılık pazarıydı. 1926’da oluşmaya başlayan büyük ağlar, radyonun ve sonunda televizyonun karakteristik kurumları hâline geldi. Piyasa anlamı dışındaki herhangi bir kamu hizmeti anlayışı, zaten bu kurumların egemenliği altındaki bir yapı içinde gelişti. Sonunda ortaya çıkan biçimiyle bu, piyasa dışı bir kamu yararına ilişkin anlayışların her zaman güçlük ve tartışmalar eşliğinde içine yerleştirildiği, klasik türden bir piyasa düzenleyici denetimdi. 1927’ye kadar piyasa rekabeti açık ve doğrudandı. 1927’den 1932’ye kadar yeni Federal Radyo Komisyonu (Federal Radio Commission) frekansların tahsisi için bir sistem örgütledi; 1932’den 1937’ye kadar da dolandırıcılık gibi belirli suistimalleri denetim altına almaya çalıştı. «Yayın dalgalarının» kamu mülkü olduğuna karar verildi ve rakiplere, önce teknik denetimlere, ardından belirli suistimalleri önlemeye yönelik düzenleyici denetimlere tabi olarak bunları kullanma ruhsatı verildi. 1937’den itibaren, radyoda ve televizyonun ilk döneminde, artık Federal İletişim Komisyonu (Federal Communications Commission) adını taşıyan FRC, özellikle üretimdeki güçlü tekelleşme eğilimlerine karşı rekabetçi piyasayı açık tutmaya çalıştı. FCC, kamu yararını yalnızca piyasayı açık tutmanın ötesinde tanımlamaya esas olarak 1944’ten sonra girişti. Toplumsal yararlılık, siyasal hakkaniyet ve kamu ahlakı ölçütleri getirmeye çalıştı. Televizyonun geliştiği dönemde bu çabalar yoğunlaştırıldı; fakat mevcut kurumların yapısı tuhaf aykırılıklara yol açtı. Örneğin Komisyon bir istasyonun ruhsatını iptal edebiliyor, ancak bazı istasyonların bünyesinde bulunduğu, bazılarının da bağlantılı olduğu ağları gerçekten denetleyemiyordu. Program üretiminin büyük bölümünden açıkça ağlar sorumluydu; buna karşın etkin denetimler istasyonlar üzerinde uygulanıyordu. Bu aykırılık her iki yönde de işledi. Televizyon özgürlüğünü denetlemek ya da sınırlamak isteyen bir siyasal yönetim (1972–1973’te Nixon döneminde olduğu gibi), istasyonların ağlara baskı yapmasını sağlamak için tek tek istasyonlara baskı uygulamaya çalışabilir; bunun başlıca amacı, özellikle haber sunumu ve yorumlarda ağların siyasal içeriğini değiştirmektir. Bu uygulama, «sorumsuz» ağlar üzerinde «topluluk denetimi» olarak gerekçelendirilir; ağlar da gerçekten kamuya karşı sorumluluğu bulunmayan büyük özel şirketlerdir. Ne var ki ruhsat koşuluna bağlı olarak alınıp satılan istasyonların kendileri de topluluk çıkarlarının kapitalist bir biçimidir; üstelik gelişkin her tür yayın üretimi için büyük ölçekli ağlara bağımlı olan küçük ölçekli bir kapitalizmi temsil ederler. Başka toplumlardaki «topluluk televizyonu» tartışmalarının büyük bölümü, tekel ya da ağ çıkarları, küçük ölçekli yerel veya sözde yerel kapitalizm ve devletin siyasal gücü arasındaki eşitsiz rekabetin aynı özelliklerini gösterir.

Dolayısıyla televizyon kurumlarının ilk gelişimini, «kamu hizmeti» kurumlarıyla «ticari» kurumlar arasındaki bir karşıtlık ya da rekabet olarak soyutlamak mümkündür. Bu, özellikle Britanya’da doğal bir bakış açısı gibi görünmüştür; çünkü BBC’nin kendine özgü «kamu hizmeti» tanımına, 1950’lerin ortalarında ticari bir ağ tarafından başarıyla meydan okunmuş ve BBC bu ağla rekabete sokulmuştur: Bağımsız Televizyon İdaresi (Independent Television Authority; ticari yerel radyo istasyonlarının da eklenmesiyle artık Bağımsız Yayıncılık İdaresi [Independent Broadcasting Authority]). Bu kamu otoritesi (hukuki statüsü ve kuruluş yapısı bakımından kamusal, gelir açısından sözleşme yaptığı şirketlere bağımlılığı bakımından ticari), iletim araçlarının sahibidir; ancak program temini için bir dizi bölgesel şirketle sözleşme yapar. Bu şirketler kendi kaynaklarını yayın akışına yerleştirilen reklamların süresini satarak elde ederler; ardından, zengin bölgelerin daha büyük şirketlerinin egemen olduğu, bazı yerel farklılıklar taşıyan ulusal bir ağ ve program düzeni kurulur. Bu ağ, en başından beri, «en yoğun izlenme saatlerine» yönelik program planlaması ile reklam süresi satışı arasında yapısal bir ilişki bulunan ticari türden bir ağ olmuştur. Bu anlamda «kamu hizmeti» televizyonu ile «ticari» televizyon arasındaki karşıtlık geçerlidir ve programcılık bakımından önemlidir (aşağıdaki 4. Bölüm’de görüleceği gibi).

İlk gelişmenin ticari olduğu ve kamu hizmeti unsurunun daha sonra, kenarda ya da yatıştırıcı bir önlem olarak eklendiği Amerika Birleşik Devletleri’nde de, daha sınırlı ölçülerde olsa bile, aynı türden bir karşıtlık kurulabilir. Kamu Yayıncılığı Kurumu (Public Broadcasting Corporation), Ulusal Eğitim Televizyonu (National Educational Television) kuruluşunun daha önceki çalışmalarına (1952’den itibaren) ve Kamu Yayıncılığı Laboratuvarına (Public Broadcasting Laboratory) dayanılarak ancak 1967’de kuruldu. Bu tür yerel istasyonlar 1950’lerden itibaren kurulmuştu (örneğin 1954’te San Francisco’da KQED) ve 1962’den itibaren istasyonların birleşmesi ve işbirliği için federal hibeler veriliyordu. Gelişimi boyunca bu kamu hizmeti televizyonu, ticari ağların yoksul akrabası olarak kaldı. Üretim fonları merkezî denetime ve dolayısıyla fiilen siyasal kararlara tabidir. İstasyonların kendileri üyelerinin desteğiyle ayakta durur ve ancak sürekli yerel bağış toplama çabaları sayesinde büyük güçlüklerle varlıklarını sürdürebilirler. Yine de «kamu hizmeti» ile «ticari» arasındaki karşıtlığın yalnızca kurumsal değil, programcılıkla ilgili bir önemi de vardır (aşağıdaki 4. Bölüm’e bakınız).

Bu kadar yararlı bir bakış açısından kolayca vazgeçilmemelidir. Bununla birlikte, iki bakımdan eleştirel olarak gözden geçirilmesi gerekir: ilk olarak, ticari yayıncıların buna karşı yürüttükleri saldırının olağan söylemini hesaba katmak; ikinci ve daha önemlisi, bir kamu otoritesi ile devletin ve şirketlerin siyasal ve ekonomik çıkarları arasındaki karmaşık ilişkiyi hesaba katmak.

Kapitalizmin savunusundaki genel retorikte olduğu gibi, ticari yayıncılık da kendisini kapitalist diye adlandırmak şöyle dursun, ticari olarak bile adlandırmaz. «Özgür» ve «bağımsız» gibi halkla ilişkiler tanımlamalarını kullanır ve çoğu zaman kendisini «tekel» ve «devlet denetimi» ile karşı karşıya koyar. Büyük Amerikan yayıncılık şirketlerinin ya da Britanyalı program şirketlerinin niteliğine baktığımızda bu retorik dağılır. Bunlar farklı biçimlerde, yerleşik sermaye çıkarlarının oluşturduğu şirketler topluluğudur. (Aralarındaki fark, kurumların önceki tarihinden kaynaklanır: Amerikan şirketleri büyük sermaye yelpazesinde yer alırken Britanya şirketleri esas olarak orta, hatta küçük sermaye ölçeğindedir.) Hangi kamusal denetimler veya politika tanımları getirilirse getirilsin, bu kurumların birincil amacı yatırılan sermayeden özel kâr elde etmek ve bu kârı dağıtmaktır; bu da başlıca politikalarını gözle görülür biçimde etkiler. Buna karşılık kamu hizmeti kurumları fiilen kâr amacı gütmez; böylece gelirleri neredeyse bütünüyle yayıncılık hizmetinin üretimine ve geliştirilmesine ayrılır. Bu noktaya kadar karşıtlık geçerliliğini korur ve vurgulanması gerekir.

Ancak bir sonraki düzeyde, kamu yararı ve özellikle de onun devletle ilişkisi konusunda kuşku götürmez bir belirsizlik vardır. Burada liberal bir retorik de aynı ölçüde yanıltıcı olabilir; çünkü kapitalist bir toplumda devlet ile en geniş tanımıyla kamu yararı arasında basit bir eşitlik kurulamaz. Sovyetler Birliği örnek alınarak düzenlenmiş toplumlarda ve bazı Batı Avrupa ülkeleriyle gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, yayıncılıkta gerçek devlet tekellerinin bulunması meseleyi görmeyi daha da güçleştirir. Burada devlet, kamu yararının taraflı bir biçimiyle haklı olarak özdeşleştirilebilir (buna tabi olanların ve gözlemcilerin bunu onaylayıp onaylamadığı ayrı bir meseledir) ve yayıncılığın devletçe denetlenmesi, enformasyonun ve ideolojinin genel olarak devletçe denetlenmesinin bir işlevidir. Kamu yararına ilişkin birbiriyle rekabet eden anlayışların fiilen ortadan kaldırıldığı yerlerde durum yalındır, ama aynı zamanda ölüdür. Buna karşılık Fransa ve İtalya’da olduğu gibi bu rakip anlayışların etkin olduğu yerlerde devlet ile kamu yararının eşitlenmesi özellikle kırılgandır; bu da yalnızca iç çatışmalara değil, modern koşullarda incelememiz gereken karmaşık uluslararası baskılara da yol açar. Birleşik Devletler’de, pek çok kamusal ve yerel girişime karşılık olarak federal düzeydeki eylemle sınırlı bir kamu hizmeti ağı kurulmuş olsa da, uzun vadeli bir kamu yararının tek tek yönetimlerin geçici siyasal baskılarından gerçekten korunabildiğine ilişkin henüz bir belirti yoktur. Ancak BBC örneğinde, Britanya’da belli bir ölçüde gerçekten var olduğu gibi, böyle bir koruma sağlandığında bile, kamu kurumu ya da kamu otoritesi formülü düzeyinde devlet ile kamu yararının özdeşliği eleştirisiz kabul edilmemelidir. Sonuçta, fiilen kamu otoritelerini atayan hükûmettir: Britanya’da bunlar tipik olarak eski bakanlar, siyasetçiler ve mevcut tam zamanlı ve yarı zamanlı idari bürokrasinin üyeleridir. Bu atamalar belli bir ustalıkla ve böyle herhangi bir sistemin görünüşteki meşruiyetini borçlu olduğu, kenarda kalan kişilerin atanmasıyla yapılan türden bir vitrin düzenlemesiyle gerçekleştirilir. Oysa sistemin yerleşik çerçevesi içinde, doğrudan seçilmiş otoriteler oluşturulmasına veya üretimi ve yayıncılığı fiilen gerçekleştirenlerin kurum içinde demokratik temsil ya da denetim sahibi olmasına yönelik bütün önerilere çok şiddetle karşı çıkılır. Dolayısıyla mevcut hâlleriyle bu otoriteler, biçimsel devletten ayrı olarak gerçek devletin etkin biçimde dayandığı karmaşık bir himaye ve makam dağıtma sisteminin parçasıdır. Bu sistem, bir bakanlık aracılığıyla yürütülen biçimsel denetimden çok daha az katıdır ve rekabet hâlindeki siyasal partiler arasında sınırlı tartışmalara olanak tanır. Bazı yapılarının gevşek ve belirsiz oluşu, doğrudan ve kısa vadeli hükûmet baskılarına karşı belli ölçüde gerçek bir bağımsızlığa da izin verir. Ancak son kertede «kamusal» ya da «ulusal» yararın uzlaşmaya dayalı bir biçimine bağımlıdır: açıkça varılmış ve düzenli olarak açık değerlendirmeye tabi tutulmuş bir uzlaşmaya değil, önce var olduğu varsayılan, sonra da güçlü biçimde uygulanan bir uzlaşmaya.

Üstelik bütün bu farklı sistemlerde, gerçek durum giderek son derece genel ve büyük ölçüde dinamik bir nitelik kazanmışken, yayıncılık kurumları üzerine tartışmanın terimleri inatla yerel ve marjinal kalmıştır. Özünde, yayıncılık kurumlarını tartışma tarzı en iyi ifadeyle 1950’ler öncesi bir aşamada kalmış, oysa 1950’lerde ve sonrasında yaşanan gelişmeler bambaşka bir yayıncılık dünyasının kapılarını açmıştır.

B. GÜNCEL GELİŞME BİÇİMLERİ

1950’lerden bu yana komünist olmayan dünyanın tamamında yayıncılığın gelişimini belirleyen etken, Amerikan iletişim sisteminin genişlemesi olmuştur. Bu, birbiriyle bağlantılı iki aşamada anlaşılmalıdır: Birleşik Devletler’de karmaşık bir askerî, siyasal ve sınai iletişim sisteminin oluşması; ardından, bununla doğrudan bağlantılı olarak, bu sistemin diğer bütün erişilebilir devletlerin yayıncılık sistemlerine nüfuz etmek üzere işletilmesi.*

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Birleşik Devletler’de, askerî ve siyasal iletişim alanındaki araştırma ve geliştirmeyle, hâlâ bunlardan ayrı bir alan olarak düşünülen genel yayıncılık arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Hükûmetin yeni iletişim ve elektronik tekniklerine yaptığı yatırımlarla yayıncılık olanaklarının genel gelişimi arasında sürekli bir etkileşim yaşanmıştır: televizyonun uydu üzerinden yayımlanması (aşağıdaki 6. Bölüm’de ayrıntılı olarak incelenecek) bunun yalnızca en çarpıcı örneğidir. 1950’ler ve 1960’lar boyunca yayıncılığın kurumsal çerçevesi, askerî ve siyasal kurumlarla genel kurumlar arasındaki sınır belirsizleşerek son derece karmaşık hâle geldi. Nitekim frekansların tahsisiyle ilgilenen Kurumlararası Radyo Danışma Komitesi (Interdepartment Radio Advisory Committee), sivil denetimden askerî denetime geçti ve bu yönelim uluslararası müzakerelere de taşındı. 1960’ların başında, doğrudan hükûmetin amaçlarına hizmet etmek üzere, bir telekomünikasyon müdürlüğü bulunan Ulusal İletişim Sistemi (National Communications System) kuruldu; ancak bu sistem genel yayıncılığın gelişimi üzerinde de bazı etkiler yarattı. Devlet kurumları ile yayın ağlarının tedariklerinin örtüşmesi ve genel elektronik şirketleriyle yayıncılık şirketleri arasındaki bağlar (örneğin Amerika Radyo Şirketi [Radio Corporation of America], bir elektronik üreticisi olduğu gibi üç büyük ağdan biri olan Ulusal Yayın Şirketinin [National Broadcasting Corporation] de sahibidir)[^2], askerî elektroniğin, enformasyon ve propagandayla ilgilenen hükûmet kurumlarının ve genel «ticari» yayıncılığın en görünür kurumlarının birbirinden ayrı kategorilere yerleştirilemediği bir duruma yol açtı. Buradan, bu ağın uluslararası ölçekte işletilmesine uzanan adım kısa ama bilinçliydi: uzay iletişiminden ve iletişim uydularından propaganda, enformasyon ve eğlence yayınlarının planlı ihracına kadar uzanan bir alanda. Nitekim Savunma Bakanlığının, dünya çapında otuz sekiz televizyon vericisinden ve 200’den fazla radyo vericisinden oluşan bir ağı vardır; izleyici ve dinleyicilerinin büyük çoğunluğu Amerikalı değildir. Birleşik Devletler Enformasyon Ajansının (United States Information Agency) vericileri vardır ve ajans yabancı ülkelerde kullanılmak üzere programlar hazırlar: bu programların çoğu, Amerikan denetimindeki veya Amerikan desteğiyle çalışan yabancı istasyonlarda gösterildiğinde, Birleşik Devletler Enformasyon Ajansı kaynaklı olarak belirtilmez. Ülke sınırlarının ötesindeki bu doğrudan hükûmet müdahalesi, miktar bakımından, yayıncılık şirketlerinin aygıt ve yönetim hizmetlerinden program satışlarına kadar uzanan dinamik ihracat politikalarının gölgesinde kalır. Önde gelen üç şirketin doksandan fazla yabancı ülkede iştirakleri, istasyonları ve ağ kurma sözleşmeleri vardır; özellikle Latin Amerika, Karayipler, Afrika, Asya ve Orta Doğu’da güçlüdürler. Bu temelden hareketle, çeşitli yerel hükûmet denetimi biçimlerinin olağan genişlemeyi engellediği, gelişmiş yayıncılık sistemlerine sahip toplumlara nüfuz etmek için sürekli bir baskı uygulanmaktadır; bu baskının bir bölümü şimdiden başarıya ulaşmıştır. Söz konusu baskı, çoğu zaman ulusal hukukun değiştirilmesini gerektirecek biçimde, ticari yayıncılık yapmak isteyen yerel gruplarla düzenlemeler yapılmasını da içermektedir. Bazı planlı «korsan» yayıncılık girişimleri de dâhil olmak üzere birçok durumda —ki bu girişimler yerel düzeyde sıklıkla, yerel devlet tekeline karşı duran bir avuç küçük bağımsız işletmeci olarak sunulur— planlama ve finansman Birleşik Devletler’den gelmiştir. Bu nüfuz etmenin büyük bölümü, yalnızca program satışı açısından görülmektedir. Program satışı gerçekten önemlidir: Birleşik Devletler’deki bütün televizyon filmi üretiminin kâr ile zarar arasındaki farkını belirler ve daha şimdiden bazı ülkelerde tüm televizyon programlarının önemli, hatta kimi durumlarda başlıca bölümünü oluşturur. Ancak bu genişleme aynı zamanda uluslararası reklamverene hizmet etmesi bakımından da görülmelidir; çünkü ulus-ötesi şirketlerin ve Birleşik Devletler iştiraklerinin egemen olduğu bir ticaret dünyasında, uluslararası ticari reklamcılığın önünü açan programların ve hizmet türlerinin sağlanması kaçınılmaz olarak bu doğrultuya yönelir. Dolayısıyla televizyonun «ticari» niteliğini çeşitli düzeylerde görmek gerekir: bilinen bir piyasada kâr amacıyla program üretimi olarak; bir reklam kanalı olarak; ayrıca hem tüketim mallarını hem de bunlara dayalı bir «yaşam tarzını» satan, kapitalist bir toplumun normları tarafından doğrudan biçimlendirilen ve bu normlara bağımlı olan kültürel ve siyasal bir biçim olarak. Bu biçimin dayandığı anlayış, bir yandan yerel kapitalist çıkarlar ve otoriteler tarafından ülke içinde üretilirken, öte yandan egemen kapitalist güç tarafından siyasal bir proje olarak uluslararası düzeyde örgütlenir. Bu durumda, son yirmi yılda olağan olarak ulusal ve devlet denetimindeki sesli yayıncılıktan, bugün dünya ölçeğinde ağırlıklı olarak ticari olan televizyon kurumlarına doğru yaşanan genel geçişin, Birleşik Devletler’den yürütülen bu planlı faaliyetin bir sonucu olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Bir ülkeden diğerine yerel bir tartışma olarak su yüzüne çıkan ve hızla, ikna edici biçimde «devlet tekeli» ile «bağımsız yayıncılık» arasında bir tercih olarak tanımlanan mesele, vakaların ezici çoğunluğunda bu Amerikan çıkarları, onların yerel ortakları ve güçlü uluslararası reklam şirketleri tarafından tezgâhlanmaktadır.

Dolayısıyla yayıncılık kurumlarına ilişkin eski tartışmanın terimleri yalnızca yetersiz kalmamakta, kimi zaman açıkça yanıltıcı olmaktadır. Gelişmekte olan dünyada eski filmler ve televizyon programları, karşılaştırıldığında herhangi bir yerel üretimi gülünç derecede pahalı gösterecek fiyatlarla fiilen piyasaya yığılmaktadır. Böylece, hazır eğlencenin, reklamın ve genel siyasal ve kültürel etkinin tek bir «ucuz» paket içinde sunulduğu bir piyasa yaratılmaktadır. Birincil televizyon üretiminin Birleşik Devletler’dekinden daha yüksek düzeyde olduğu ülkeler de dâhil olmak üzere gelişmiş ülkelerde, kademelendirilmiş ihracat fiyatı yine birincil ulusal üretime karşı rekabet avantajı sağlamaktadır; bir yayıncılık kurumunun reklam gelirine bağımlılık derecesi de bu tür ticari nüfuz etmeye kapının ne kadar açılacağını belirleme eğilimindedir. Herhangi bir ulusun buna direndiği yerlerde, politikanın değiştirilmesi için ülke içinde kampanyalar yürütülür; uluslararası reklam ajanslarının yerel şubeleri bu kampanyalara yoğun biçimde katılır. Daha önce belirtildiği gibi, ülke içindeki izleyici ve dinleyicileri «ele geçirmeyi» amaçlayan planlı sınır istasyonları ve korsan vericiler de bulunmaktadır. Başka bir geleneğin güçlü olduğu Britanya’da bile, hem televizyonu hem radyoyu ticarileştirme kampanyaları sonunda, en azından kısmen, başarıya ulaşmıştır. Diğer pek çok ülkede, özellikle de özgün program üreten bir televizyon hizmetini pahalı bulan küçük ve orta ölçekli toplumlarda, fiilî nüfuz etme artık neredeyse tamamlanmıştır.

İşte tam da bu bağlamda yeni ve son derece güçlü teknik araçlar kullanıma sokulmaktadır: özellikle uydu üzerinden televizyon iletimi. Modern yayıncılıkta yerleşik ulusal geleneklere ve kurumlara sahip kimi toplumlarda, televizyonun dünya ölçeğinde ticarileştirilmesine karşı bazı denetimlerin başarılı olma şansı bulunduğu açıktır. Ancak iletişim kurumlarının tekelci kapitalizm dönemi boyunca, genel piyasa genişledikçe yaşayabilirlik eşiğinin, bağımsız olarak ayakta kalabilmek için gereken ölçeğin sürekli ve kimi zaman çarpıcı biçimde yükseldiği görülmüştür. Tıpkı on dokuzuncu yüzyılda Britanya’da 100.000 tirajla varlığını sürdürebilen ve gelişebilen popüler bir gazetenin bugün 2.000.000’un altındaki herhangi bir tirajda tehlikeye düşmesi gibi, bir televizyon hizmeti de denetimsiz ve dolayısıyla eşitsiz rekabet koşullarında sağlıklı bir ekonomik yaşayabilirlikten kronik mali krize çok hızlı geçebilir. Bu durumda başka hiçbir şey yapılmazsa ya genel eğilime teslim olabilir ya da daha örtük bir biçimde, bu eğilim içinde ayakta kalabilmek için kendisini içeriden değiştirebilir: kökeni genel baskılarda açıkça görülen, fakat çoğu zaman bir tür bağımsız «modernleşme» olarak gerekçelendirilen bir değişikliktir bu.

Kurumlarla ilgili bu meselelere, özellikle de yeni ve gelişmekte olan teknolojilerle bağlantıları bakımından, 6. Bölüm’de geri döneceğim. Bu arada, iletişim aracının özüne yeniden ulaşabilmek için televizyonu kültürel bir biçim olarak daha yakından incelememiz gerekiyor.

* Bu bölümde özellikle Herbert I. Schiller’in şu eserinden yararlandım: Kitle İletişimi ve Amerikan İmparatorluğu (Mass Communications and American Empire), Kelley, New York, 1970.

NOTLAR

Not: Bu notlar, Ederyn Williams tarafından 1990’da ikinci baskıya eklenmiştir.

2. TEKNOLOJİNİN KURUMLARI

[^1]: Bu metnin yazılmasından bu yana İtalya ve Fransa’daki durum, kitabın ilerleyen bölümlerinde öngörülen yönde olmakla birlikte, köklü biçimde değişmiştir. İtalya’da, mevcut yayıncılık yasalarının anayasal ifade özgürlüğü hakkına aykırı olduğunu belirleyen bir mahkeme kararı, yarı korsan kablolu televizyon ve yerel televizyon istasyonlarının birdenbire çoğalmasına yol açmıştır. Bunların birçoğu daha sonra Berlusconi tarafından ulusal bir ticari ağda birleştirilmiştir. Fransa’da hükûmetin düzenlemeleri serbestleştirmesi sonucunda, devlete ait üç kanaldan biri özelleştirilerek reklam almaya başlamış, üç yıl içinde de Canal Plus, La Cinq ve M6 adlı üç yeni kanal açılmıştır. Reklamlarla bölünen Amerikan yapımlarının daha yüksek bir oran oluşturması, bu yeni kanalların olağan biçimidir.

[^2]: Bugün her ikisi de Birleşik Devletler’deki General Electric’in iştirakidir.


3. TELEVİZYONUN BİÇİMLERİ

Televizyon teknolojisi ile diğer kültürel ve toplumsal etkinlik türlerinden devralınmış biçimler arasında karmaşık bir etkileşim vardır. Pek çok kişi, televizyonun esas olarak daha önceki biçimlerin bir birleşimi ve geliştirilmiş hâli olduğunu söylemiştir: gazete, halka açık toplantı, derslikte verilen eğitim, tiyatro, sinema, spor stadyumu, gazetelerdeki ilan sütunları ve reklam panoları. Bu gelişme, kimi durumlarda radyonun daha önce oluşturduğu örnekler yüzünden karmaşıklaşır; bunları da dikkate almak gerekecektir. Bununla birlikte mesele, açıkça, yalnızca birleştirme ve geliştirme meselesi değildir. Devralınmış biçimlerin yeni teknolojiye uyarlanması, birçok durumda önemli değişimlere ve bazı gerçek niteliksel farklılıklara yol açmıştır. Başlıca biçimlerin her birini bu soruları akılda tutarak incelemeye değer. Fakat bunu yaptıktan sonra, herhangi bir açık biçimde başka biçimlerden türemeyen ve televizyonun kendisine özgü yenilikçi biçimleri olarak değerlendirilebilecek biçimleri de incelememiz gerekecek.

A. ÖNCEKİ BİÇİMLERİN BİRLEŞTİRİLMESİ VE GELİŞTİRİLMESİ

(i) Haberler

Gazete, radyo ve televizyonda haber yayıncılığı ortaya çıkmadan önce gelişiminin bütün önemli evrelerinden geçmişti. Radyonun ilk zamanlarında haberlerin toplanması bakımından mevcut haber ajanslarına neredeyse mutlak bir bağımlılık söz konusuydu. Yayında sunum teknikleri başlangıçta, hem yetkili hem tarafsız oldukları varsayılan «spikerlerin» haber ajansı bültenlerini okuyarak iletmesinden ibaretti; oysa gerçek «yetke» ve «tarafsızlık» ajanslara aitti. Yayıncılığa özgü muhabirlerin ve temsilcilerin kullanımı esas olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında gelişti. Televizyon hizmetinin nüfusun çoğunluğuna ulaşacak biçimde geliştirilmesine gelindiğinde, genel haber ajansları kullanılmaya devam etmekle birlikte, haber toplamak ve sunmak için kurumların kendi bünyelerinde özel imkânlar oluşmuştu.

Dolayısıyla yayınlanan haber bülteniyle gazete arasındaki biçimsel ilişkiler karmaşıktır. Bunlar en iyi dört başlık altında incelenebilir: sıralanış, öncelikler, sunum ve görselleştirme.

(a) Sıralanış

Televizyondan önce, sıradan bir gazetenin basılı sayfası haber ve yazılardan oluşan bir mozaiğe dönüşmüştü. Daha eski gazeteler, sütunlara ayrılarak belirli bir sıralanış izliyordu. Fakat bu ayrımın, 1920’lerden itibaren gazetelerin çoğunda yaygınlaşan mozaik düzene dönüşmesinden bile önce, bir gazete sayfasını okumak önce sayfaya göz gezdirmeyi ya da onu taramayı, ardından gazetenin yaptığı seçimin sınırları içinde okurun üzerinde yoğunlaşacağı öğeleri seçmesini içeriyordu. Gazetenin belirli sayfaları belirli haber türlerine ve ilgili malzemeye ayrıldığı için, mozaik içindeki tarama başlamadan önce mozaik sayfanın kendisi de seçilmiş oluyordu.

Birden çok haberin neredeyse eşzamanlı sunumunun kimi öğeleri yayıncılıkta teknik olarak mümkündü ve sınırlı ölçüde kullanıldı. Fakat yayıncılıkta en basit sunum tarzı, zaman bakımından doğrusal olandı. Britanya radyosunda, gazete uygulamasından gelen adlandırmayla hâlâ «manşetler» denilen başlıkların bültenin başında toplu hâlde verilmesi ancak savaş sırasında başladı. Bu tür bir manşet sunumu bugün televizyon haberlerinde yaygın olarak kullanılıyor, ama her yerde kullanılmıyor. Bültenin sonunda ana noktaların tekrarlanması da aynı şekilde yaygın, fakat evrensel değil. Yine de dikkat çekme ve yineleme teknikleri yerel olarak kullanılsın ya da kullanılmasın, televizyon haberlerinin temel biçimi kendi yapısı içinde doğrusaldır.

(b) Öncelikler

Doğrusal sunum, haberler arasındaki öncelik sorunlarını zorunlu olarak etkiler. Mozaik biçimindeki gazete sayfasının dikkat çekmek ve göreli önemi belirtmek için kendine özgü teknikleri vardır; fakat bunlar bir ölçüde okurun sayfa içinde kendi yolunu bulabilmesine bağlıdır. Dolayısıyla yayınlanan haber bülteni, öncelikler ve dikkat üzerinde daha belirgin bir yayın yönetimi denetimini sürdürme eğilimindedir.

Bunun etkilerini, farklı gazete türlerinde önceliklerin nasıl şekillendiğine bakmadan değerlendirmek olanaksızdır. Örneğin Britanya’da ana haberlerin karşılaştırılması (Communications, 1966, s. 76–82), farklı gazete türlerinin öncelikleri arasında belirgin farklılıklar olduğunu göstermişti. Yayınlanan bültenlerle yapılan bir başka karşılaştırma ise yayıncılığın önceliklerinin genel olarak sınırlı bir okur kesimine seslenen basının öncelikleriyle örtüştüğünü gösterdi. Amerika Birleşik Devletleri’nde basının durumu farklıdır, ama genel saptama yine de geçerlidir. Haberlerin seçimi ve göreli öncelikleri yoluyla ortaya konan dünya görüşü, yayın bültenleriyle görece yüksek eğitim görmüş kişilerce ve onlar için yazılan dar okur çevreli gazetelerde birbirine çok benzer. Daha popüler basında, bu gazetelerin kendilerine özgü okurlarının ilgilerini izlediği varsayılan ilgi dağılımına yayın haberlerinde hemen hiç rastlanmaz; buna karşılık, neyin popüler ve ilginç sayıldığına ilişkin çok benzer tanımlar, haber dışı programlarda baskın olma eğilimindedir.

Bunun etkileri karmaşıktır. Yayın bültenlerinin belirli öncelikleri dayattığı ve bunlar arasında, siyasi liderlerin eylem ve sözlerine merkezîleştirici bir ağırlık veren yüksek siyaset tanımlarının bulunduğu söylenebilir. Yine de bu genel olarak doğru olmakla birlikte, ulusal televizyon haber bültenleri, çok az sayıdaki gazete dışında hepsinden daha fazla kamusal haber sunar. Üstelik bu haberleri çok geniş bir halka ulaştırır; yalnızca «dar okur çevreli» ve «popüler» bir basınımız olsaydı böyle bir şey gerçekleşmezdi.

(c) Sunum

Britanya’da İkinci Dünya Savaşı’na kadar radyo spikeri, kimliği belirsiz, otorite sahibi (egemen sınıfa özgü) bir sesti. Kişinin kimliğinin açıklanması, ancak işgal ve istasyonların ele geçirilmesi tehdidi karşısında bir güvenlik önlemi olarak getirildi. Televizyonda kişisel kimlik daha belirgin hâle gelmiştir; yine de BBC bültenlerinde buna hâlâ yalnızca hafifçe vurgu yapılırken, ITN bültenlerinin kalıbı «haberler … ile» sözünün ardından haberi okuyanların adlarının verilmesidir.¹ Bu, Amerikan haber yayınlarında da yaygın bir kalıptır; fakat buna, Amerikan televizyonunun büyük bölümünde olduğu gibi, sunucunun kendisini hemen tanıtması da eklenir.

Bu kalıpların hangisi kullanılırsa kullanılsın, tanıdık bir sunucunun görsel varlığı bütün iletişim durumunu kaçınılmaz olarak etkiler. Bir uçta BBC, sunucuyu sürekli olarak okuma işleviyle sınırlamaya çalışır; bunun için ona kâğıtların uzatıldığını ya da haber metinlerini yazanların arkasında görülebildiğini göstermek üzere özel çaba harcar. Öteki uçta, Amerikan televizyonunun yerel, ulusal ve uluslararası haberleri birleştiren bültenlerinde, size tesadüfen bildikleri şeyleri anlatan bir grup insan izlenimi yaratmayı amaçlayan, özenle tasarlanmış bir resmiyetsizlik vardır. Ulusal yayın ağlarının bültenlerinde bile yazılı metne daha az, kişisel sunuma daha çok ağırlık verilir. Ayrıca bu bültenlerde sunuculardan biri normalde, görece tartışmalı noktalara da değinen yayın yönetimi görüşü niteliğinde bir yorumla kapanışı yapar. BBC televizyonunda yorum, sunucudan kesin biçimde ayrılır ve gerçekte —yerel tarafsızlık görünümü genellikle korunsa bile— yayın yönetimine özgü bir yorum ya da bakış açısı sunmaları için uzman «muhabirler» devreye sokulur.

Günümüzde televizyon haberlerinin çoğu, olay yerindeki ya da olayın hemen yakınındaki muhabirlerin stüdyo dışından hazırladığı çok sayıda haberi içerir. Burada da kullanılan kalıp değişir. BBC bültenlerinde «muhabirimiz» denir ama sunulan şey «onun haberi»dir. Birçok Amerikan bülteninde merkezi sunumla uzaktan gelen haberin içeriği arasında daha yakın bir özdeşlik kurulur. Bu fark, en azından biçimsel olarak BBC bültenlerinde bölüm editörünün ya da muhabirin görüşü olarak sunulan yorum ve değerlendirme konularında oldukça belirgindir. Bu farklılıklar önemli olmakla birlikte, uygulamada bunların çoğu bir bütün olarak sunumun genelleşmiş otoritesi tarafından bastırılır.

(d) Görselleştirme

Haberlerin gerçek içeriğinin büyük bir bölümü görsel sunumun özellikleriyle değişmiştir. Belirli haber türlerinde, yazılı ya da sözlü anlatımla yorum eşliğindeki görsel kayıt arasında mutlak bir fark varmış gibi görünür. Seçme ve kurgu yoluyla pek çok şeyin değiştirilebileceği doğrudur; fakat elbette aynı durum herhangi bir gözlemcinin anlatımı için de geçerlidir. Televizyonun yarattığı «olayları kendi gözleriyle görme» izleniminin zaman zaman, belki de her zaman aldatıcı olduğu makul biçimde ileri sürülebilir. Örneğin bir toplumsal karışıklığın görüntülü haberinde «kameranın» taşlanan polislerin başlarının üzerinden mi, yoksa üzerlerine göz yaşartıcı gaz sıkılan göstericilerin başlarının üzerinden mi baktığı çok önemlidir. İlk durum çok daha yaygındır ve yorumlarda sık sık kurulmaya çalışılan «orta» bakış açısı görüntülerde nadiren bulunur; bu da yorumun «tarafsızlığını» özünde soyut hâle getirebilir. Görünür olmasa da her zaman bir aracı vardır ve bu durum, bir aracının varlığının ister istemez fark edildiği durumlardan daha yanıltıcı olabilir. Bununla birlikte, böyle bir farkındalık alışkanlık ve rutin içinde önemli ölçüde silinir; gerçekten de televizyon kamerasından, başka herhangi bir iletişim aracına göre daha az işleme ya da süzgeçten geçirilerek aktarılan çok sayıda olay vardır. Bunun savaşların, doğal afetlerin ve kıtlıkların haberleştirilmesinde önemli etkileri olmuştur. Bu etki, artık «Başkan şöyle dedi…» türündeki standart iletişim kalıplarının daha az koruduğu ve bunun üzerine geliştirilen pek çok yönteme rağmen bütünlüklü kişiler olarak daha düzenli biçimde görünür olan siyasal liderler açısından da önemlidir.² Bunun birçok siyaset üslubu üzerinde karmaşık ve tartışmalı etkileri olmuştur. Ne var ki görselleştirmenin genel özelliklerine yayın bültenlerinin değişen seçme ve önceliklerini de eklediğimizde, basılı haberlerle karşılaştırıldığında televizyonda niteliksel bir farklılık ve neredeyse kesinlikle niteliksel bir kazanım görmemiz gerekir. Elbette basılı metin, bilgi toplama, bilgiyi yeniden bulma ve denetleme aracı olarak karşılaştırılamaz üstünlüklerini korur.

Bu bağlamda, o dönemin Britanya ve Amerikan televizyonları arasındaki önemli bir farklılığı belirtmek gerekir. Britanya haber bültenleri artık doğrudan sunumun ötesinde görsel malzemeyi çok daha yoğun biçimde kullanıyor. Hatta Britanya bültenlerinde bazen bir haberin yalnızca filmi geldiği için bültende bulunduğu ya da o önceliği kazandığı hissine kapılmak mümkün. Film bulunmuyorsa, haber okunurken haberdeki kişi ve olayların fotoğrafları ekranın tamamını kaplıyor. Buna karşılık Amerikan bültenlerinde, film ya da fotoğraf yoluyla bu tür görselleştirme için en açık fırsatlar bile sanki bilerek görmezden geliniyor. Bir Amerikan haber bültenindeki başlıca görsel deneyim, son derece basit görsel arka plan işaretleriyle birlikte haber okuyucularının kendileri; güncel uygulamada, özellikle bölgesel haberlerde, filme alınmış haberlerin oranı belirgin ölçüde daha düşük. Britanya televizyon haberlerinin sunumuna alışmış biri olarak, Amerikan televizyon haberlerini birkaç hafta izledikten sonra yeni bir terime ihtiyaç duyulduğunu hissettim: belki de «görsel radyo». Bu farkın bütün sebeplerini bilmiyorum. Fiziksel uzaklıklardan kaynaklanan bazı açık sorunlar var. Fakat bölgesel ve yerel bültenlerde de görsel sunum için birçok açık fırsat kullanılmıyor. Bunun haber hizmetinin yürütülmesini çok daha ucuz hâle getirdiği varsayılabilir. Öte yandan, Vietnam’dan gelen bazı etkileyici filmlerde olduğu gibi iyi görsel habercilik yapıldığında, bunun etkisi orantılı olarak çok daha çarpıcı oluyor.³

(ii) Görüş ileri sürme ve tartışma

Yayıncılığın genel olarak, özellikle de televizyonun, kamusal görüş ileri sürme ve tartışma biçimlerini belirgin biçimde genişlettiğinden pek kuşku duyulamaz. Büyük ölçekli toplumlarda önceki bütün biçimler, nitelikleri ve ölçekleri bakımından daha sınırlıydı. Vaaz, konferans ve siyasal konuşma, anlık olarak ortaya konabilecek bakış açıları bakımından açıkça daha sınırlıydı. Bugünkü televizyon tartışmalarının sınırlı yelpazesi içinde bile olağan hâle gelmiş düzenli seçim olanağına ve bakış açısı çeşitliliğine ancak elverişli bazı durumlarda rastlanıyordu. Kamusal münazaralar ve toplantılar ya da yerel ve ulusal yönetimlerin oturumları çok daha az kişiye ulaşıyordu. Yalnızca birkaç gazete ve dar okur çevrelerine seslenen kimi dergiler sütunlarını geniş bir görüş ayrılığı yelpazesine açıyordu.

Ne var ki tartışmanın bütün yelpazesine hâlâ çeşitli kısıtlamalar getirildiği için bu niteliksel değişimi kabul etmek zor olmuştur. Bazı yayın hizmetlerinde muhalif ya da azınlıkta kalan görüşler düzenli olarak ve neredeyse mutlak biçimde dışlanır. Prag’da Dubček’le birlikte yaşandığı gibi bunda bir değişim olduğunda, hem baskının boyutu hem de bunun sonucunda doğan özgürleşme imkânı şaşırtıcı ölçüde açıkça görülebilir. O hâlde Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi görece açık toplumların durumunu karşılaştırmak yararlıdır. İlk bakışta Amerikan televizyonu kamusal görüş ileri sürmeye çok daha açıktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde Senato oturumlarından yerel okul kurullarının toplantılarına kadar birçok kamusal işlemin radyodan ya da televizyondan yayımlanması, buna karşılık Britanya’da parlamento işlemlerinin televizyonda ya da radyoda yayımlanmasına izin verilmesinin defalarca reddedilmesi belirleyici bir farklılıktır.⁴ Bir de Amerikan televizyonunda genellikle reklamların arasında yer alan «serbest söz hakkı mesajı» uygulaması vardır. Bu uygulama, yasaya ya da resmî oylamaya tabi belirli mesaj kategorilerini dışarıda bırakırken, konuşmacının kendi sorumluluğuyla dile getirdiği ve çok çeşitli kamusal eylem ve tutumlarla ilgili bakış açılarını içerir. Ayrıca Amerikan televizyonunda yerel seçilmiş görevlilerin kamu önünde sorgulanması biraz daha yaygındır; buna, Britanya’da kamusal alanda nadir görülen, görevliler arasındaki sert görüş ayrılıkları da dahildir. Genel olarak söylenebilecek şey, televizyonun iletim işlevlerinin Amerikan uygulamasında daha yaygın biçimde kullanıldığıdır; bu, erişim açısından yapılmış bir yorumdur.

Bu tür bir erişimin ve katılımın çok daha az yaygın olduğu Britanya televizyonunda ise özel olarak düzenlenmiş görüş alışverişleri ve tartışmalar çok daha geniş bir yer tutar. Yalnızca tartışmalı konuları işleyen programların ve belgesellerin çok daha fazla olması söz konusu değildir. Geniş izleyici kitlesine ulaşan kanallarda, en çok izlenen saatlerde çok daha fazla tartışma programı vardır. O dönemin (1973) Amerikan televizyonunda bu tür programların çoğu —ki gerçekten sayıları pek fazla değildir— kamu hizmeti yayıncılığında yer alır ve tipik olarak görüşmecinin ya da sorgulayıcının kişiliği etrafında sunulur (Bill Moyers’ Journal; William Buckley’nin Firing Line, The Reasoner Report, Sixty Minutes). Britanya’daki yelpaze, Panorama ve Twenty-four Hours ya da Midweek‘ndan Man Alive, This Week ve World in Action‘ya kadar çok daha geniş olmakla kalmaz; aynı zamanda kendi başına daha fazla ayakta durur: iletilen erişimden çok, tutarlı biçimde düzenlenmiş bir hizmet niteliğindedir. Bunu, kamusal görüş ileri sürmenin daha eski bir biçiminin en doğrudan devamı olan program türünü —düzenlenmiş ve biçimsel münazarayı— ayırırsak daha açık görebiliriz: Amerika Birleşik Devletleri’nde The Advocates, Britanya’da kısa ömürlü birkaç deneme. Burada, bir başkan ya da yöneticinin ve açıkça belirtilmiş bazı usul kurallarının bulunduğu münazara olarak sunumun biçimselliği, tartışmanın özel niteliğini açık hâle getirir. Britanya televizyonundaki tartışmaların çoğunda «hakkaniyet» ve «denge» kavramlarıyla soyut olarak dile getirilen bazı temel kurallar gerçekten vardır; ancak bunlar normalde fiilî sunumun içinde eriyip gider ve üzerlerinde ya çok az durulur ya da hiç durulmaz. Ortaya çıkan ya da çıkarılmak istenen şey, kendi iç farklılıkları ve ince ayrımlarıyla «bilgili kamuoyu»nun durumunun bir temsilidir. Böylece şu paradoks doğar: Britanya televizyonunda kamusal meseleler üzerine Amerikan televizyonundakinden daha sürekli ve genel olarak daha ciddi tartışmalar yapılmasına rağmen, ona özgü süreç hem uzlaşmacı hem de ikame edicidir. Bazı yapımcılar, zaman zaman başarıyla, bu tarzı kırmaya ve yüzleşmeye ya da uzlaştırılamaz farklılıkların sunumuna doğru geliştirmeye çalışırlar. Fakat baskın ton ve tarz uzlaşmacı kalır; sorgulayıcı ya da başkan figürü de gerçek «ılımlaştırıcı» figürüne dönüşür.

Ardından, bu kamusal görüş ileri sürme ve tartışma süreçleriyle yerleşik temsili siyasal süreç arasındaki ilişki sorusu gelir. En görünür ilişki gerilim ilişkisidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yönetim, yayın ağlarının bağımsız bir konumdan görüş ileri sürebilme gücünden duyduğu hoşnutsuzluğu açıkça dile getirir. Britanya’da ise şu ya da bu yönde parti yanlılığı suçlamaları sürekli gündemdedir. Ulusal liderler söz konusu olduğunda Amerikan televizyonu hâlâ büyük ölçüde basın toplantısı biçimine bağlıdır ya da bununla sınırlıdır: lider salondakilerden gelen soruları yanıtlar ve bir statü ilişkisi iletişim biçiminin içine yerleşir. Buna karşılık Britanya’da çok daha fazla öne çıkarılmış görüşme ve çoğu zaman eleştirel nitelikte doğrudan sorgulama vardır; buralarda lidere ve görüşmeciye görünüşte eşit konumlar verilir. Elbette liderlerin doğrudan yayımlanan halka hitapları da her iki televizyon türünde özellikle önemli durumlarda kullanılır.

Bununla birlikte, televizyondaki tartışmalarla yerleşik siyasal süreç arasındaki ilişkinin bambaşka bir boyutu daha vardır. Televizyonun bu kullanımları, siyasal sürece onun gerçek seçmen kitleleri nezdinde aracılık etmeye önemli ölçüde yarar. Bu anlamda görünüşte kamusal bir biçimdir: gerçekte başka bir yere kaydırılmış, hatta ortada bulunmayan bir karar alma süreci üzerine tepkisel ve varsayımsal bir tartışma yürütülür. Bunun istisnaları, Amerikan televizyonunda halka açık oturumların doğrudan yayımlanması ve Britanya televizyonunda bakanların doğrudan sorgulandığı bazı yayınlardır. Bu durumlarda halk açıkça ekranın ötesinde kalır; kendimizden ayrı görebildiğimiz bir işlemi izleriz ve ardından bağımsız biçimde, gerçekte sessizce tepki verebiliriz. Fakat daha sık gerçekleşen şey, kamusal bir sürecin tepki ve sorgulama düzeyinde televizyon aracıları tarafından bizim için temsil edilmesidir. Yalnızca kararlar ve olaylar değil, onlara verilecek tepkileri şekillendirmesi amaçlanan karşılıklar da hazırlanmış ve aracılığa tabi tutulmuş biçimde bize ulaşır. Bunlar görünüşte «bizim» temsilcilerimizin tepkileridir; oysa onları biz seçmiş değilizdir (seçilmiş siyasetçilerin kendi savunmaları için çoğu zaman hemen belirttikleri gibi). Her büyük ve karmaşık toplumda temsilin bu şekilde aracılanması özellikle önemlidir; çünkü hızı ve genel erişilebilirliği sayesinde tepkilerin oluştuğu süreç üzerinde tekel kurmaya yönelir ve kendi içinde seçilmiş bir görüş dengesi ve farklılaşması içerse de tekel olma niteliği azalmaz. Bu durum, siyasal temsilin yerleşik işleyişindeki eğilimleri güçlendirdiği için özellikle önemlidir: temsilciler seçimler arasında belirli bir mutlaklık niteliği kazanır ve bunu kendilerine mal ederler; onları ve onlar aracılığıyla politikalarını beğenmiyorsak belirlenmiş zamanlarda değiştirebiliriz. Böylelikle temsil, farklı yollardan başka bir yere kaydırılır ve zayıflatılır; bazen yokluğu hissedilecek düzeye gelir. Mevcut temsil yapılarının dışındaki muhalif öğeler, görüşlerini sunmak için başka yollar bulmak zorundadır: mevcut temsilcilere yöneltilen dilekçeler ya da lobi faaliyetleri; yahut çok daha zor bir yolla, zaten «temsil edilen» insanlara yönelik eylem ve gösteriler. Tipik olarak ve günümüz televizyonunun aracılık edici niteliğiyle doğrudan bağlantılı biçimde, bu çabaların çoğunu, televizyonun terimleriyle gerçek olmak —yani görünür biçimde mevcut olmak— amacı yönetir. Kameraların ilgisini çekmek için yapılan yürüyüş ya da «olay gösterisi» bakımından bu açıktır. Fakat böylece düzenlenmiş stüdyo tartışmasının görünüşte akla dayalı tepkileriyle düzenlenmiş ve kıyıda kalmış görsel olayın görünüşte akıldışı, yalnızca gösteriye dayalı tepkileri arasında açık, yapısal bir karşıtlık kurulur. Bu da sıklıkla ciddi ve bilgili tepkilerle duygusal ve basitleştirici tepkiler arasındaki karşıtlık olarak aktarılır.

Televizyon gibi güçlü ve merkezîleştirici bir iletişim aracı, böylelikle, yönetimin temsile dayalı ama merkezîleştirici süreçlerine çok benzer biçimde, gerçek kamusal görüş alışverişinin zorunlu olarak çok çeşitli ve düzensiz süreçlerini tüketebilir, hatta bütünüyle kapsadığını iddia edebilir. Yerleşik siyaset, bunu biçimsel temsil düzeyinde tüketir. Televizyon ise tepki düzeyinde tüketir. Görece kapalı toplumlarda bu tüketme neredeyse tam olabilir. Görece açık toplumlarda ise bir eğilim olarak kalır, fakat son derece güçlü bir eğilimdir; çünkü televizyonun düzenleme ve erişim araçları finanse edilir ve sürekli hazır bulunurken, alternatif araçlar durmadan yaratılmaya ve yeniden yaratılmaya bağımlıdır ve her hâlükârda genellikle televizyonun erişim genişliğinden yoksundur. En iyi televizyon tartışmaları, daha baştan temsil edilmiş oldukları varsayılmayan insanlara kapılarını açanlardır; örneğin BBC 2’nin Open Door programı. En kötü örneklerden bazıları ise kendi iç becerileri ne kadar yüksek olursa olsun, kendi ölçütlerine göre bir temsil görüntüsü oluşturanlardır. Bu, ne kadar durağan olursa olsun, kamuoyunu temsil etmeye yönelik bir girişim olduğunda, mevcut kurumlar ve teknikler çerçevesinde çoğu zaman haklı gösterilebilir. Fakat ölçütün «bilgili kamuoyu»nu temsil etmek olması daha olasıdır; burada belirli bir toplumsal yapı, ayırt edilebilir bir televizyon biçimi üretir.

«Bilgili» sözü bazen «becerileri kamusal olarak belgelenmiş» anlamında yorumlanır. Daha sıklıkla «gerçek kaynaklara erişimi olan» anlamında yorumlanır. Bunun sonucunda ortaya çıkan şey, gerçekte bir sarayın kabul odasıdır: «bilgili kamuoyu» Beyaz Saray muhabiri, parlamento kulisleri muhabiri, siyaset editörü, ekonomi gazetecisidir. Bunlar sözcüğün tam anlamıyla aracılardır; çünkü becerileri ve bilgileri (dolayısıyla tartışmalarının sınırları) erişim olgusunca belirlenir. Merkezîleştirilmiş ve yalnızca aralıklı olarak görünür hâle gelen karar alma süreçlerinin çevresinde, en kötü ihtimalle siyasal dedikodu toplantısı, en iyi ihtimalle kafe siyaseti toplantısı gelişir. Siyasal tartışma dinlenmekten çok kulak misafiri olunarak işitilir; bu aracıların karar merkezleriyle ilişkisi, izleyicinin aracılarla ilişkisinde yeniden üretilir. Kamusal sunumun bu en güçlü aracı, böylelikle büyük ölçüde her düzeyde kasıtlı bir aracılıkla sınırlanır. Başka görüş ileri sürme ve tartışma anlayışlarının zaman zaman kendilerine yol açtığında yarattıkları canlılık sarsıntısı, alışılmış ve artık yerleşik hâle gelmiş yerinden etme rutinlerinin cansızlığının en iyi kanıtıdır.

(iii) Eğitim

Konferans, ders, uygulamalı gösterim ve sınıf, eğitim uygulamasından televizyona aktarılmıştır. Birçok durumda bu aracın olanaklarından geniş ölçüde yararlanılmıştır. Seçkin konuşmacılar ve öğretmenler çok büyük izleyici topluluklarına ulaşabilir. Nadir görülen ya da karmaşık malzemenin görsel olarak gösterilmesi, fizik bilimlerinin, tıbbın, coğrafyanın ve tiyatro ile tarihin belirli yönlerinin anlatımını belirgin biçimde iyileştirmiştir. BBC’nin, IBA’nın veya Amerikan Kamu Televizyonu’nun okul programları ya da Britanya Açık Üniversitesi gibi gelişmiş bir eğitim hizmeti, televizyonun gerçek olanaklarından bazılarının dikkate değer bir göstergesidir. Bazı açık sorunlar vardır: açıklığa kavuşturma ve soru sormanın teknik güçlükleri ile öğrencinin kendi çalışmasını etkin kılmanın süregelen güçlükleri. Bu sorunların, televizyonun öğretim sürecinin tümünü üstlenmeye çalışmayıp sınıf öğretmenlerinin çalışmasıyla planlı bir ilişki içinde ya da başka türden malzemelerle planlı bir bağlantı kurarak (Açık Üniversite’nin basılı ünitelerinde olduğu gibi) yardımcı araç olarak sunulduğunda en iyi biçimde karşılandığı önemlidir. Bunlar, zaten örgütlenmiş bir eğitim programına dayanan ve onunla ilişkili kullanımlardır. Bununla birlikte televizyonun erişim genişliği, anlaşılır biçimde, başka tür eğitim çalışmalarını da teşvik etmiştir: bir bölümü belirli gruplara yöneliktir (Amerika Birleşik Devletleri’nde etnik azınlık gruplarına ya da Britanya’da göçmenlere dil öğretimi); bir bölümü mesleki ve uzmanlık gruplarına yöneliktir; bir de eğitim yayıncılığının eğlence yayıncılığından ayrıldığı, fakat belirli bir gruba ya da ders programına bağlanmadığı sınırları belirsiz bir alan vardır. Bu son ve çok önemli alanda kullanılan biçimler, devralınmış eğitim biçimlerinden sık sık özellikle ve bilinçli biçimde kopmuştur; bunların ayrı olarak ele alınması gerekir.

(iv) Drama

Britanya’da, özellikle savaş sırasında ve savaş sonrasında radyo oyunu önemli ölçüde gelişti; en iyi örneklerinde bu gelişme, bilinen tiyatro biçimlerinin doğrudan yayın yoluyla aktarılmasından daha fazlasını ifade ediyordu. İki savaş arasındaki dönemde tiyatroda, 1880’lerden itibaren egemen tiyatro biçimi olan kapalı oda dramasına alternatif olarak, daha hareketli ve esnek dramatik yapılara ilişkin birkaç kısa ömürlü deneme yapılmıştı. Sean O’Casey’nin The Silver Tassie‘taki, T. S. Eliot’ın Murder in the Cathedral‘teki çalışmalarıyla Group ve Unity tiyatrolarının önemli denemeleri, deneysel dramatik yapılarda gerçek ilerlemeler sağlamış, fakat geleneksel tiyatrolarda ancak aralıklı ve kısa süreli yer edinebilmişti. Sesli yayıncılık, bu tür denemelere ilk kez düzenli bir zemin sağladı. Radyo oyunlarının çoğu hâlâ yerleşik tiyatro türündeydi; ancak 1950’lerin başına gelindiğinde, en iyi Louis MacNeice’in radyo oyunlarında ve her şeyden önce Dylan Thomas’ın Under Milk Wood adlı yapıtında görülen önemli bir yeni çalışmalar bütünü oluşmuştu. Sesler için oyun biçimindeki yeni anlayış, pek çok örnekte, kapalı bir sahne-oda tiyatrosunun sınırlayıcı varsayımlarını aştı. Zamanda ve mekânda yeni bir hareketlilik ile dramatik konuşmanın farklı türleri arasında —özellikle «dile getirilmiş» ve «dile getirilmemiş» düşünce ve duygunun anlatım uzlaşımları arasında— gidip gelmede yeni bir esneklik, önemli ve gerçek kazanımlardı. Yerleşik tiyatronun bakış açısından yayın aracının sınırlılıkları olarak görülebilecek şeyler, farklı türden dramatik yaratımın olanaklarına dönüşüyordu.

Televizyonun geniş çoğunluğa ulaşan bir hizmet olarak ortaya çıkmasıyla durum yeniden değişti. Yerleşik tiyatro türündeki gösterimleri iletmek mümkündü; ayrıca televizyon oyununun, başlangıçtaki doğalcı uzlaşımın nihai gerçekleşmesi olduğu ileri sürülebilirdi: birkaç karakterin, görünmeyen bir kamusal dünyaya ilişkin özel deneyimlerini yaşadığı küçük, kapalı odanın draması. Dönemin sanatındaki başlıca duygu yapılarından biri zaten bu türden olduğundan, pek çok televizyon oyununun temsil edici gerçekliğin doğasına ilişkin bu varsayımı yeniden üretmesi şaşırtıcı değildir. Bu, doğalcı dramanın çerçevelenmiş sahnenin draması olmasıyla aynı temel anlamda, kutunun dramasıydı. Yaygın olarak kullanılan teknik olanaklar bu duygu yapısına karşılık geliyordu: kapalı iç ortam; kişiler arasındaki yerel çatışma; özel duyguya yakın çekim. Aslında bu vurgular, egemen duygu yapısına göre seçilmiş özellikler olmasına rağmen, aracın kendisine içkin özellikleri olarak görülebilirdi. Reginald Rose’un Twelve Angry Men‘ından (ABD, 1954), yalıtmayı ve kuşatmayı temel alan bir dizi oyun boyunca, Ingmar Bergman’ın The Lie‘ı gibi daha geç bir örneğe kadar bu doğrultuda güçlü yapıtlar üretildi.

Bununla birlikte, yarım yüzyılı aşkın süredir dramatik yapılarla yeni teknolojik üretim araçları arasında özellikle ilginç ve karmaşık bir ilişki vardı. 1890’ların Avrupa’sındaki en ileri dramanın —The Road to Damascus‘ya ve Oda oyunlarına yönelen Strindberg dramasının— gözlenen ve durağan bir dış gerçekliği yeniden üretmenin ötesine geçen dramatik araçlar kullanması önemlidir. Gerçekten de Strindberg’in, bambaşka bir ortamda hareketli görüntülerin öncülerinin eninde sonunda bu tür dramatik imgeleri mümkün, hatta sıradan hâle getirecek teknik araçlardan bazılarını keşfettikleri aynı on yıl içinde hareketli dramatik imgelerle deneyler yapması, yeni deneyim biçimleriyle yeni teknoloji türleri arasındaki karmaşık ilişkilerin en çarpıcı örneklerinden biridir. Strindberg, Dreamplay‘nda olduğu gibi, tiyatro sahnesinin birçok sınırlılığına karşı çıkarak, baskı altında, çatışma içinde, kişisel yalıtılmışlıkta, düşte ya da kâbusta görülen yoğun ve kendine özgü dünyalardan bazılarını gerçekleştirebilecek bir görüntü akışı yaratmaya çalışıyordu. 1920’lerin deneysel filmlerinde, özellikle de Almanya’da, Strindberg’in bu deneyleriyle doğrudan bir süreklilik vardı; görülen, hatırlanan ve hayal edilen şeylerin temel hareketliliğini, parçalanmasını ya da çözülmesini mümkün kılan yeni teknikler kullanılıyordu. Fakat yine 1920’lerde bir başka dramatik hareketlilik türü daha vardı. Doğalcı dramanın kapalı odası —özel ailenin ya da grubun dünyası—, yeni teknikler aracılığıyla, kendisini belirlediği düşünülen kamusal baskılara açılıyordu: sokaklardan, borsalardan ya da savaş alanlarından gelen mesajlar olarak kalmıyor, tam da bu öğeler bölünmez bir dramatik eylemin içine alınıyordu. Bu arada, Griffith ve Eisenstein’dan itibaren sinemada geniş ölçekli kamusal dramatik eylemin önemli gelişimi, dramatik gerçeklik ve olanaklar hakkındaki bütün kavrayışımızı dönüştürmüştü.

1950’lerin ortalarına gelindiğinde —yani televizyon dramasının çoğunluğa ulaşan bir biçim hâline geldiği dönemde— bu eğilimlerin her biri sinemanın kendisinde büyük gelişmeler geçirmişti. Ne var ki televizyon artık bazı açılardan başlıca dramatik kurum olarak sinemanın yerini alıyordu. Sinema seyircilerinin sayısı çok keskin biçimde azalırken, örneğin Britanya’da 1960’larda tek bir oyun on ya da on iki milyon kişilik televizyon izleyicisine ulaşabiliyordu. Televizyon dramasının yeni olanakları önemli bir yaratıcı karşılık buldu. Paddy Chayefsky’nin 1953’teki Marty‘den başlayan çalışmalarıyla Reginald Rose’un ve başkalarının 1950’lerin ortası ve sonundaki çalışmaları, bütün Amerikan yayıncılığındaki en yaratıcı katkıyı oluşturdu. İçerik ve yöntem bakımından —kameranın araştıran «gözü», sıradan gündelik yaşamın duyumsanışı, işte ve sokakta konuşmanın ve sahici özel yaşamın artık saygı gören ritimleri (daha sonra bir övgü amacıyla söylense de ürkütücü biçimde «sanki telefon dinleniyormuş gibi diyalog» diye tanımlanan şey)— bu yeni televizyon draması başka yerlerde benzer çalışmaların gelişmesini teşvik etti; ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde sponsorluk güçlükleri nedeniyle utanç verici biçimde erken sona erdirildi. BBC’nin 1960’ların ortasındaki Wednesday Play dizisi, benzer bir yaratıcı yenilik ve araştırma evresinin Britanya’daki en dikkate değer örneğidir. Varlığını sürdüren tiyatrolar hâlâ kültürel saygınlığa sahip olup bunu korusalar da 1960’ların ortasına gelindiğinde Britanya’daki genç oyun yazarlarının en iyi yeni çalışmalarının büyük bölümü doğrudan televizyona gidiyordu. Bu, başlıca iki önemli olanak türüne dayanan ve onları geliştiren, ağırlıklı olarak radikal bir dramatik hareketti: iç çözülmenin draması (David Mercer’in In Two Minds‘sı) ve kamusal eylemin ya da kamusal ile özel arasındaki gerilimin draması (Dennis Potter’ın Nigel Barton oyunları). John Hopkins’in dörtlemesi Talking to a Stranger, dört oyunluk bir dizide dört üyesinin bakış açılarından görülen bir aile üzerinden, bakış açılarının dönüşümlü kullanımının olanağını araştırdı. Drama-belgesel alanında da önemli ve tartışmalı bir gelişme yaşandı: yaygın ifadesiyle «dramatikleştirilmiş toplumsal meseleler»; bunun en çok bilinen örneği Jeremy Sandford’ın Cathy Come Home adlı yapıtıdır.

Bu çalışmaların hepsi aynı düzeyde değildi; fakat 1950’lerde Amerikan televizyon dramasının ve 1960’larda Britanya televizyon dramasının canlılığı hangi ölçüye vurulursa vurulsun dikkate değerdi. Britanya’da 1970’lerin başına gelindiğinde bu canlılık bütünüyle ortadan kalkmış değildi; hâlâ çok sayıda önemli tekil örnek vardı. Fakat daha önce Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi, doğrudan ilgili kurum bütünüyle farklı olmasına rağmen, en yaratıcı yapımcılardan ve oyun yazarlarından birkaçı kıyıya itildi. Çünkü bu hareket, önemli bir başka yönüyle toplumsal bir hareketti. Böylesi rahatsız edici ve tartışmalı oyunların çok geniş izleyici kitlelerine ulaşması, yayın otoriteleri ve yerleşik kamuoyu için birçok bakımdan sıkıntı vericiydi. Yeni bir yerleşik anlayış, tekil oyunun genel bir dizi içinde sunulduğunda bile «programa yerleştirilmesinin zor» olduğunu ileri sürdü. Bu ve başka tür baskılar altında, belki yalnızca geçici olarak, bir ivme kaybedildi.

Yine de belirli düzeylerde dramanın bütün durumu çoktan dönüşmüştü. Tiyatrolarda normalde sınırlı bir kesimin sanatı olan şey artık başlıca kamusal biçimlerden biriydi. Televizyondan önce sinema bu gelişmeye öncülük etmişti; fakat yüksek maliyetleri ve tekelleşme eğilimleri nedeniyle derin toplumsal ve ekonomik güçler tarafından sınırlandırılmıştı. Görece düşük maliyetli, özgün televizyon oyununun oldukça kısa bir sürede çok geniş bir izleyici kitlesine gösterilebilmesi, kültürel olanakların yeni bir boyutunu temsil ediyordu.

Bununla birlikte televizyon draması olgusuna bambaşka bir açıdan da bakmak gerekir. Televizyonun yaygınlaşmasından bu yana dünyanın pek çok yerinde, insan kültürü tarihinde hiçbir örneği bulunmayan ölçekte ve yoğunlukta dramatik gösterimler ortaya çıkmıştır. Bütün toplumların olmasa da pek çoğunun, bir tür dramatik gösterime ilişkin uzun bir tarihi vardır; ancak toplumların çoğunda bu gösterimler tipik olarak belli vesilelerde ya da mevsimlerde gerçekleşmiştir. Son birkaç yüzyılda büyük kentlerde ve tatil yörelerinde düzenli gösterimler bulunabiliyordu. Fakat son elli yıla kadar herhangi bir nüfusun çoğunluğunun dramaya düzenli ve sürekli erişebildiği ve bu erişimden yararlandığı bir dönem hiç yaşanmamıştı. Son yarım yüzyıl içinde bile, sinemanın en popüler olduğu dönemde Britanya’ya ilişkin rakamlar, yetişkin nüfusun kişi başına haftalık ortalama sinemaya gitme sayısının birin altında olduğunu gösterir. Televizyon için tam karşılaştırmalı rakamlar elde etmek zordur. Ancak Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi toplumlarda izleyicilerin çoğunluğu tarafından bir hafta ya da bir hafta sonunda izlenen drama miktarının, geçmişte herhangi bir tarihsel dönemde bir yılda, bazı durumlarda ise bütün bir ömür boyunca izlenenden fazla olması muhtemel görünüyor. İzleyicilerin çoğunun her gün düzenli olarak çeşitli türlerden iki ya da üç saatlik drama izlemesi olağandışı değildir. Bunun içerimleri henüz neredeyse hiç ele alınmamıştır. Drama deneyiminin artık gündelik yaşamın içkin bir parçası olması, ileri sanayi toplumlarının özgün özelliklerinden biridir; bu deneyimin niceliksel düzeyi, önceki bütün örneklerden öylesine büyüktür ki temel bir niteliksel değişim gibi görünür. Toplumsal ve kültürel sebepler nihayetinde ne olursa olsun, çok çeşitli deneyimlerin dramatik canlandırmalarını izlemenin artık modern kültürel örüntümüzün temel bir parçası olduğu açıktır. Ya da kesin bir ifadeyle, insanların çoğu yemek hazırlayıp yemekten daha fazla zamanı çeşitli dramaları izleyerek geçirir.

Dramatik biçimlerin bu yeni ve olağanüstü ölçeğinin etkisini görmek kolaydır. Daha önce tartıştığımız tekil televizyon oyununun özelliklerinin ötesinde, televizyon dizisinin ya da tefrikanın önemli, hatta merkezi olgusu vardır. Bunların sinemada ve radyoda öncülleri, on sekizinci yüzyılın sonuyla on dokuzuncu yüzyılın tefrika hâlinde yayımlanan kurmacasında da daha eski bir öncülleri bulunur. Fakat yakın zamandaki yayılmaları çok büyük olmuştur. Tefrika daha tanıdık biçimdir: bölümlere ayrılmış dramatikleştirilmiş bir eylem. Kültürel öncüllerin çoğu bu biçime aittir. Dizinin öncülleri daha azdır ve bunlar esas olarak on dokuzuncu yüzyılın sonuyla yirminci yüzyılın kurmacasında, özellikle belirli kategorilerde bulunur: dedektif öyküleri, kovboy öyküleri, çocuk öyküleri. Buradaki süreklilik bir eylemin değil, bir ya da birkaç karakterin sürekliliğidir.

Hem tefrikaların hem de dizilerin program planlayıcıları açısından üstünlükleri olduğu açıktır: anlamlı bir adlandırmayla «zaman dilimi» denen yayın aralığı haftalar boyunca doldurulabilir ve süreklilik öğeleri sayesinde tefrika ile dizi, belirli bir istasyona ya da kanala bağlanmayı teşvik eder. Bugün birçok televizyon oyun yazarı, tekil oyunlardan daha sık olarak tefrikalar ya da diziler için bölümler yazmaktadır. Böylece kendilerini genellikle, durumların ve başlıca karakterlerin önceden kurulmuş bir düzeni içinde, kolektif olarak tanımlanabilecek, fakat çoğu zaman bir şirket girişimi niteliğinde olan dramatik üretimde yazarken bulurlar. Bu durumda sürekliliğin dayandığı belirli kalıplar, yazarların içinde çalışmak zorunda kaldığı sınırlayıcı uzlaşımlara dönüşür.

Bu tefrikaların çoğunun son derece özelleşmiş niteliği dikkat çekicidir. Polisler ve özel dedektifler, çiftlik sahipleri ve kovboylar, doktorlar ve hemşireler, ekranda görülen kişilerin ezici çoğunluğunu oluşturur. Bunların hepsi televizyondan önce de popüler kurmaca tipleriydi. Fakat televizyon tefrikaları ve dizileri çağından önce, suça ve hastalığa bugünkü orana benzer bir dramatik dikkat ayrılıp ayrılmadığı kuşkuludur.

Yine de başka türden ilginç tefrikalar da olmuştur: esas olarak daha önceki bir kurmaca döneminin geniş bir alana yayılan gerçekçi ve doğalcı yapıtlarının devamcıları. Britanya’da Coronation Street, kaybolmakta olan bir kültürün —bunalım yıllarında ve hemen sonrasında Kuzey İngiltere kentlerinin arka sokaklarının— mesafeli ve sadeleştirilmiş bir yeniden canlandırılması ve sürdürülmesidir. A Family at War gibi sıradan deneyimin akışıyla daha ciddi biçimde ilgilenen çalışmalar da çoğu zaman geçmişe dönük temel bir bakışa dayanmış; yeni kurulmuş bir kentte geçen The Newcomers gibi tefrikaların yerleşmesi daha güç olmuştur. Çoğunluğun çağdaş deneyiminin akışıyla ilişki kurmaya yönelik daha başarılı girişimlerden biri İrlanda televizyonunun The Riordans dizisiydi.

1930’larda ticari radyoda ortaya çıktıklarından beri çok sayıda tefrika «sabun operası» denilerek küçümsenmiştir. Bununla birlikte, geleneksel olarak ciddi kabul edilen drama ve kurmacanın büyük bir bölümünün genel toplumsal deneyimden yaygın biçimde çekildiği bir dönemde, bu tefrikaların varlığını sürdürmesi ve popülerliği önemlidir. Tefrika biçimi bugün saygınlığını, iyi bilinen eserlerin dramatikleştirilmesinden elde ediyor: Britanya’da anlamlı biçimde «Classic Serials» olarak sunulan bu eserlerin çoğu, Amerika Birleşik Devletleri’nde daha az anlamlı olmayan bir adla «Masterpiece Theatre» olarak yeniden yayımlanıyor. Kurmaca ile dramatik biçimleri kaynaştırmaya yönelik bu girişim kendi başına ilginçtir. Fakat esas olarak yeni bir biçim olan tefrikanın kültürel önemi, bu tür geleneksel onaylama biçimiyle sınırlanmamalıdır. Televizyonda çok az biçim, özgün tefrika kadar önemli bir potansiyele sahiptir. Biçimin üzeri anlaşılabilir şekilde «klasik» vurgusuyla ve daha genel olarak suç ve hastalığa ilişkin hazır kalıplarla örtüldüyse bu, anlaşılması ve aşılmasının yolları aranması gereken belirli bir kültürel aracılık biçimidir.

(v) Filmler

Televizyonun yaygınlaşması, sinemaya gidenlerin sayısının azaldığı bir döneme denk geldi: bu gelişme genel olarak bir sebep-sonuç ilişkisi içeriyordu. Dolayısıyla televizyon programcılığı için kaynaklardan birinin, önceden yapılmış filmlerden oluşan devasa repertuvar olduğu açıktı; ilk dönemdeki rekabetçi engellemelerin ardından bu filmler yayın akışlarına giderek daha çok girdi. Bunlar, zaten elde bulunan bir yapıtın iletimi olarak yayıncılık modeline tam olarak uyuyordu. Rekabetin etkisiyle, yerleşik film şirketleri ve yapım merkezleri sonunda televizyon dağıtımı için yeni filmler yapmaya başladı.

Fakat sinema perdesi ile televizyon birbirine yalnızca yüzeysel olarak benzer. Temel görüntü bileşiminde birçok benzerlik olsa da iletimde elde edilen sonuçlar kökten farklıdır. Ekranın büyüklüğü en açık etkendir. Bazı durumlarda boyut farkı görüntünün etkisini kökten değiştirebilir; başka durumlarda ise izleyici oranları kendi algısında ayarlar. Savaş ve fırtına sahnelerinin bazı görkemli etkileri, anıtsallık ve izleyiciyi kuşatan yakın çekimler küçük ekranda kaybolur ya da zayıflar.⁵ Belki bundan da önemlisi, film perdesiyle karşılaştırıldığında televizyonun ışık niteliğindeki farklılıktır. Bu bakımdan Britanya ile Amerika Birleşik Devletleri arasında küçük farklılıklar vardır; çünkü Britanya’da birçok kişinin deneyimine göre televizyon ekranı daha berrak, daha parlak ve görüntü keskinliği bakımından daha belirgindir. Ama bu da daha kapsamlı bir farklılık içindeki derece meselesidir. Sinema filminin ışık ve gölge üzerine kurulu görüntü bileşiminin büyük bir kısmı, sıradan televizyon alıcısının daha loş, daha bulanık ve daha titreşimli ekranında kaybolur. Sinematografik görüntü bileşiminin birçok düzlemi ve perspektifi de tipik olarak düzleşir.

Dolayısıyla filmlerin televizyon ağları aracılığıyla dağıtımı, sinemalar aracılığıyla dağıtımından tür bakımından farklıdır. Mevcut koşullarda belirli ölçüde kayıp —bazı filmlerde kabul edilemeyecek ölçüde büyük bir kayıp— kaçınılmazdır. Buna rağmen televizyonun film repertuvarı çoğu izleyici için memnuniyetle karşılanan bir kaynaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bana sık sık eski filmlerin televizyon izlemenin tek iyi sebebi olduğu söylendi; zaman zaman ben de böyle hissettim. Mesele yalnızca günümüzün üretim koşullarında birçok filmin, kendisiyle doğrudan rekabet eden özgün televizyon yapıtlarıyla karşılaştırıldığında çok iyi durumda olması değildir. Bitmek tükenmek bilmeyen sıradan tür filmlerinden önemli filmlere ve başyapıtlara uzanan böylesine geniş bir repertuvarın erişilebilir olması da izleyicilerin çoğu açısından yepyeni bir durumdur. Bununla karşılaştırılabilecek tek erişim, çok az sayıdaki kültür merkezinde bulunan son derece uzmanlaşmış repertuvar sinemaları ve arşivleridir.

Ne var ki mutlak bir üstünlük olarak görülmesi gereken bu avantaj iki etkenle sınırlanır: daha önce belirtilen teknik sınırlılıklar ve ticari dağıtım sözleşmelerinin çoğunun niteliği. Kare hızlarının ayarlanması ve özel mercek sistemleriyle filmden video bandına aktarım konularında önemli çalışmalar yapılmış olsa da bazı teknik sakıncaların aşılması pek olası görünmüyor. Evlerdeki ekranların boyutu önemli bir sorun olmayı sürdürüyor; ancak bu, kısmen televizyon izlemenin bireyselleşmiş niteliğinin bir işlevidir. Elbette sinema perdesinde izlediğimiz bir film, ortalama televizyon ekranında izlendiğinde görsel niteliğinin büyük bölümünü kaybeder. Bununla birlikte, televizyon yapımlarının çoğu da yayın kuruluşlarında bulunan daha büyük izleme ekranlarında gösterildiğinde muazzam ölçüde kazanım sağlar. Yapımına katkıda bulunduğum bir televizyon programını üç ayrı koşulda izledim: bir kurgu makinesinde, evdeki bir alıcıda ve büyük bir izleme ekranında. Farklar olağanüstüydü ve en az doyurucu deneyimin sıradan televizyon alıcısında izlemek olmasını anlamlı buldum. Günümüzde genel bir ifadeyle «televizyonun bir araç olarak teknik sınırlılıkları» diye tanımlanan şeylerin bir bölümü, temelinde, ev merkezli küçük alıcı dağıtım sistemindeki teknik kullanım örüntüleriyle ilişkilidir.

Film dağıtım sözleşmeleriyle ilgili sorun da benzer biçimde sektörün ticari niteliğiyle ilişkilidir. Satılan şey bir pakettir: belirli bir stüdyonun, belirli bir kategorinin, belirli bir yönetmenin ya da belirli bir oyuncunun filmleri. Bu paketlerden bazıları, «repertuvar» adını hak edecek bir programcılık biçimiyle uyumludur. Fakat diğerleri açıkça piyasaya yığma biçimleridir: bir ya da iki filmi almak için yarım düzine başka filmin de satın alınması gerekir; yahut bir «zaman dilimini» doldurmak için, başka türlü satılamayacak malzeme ayırt edilmeksizin satın alınır. Bu özel sistemin filmlerin televizyonda yayımlanması üzerindeki etkileri, özellikle de tipik dağıtımın (kamu hizmeti kanalları dışında) her hâlükârda reklamlar ve gelecek program tanıtımlarıyla sürekli kesintiye uğratılma gibi olağanüstü bir işleme tabi tutulduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde, bütün bu düzenlemeye hak ettiğinden daha kötü bir ün kazandırmıştır. Teknik güçlüklerle birleşen bu son derece belirli toplumsal etki, «televizyonda film» hakkındaki yaygın genellemelere işlemiştir; oysa gerçek bir çözümlemede bunları kendi özgül ve bazı durumlarda değiştirilebilir etkenlerine geri götürmek gerekir. Bu daha da gereklidir; çünkü sorunların bazıları çözülebilirse film, önemli bir popüler sanat olarak varlığını sürdürebilir ve gelişebilir. Daha yaygın ve moda bir bakış açısından, sinema ve televizyon dağıtımının güncel güçlüklerine tepki olarak, filmin geçmişi ve geleceği sınırlı izleyici kitlelerine seslenen sinemalara ve arşivlere bırakılacaktır. Tipik olarak —televizyonun düşman olarak görüldüğü bir yaklaşımla— günümüzde tam da bu çözüm yönünde ciddi bir baskı vardır. Fakat böyle bir ayrılıp kendi köşesine çekilme, yerel çekicilikleri ne olursa olsun, en popüler modern sanatımızın geleceği için yıkıcı olurdu.

(vi) Varyete

Yerleşik kültürel çözümlemede drama ile tiyatro arasında basit bir eşitlik kurulur. Fakat yüzyılımızda dramanın filmde, radyoda ve televizyonda da yaratılmasıyla bu durum değişti. Yüzyılımızdan önce de «meşru» ve («gayrimeşru» denmese de) «varyete» tiyatroları diye adlandırılan yerler arasında önemli bir kültürel ayrım vardı. Bu ayrım, anlamlı biçimde, Britanya’da monarşinin yeniden kurulduğu döneme kadar uzanır; bilinçli olarak sınıflara ayrılmış bir kültürün pek çok izini taşır. Genellikle «drama» ile karşıt konumda görülen —elbette birçok karma örneği de bulunan— görkemli sahne gösterileri ve pandomimin farklı türleri, bunun ilk biçimleri arasındadır. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda varyete tiyatrosu, çeşitli toplumsal düzeylerde yoğun biçimde gelişti. Kentsel sanayi gelişmesinin karakteristik biçimlerinden biri, çok özel bir ortamda şarkı, dans, bedensel gösteri ve yeni komedi türlerini bir araya getiren müzikhol oldu. Önce varyete tiyatrolarında, sonra müzikhollerde gelişen bu kültürel karışım, birçok bakımdan televizyonun önemli bir bölümünün öncülüdür.

Varyete tiyatrolarında olmasa bile müzikhollerde bir katılım öğesi vardı: bazı yerlerde insanlar daha eski halk tiyatrolarında olduğu gibi buluşabiliyor, içki içebiliyor ve dolaşabiliyordu; birçok müzikholde canlı ve kesintisiz bir karşılık verme söz konusuydu. Fakat bu katılım öğesi yeni oluşumun yalnızca bir parçasıydı. En az onun kadar önemli olan, yeni izleyicilerin güncel ilgi ve deneyimlerini sunup yorumlayan biçimlerin keşfedilmesiydi. O dönemin meşru tiyatrolarındaki dramaların çoğu, görünen içerikleri ve üslupları bakımından hâlâ çağdaş değildi ve her hâlükârda genellikle farklı bir toplumsal yaşam düzeyine aitti. Varyete tiyatroları ve müzikholler, dramadaki doğalcı devrimden en az bir kuşak önce çağdaş deneyimleri ve tepkileri içeriyordu. Bu malzemenin bir bölümü başlangıçtan itibaren «aşağı» kültüre ait görülmüştü. Fakat gerçekte on dokuzuncu yüzyılın başı ve ortasındaki melodramda, aynı dönemin «yüksek» dramasından daha önemli dramatik deneyimler vardı. Bazı varyete skeçlerinde, parodilerde, abartılı gösterilerde ve benzerlerinde en azından çok daha fazla canlılık vardı. Özellikle müzikholde, o zamandan bu yana soyları kesintisiz sürmüş bir tekil sahne sanatçıları kuşağı ortaya çıktı: eğlendiriciler ve komedyenler dediğimiz sanatçılar. Şarkılarının, monologlarının, skeçlerinin ve alışılmış gösteri parçalarının kökleri uzun bir komik oyunculuk geleneğine uzanır; ancak birey olarak sunulmaları gerçekte yeniydi.

Bu biçimler başlangıçtan itibaren karma bir niteliğe sahipti. Tekil sanatçı, belirli bir kişileştirme yoluyla yeni bir toplumsal deneyimin öğelerini dile getiren kişi olabilirdi. Bu bakımdan Sam Hall gibi erken dönem bir müzikhol sanatçısıyla Tony Hancock gibi bir radyo ve televizyon komedyeni arasında gerçek bir süreklilik vardır.⁶ Fakat müzikhol her zaman farklı bir tür sunumu da içeriyordu (varyete tiyatroları zaten bunun üzerine kuruluydu): görece kasvetli ya da yoksunluk içindeki izleyiciye bilerek sunulan, yaldızlı ve pelüşlü görkemli gösteriler; «yüksek sosyete» yaşamından, pahalı döşenmiş mekânlardan kesitler. Tekil sanatçılar arasında bunlar, birbirini izleyen «Şampanya Charlie» tipleriyle temsil ediliyordu. Hokkabazların, akrobatların, vantrologların ve sihirbazların bedensel gösterilerinde profesyonel eğlendiricilerin bütün geleneksel becerileri yeni bir yuva buldu; bu örneklerde müzikholden televizyon ekranına gerçek bir ardıllık vardır. Fakat «yüksek sosyete» gösterileri farklıdır: dışarıdan içeriye bakan bir izleyicinin varlığı varsayımı üzerine tasarlanmışlardır ve gösterilen şey giderek gerçek bir moda yaşamı olmaktan çok, daha ilginç biçimde, bu yaşamın dışsal özelliklerinin görkemli bir abartısı hâline gelmiştir; örneğin elmaslar yerine kolay alınıp satılabilen yaldız ve payetler kullanılmıştır. Bu gösteri türü 1930’ların Hollywood sinemasından geçerek televizyon eğlencesinin hâlâ önemli bir parçası olmayı sürdürmüştür: Liberace, şarkıcılar etrafında kurulan çoğu gösteri ve Britanya’daki Black and White Minstrels bunun açık örnekleridir.⁷

Başka türden tekil sanatçılar da varyete tiyatrosu ya da müzikhol ile çağdaş televizyon arasındaki doğrudan süreklilikleri gösterir. Soyut olarak televizyon draması diye sınıflandırılabilecek şeylerin önemli bir bölümü gerçekte varyete tiyatrosu skeçlerinden oluşur. Melodram öğeleri de benzer biçimde korunmuştur. Küçük tiyatroların ve gece kulüplerinin hicivli skeçleri ve revüleri televizyonda çok daha geniş izleyici kitlelerine ulaşmıştır; ancak popülerliklerinin çoğu zaman kendilerine yönelik otoriter baskılar doğurması ilginçtir. Varyete tiyatrosu ve müzikhol turnelerinde yetişmiş sanatçılar, malzemelerinin çok daha çabuk tükenmesi yüzünden bile olsa, yayıncılığa geçişte belirgin güçlüklerle karşılaştı. Ama gösteriler bu sanatçıların çevresinde kuruldu ve arkalarında yeni bir varyete yazarları kuşağı yer aldı. Bu gösteriler, popüler drama ve tefrikalarla birlikte, geniş çoğunluğun izlediği televizyon programlarının büyük kısmını oluşturmaya başladı.

Bu örneklerin çoğunda eski biçimler, televizyonun beraberinde getirdiği değişmiş teknolojiye ve izleyici ilişkilerine uyarlanmıştır. Fakat başka örnekler de vardır: söz gelimi tekil gösteri numarasının ve varyete skecinin «durum komedisi»ne evrilmesi. Bazı örneklerde bu biçim esasen gelişmeden kalmış, yalnızca uyarlanmıştır. Ama Steptoe and Son‘ndan Till Death Us Do Part ve All in the Family‘ne kadar uzanan bazı çok önemli ve popüler örneklerde gerçekten yeni bir biçim yaratılmıştır; bu biçimin ayrı olarak incelenmesi gerekir.

(vii) Spor

Televizyonun «seyirlik spor»un aracı ve muhtemelen sebebi olduğu söylenir; fakat bu bir basitleştirmedir. Gladyatör dövüşlerinden ayı dövüştürmeye kadar, seyirlik sporların bazı türleri her zaman vardı. Daha eski bedensel gösteri ve hayvan eğitimi becerilerine dayanan, kendisi görece modern bir biçim olan sirk ile varyete tiyatrosu arasında gerçek bir örtüşme vardır; bu örtüşme televizyonda da yinelenir. Fakat başka oyun türleriyle ilişkili bir kavram olarak «seyirlik spor» daha karmaşık bir olgudur. Bugün gladyatörlerin, ayı dövüştürmenin ve sirk becerilerinin «spor» değil «eğlence» olduğu sık sık söylenir. «Spor», örgütlenmiş başka türden bedensel etkinlikler için kullanılan bir tanımdır: futbol, golf, tenis ve benzeri oyunlar. Gerçekte koşma, atlama ve fırlatma gibi eski temel beceriler, atletizm adı altında genelleştirilmeden önce de, düzenlenen şenliklerin merkezinde yer aldıkları anlamda birçok eski toplumda «seyirlik sporlar»dı. Fakat seyirlik sporun modern anlamdaki gelişimi, kültürün kentsel-sanayi evresine aittir. Britanya’da lig futbolu ile at yarışlarının daha örgütlü popüler biçimleri on dokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreğinde başladı; bunların gelişmesi ve yayılması, yeni bir kentsel boş zaman düzeninin gelişiminin göstergeleridir.

Dolayısıyla yirminci yüzyılda birçok profesyonel seyirlik spor türünün olağanüstü gelişimi yayıncılıktan öncedir. Radyo ve televizyon, zaten gelişmiş bir kültürel alışkanlığı karşılamak ve genişletmek üzere ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte bu genişlemenin başka etkileri de olmuştur. Televizyonda spor yayınları, daha küçük spor etkinliklerinin seyirci sayısını etkiler ve bazı durumlarda bu sebeple denetlenir. Son on yılda, özellikle golf ve teniste, karşılaşmalar giderek daha fazla televizyona göre düzenlenmiştir; bu, söz konusu sporların iç düzeni ve mesleki örgütlenmesi üzerinde önemli etkiler yaratmış, diğer sonuçlarının yanı sıra sporculara çok daha yüksek ücretler kazandırmıştır.⁸ Televizyonun seyirlik sporu ve ticarileşmeyi besleyen bir etken olarak eleştirisinde vurgulanan yönler bunlardır; sponsorluk etkileri de dahil olmak üzere bu etkilerden bazıları kuşkusuz önemlidir. Birçok örnekte sporların eski yönetim organlarına, yeni uluslararası ticari ve sponsor çıkarları meydan okumakta ya da onların yerini almakta; bu da karma etkiler yaratmaktadır. Spor daha iyi örgütlenebilir, fakat sigara içme gibi kendisiyle ilgisiz, hatta çelişkili çıkarlarla da ilişkilendirilebilir: sigara reklamlarına yönelik devlet denetimine tepki veren tütün şirketleri spor sponsorluğunda belirgin ölçüde etkin olmuştur. Ancak çok çeşitli sporların düzenli olarak televizyonda yayımlanmasının yalnızca seyirciler arasında değil, potansiyel katılımcılar arasında da yeni ilgi türleri yarattığını kabul etmeliyiz. Televizyonda çok zaman alan geniş bir spor dedikodusu altkültürü vardır, ama bu altkültür temelde gazetelerde zaten bulunuyordu. Ulusal ve uluslararası spor ağları, kentsel sanayi kültüründe önemi giderek artan bir toplumsal boyut oluşturur. Bütün bu eğilimlerde ve bunların özünde farklılaşan etkilerinde televizyon, belirgin biçimde kurucu bir öğe olmaktan çok, sanayi toplumunda zaten etkin olan belirli eğilimlerin güçlü bir aracısı olmuştur. Aynı zamanda, sporun televizyondaki en iyi aktarımlarından bazıları, ayrıntılı yakın çekimleri ve çeşitli bakış açıları sayesinde, fiziksel hareketi izlerken yeni bir heyecan ve dolaysızlık, hatta kendine özgü yeni bir görsel deneyim kazandırmıştır.

(viii) Reklamcılık

Reklamcılığın kent toplumu kadar eski olduğu sık sık söylenir; ilk kapitalist toplumlardaki ticaretin genişlemesiyle kuşkusuz artmıştır. Ne var ki çok daha sonra niteliksel bir değişim yaşanmıştır: Britanya’da on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, esas olarak üretim ve dağıtımdaki şirketleşme gelişmeleriyle ve büyük ticaret bunalımlarının ardından bir piyasaya yalnızca mal sağlamak ya da bilgi vermek yerine onu örgütleme girişimiyle bağlantılı olarak. Yayıncılık başlamadan önce reklamcılık, gazetelerde, ilan panolarında ve büyük reklam panolarında zaten başlıca özelliklerden biriydi. Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı toplumlarda, radyo ve televizyonun etrafında örgütlendiği temel öğe hâline geldi; aynı zamanda bunların finansmanının ana kaynağı oldu. Britanya’da reklamcılık yayıncılığın bir özelliği hâline ancak televizyonda 1950’lerde, radyoda ise 1970’lerin başlarında geldi. Amerika Birleşik Devletleri’nde iletişim araçlarının belirli niteliklerini belirleyen merkezi bir öğe olarak görülen reklamcılığın, bu karşılaştırma sayesinde, yayıncılığın kendisinin değil, belirli bir toplumdaki kullanımının özelliği olduğu anlaşılır.

Reklamverenlerin programlara sponsor olması, bir marka adının ayrıca duyurulup tavsiye edilmesinin ötesinde bir etki yaratır. Bu, bir iletişim kalıbı olarak, önceliklerin içkin biçimde belirlenmesidir: gerçek toplumsal kaynakların taraflı biçimde gösterilmesi. Bazı Amerikan dizilerinde reklam ajansı, fikirlerin ve senaryoların seçimine ve geliştirilmesine katılır; bu, hem içerik üzerinde olumlu anlamda bir etki hem de belirli konu ve fikirlere karşı olumsuz bir etki olarak işler. Yine uluslararası haberlerin bir diş macununun nezaketiyle sunulduğunu görmek, birbirinden ayrılabilir öğeler görmek değil, egemen bir kültürel biçimin yapısını görmektir. Reklamların sponsorluğu bulunmayan programların arasına yerleştirilmesi farklı bir kalıptır; göreceğimiz gibi, televizyonun ardışık bir deneyim olması üzerinde olağanüstü etkiler yaratmış ve yepyeni görsel ritimler oluşturmuştur. Hatta bu tür televizyonu, reklamlarla kesintiye uğrayan bir program yerine reklamların ayrılmaz parçası olduğu bir sıralanış olarak görmek mümkündür. Bu sorun daha sonra ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

Özellikle yerel ve bölgesel kanallardaki birçok televizyon reklamı eski türdendir: çeşitli tavsiye ya da davet üsluplarıyla yapılan belirli duyurular. Yayın ağları üzerinden yapılan reklamcılık farklıdır; bir miktar bilgi içerir, fakat aracın şu diğer kullanımlarından yararlanır:

Görünüşte genel nitelikteki durumların hızla dramatikleştirilmesi; bu durumlarda acıya, kaygıya ya da çekiciliği veya hazzı artırma ihtiyacına verilen belirleyici tepki, keskin biçimde belirli bir markanın ürününe indirgenir. Kozmetiklere, paketlenmiş gıdalara ve (Amerika Birleşik Devletleri’nde Britanya’ya göre daha yoğun biçimde) reçetesiz satılan tescilli ilaçlara ve tıbbi ürünlere ağırlık veren bu reklamlar, üslupları aracılığıyla «program» malzemesinde yaygın olan drama türleriyle —insan davranışlarını canlandırma türleri de denebilir— etkileşime girer.

Ürün önerilerine ve ürün çağrışımlarına uyarlanmış eğlence teknikleri ile güncel şarkı ve dans üslupları.

Ürünün içine yerleştirildiği spor, boş zaman ve seyahat görüntülerinden oluşan diziler.

Ürünleri önermek ya da kullanırken gösterilmek üzere televizyon sanatçılarının, kendileri olarak ya da canlandırdıkları karakterlerle kullanılması.

Basılı ve afiş reklamlarıyla televizyon reklamları arasında var olan gerçek sürekliliklerin kuşkusuz vurgulanması gerekir. Saygınlığa dayalı tavsiye verme ve duygusal kaydırma (bir ihtiyacın, kaygının, korkunun ya da isteğin belirli bir marka ürüne yönlendirilmesi) ortak öğelerdir. Fakat televizyon reklamlarında güçlü yeni görsel ve işitsel vurgu öğeleri vardır; bunlar ancak reklam dışı televizyon malzemesiyle bağlantıları ve etkileşimleri kabul edilip vurgulandığında tam olarak anlaşılabilir. Böylece çeşitli yaşam tarzlarının ve kendine özgü durumların, hızla etki eden televizyona özgü uzlaşımlara indirgenmesi, yalnızca reklamların değil, reklamların içinde önem kazandığı televizyon türünün de bir özelliğidir. Bu uzlaşımların bir ürünler yelpazesine bağlanması ayrı olarak çözümlenebilir; fakat ürün ve marka bakımından yapılan özel ayrımlar, sonunda, ihtiyaç, doyum ve kaygı tanımlarının çok genel olarak kurulduğu ortak uzlaşımsal tarzdan daha az önemlidir. Bunlar, ihtiyaçların ve doyumların ayrı, marjinal bir ticari girişim üzerinden değil, çok geniş bir alanda metalar aracılığıyla kurulduğu egemen kültürün niteliğine ilişkin kanıtlardır. Televizyonun mevcut kullanımlarının ve sistemlerinin hemen hepsinde bulunan ardışıklık ve bütünleştirme özellikleri sebebiyle, reklamlarla diğer malzeme türleri arasındaki bu organik ilişki, önceki reklam sistemlerinin herhangi bir dönemindekinden çok daha açıktır. Televizyon reklamcılığı bu anlamda, basın reklamlarından, afişlerden ve tek başına yapılan teşhir reklamlarından niteliksel olarak farklıdır (her ne kadar bu yeni ilişki son dönemdeki bazı renkli dergilerde taklit edilmişse de).

(ix) Oyunlar ve boş zaman uğraşları

Şaşırtıcı derecede büyük bir televizyon bölümü —Britanya’dan çok Amerika Birleşik Devletleri’nde— daha eski oyun ve boş zaman uğraşı biçimlerinin programa dönüştürülmüş sürümlerinden oluşur. Gerçekte ortadan kalkmış birkaç salon oyunu televizyon gösterileri olarak yeniden yapılandırılmış, her tür bilgi yarışmasından ve tahmin oyunundan yararlanılmıştır. Birçok durumda değişim, daha önce özel bir grubun ya da ailenin etkinliği olan şeyin hemen bütünüyle kamu önünde sunulmasından ibarettir. Yeni özellikler sunucu (eski tören yöneticilerinde bazı öncülleri vardır) ve en önemlisi, büyük ölçüde artan ödüllerdir. Birçok reklamın değerler sistemi ve uzlaşımlarıyla, pahalı ödüller ya da oldukça büyük para tutarları için oynanan bu genellikle basit oyunlar arasında doğrudan kültürel bir bağlantı vardır. Gerçek grupların oyunları ve boş zaman uğraşları, önemsiz yarışma fakat artık önemli kazanç elde etme uzlaşımları biçiminde yansıtılır ve büyütülür.

Fakat başka ve daha derin değişimler de yaşanmıştır. Örneğin The Dating Game gibi gösteriler, olası eş adayları, karı kocalar, anne babalar ve çocuklar arasındaki çeşitli kişisel ilişkilerin uzlaşımsallaştırılmış, varsayımsal taklitleridir. İnsanın olağan anlama, yargıda bulunma ve seçme süreçleri, başkalarını eğlendirmek için gösterilen oyunlara dönüştürülür: bazı durumlarda, daha eski toplumsal biçimlerde de olduğu gibi kaygısız ve eğlenceli biçimde; önemli sayıda başka durumda ise oldukça yabancılaşmış biçimlerde, çünkü ilişki kasıtlı olarak mahcup etme ya da ileride elde edilebilecek kazanç malzemesine dönüştürülür. Bunun aşırı bir örneği, San Francisco’da kısa süre yayımlanmış bir programdı; telefonla programa bağlanma teknikleri kullanıldığı için, gerçekte televizyonun fuhuş amacıyla kullanılmasına dönüşmüştü. Burada kültürel bir sınır aşılmıştı ve program yayından kaldırıldı (gerçi radyoda buna çok benzeyen birkaç program vardır). Ama bu program, bir bakıma, insanların ticari televizyonun birçok biçimine özgü olarak birbirinden kopuk ve alınıp satılabilir özellikler ve nicelikler hâlinde sunulmasının mantıksal bir sonucuydu. Gerçekten de insan algısının ve etkileşiminin baskın tarzı genel olarak metalar aracılığıyla kuruluyorsa —bu tarz sürekli olarak daha dolaysız algılarla ve ilişkilerle çatışmak zorunda kalsa da— insanları ve onlardan ayrılabilir niteliklerini satın almak ya da daha genel ve daha örtük biçimde vitrinde seyreder gibi bakmak üzere meta olarak sunan programların gerçek bir temeli vardır.

B. KARMA VE YENİ BİÇİMLER

Televizyonun daha önceki kültürel biçimleri kullanmasında bazı önemli yenilikler bulunduğunu gördük. Örneğin haberlerin görselleştirilmesini, yeni dramatik tefrika türlerinin, yeni satış uzlaşımlarının ve yeni sunulan oyun türlerinin gelişmesini daha önce belirtmiştik. Televizyonun mevcut biçimlere büyük ölçüde dayandığı ve başlıca yeniliğinin, hem niteliksel hem de niceliksel olabilen genişletme olduğu açıktır. Fakat biçimlerin içindeki önemli yeniliklere, televizyonun öncülüğünü yaptığı, belki de yeni sayılması gereken bazı biçimleri de eklememiz gerekiyor. Göreceğimiz gibi bütünüyle yeni bir buluşa nadiren rastlanır; ama bu yeni biçimlerin en azından bazılarının niteliksel olarak farklı olduğunu düşünüyorum.

(i) Drama-belgesel

Televizyonun mevcut dramatik biçimleri kullanmasına ilişkin daha genel tartışmada yeni bir drama-belgesel türüne kısaca değinildi. Ancak bu tür, ayrıca vurgulanmayı gerektirecek kadar önemlidir. Televizyonun kendisine içkin bir öğe olarak kabul edilen bir olanağa dayanır: bir durumun içine girip orada gerçekte neler olup bittiğini gösterme kapasitesi. Elbette bu durumların hepsinde aracılık söz konusudur: yönetmenler, kameramanlar ve muhabirler olup biteni seçer ve sunar. Dolayısıyla olgusal haber olarak sınıflandırılan şeyle dramatik sunum olarak sınıflandırılan şey arasında içkin bir örtüşme vardır. Bu örtüşme çoğu zaman kafa karıştırır ve onun olumsuz sonuçlarına —haberlerin seçilip çarpıtılmasına, bireylerin öne çıkarılmasına ya da karalanmasına— büyük ölçüde dikkat çekilmiştir.

Yine de bu örtüşmeye olumlu sonuçları açısından da bakmak gerekir. Bunu yapmak, bazı sanatlarda —özellikle filmde ve romanda— kendi kuşağımız içinde «gerçeklik» ile «kurmaca» arasındaki geleneksel ayrımın yeniden düşünülüp işlendiğini hatırlarsak daha kolay olabilir. Britanya televizyonunda zaten ilginç «karma» örnekler ortaya çıkmıştır: Cathy Come Home, Three Women. Amerikan televizyonunda ise An American Family (1973) tefrikasının büyüleyici örneği vardır. Bu program, gerçek bir Kaliforniyalı ailenin yaşamını çeşitli yönleri ve ilişkileriyle, sanki bir tefrikanın dramatik bölümleriymiş gibi düzenli olarak sunuyordu. Programın yapımı sırasında ailedeki kadın boşanma davası açtı; bunun programdan tamamen bağımsız sebeplerle olduğu söylendi.⁹ Başka pek çok Kaliforniyalı ailenin, komşuları olan bir ailenin yaşamının bu alışılmadık sunumuna ya da açığa çıkarılışına derinden ilgi duyduğunu biliyorum. Sunum genel olarak «dramatik olmayan» nitelikteydi; belirgin bir kurgu yoktu ve bazı «sahneler» buna bağlı olarak yavaş ya da kopuktu. Buna rağmen koca, her şeyin belli bir amaçla, herhangi bir kavgayı ya da güçlüğü dramatikleştirmek için kurgulandığından yakındı. Bir Amerikan ailesinin nasıl yaşadığına içeriye bakarak tanıklık eden görünüşte tarafsız bir kameranın sürekli kullanımında, program önemli ve özünde dramatik bir deney oluşturuyordu.

Her bir durumda ne yapıldığını izlemek kuşkusuz önemlidir ve kullanılan uzlaşım konusunda her zaman açıklık bulunması gerektiğini söylemek muhtemelen doğrudur. Fakat «gerçeklikle kurmacanın birbirine karıştırılması» hakkındaki bazı şikâyetler safça ya da samimiyetsizcedir. Mutlak biçimde birbirinden ayrılmış kategoriler arasında keskin bir sınırı koruma girişimi, gerçekliğin kendisi hakkında bir kurmacaya dayanıyor gibidir. Ayrıca «olgusal» televizyonun olup biteni tarafsız biçimde yalnızca gösterdiği uzlaşımına da dayanır. Her gözlemcinin gözlemlediği olaylara gerçekten katılması kuşkusuz bir derece meselesidir. Ancak bu o kadar belirleyici ve genel bir olgudur ki, yeni türden yaratıcı televizyon draması için sunduğu olanaklar, sonuçta savunulamaz bir sınıflandırmayla dışlanmak yerine doğrudan incelenmelidir.

Televizyonun güçlü yanlarından biri, dolaysız ve güncel kamusal eylem alanlarına ve bazı anlamlarda özel eylem alanlarına başka bütün teknolojilerden daha kapsamlı ve etkili biçimde girebilmesidir. Bu durumda tarafsız ya da tarafsız olmaya çalışan muhabir kimi zaman gerekli bir figürdür; ama tek ilgi gösterme tarzı onunki değildir. Gerçek katılımcı çoğu zaman aynı ölçüde, bazen daha da fazla önem taşır. Bir eylemi gözlemekten, o eylemin deneyimini paylaşmaya ya da aktarmaya geçiş bilinçli bir adım olmalıdır; ama sık sık atılması gereken bir adımdır. Kurgu tekniği her iki amaca hizmet edecek biçimde kullanılabilir; doğru habercilik söz konusu olduğunda toplumsal denetimler bulunması gerektiği gibi, yaratıcı yorumlar söz konusu olduğunda da toplumsal olanaklar bulunmalıdır. En iyi deneysel televizyon dramalarından bazıları bu alana girmiştir. Kurguya oyuncular ya da gerçek mekânlara dekorlar eklendiğinde bir sınır aşılır; ancak ikisinin de aynı genel biçim içinde zaman zaman ilginç kullanımları olmuştur: oyuncularla kendi yaşamlarını yaşayan insanlar; mekânlar ve olaylarla bunların kasıtlı yeniden canlandırılmaları. Bazı dışavurumcu dramalarda (araya haber filmleri yerleştirilmesi yoluyla) yapılmaya çalışılan ve birçok çağdaş roman ve filmde başarıyla gerçekleştirilen şey, böylece televizyonda geniş bir yelpazede ve önemli dolaysızlık nitelikleriyle uygulanabilir. Açıkça televizyon dramasının tek türü değildir; fakat çağdaş kültürümüzün en önemli yeniliklerinden biri olduğu anlaşılabilir.

(ii) Görerek eğitim

Eğitsel televizyonun en iyi örneklerinden bazıları, hatta genel olarak televizyonun en iyi örneklerinden bazıları, öğretme ve öğrenmeye ilişkin kimi kavramlarımızı değiştirmiştir. Belirttiğimiz gibi, çok sayıda aktarılan ders ve uygulamalı gösterim vardır. Fakat en iyi «eğitim uygulaması» diye adlandırılabilecek pek çok örnek de bulunur: yabancı bir kentte yarım saat geçirerek, insanların bir şeyler yapmasını ve birbirleriyle buluşmasını izlerken konuşmalarını dinlememizden oluşan, bütün bir toplumsal bağlam içinde gerçekleşen dil «dersi»; sanki kendi gözlerimizle görebildiğimiz bir yere televizyon aracılığıyla yaptığımız ziyaret niteliğindeki doğa tarihi ya da coğrafya «dersi»; başka bir yaşam tarzının, çalışma sürecinin ya da toplumsal durumun sunulması. Televizyonun erişim genişliği ve kapsama alanıyla mümkün kıldığı bu tür uygulamalar, resmî eğitimin kendi içindeki en umut verici yöntemlerden bazılarıyla doğrudan ilişkilidir: bir süreç «hakkında» ders almak yerine süreci deneyimlemeye çalışmak. Bunlar diğer eğitim türlerinin yerini almaz; fakat onlara eklenir ve açıkça yenilikçi bir yoldan, bazı durumlarda onları niteliksel olarak değiştirir.

(iii) Tartışma

Televizyon tartışmalarının kapsamının genişlemesine daha önce değindik. Bu, insanların çoğu için önemli bir kültürel olgudur. Fakat tartışma üsluplarında da bazı yenilikler olmuştur; gerçekte yeni biçimler oluşturdukları için bunları belirtmek gerekir. Tavırlarda gözle görülür bir resmiyet kaybı yaşanmıştır. Bu, en kötü ve en sık dikkat çekilen biçiminde söyleşi programına varır; burada önemli olan söylenen şey değil, onu söyleyenin belirli bir kişi olmasıdır. «Konuk» ve «ünlü kişi» anlayışlarını ayakta tutmak üzere yapay biçimde kurulmuş konuşmalar, televizyonun yaptığı en kötü işlerden bazılarıdır ve bu ölçekte yenidir. Fakat başka türden tartışmalarda yeni bir aracın belirginleştiği anlar da vardır: yakın etkileşimi kamunun erişimine açılan, sürdürülen ve sınırları belirlenmiş konuşmalar. Bu türden en iyi tartışmaların bazıları radyoda geliştirildi; ama televizyon zaman zaman bunlara gerçek bir boyut daha kattı: bedensel varlık, dikkat, jest ve tepki. Bunlar yalnızca gösteriş ya da tanıtım araçları olarak kalmayıp sürdürülen, sınırları belirli ve gelişen etkileşime ait olduklarında, sözlerle oluşturdukları birlik içinde, anlamlı biçimde yeni yollarla paylaşılan bir deneyim yaratabilir.

(iv) İnceleme programları

Televizyondaki en iyi çalışmaların bazıları, denemenin, derginin ve belgesel filmin öğelerini birleştirip genişleten bir türe aittir. Belgesel film geleneğinin 1930’larda özellikle güçlü olduğu Britanya’da televizyona bazı doğrudan aktarımlar gerçekleşti. Ancak kullanım yelpazesi çok daha genişlemiştir. One Pair of Eyes gibi kişisel televizyon denemesi ya da günlüğü; The Philpott File gibi kişisel üslupta toplumsal haber; Clark’ın Civilisation‘ı ya da Berger’in Ways of Seeing gibi televizyon aracılığıyla görüş ileri sürme; The Restless Earth gibi televizyonla açıklama; The Great War gibi televizyonla tarih anlatımı; bilim için Horizon, arkeoloji için Chronicle, sanatlar için Aquarius ve Omnibus gibi televizyon dergileri; The Countryman ve Look, Stranger; çok sayıda keşif ve doğa tarihi haberi. Toplamda bu tür çalışmalar —bu biçim orada iyi yerleştiği için yalnızca Britanya örneklerini verdim— günümüzde yapılan en iyi televizyon yapımlarının yarısından fazlasını oluşturur. Üstelik herhangi bir kültürel alanda yapılan en iyi çalışmalarla boy ölçüşebilir. Geleneksel terimlerle, özellikle genel konulu süreli yayınlardaki ciddi gazetecilik ile popüler kitap arasında bir yerde durur; günümüz uygulamasında en az bu ikisi kadar iyidir. Gerçekten de görsel öğenin merkezi olduğu bazı önemli bakımlardan, bugün herhangi bir yerde yapılan bu tür çalışmaların en iyisidir.

(v) Dizilişler

Güncel televizyon programcılığının uzlaşımları içinde belirli biçimler evrilmiştir. Amerikan televizyonunda, olağanüstü kısa birimleri ve esas olarak reklamların belirlediği, adeta istem dışı ortaya çıkan dizilişleriyle, Laugh-In, Sesame Street ve The Electric Company gibi ilginç yenilikler görülmüştür. Reklamlarla tanıtım filmlerinin yerel tekniklerinden birçoğunu kullanan, hızlı ilerleyen kopuklukların komik etkileri, Laugh-In‘i ilk yıllarında bir biçim bozulmasından yaratılmış etkili bir biçimin büyüleyici örneği hâline getirmiştir. Britanya’da, farklı bir yoldan, Monty Python’s Flying Circus standart televizyon uzlaşımlarından, yalnızca tonu ve bakış açısını değiştirerek yeni tür görsel şakalar geliştirmiştir. Sesame Street belki farklı bir örnektir. Onun reklam tekniklerini eğitim için kullandığı söylenmiştir. Fakat bu kuşkulu bir tanımdır. Her tür hareketliliğe ilişkin teknik olanakların çoğu ilk kez popüler düzeyde reklamlar için kullanılmıştır; ama bunların bu tür basitleştirilmiş satışlarla zorunlu bir bağlantısı yoktur. Sesame Street ile The Electric Company‘ndeki en iyi hareketlilik örneklerinden bazıları, yalnızca son derece hareketli bir topluma karşılık vermenin değil, bu topluma belli bir derinlikle karşılık vermenin de yoludur; çünkü hızla ilerleyen dizilişlerin içindeki temel süreklilikler yalnızca planlı öğretimle değil, aynı zamanda hevesli bir açıklık ve duygudaş bir merakla ilgilidir. Bu, belki de televizyonun bazı içkin özelliklerinin, daha sabit ve mevcut durumu onaylayan toplumsal biçimlerin herhangi birinden daha gerçek bir toplumsal kullanımıdır.

(vi) Televizyon

Son olarak televizyonun yenilikçi biçimlerinden birinin televizyonun kendisi olduğunu söylemek zorunda kalmak ironiktir. Bu aracın çok sayıda kullanımı, devralınmış biçimlerin iletilmesi ve ayrıntılandırılmasından ibaret olmuş ya da açık içerik baskısının egemenliği altında kalmıştır. Bu yüzden, kendileri için herhangi bir uzlaşımın ve betimleme tarzının hazırlanıp sunulmadığı, televizyona içkin bazı görsel deneyimlere karşılık verebilmek çoğu zaman zordur. Yine de birçok program türünde kendimizi oldukça yeniymiş gibi görünen biçimlerde bakarken bulduğumuz anlar vardır. Bu tür bir dikkat geliştirmek için genellikle sesi kapatmak gerekir; çünkü ses bizi çoğunlukla önceden hazırlanmış, iletilebilir içeriğe ya da başka tepki türlerine yönlendirir. Bundan sonra, şaşırtıcı bazı biçimlerde, çoğu zaman çok güzel olan bir görsel hareketlilik, bakış açılarının karşıtlığı ve odak değişimi deneyimi yaşanabilir. Görünürdeki içerikleri bakımından birbirinden çok farklı at yarışlarını, sokak röportajlarını, bir oyunun açık havadaki sahnesini ya da bir belgeseli izlerken bu deneyimi yaşadım. Televizyon çözümlemecilerinin çoğuna göre, açıkça belirtilmiş ya da yönlendirilmiş içerikle fazlasıyla meşgul oldukları için, bu deneyim fark edilse bile başka bir deneyimin yan ürününden öteye geçmez. Oysa ben bunu teknolojinin kendisinin birincil süreçlerinden biri olarak görüyorum; önemi giderek artabilir. Geçmişte bunu betimleyip açıklamaya çalıştığımda, bana katılan yegâne insanların ressamlar olmasını da anlamlı buldum.

3. TELEVİZYONUN BİÇİMLERİ — NOTLAR

  1. Bir kez daha görüyoruz ki aradan geçen on beş yıl, BBC’yi bile Amerikan örüntüsüne yaklaştırmıştır. Her iki büyük kanalda da haber okuyucuları artık medya kişilikleridir: kimlikleri güçlü biçimde öne çıkarılır ve yalnızca haberleri okuyan kişiler olarak değil, haberlere kendi kişiliklerini katan kişiler olarak sunulurlar.
  2. Elbette bugün bu durum çok daha doğrudur ve çok daha yaygın biçimde kabul edilmektedir: Amerika Birleşik Devletleri, eski bir aktörü başkan seçerek televizyonu kullanmayı uç noktaya taşımışken Avrupa’da siyasal liderler artık düzenli olarak televizyondaki çekiciliklerine göre değerlendirilip seçilmektedir.
  3. Amerikan televizyonunda ENG’nin (Electronic News Gathering) ortaya çıkışı, sahada çekim yapmanın maliyetini çarpıcı biçimde düşürmüştür; dolayısıyla Britanya ulusal haberleriyle Amerikan bölgesel haberleri arasındaki fark günümüzde muhtemelen daha az belirgindir.
  4. On beş yıl sonra Britanya Avam Kamarası’nın oturumları televizyonda yayımlanmak üzeredir (Lordlar Kamarası’nın oturumları ise birkaç yıldır yayımlanmaktadır). Amerika Birleşik Devletleri’nde Kongre çalışmalarının televizyonda yayımlanmasına ayrılmış, C-SPAN adlı başlı başına bir kablolu televizyon kanalı vardır.
  5. Sinemanın onlarca yıllık gerilemeden sonra yakın zamanda yeniden yükselişe geçmesi, film yapımcılarının büyük perdenin gücünü kullanmaları gerektiğini gecikerek fark etmelerine bağlanabilir. Star Wars ya da Close Encounters of the Third Kind gibi uzay destanları bunu özellikle iyi başarır ve televizyonda izlendiğinde çok farklı bir deneyim sunar.
  6. Tony Hancock’un anısı bile olmayanlar için bugünkü karşılıkları Britanya’da Ronnie Barker, Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Bill Cosby’dir.
  7. Çok sayıda şarkı ve dansın yer aldığı gösteriler, 1980’lerin sonlarına gelindiğinde neredeyse ortadan kalkmış görünmektedir. Bunun sebebi belki de çok sayıda kanal izleyicileri parçalara ayırdıkça popülerliği sağlamada giderek daha önemli bir etken hâline gelen çekici bireysel kişilikten yoksun olmalarıdır.
  8. Son on beş yıl başka çarpıcı örnekler de ortaya çıkarmıştır. Televizyon atletizmi, snooker’ı ve hatta dartı başlıca sporlar düzeyine yükseltmiştir; fakat dünyanın en popüler oyunu olan standart futbol, kırk beşer dakikalık devrelerin reklamlar arasındaki süre bakımından fazlasıyla uzun olması yüzünden Amerika Birleşik Devletleri’nde hiçbir zaman şans bulamamıştır.
  9. Britanya’da bunun taklidi olarak yapılan The Family adlı programda da büyük ölçüde aynı şey gerçekleşmiş; yalnızca anne baba değil, çocuklardan ikisi de boşanma yoluyla aile yaşamından çıkmıştır.

4. PROGRAMLAMA: DAĞILIM VE AKIŞ

Televizyonun yeni teknolojisinde önceden var olan kültürel biçimlerin bazı kullanım yollarını inceledik; ayrıca bu teknolojinin içinde yaratılmış yeni ve karma biçimlerden bazılarını ele aldık. Şimdi de bu farklı biçimlerin farklı programlama türleri içinde nasıl seçilip bir araya getirildiğine bakmamız gerekiyor. Göreceğimiz gibi, ‘program’ kavramının çözümlenmesi gerekiyor. Ancak ilk adım olarak, televizyonun çeşitli biçimlerinin farklı yayın hizmetlerinde nasıl dağıldığını bir ölçüde ayrıntılı biçimde incelemek yararlı olacaktır. Bu iç karşılaştırmaları ve karşıtlıkları yapmadan televizyonun kullanım biçimlerinden gereğince söz edemeyiz. Ardından, durağan ‘dağılım’ kavramını aşıp hareketli ‘akış’ kavramına geçmek daha da gerekli olacaktır.

A. BEŞ TELEVİZYON KANALINDA KARŞILAŞTIRMALI DAĞILIM

Üçü Britanya’da, ikisi Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan beş kanalda televizyon programı türlerinin dağılımı, Mart 1973’te bir hafta boyunca incelendi.

Kanallar şunlardır:

BBC 1, Londra.

BBC 2, Londra.

IBA, Anglia, Norwich.

KQED (Kamu Televizyonu), San Francisco.

Kanal 7 (ABC), San Francisco.

Kullanılan kategoriler, yerleşik sınıflandırmaya uygun olarak şöyledir:

Haberler ve Kamu Meseleleri: Bu kategori haber bültenlerine, genel haber dergisi programlarına, belirli etnik gruplara yönelik haber dergisi programlarına ve kamu meseleleri üzerine tartışmalara ayrılabilir. Bunlar arasında bazı noktalarda örtüşmeler vardır: Haber bültenlerinde sık sık dergi programlarına özgü bölümler, dergi programlarında haber duyuruları, bültenlerde ve dergi programlarında tartışmalar bulunur ve benzeri durumlar ortaya çıkar. Sayılar alt kategoriler bakımından zaman zaman ilginç olsa da esas önemleri kategorinin bütünüyle ilgilidir.

Özel Konulu Programlar ve Belgeseller: Bunlar yukarıdaki 3. bölümün B (iv) kısmında (s. 73) tanımlandığı gibidir. Bu kategoriyi, örneğin haber dergisi programlarından ve kamu meseleleri tartışmalarından ayırmak her zaman kolay değildir. Kullanılan genel ölçüt şudur: Bir programın önemli bir bölümü, bir sorunun, deneyimin veya durumun özünü doğrudan ortaya koymaya ayrılmışsa, program ‘özel konulu program’ veya ‘belgesel’ olarak sınıflandırılır. Buna karşılık ‘tartışma’da bir durum veya sorun, genellikle görece kısa biçimde örneklendirilebilir; fakat asıl ağırlık, onun üzerine yürütülen görece biçimsel tartışmadadır.

Eğitim: Bu kategori, başka tür programlardaki ‘eğitici’ öğelerden ayrı olarak, biçimsel eğitim amacı taşıyan programlar şeklinde tanımlanır. Okullar, kolejler ve üniversiteler için ders programlarına; normalde dışarıdaki derslere bağlı olmayan, başlıca el sanatları, uğraşlar vb. konulardaki öğretici programlara; daha genel nitelikte yetişkin eğitimine, yani örgün derslere ve yeterlilik belgelerine bağlı olmamakla birlikte genel becerilerin özgül biçimde öğretilmesine ayrılır. Bu kategoriler arasında da bir miktar örtüşme vardır; örneğin ders programları genel izleyici kitlesinin de erişimine açıktır ve sıklıkla bu kitle tarafından izlenir. Dolayısıyla eğitim için verilen toplam sayı, alt kategorilerdeki sayılardan daha anlamlıdır.

Sanat ve Müzik: Bu, birbirinden ayrılması güç bir kategoridir; çünkü ‘sanatlar’ın —resim, heykel, mimarlık, edebiyat— ve yerleşik klasik konser repertuvarı ile opera anlamındaki ‘müzik’in kabul gören tanımlarına dayanır. Ayrı bir kategori olarak verilmesinin sebebi, programlamanın genellikle bu terimlerle yapılması ve bu nedenle kategorinin hem kabul görmüş bir yorum hem de toplam içindeki bir oran olarak anlam taşımasıdır.

Çocuk Programları: Belirli özel saatlerde özellikle çocuklar için hazırlanıp sunulan programlar olarak tanımlanır. Çocuklar elbette pek çok başka program türünü de izlerler; ancak ayrılabilir bir kategori olarak bu programlar önemlidir. Kategori, ağırlıkla çizgi filmler ve kukla gösterilerinden oluşan programlara; genellikle ‘canlı’ öyküler ve oyunlardan oluşan başka eğlence programlarına; eğitim programlarına ayrılır. Bu son alt kategorinin açıklanması gerekiyor. Susam Sokağı (Sesame Street), Elektrik Şirketi (The Electric Company), Oyun Okulu (Playschool) gibi programlar sık sık çizgi filmler veya kuklalar kullanır ve çoğu zaman eğlendiricidir. Ancak resmî amaçları öğrenmeye yardımcı olmak olduğu ve becerilerin belirli biçimlerde öğretilmesi, çoğunlukla gayriresmî yollarla da olsa, bunlarda önemli yer tuttuğu için ayrı sıralanırlar.

Dram: Eğitim, çocuk programları ve reklamlar kapsamında yer alan özel kategoriler dışındaki her tür dramatik yapıtı içerir. Play for Today (Bugün İçin Oyun) veya Armchair Theatre (Koltuk Tiyatrosu) gibi genel bir başlık altında sunulsalar bile tek tek yayınlanan ‘oyunlar’a; her oyunun normalde kendi içinde tamamlandığı, fakat bazı sürekli karakterlerin tekrar ortaya çıktığı ve böylece örneğin başlıca karakterlerin birkaç yapım boyunca geliştiği ‘diziler’e; birbirine bağlı birkaç bölümde kesintisiz bir dramatik anlatımın sunulduğu ‘tefrika diziler’e ayrılır.

Sinema Filmleri: Başlangıçta sinemalarda gösterilmek üzere yapılmış filmler olarak tanımlanır. Tamamı veya bir bölümü filme çekilmiş olabilecek oyunlar, diziler veya tefrika diziler ‘Dram’ kapsamına alınmıştır.

Genel Eğlence: Bu, çeşitli türleri bir araya getiren bir kategoridir; ancak tam da bu özelliğiyle önemlidir. Britanya’da çoğu kez Hafif Eğlence Bölümü altında toplanır. Şu alt kategorilere ayrılır: ‘Müzik gösterileri’ — başlıca şarkıcıların veya toplulukların sunulduğu, zaman zaman oldukça farklı destekleyici öğelerin de yer aldığı gösteriler; ‘çeşitli gösteriler’ — temel ağırlığın komedide olduğu, bazı durumlarda müzik parçalarıyla desteklenen gösteriler; ‘oyunlar ve bilgi yarışmaları’ — pek çok farklı biçimde açık bir oyun oynama veya yarışma içeren (çoğunlukla ‘salon oyunu’ türünün birçok çağdaş çeşidi; sık sık halktan katılımcılarla birlikte) programlar ve aynı yarışmacı nitelikteki soru-cevap gösterileri; ‘sohbet gösterileri’ — ‘tartışmalar’dan ve ‘dergi programları’ndan ayrılması her zaman kolay olmayan, fakat geleneksel olarak ayrı bir biçim sayılıp genellikle gece geç saatlerde eğlence olarak sunulan programlar: hem içerikleri hem üslupları bakımından çoğu zaman gösteri dünyasıyla yakından bağlantılıdırlar.

Spor: Televizyondan yayınlanan spor karşılaşmaları ve spor tartışmaları.

Din: Belirli saatlerde sunulan dinî törenler, tartışmalar ve özel konulu programlar.

Tanıtım (Kurum İçi): Bir kanalın fragmanlar, ön duyurular vb. aracılığıyla kendi programlarını tanıtması.

Reklamlar: Kurum içi tanıtım dışındaki her tür reklam programı.

Çözümleme, saatler ve saatlerin ondalık kesirleri kullanılarak tablolar hâlinde sunulmuştur. Bütün süre ölçümleri özenle yapılmıştır; ancak ayrıntılı programlamaya ilişkin yayımlanmış istatistiklerin ve aynı anda yayın yapan birkaç kanalın sürelerini kesin olarak ölçmeye gerçekten elverişli araçların yokluğunda, sayıların kaçınılmaz olarak küçük hata payları taşıdığını belirtmek gerekir. Bu durum, özellikle yayımlanmış yayın akışlarının biçimini kesintiye uğratan reklamlar ve kurum içi tanıtımlar bakımından geçerlidir. Bu durumlarda örnekleme kontrolleri yapılıp ortalama bir sayı uygulanmıştır.

Sayılar bir bütün olarak kesin süre tahsislerinden çok genel tartışma ve karşılaştırma bakımından anlamlıdır.

Tablo 1: Programların Saat Cinsinden Dağılımı
Tablo 1 Üzerine Yorum

Listelenen beş istasyondan üçü kamu hizmeti kanalıdır (BBC 1, BBC 2 ve KQED), ikisi ticari kanaldır (Anglia ve Kanal 7). Britanya’daki ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki televizyon programlaması arasında genel olarak gözlemlenebilecek farklar vardır; ancak en çarpıcı olgu, bir tarafta kamu hizmeti kanallarının kendi aralarında, diğer tarafta ticari kanalların kendi aralarında dağılım bakımından belli bir benzerlik bulunmasıdır. Toplam yayın saatleri önemli ölçüde farklılaştığından, kategorilere göre dağılımı yayınlanan toplam malzemenin oranları olarak ifade etmek yararlıdır. Bu dağılım Tablo 2’de gösterilmektedir.

Tablo 2: Program Kategorilerinin Dağılımında Karşılaştırmalı Yüzdeler (en yakın yarım yüzde puanına yuvarlanmış)
Tablo 2 Üzerine Yorum

Bu tabloda, özellikle Haberler ve Kamu Meseleleri, Eğitim, Çocuk Programları, Dram Dizileri ve Tefrika Diziler ile Genel Eğlence kategorilerinde, dikkat çekici bazı özgül farklılıklar görülmektedir. Gerçekten de geçici olarak Kamu Hizmeti (A Tipi) ve Ticari (B Tipi) diye adlandırılabilecek iki geniş programlama türü ayırt etmek mümkündür. Bu türlerin karşılaştırmalı dağılımı Tablo 3’te gösterilmektedir.

Tablo 3: Programlama Türlerinin Karşılaştırmalı Yüzdeleri (en yakın yarım yüzde puanına yuvarlanmış)

A Tipi: Haberler ve Kamu Meseleleri, Özel Konulu Programlar ve Belgeseller, Eğitim, Sanat ve Müzik, Çocuk Programları, Oyunlar.

B Tipi: Dram Dizileri ve Tefrika Diziler, Sinema Filmleri, Genel Eğlence.

Tablo 3 Üzerine Yorum

Yalnızca Britanya kanalları kendi aralarında veya yalnızca Amerikan kanalları kendi aralarında karşılaştırıldığında, Kamu Hizmeti Televizyonu (A Tipi) ile Ticari Televizyon (B Tipi) arasındaki ayrım özellikle belirgindir. Ancak beş kanalın tamamı karşılaştırıldığında, Amerikan televizyonundaki durumun çok daha keskin biçimde kutuplaştığı anlaşılır. Amerikan ticari kanalı (Kanal 7), Britanya’daki karşılığına (Anglia) göre ağırlıkla ticari dağılımı çok daha eksiksiz temsil eder. Anglia da aynı eğilimlerden bazılarını gösterir, fakat Britanya’nın kamu hizmeti tipi (BBC 1 ve 2) ile Amerikan ticari tipi arasında bir noktada yer alır. Buna karşılık Amerikan kamu hizmeti kanalı (KQED), Britanya’daki kamu hizmeti kanallarına kıyasla kamu hizmeti tipinin daha belirgin bir örneğidir ve bu anlamda genel bir yayın hizmeti olma niteliğini daha az taşır.

Tablo 1, 2 ve 3 Üzerine Genel Yorum

Kategorilere göre dağılım tabloları, değişik yayın kurumlarında televizyonun kullanılma biçimlerinin bazı önemli özelliklerini gösterebilir. Üstelik bu özelliklerden bazıları, niteliğin önemli göstergeleridir. Fakat bazıları değildir; nitelik ile tür arasında basit eşitlikler kurmanın ötesine geçebilmek için bunu açıklığa kavuşturmaya çalışmalıyız.

Bu bakımdan, örneğin tefrika diziler kategorisi, ‘klasik tefrika diziler’den ve ‘başyapıt tiyatrosu’ndan, hâlâ başlangıçtaki anlamıyla ‘pembe dizi’ olan yapıtlara kadar uzanabilir. Sinema filmleri ise elbette sıradan yapımlardan sinema repertuvarındaki önemli yapıtlara kadar büyük çeşitlilik gösterebilir. Bu açılardan dağılımın genellikle programlamanın genel eğilimini izlediği doğrudur, fakat özellikle filmler söz konusu olduğunda durum her yerde böyle değildir. KQED’deki bir filmin ‘repertuvar’ türünde, KQED ve BBC 2’deki tefrika dizilerin ‘klasik’ türde olması muhtemeldir; buna karşılık Anglia ve Kanal 7’deki tefrika diziler oldukça sık ‘pembe dizi’ türündedir. Ancak örneğin BBC 1, Anglia ve Kanal 7’nin film seçimleri arasında böyle bir ayrım yoktur. Aynı genel nokta, oyunlar ve bilgi yarışmaları için de geçerlidir. Genel olarak BBC 1 ve BBC 2’dekiler kendilerini ‘kültürel’ nitelikte sunarken, Kanal 7’dekiler tasarım ve sunum bakımından bütünüyle ticaridir; Anglia’dakiler ise iki tür arasında değişir. Burada nitelik bakımından bazı gerçek farklılıklar vardır: University Challenge (Üniversiteler Yarışıyor) ve Top of the Form (Sınıfın Birincisi) gerçekten önemli açılardan The Golden Shot (Altın Atış) ve Double Your Money (Paranı İkiye Katla) programlarından farklıdır. Fakat yüzeydeki malzemenin —nadir sözcüklerin anlamlarının— ‘kültürel’ olmasına karşın temel sunumun doğrudan gösteri dünyasına ait olduğu Call My Bluff (Blöfümü Gör) gibi oyunlarda bu fark zorunlu olarak geçerli değildir.

Gerçekten de ayırt edilebilen şey yalnızca ‘kültürel’ programlarla ‘ticari’ programlar arasındaki genel fark —A Tipi ve B Tipi programlamanın kabaca gösterdiği türden bir fark— değildir; her programlama türünün aynı ölçüde önemli, kendine özgü bir kültürel ‘yönelimi’ de vardır. Dolayısıyla A Tipi yalnızca eğitim ve öğrenme sürecine ilişkin varsayımlara dayanmaz —bunlar açıkça görülür—; aynı zamanda kamu yararının ve genel ilginin kendine özgü tanımlarına dayanır. Bu tanımlar çözümleme yapıldığında çoğu kez özünde soyut, zaman zaman da yalnızca edilgin görünür. B Tipinde eğlence ve dikkat dağıtmaya ilişkin açık varsayımlar vardır; fakat bunlar, kimi zaman birey olarak sunulan kişileri ve bir tür katılımı daha fazla merkeze alan ilgi tanımlarını içerir (bu öğeler özellikle bazı tefrika dizilerde ve ilişki oyunlarında belirgindir). Öyleyse uluslararası havacılık üzerine bir belgeselin, karı koca veya anne baba ile çocuk arasındaki bir ilişkinin sunumunu içeren bir tefrika diziden ya da oyundan daha ciddi olduğu ancak belirli bir kültürel ‘yönelim’ varsayıldığında kabul edilebilir. Bu yönelim de eğitimin ve gündelik yaşamın niteliğiyle ilişkilidir ve açıkça görülen sınıfsal özellikler taşır. Her iki durumda da dikkat gösterme tarzının özgül bir niteliği vardır. İkincisi bir sunum tarzı yüzünden basitleştirilip değersizleştirilebiliyorsa, birincisi de daha geleneksel olarak ‘ciddi’ sayılan soyut inceleme tarzı yüzünden soyutlanıp kendi biçiminde sıradanlaştırılabilir. İşte bu nedenle, gösterilen dağılım ve türler arasındaki geniş ayrım çözümlemenin gerekli öğeleri olsa da hem genel olarak hem de özel televizyon deneyimi bakımından gerçek içeriğin yalnızca tek tür çözümlemesidir. Şimdi başka bir çözümleme biçimine yönelmeliyiz.

B. DİZİLİŞ VEYA AKIŞ OLARAK PROGRAMLAMA

Bir yayın programındaki ilgi alanlarının veya kategorilerin dağılımını çözümlemek, kendi terimleriyle önemli olsa da zorunlu olarak soyut ve durağandır. Gelişmiş bütün yayın sistemlerinde belirleyici örgütlenme ve dolayısıyla belirleyici deneyim, diziliş veya akış deneyimidir. Bu planlanmış akış olgusu, hem teknoloji hem de kültürel biçim olarak yayıncılığın tanımlayıcı özelliği olabilir.

Yayıncılıktan önceki bütün iletişim sistemlerinde temel öğeler birbirinden ayrıydı. Bir kitap veya broşür, belirli bir nesne olarak ele alınır ve okunurdu. Bir toplantı belli bir tarihte, belli bir yerde yapılırdı. Bir oyun belli bir tiyatroda, belirlenmiş bir saatte sahnelenirdi. Yayıncılığın farkı yalnızca bu olayların ya da onlara benzeyen olayların bir düğmeye basılarak evin içinde erişilebilir hâle gelmesi değildir. Fark, sunulan gerçek programın, bu olayların ve bunlara benzer başka olayların bir dizilişi veya alternatif dizilişler kümesi olmasıdır; bunlar artık tek bir boyutta ve tek bir işlemle erişilebilir hâle gelir.

Oysa buna öylesine alışmışızdır ki bir bakıma onu görmeyiz. Tepki verme ve betimleme konusundaki alışılmış söz dağarcığımızın büyük bölümü, birbirinden ayrı olayların deneyimiyle şekillenmiştir. Başka kitaplardan ve oyunlardan edindiğimiz deneyimden yararlanarak belirli bir kitaba veya oyuna tepki vermenin yollarını geliştirmişizdir. Bir toplantıya, konsere veya maça giderken başka deneyimlerimizi yanımızda götürürüz ve bunlardan yine başka deneyimlere döneriz; fakat belirli olay normalde kendi iç koşullarını ve tepkilerini oluşturan ayrı bir vesiledir. Dolayısıyla en genel anlama ve yargılama tarzlarımız, belirli ve birbirinden yalıtılmış, geçici dikkat biçimleriyle yakından bağlantılıdır.

Önceki bazı iletişim türlerinin kendi içlerinde çeşitlilik ve zaman zaman karmalık barındırdığı doğrudur. Tiyatro gösterilerine müzik araları eklenir veya asıl oyundan önce bir açılış oyunu sahnelenirdi. Basılı kültürde, çok farklı ilgi alanlarıyla bağlantılı ve oldukça farklı tepkiler gerektiren öğeler içeren almanak ve halk kitapçığı gibi kendine özgü biçimler bulunur. On sekizinci yüzyılın başlarında özgül bir biçim olarak icat edilen dergi, başlıca yeni, genişleyen ve kültürel deneyimi sınırlı bir orta sınıf izleyici kitlesine yönelik bir çeşitlilik derlemesi olarak tasarlanmıştı. On sekizinci yüzyıldan itibaren, ama çok daha belirgin olarak on dokuzuncu yüzyıldan başlayarak modern gazete de yalnızca çoğu zaman özünde birbirinden bağımsız haberlerin değil, özel yazıların, anekdotların, çizimlerin, fotoğrafların ve reklamların oluşturduğu bir çeşitlilik derlemesine dönüştü. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren bu durum sayfa düzenine yansıdı ve modern gazete sayfasının kendine özgü yapboz etkisinde doruğuna ulaştı. Bu arada spor etkinlikleri, özellikle futbol maçları, giderek daha önemli kamusal olaylara dönüştükçe devre aralarında müzik veya geçit yürüyüşü gibi eğlencelere yer vermeye başladı.

Kamusal iletişimin giderek daha değişken ve türlü türlü öğelerden oluşur hâle gelmesi yönündeki bu genel eğilim, açıkça bütün bir toplumsal deneyimin parçasıdır. Kültürel genişleme koşullarında ve kültürün topluluk temelli değil tüketici temelli örgütlendiği koşullarda, fiziksel ve toplumsal hareketliliğin artışı ve gelişimiyle derin bağları vardır. Ancak yayıncılık ortaya çıkana dek normal beklenti yine ayrı bir olay veya birbirinden ayrı olayların art arda gelmesiydi. İnsanlar bir kitap, broşür veya gazete alır; bir oyuna, konsere, toplantıya ya da maça giderken baskın bir beklenti ve tutum taşırdı. Bu çeşitli kültürel olaylarda kurulan toplumsal ilişkiler özgüldü ve belli ölçüde geçiciydi.

Yayıncılık en erken aşamalarında bu geleneği devraldı ve büyük ölçüde onun çerçevesi içinde çalıştı. Yayıncılar neler yapabileceklerini veya bazılarının bugün de normal olarak söyleyeceği gibi neleri iletebileceklerini keşfettiler. Bir müzik konseri yayınlanabilir veya yayın için düzenlenebilirdi. Kamusal bir hitap —ders, vaaz veya toplantıda yapılan konuşma— bir konuşma programı olarak yayınlanabilirdi. Spor karşılaşması anlatılabilir ve gösterilebilirdi. Oyun, bu yeni radyo tiyatrosunda sahnelenebilirdi. Ardından hizmet genişledikçe, hâlâ birbirinden ayrı birimler olarak düşünülen bu öğeler programlar hâlinde bir araya getirildi. ‘Program’ sözcüğü, tiyatro ve müzikhol geleneklerindeki kökleriyle bu duruma özgüdür. Hizmet genişleyip örgütlenme arttıkça bu ‘program’, süresi belirlenmiş birimler dizisine dönüştü. Her birim ayrı ayrı düşünülebiliyordu; programlama işi de bu birimleri art arda birleştirmekten ibaretti. Türlerin karışımı ve oranlarıyla ilgili sorunlar yayın politikasında başlıca meseleler hâline geldi. Tipik olarak, Britanya radyo yayıncılığının gelişiminde en açık biçimde görüldüğü üzere, karışım, oran ve ‘denge’ denilen şeyin iç ölçütlerine göre işleyen genel bir hizmetten, birbirine karşıt hizmet türlerine, alternatif programlara doğru istikrarlı bir evrim yaşandı. Britanya radyosundaki ‘Ev’ (Home), ‘Hafif’ (Light) ve ‘Üçüncü’ (Third) adları, kurum içinde ‘genel’, ‘popüler’ ve ‘eğitimli kesime yönelik’ yayıncılık olarak tanımlanan ve gerçekten de genel olarak böyle anlaşılan hizmetlerin sonunda aldığı adlardı. Önceden tek bir hizmet içinde ele alınan karışım ve oran sorunları böylece esas olarak, varsayılan toplumsal ve eğitsel düzeylere karşılık gelen alternatif programların oluşturduğu bir yelpazeye aktarıldı. Bu eğilim, bugünkü uzmanlaşmış Britanya radyo hizmetleri Bir’den Dört’e kadar uzanan dizide olduğu gibi, daha sonraki yeniden örgütlenmelerde daha ileri götürüldü. Yazarken önümde duran bir Amerikan radyo programı listesinde daha ileri bir uzmanlaşma vardır: ağırlıkla müzik yayını yapan programlar dalga boylarına göre kısaca ‘rock’, ‘country’, ‘klasik’, ‘nostaljik’ vb. diye nitelenir.¹ Bu, bir bakımdan programlamanın gelişimi olarak izlenebilir: hizmetin genişlemesi daha ileri düzeylerde ussallaştırma ve uzmanlaşma getirmiştir.

Ancak bu gelişmeye bambaşka biçimlerde de bakılabilir ve kanımca bakılmalıdır. Programlama olarak diziliş kavramından akış olarak diziliş kavramına önemli bir geçiş yaşanmıştır. Yine de bunu görmek zordur, çünkü eski programlama kavramı —karışımın, oranın ve dengenin işlediği zamansal diziliş— hâlâ etkindir ve bir ölçüde hâlâ gerçektir.

Öyleyse köklü biçimde değişen nedir? Radyo veya televizyondaki bir yayın programı, biçimsel olarak hâlâ zamanları belirlenmiş birimler dizisidir. Yayın hizmetleriyle ilgili yayımlanan bilgiler hâlâ bu türdendir: belirli bir ‘gösteri’nin veya ‘program’ın saatine bakabilir, o program için aygıtı açabilir, onu seçip ona ayrı bir birim olarak tepki verebiliriz.

Fakat bu model ne kadar tanıdık olsa da yayıncılığın normal deneyimi, gerçekten düşündüğümüzde, farklıdır. Gerçekten de bu farklılık, özgül deneyim yerine genel deneyimi seçerek ‘televizyon seyretmek’ veya ‘radyo dinlemek’ dediğimiz konuşma biçimlerinde kabul edilir. Bu, bütün yayıncılık için geçerlidir; ancak bazı önemli iç gelişmeler onu büyük ölçüde pekiştirmiştir. Bu gelişmeler basit bir biçimde gösterilebilir. Yayın hizmetinin önceki aşamalarında, hem radyoda hem televizyonda, program birimleri arasında aralıklar bulunuyordu: genel hizmetin hâlâ sürdüğünü göstermek için genellikle geleneksel bir ses veya görüntüyle işaretlenen gerçek aralıklar. Çan sesleri duyulur veya kıyıya vuran dalgalar görünürdü; bunlar birbirinden ayrı program birimleri arasındaki aralıkları işaretlerdi. BBC televizyonunda aralık işareti olarak kullanılan dönen küre, bu türün günümüze kalan bir örneğidir.

Ancak televizyon hizmetlerinin çoğunun bugünkü işleyişinde, aralık kavramı —belirli amaçlarla kavram olarak korunmasına karşın— temelden yeniden değerlendirilmiştir. Bu değişim, farklı hizmetlerde hâlâ eşit olmayan ölçülerde temsil edilen iki yoldan gerçekleşti. Belirleyici yenilik ticari reklamlarla finanse edilen hizmetlerde ortaya çıktı. Program birimleri arasındaki aralıklar, reklamların yerleştirilmesi için bariz yerlerdi. Britanya ticari televizyonunda ‘programlar’ın reklamlarla kesintiye uğratılmayacağına ilişkin açık ve resmî bir taahhüt vardı. Hükûmet sözcüsünün Lordlar Kamarasında söylediği gibi, reklam yalnızca ‘doğal aralar’da, bir senfoninin bölümleri arasında veya Hamlet‘in perdeleri arasında yer alabilecekti! Uygulamada elbette buna hiçbir zaman uyulmadı; uyulması da hiçbir zaman amaçlanmamıştı. ‘Doğal ara’, reklam yerleştirmeye elverişli herhangi bir ana dönüştü. Haber programları, oyunlar, hatta daha önce sinemalarda kendi içinde bütünlüklü gösteriler olarak sunulmuş filmler bile reklamlarla kesilmeye başlandı. Amerikan televizyonunda bu gelişim farklıydı: sponsorlu programlar daha baştan, ilk tasarlanışlarından itibaren, reklamı bütün paketin bir parçası olarak içeriyordu. Ancak artık hem Britanya hem Amerikan ticari televizyonunda, ‘kesinti’ kavramının eski bir modelden kalan bir miktar geçerliliği olsa bile yetersiz hâle geldiği açıktır. Sunulan şey eski anlamıyla belirli eklemeler içeren ayrı birimlerden oluşmuş bir program değil, planlanmış bir akıştır. Burada gerçek dizi, yayımlanmış program öğelerinin dizilişi değil, başka tür bir dizilişin içeri alınmasıyla dönüştürülmüş bu diziliştir; böylece bu dizilişler birlikte gerçek akışı, gerçek ‘yayın’ı oluştururlar. Hem ticari hem kamu hizmeti televizyonunda buna giderek başka bir diziliş eklendi: daha sonra, başka bir saatte veya günde gösterilecek programların fragmanları ya da programlara ilişkin daha ayrıntılı duyurular. Rekabet koşullarında bu yoğunlaştı; çünkü yayın planlamacıları açısından izleyicileri bütün bir akşamın dizilişi boyunca elde tutmak veya kendi deyişleriyle ‘yakalamak’ önemli hâle geldi. Bu iki ya da üç dizilişin sonunda birleşmesiyle, yeni tür bir iletişim olgusunu tanımak gerekir.

Elbette televizyon izleyen birçok kişi bu öğelerden bazılarını hâlâ ‘kesinti’ olarak algılar. Sorunu ilk kez Britanya ticari televizyonunda film izlerken fark ettiğimi hatırlıyorum. Çünkü üretiminde ve dağıtımında bütün içtenliğiyle ticari olan sinema gibi bir kurumda bile bir filmi bütün olarak, kesintisiz bir diziliş içinde izlemek mümkündü ve gerçekten de bu hâlâ normaldir. Destekleyici ‘B’ filmlerinin ve kısa filmlerin bir paket içine alınması, reklama ve yiyecek içeceklerin planlı satışına uygun aralarla birlikte sinemayı yeni tür planlanmış akışa doğru geliştirmeye başlamış olsa da bütün filmler başlangıçta bu şekilde yapılıp dağıtılıyordu. Aynı filmleri ticari televizyonda izlemek, yeni durumu iyice görünür kıldı. Normal olarak önce ilgimizi çekmesi için filmden yirmi ya da yirmi beş dakika gösterilir; ardından dört dakika reklam, sonra filmin yaklaşık on beş dakikası daha gelir; yine biraz reklam gösterilir; ardından filmden gösterilen parçaların süreleri gittikçe kısalırken aralarına reklamlar serpiştirilir —ya da reklamların arasına film parçaları—; çünkü bu noktada artık filmle ilgilendiğimiz ve onu sonuna kadar izleyeceğimiz varsayılır. Ancak bu bile beni tipik Amerikan dizilişine hazırlamamıştı. Miami’de bir gece, Atlantik’i geçen bir gemide geçirdiğim bir haftanın sersemliğini henüz atamamışken bir film izlemeye başladım; başlangıçta çok daha sık verilen reklam ‘araları’na uyum sağlamakta biraz zorlandım. Ne var ki sonunda olanlarla karşılaştırıldığında bu küçük bir sorundu. Aynı kanalda başka gecelerde gösterilecek iki başka film, fragmanlar olarak araya girmeye başladı. San Francisco’da işlenen bir suç (ilk filmin konusu), yalnızca deodorant ve kahvaltılık gevrek reklamlarıyla değil, Paris’teki bir aşk hikâyesiyle ve New York’u yerle bir eden tarih öncesi bir canavarın ortaya çıkışıyla da olağanüstü bir kontrpuan ilişkisi içinde işlemeye başladı. Üstelik bu, yeni bir anlamda dizilişti. Britanya ticari televizyonunda bile reklam dizilişlerinden önce ve sonra bir görsel işaret —aralığın kalıntı hâlindeki göstergesi— vardır ve ‘program’ fragmanları ancak ‘programlar’ arasında yayınlanır. Buradaysa bambaşka bir şey vardı: filmden reklama, A filminden B ve C filmlerine geçişler fiilen işaretsizdi. Zaten bazı film türleri arasında ve çeşitli film türleriyle çoğu zaman onları bilinçli olarak taklit eden ‘durum’ reklamları arasında, bu tür bir dizilişi yorumlamayı çok güç bir deneyime dönüştürecek kadar benzerlik vardı. Bütün bu akıştan ne çıkardığımdan hâlâ emin değilim. Sanırım bazı olayları yanlış filmde gerçekleşiyormuş, reklamlardaki bazı kişileri de film bölümlerine katılıyormuş gibi algıladım; zaman zaman ortaya çıkan tuhaf uyumsuzluklara rağmen, sonunda bütün bunlar görüntülerin ve duyguların sorumsuzca akan tek bir akışı gibi görünmeye başladı.

Elbette filmler bu biçimde ‘kesilmek’ üzere yapılmamıştı. Ama bu akış planlanmıştır: yalnızca kendi başına değil, ticari sistemler için yapılan bütün özgün televizyon yapımlarının daha erken aşamalarında da. Nitekim ticari televizyon ‘programları’nın çoğu, planlama aşamasından başlayarak bu gerçek diziliş göz önünde tutularak hazırlanır. Oldukça kısa oyunlarda bile ‘perde’lere ayrılmış, ussallaştırılmış bir bölümleme vardır. Özel konulu programlarda da benzer biçimde ‘kısım’lara ayırma görülür. Fakat etki daha derine iner. İlgiyi uyandırmayı amaçlayan ve gerçekte kendi kendisinin bir tür fragmanı olan kendine özgü bir açılış dizilişi vardır. Amerikan televizyonunda iki ya da üç dakika sonra bunun yerini reklamlar alır. Tekniğin erken bir öncülü, erken Elizabeth dönemi tiyatrosunda oyunların veya sahnelerin önünden gelen sözsüz gösterilerdir. Ama orada sözsüz gösterinin ardından oyun ya da sahne gelirdi. Burada ardından gelen malzeme görünüşte tümüyle bağlantısızdır. Öyleyse bu açılış anlarının pek çoğunun şiddetli veya tuhaf olması şaşırtıcı değildir: Uyandırılan ilgi, (kesintiye uğratılan ama sürdürülebilen) bir diziliş beklentisini başlatacak kadar güçlü olmalıdır. Böylece dış dizilişe ait bir nitelik, iç yöntemin tanımlanma tarzına dönüşür.

Bu süreç hangi gelişme aşamasına ulaşmış olursa olsun —ve farklı yayın sistemleri arasında hâlâ büyük değişkenlik gösterir— onu, geride kalmış eski bir bakış açısından, ‘program’ın ‘kesintiye uğratılması’ olarak görmek hâlâ mümkündür. Gerçekten de hem kişinin kendi yer ve olay duygusunu koruması hem de yayın politikası açısından makul bir kaygı olarak bunu böyle görmek çoğu kez önemlidir. Bununla birlikte gerçek süreci akış olarak görmek belki daha da önemlidir: Zamanları belirlenmiş ardışık birimlerden oluşan program dizisinin yerini, farklı biçimde ilişkilendirilmiş birimlerden oluşan bir akış dizisinin alması. Bu yeni dizide zamanlama gerçektir fakat açıklanmaz; gerçek iç örgütlenme ise ilan edilen örgütlenmeden başka bir şeydir.

Çünkü ‘kesintiler’, bazı düzeylerde televizyon deneyimini tanımlar hâle gelmiş bir sürecin yalnızca en görünür özelliğidir. BBC’de olduğu gibi belirli ‘program birimleri’ kesintiye uğratılmadığında bile, birbirinden ayrı öğelere ilişkin alışılmış tepki ve betimleme söz dağarcığımızın kolayca kavrayamadığı bir akış niteliği vardır. Günümüzde ‘bir akşamlık televizyon seyri’ denilen şeyin hem yayıncılar hem ardından izleyiciler tarafından bazı açılardan bir bütün olarak planlandığı açıktır; her durumda bu seyir, belirli program birimlerini bu anlamda aşan, ayırt edilebilir dizilişlerle planlanır. Televizyon kanalları arasında rekabet olduğunda bu, bilinçli bir ilgi konusu hâline gelir: izleyicileri bir akışın başlangıcında çekmek. Böylece Britanya’da BBC ile IBA arasında akşamın erken saatlerindeki programlar konusunda yoğun rekabet vardır; çünkü bazı istatistiklerin de desteklediği bir inanca göre, izleyiciler izlemeye başladıkları kanalda kalacaklardır. Elbette bunun gerçekleşmediği pek çok durum vardır: insanlar bilinçli olarak başka bir kanal veya program seçebilir ya da televizyonu tamamen kapatabilirler. Ancak akış etkisi, programlama politikasının başlıca öğelerinden biri olacak kadar yaygındır. Program fragmanlarının giderek sıklaşmasının dolaysız sebebi de budur: o akşamın akışını sürdürmek. Amerikan kanalları arasındaki gibi daha yoğun rekabet koşullarında fragmanlar daha da sıklaşır; izlenmekte olan kanala yönelik bir tür marka bağlılığını sürdürmek için bu süreçten özellikle ‘ileriye taşımak’ diye söz edilir. Dolayısıyla sunulan akışın bir bölümü, kontrollü rekabet koşullarına doğrudan bağlanabilir; nasıl ki özgün öğelerinden bazıları televizyonun ticari reklamlarla finanse edilmesine bağlanabiliyorsa.

Ne var ki açıklamanın tamamı açıkça bu değildir. Sunulan akış, televizyon deneyiminin kendisiyle de, belki daha köklü biçimde, ilişkilendirilebilir. Yaygın iki gözlem bunu destekler. Daha önce belirtildiği gibi çoğumuz deneyimi anlatırken televizyonda ‘haberler’i, ‘bir oyun’u veya ‘futbol’u izlediğimizi değil, ‘televizyon seyrettiğimizi’ söyleriz. Kuşkusuz zaman zaman ikisini de söyleriz; ancak ilkini hiç değilse bir kez söylememiz bile anlamlıdır. Ayrıca çoğumuzun televizyonu kapatmayı çok güç bulduğu; belirli bir ‘program’ için televizyonu açmış olsak bile tekrar tekrar ondan sonrakini ve daha sonrakini de izlerken bulduğumuz, yaygın biçimde ve çoğu zaman biraz pişmanlıkla kabul edilen bir deneyimdir. Akışın bugün belirgin aralıklar olmadan örgütlenmesi her durumda bunu teşvik eder. Sandalyeden kalkacak enerjiyi toplamadan kendimizi başka bir şeyin ‘içinde’ bulabiliriz; pek çok program da bu durum düşünülerek yapılır: ilk anlarda dikkatin yakalanması; izlemeye devam edersek heyecan verici şeylerle karşılaşacağımız vaadinin yinelenmesi.

Ama izlemeyi sürdürme dürtüsü, yalnızca bu tür bir örgütlenmeyle açıklanabilecek olandan daha yaygın görünmektedir. Yayın saatlerinin uzatılması için yalnızca televizyon sağlayıcılarından değil, pek çok izleyiciden de sürekli baskı gelmiş olması anlamlıdır. Britanya’da yakın zamana kadar televizyon esas olarak bir akşam deneyimiydi; gün ortasında bazı kısa yayınlar sunulur, hafta sonları dışında sabah ve öğleden sonraki saatler okul ve benzeri yayınlar için kullanılırdı. Şimdi sabah ve öğleden sonra genel nitelikli ‘programlar’ hızla gelişmektedir.² Amerika Birleşik Devletleri’nde sabah saat altıda izlemeye başlayıp ilk filmi sekiz buçukta seyretmek ve ertesi sabah saat birde geç saatteki film başlayıncaya kadar ekranın hiç kararmadığı kesintisiz bir akış içinde devam etmek zaten mümkündür. Günün yirmi saatinden fazlasına yayılan böylesine uzun bir akışı pek çok kişinin izlemesi pek mümkün görünmez. Ama akış, birkaç alternatif diziliş hâlinde, düğmeye tek bir basışla her zaman erişilebilirdir. Dolayısıyla akışın bu niteliği hem kendi dolaysız örgütlenişi içinde hem de genel olarak erişilebilir bir deneyim oluşuyla merkezî görünmektedir.

Yine de alışılmış gözlem ve betimleme tarzlarımızın neredeyse hiçbiri bizi bu niteliğe hazırlamaz. Televizyon programlarına ilişkin eleştirilerin niteliği elbette eşit değildir; fakat en iyi değerlendirmelerin çoğunda bile önceki modellerden kalan bir gelenek sürer. Eleştirmenler şu oyunu veya bu özel konulu programı, şu tartışmayı veya bu belgeseli seçip ayırırlar. Ben dört yıl boyunca ayda bir televizyon eleştirisi yazdım; böyle yapmanın ne kadar daha rahatlatıcı ve dolaysız olduğunu biliyorum. Öğelerin çoğu için kabul görmüş bazı yöntemler vardır; belirli bir betimleme ve tepki türünün yöntemi ve söz dağarcığı hazırdır veya uyarlanabilir. Ancak bu tür eleştiriler yararlı olabilse de bana televizyon deneyiminin merkezî niteliği gibi görünen şeyden, akış olgusundan daima bir ölçüde uzak kalırlar. Sorun yalnızca belirli öğelerin çoğunun —tepkimizi, belleğimizi ve tutum ile duygu durumumuzun sürekliliğini olağan biçimde örgütleyişimiz göz önüne alındığında— öncesindeki ve sonrasındaki öğelerden etkilenmesi değildir; bundan ancak oldukça ender görünen yapay biçimde zamanlanmış bir izleme yoluyla kaçınabiliriz (düzenli eleştirmenler için düzenlenen özel gösterimlerde böyle bir izleme vardır). Sorun aynı zamanda, ayrılabilir bütün öğeler hakkında yararlı şeyler söylenebilmesine rağmen —üstelik bunların en az yarısını ‘kesintiye uğratan’ reklamlar çoğunlukla bilinçli olarak dışarıda bırakılarak— akış dizilişinin kendine özgü deneyimi hakkında neredeyse hiçbir şey söylenmemesidir. Bu konuda bir şey söylemek gerçekten çok zordur. Bu, aynı gün bir varyete gösterisine, derse ve futbol maçına gitmişken iki oyun, üç gazete, üç dört dergi okuma deneyimini betimlemeye çalışmaya benzeyecektir. Ama öte yandan hiç de buna benzemez; çünkü öğeler çeşitli olsa da televizyon deneyimi onları bazı önemli açılardan birleştirmiştir. Bu deneyimi yeniden birimlerine ayırmak ve kolayca erişilebilir yöntemlerin bulunduğu birimler üzerine yazmak anlaşılırdır; ancak saatlerce oturup kutuya boş boş bakmadığımızı, seçici ve deneyimli izleyiciler olduğumuzu söyleyerek bunu savunsak bile çoğu zaman yanıltıcıdır.

Çünkü gerçek şu ki çoğumuz gerçekten öyle oturuyoruz ve televizyonun eleştirel açıdan taşıdığı önemin büyük bölümü bu gerçekle ilişkilendirilmelidir. Eleştirilerimde akış deneyimini belirli bir akşama özgü olarak veya daha genel biçimde betimlemeye her çalıştığımda söyleyebildiklerimin tamamlanmamış ve geçici nitelikte olduğunu biliyorum. Yine de aldığım mektuplar sayesinde pek çok izleyicinin farkında olduğu ve anlamaya çalıştığı bir deneyimle uğraştığımı öğrendim. Ayrı birimlerden bazılarına —hepsine değil— pek çok farklı düzeyde ‘klasik’ tepki biçimleri gösterilebilir. Ama akış olgularını betimleme ve onlara tepki verme sorunlarını çözmek bir yana, onları tanımaya daha yeni başlıyoruz.

C. AKIŞIN ÇÖZÜMLEMESİ

Televizyondaki bazı akış örneklerini üç farklı ayrıntı düzeyinde inceleyebiliriz. İlk olarak, belirli bir akşamın programları içindeki akış vardır (bu aşamada bir bakımdan hâlâ yalnızca diziliştir). Bunun için ‘programlama’ veya ‘yayın listesi’ olarak gelenekselleşmiş genel gösterim biçimini kullanabiliriz. İkinci olarak, yayımlanan birim dizilişinin hem kendi içinde hem de birimler arasında öğelerin gerçekte birbirini izlemesinden oluşan daha belirgin akış vardır. Burada gösterim daha zordur; çünkü yayın listesinin soyut başlıklarının ve kategorilerinin ötesine geçmemiz gerekir, ama henüz sözcüklerin ve görüntülerin ayrıntılı dizilişi düzeyinde de değilizdir. Bununla birlikte ikinci türdeki akış televizyon deneyimimiz açısından merkezî önem taşır; çünkü yeterince geniş bir kapsamda, başka koşullarda birbirinden farklı veya en iyi ihtimalle gevşekçe ilişkili öğelerin akış içinde görece birleşmesi sürecini gösterir. Üçüncü olarak, bu genel hareketin içindeki gerçekten ayrıntılı akış vardır: sözcüklerin ve görüntülerin gerçekte birbirini izleyişi. Burada bir tür gösterim mümkündür; ancak bu gösterimin bir sınırlılığı devam eder: yalnızca sözcük ve görüntülerin planlanmış birleşimini ve kaynaşmasını değil, diziliş ve akış içindeki hareket ve etkileşim sürecini de birbirinden ayrı (sonradan ilişkilendirilse bile) öğeler olarak kaydeder. Bu sınırlılıklardan bazıları basılı ortamda aşılamaz. Ancak örneklerimi, bazı yorumlarla birlikte, yeni çözümleme yöntemlerine yönelik deneyler olarak sunuyorum.

(i) Diziliş ve Akışın Uzun Erimli Çözümlemesi

BBC 1, 14 HAZİRAN 1973
5.15 Çocuk programı: Robinson Crusoe
5.40 Çocuklar için kukla gösterisi: Hector’un Evi (Hector’s House)
5.45 Ulusal Haberler
6.00 Haber dergisi programı: Ülke Genelinde (Nationwide)
6.45 Amerikan western tefrika dizisi: Virginialı (The Virginian)
8.00 Film: Chaplin Süper Palyaço (Chaplin Super-Clown)
8.30 Belgesel: Avustralyalı Bir Maden Milyoneri (An Australian Mining Millionaire)
9.00 Ulusal Haberler
9.25 Dizi: Savaş Gemisi (Warship) (Akdeniz’deki deniz kuvvetleri ortamında bir KGB görevlisinin taraf değiştirmesi)
10.15 Gece Müziği
10.45 Kamu meseleleri tartışması: Hafta Ortası (Midweek)
11.30 Gece Haberleri
11.35 Eğitim programı: Memeliler (Mammals)

BBC 2, 15 HAZİRAN 1973
7.05 Dizi: Hardwick’in Hanımı (Mistress of Hardwick) (Elizabeth dönemi yaşamından sahneler)
7.30 Haberler
7.35 Bahçıvanların Dünyası (Gardeners’ World)
8.00 İş Başında Para: Altına Hücum (Money at Work: The Gold Rush)
9.00 Film: Don Camillo’nun Küçük Dünyası (Little World of Don Camillo)
10.40 Sinema Gecesi: James Bond filmlerinin değerlendirilmesi
11.10 Haberler

BBC 2, 9 HAZİRAN 1973
7.35 Haberler
7.50 Özel konulu program: Telemark Sabotajcıları (Saboteurs of Telemark) (savaş zamanı)
8.40 Tefrika dizi: Şarkılar Şarkısı (Song of Songs, Sudermann); yirminci yüzyıl başlarında Viyana
9.30 Özel konulu program: İnsanın Yükselişi (The Ascent of Man) (bilim tarihi)
10.20 Fars: Ooh La La!; on dokuzuncu yüzyıl sonlarında Fransa
11.20 Haberler
11.25 Film: Usturanın Ağzı (The Razor’s Edge)

ANGLIA, 15 HAZİRAN 1973
5.50 Haberler
6.00 Haber dergisi programı
6.35 Tefrika dizi: Kavşaklar (Crossroads)
7.00 Bilgi yarışması: Sınır Gökyüzü (The Sky’s the Limit)
7.30 Amerikan dizisi: Hawaii Beş-Sıfır (Hawaii Five-O)
8.30 Dizi: Romany Jones (ev yaşamı komedisi)
9.00 Dizi: Savaşlar Arasında (Between the Wars) (dram)
10.00 Haberler
10.30 Dergi programı: İlçe Gösterisi (County Show) (midilliler, eski model traktörler)
11.00 Dizi: Yıldızlar Tiyatrosu: Sahildeki Düşman (Theatre of Stars: The Enemy on the Beach) (savaş zamanı)
12.00 Spor: tenis
12.30 Dünya Çocuklar Günü Duaları

KANAL 7, 12 MART 1973
5.30 Haber Manzarası (News Scene)
6.00 Ulusal Haberler
6.30 Film: Silahını Kuşan Annie (Annie Get Your Gun)
8.00 Dizi: Çaylaklar (The Rookies) (polis)
9.00 Film: Doktor Eliot (Doc Eliot)
11.00 Haberler
11.30 Sohbet gösterisi

KQED, 5 MART 1973
5.30 Çocuk programı: Elektrik Şirketi (The Electric Company)
6.00 Çocuk programı: Zoom
6.30 Dergi programı: Mission ve 24. Sokak (Mission and 24th Street)
7.00 Haber Odası (Newsroom)
8.00 Televizyon filmi: Winesburg, Ohio
9.30 Film: Bergman’ın Sessizlik (The Silence) filmi
11.20 Kanal tanıtımı
11.30 Haber Odası (Newsroom) (tekrar)

Yorum

İncelenen beş kanaldaki ‘bir akşamlık televizyon seyri’ örnekleri, genel olarak, dağılım çözümlemesinden edinilen izlenimlere karşılık gelmektedir. Daha önce betimlenen programlama türleri, ayrıntılı dizilişlerinde görülebilir (BBC 2’den iki örnek verilmiştir; çünkü bu kanal genel olarak ötekilerden daha değişkendir).

Bazı durumlarda özgül içerik ayrıca dikkat çekmeye değerdir. BBC ve Anglia programlamasında askerî malzemenin (büyük bölümü geçmişe dönük) ve dönem kostümlü dramların kayda değer bir sıklığı vardır. Anglia ve (daha sınırlı ölçüde) BBC 1, önemli miktarda Amerikan yapımı yayınlar. BBC 2’nin program karışımı, KQED’deki gibi, kapsam bakımından daha kültürel (ve uluslararası) niteliktedir; ancak BBC 2 aynı zamanda belirli İngiliz orta sınıf ilgilerine oldukça yakından uyarlanmıştır. Daha önce belirtildiği gibi Kanal 7, büyük ölçüde önceden hazırlanmış programlardan oluşan sınırlı bir çeşitliliğe sahiptir.

Diziliş ve akış sorunları şimdiden belirgindir. (b), (c) ve (f) dizilişleri, (a) ve (e)’ye, özellikle de (d)’ye göre belirli öğelerin daha bilinçli seçilmesine yönelik tasarlanmış görünmektedir. (d)’de 6.35’ten 10.00’a kadar belirgin bir diziliş —gerçekte bir akış— vardır (özünde başka bağlamlara taşınmış olayların ve dramatikleştirmelerin oluşturduğu görece kısa programlar dizisi); aynı şey (a)’daki 6.45–8.30 veya 8.30–10.15 saatleri için de söylenebilir. Örneğin (a)’daki 8.30 belgeselinin ve 9.25 dizisinin aralarındaki Haberler üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünmeye değer: kendine özgü, belli bir ilgi tanımı beliriyor görünmektedir. Haberler’in öncesinde geçmişe dönük bir dramın, sonrasında da İlçe Gösterisi‘nin yer aldığı (d)’de ise başka bir etki ortaya çıkacaktır.

Duygu durumunun ve dikkatin nasıl belirleneceğine ilişkin sorunlar çeşitli dizilişlerde görülür. En keskin karşıtlıkların (b), (c) ve (f)’de ortaya çıktığı; buna karşılık akışın en açık özgül özelliği olan görece türdeşleşmenin (d) ve (e)’de, bir ölçüde de (a)’da görüldüğü dikkate değerdir.

Şimdi televizyon programlamasının birçok bakımdan birleştirici etmeni olan haber bültenleri ve haber dergisi programlarında, diziliş ve tanımlamaya, dolayısıyla dikkat ve duygu durumuna ilişkin bazı özgül sorunlara bakabiliriz.

(ii) Akışın ve ‘Diziliş’in Orta Erimli Çözümlemesi

(a) Kanal 7, San Francisco, 12 Mart 1973, saat 17.42’den itibaren

Tabloya bakınız.

Yorum

Bu tipik akşam haberleri dizilişinde bana ilginç gelen şey, bir dizi önemli meseleye yer verilmesine rağmen bunlar arasındaki bağlantıların âdeta bilinçli olarak kurulmamasıdır. Örneğin şunları ele alalım:

  • Olağan herhangi bir bakış açısından doğrudan bağlantılı olan I, XIV, XXXIII ve XL arasındaki doğrudan ilişkinin bulunmayışı;
  • Wounded Knee’deki Kızılderili gösterilerinin bir tür bağlantı kurmuş olmasına rağmen VIII, XII, XVIII, XXVIII ve XXXIV arasında bilinçli bir bağlantının bulunmayışı;
  • Siyasal tartışmayla ilgili, doğrudan bağlantılı IV ve XX öğeleri arasındaki bağlantının bulunmayışı;
  • Tutuklulara ilişkin çeşitli öğeler —XII, XVII, XXIX, XXX— arasında bilinçli bir bağlantının bulunmayışı;
  • XXX ile XXXII arasındaki karşıtlığın görünüşte fark edilmemesi.

Daha genel olarak, ayrım gözetmeyen dizilişin etkisi IV–VI ve IV–XI arasında, reklamlar aracılığıyla da örneğin XI–XVII veya XXII–XXVII arasında görülebilir. Bununla birlikte bütün akış incelendiğinde, bir dizi haberin ve görüşün —bazıları aktarılmış, bazıları yaygınlaştırılmış, bazıları dramatikleştirilmiş— gerçekten de yerinde olarak bir diziliş diye görülebilecek bütün içinde kaynaştırıldığı anlaşılır. XXV veya XXVIII gibi öğeler rastlantısal değildir; bunlar bütün olarak akışı yöneten genel görüntüler arasındadır: toplumun bakış açısı, aracın işleyişi. Görünüşte birbirinden kopuk öğelerin oluşturduğu ‘diziliş’, gerçekte olağanüstü tutarlı bir kültürel ilişkiler kümesi tarafından yönlendirilir: hız, çeşitlilik ve türlü türlü oluş öğelerinin örgütleyici, değerin gerçek taşıyıcıları olarak görülebileceği, tüketilebilir haberlerin ve ürünlerin akışı. Bu örgütlenme içinde I, XIV, XXXIII ve XL çelişkili değil, birbirleriyle eşleştirilmemiş alternatiflerdir; VIII, XII, XVIII, XXVIII ve XXXIV de öyledir, ancak burada dolayımlama daha genel biçimde yayılmıştır. XXX ile XXXII’de olduğu gibi belirli bağlantı ve karşıtlık türlerinin örgütlü biçimde dışlanması, kendi içinde dikkati yönlendiren daha güçlü işaret ve yönergeler taşıyan akışın etkisinin bir parçasıdır.

(b) BBC 1, 13 Haziran 1973, saat 17.42’den itibaren

Tabloya bakınız.

Yorum

Bu, tipik bir Britanya haber ve haber dergisi programı dizilişidir. (a)’daki Amerikan örneğinden daha bilinçli biçimde düzenlenmiştir; görünüşte kendiliğinden gelişen haber aktarımı ve yorum daha azdır. Akış özellikleri çok belirgindir: örneğin II, XVIII, XL veya XXII, XLVII, L. Görsel malzemenin daha yoğun kullanımı, sunucuların kişiliklerine buna karşılık daha az vurgu yapılan başka tür bir akışı destekler (gerçi dergi programında bu vurgu yapılır). Akış içinde kendine özgü bir öncelikler kümesi belirir; örneğin IV’ten XIX’a kadar. Önce bir skandal haberi (IV) yerleştirilir, ardından iş uyuşmazlıkları üzerine bir öğeler grubu (V–VII) gelir. Genel haberlerin en önemli öğesi (VIII) daha sonra, bu akışın gösterdiği bir bağlama yerleştirilir (bu öğe üzerine doğrudan yapılan yorum farklı gerekçeler sunsa da) ve bu altta yatan bakış açısı IX’da doğrulanır. Bununla ilişkili bir öğe olan XII ise farklı ve bağlantısız bir noktada ortaya çıkar. Ayrı bir tema çerçevesinde XIII ve XIV arasında ilginç bir olası etkileşim vardır. Devlet törenleri XI ile XVII arasına; kazalar ise XVI, XVIII ve XIX arasına dağıtılmıştır (XXI, XXXV ve XL’de bunlara yeniden dönülür).

Genel duygusal ton hakkında daha kapsamlı bir nokta da vardır. I, II’nin bir bölümü, XXI’in bir bölümü, XXII, XXXVIII, XLI, XLII, XLVIII ve L’yi; V, VI, VII, IX, XXVI–XXXVI ve XLVI ile veya yine IV, XIII ya da X (XIII), XIV ve XXXIX ile karşılaştırın. XXXVIII–XLI dizilişi, görünüşteki olağanüstü dalgalanmaları bakımından özellikle ilginçtir; ancak asıl nokta, diğer alternatif normal dizilişlerde olduğu gibi bunun da bütünsel akış olgusu tarafından içerilmesidir. Bunu doğrulayan bir şey de, öğelerin çeşitliliğinin ve aşırı eşitsizliğinin, başlangıçtaki XXI–XXII ile kapanıştaki XLIX ve L’nin oyunlu vurgusu içine alınmasıdır. Temelde, yönlendirilmiş ama görünüşte gelişigüzel ve çeşitli öğelerden oluşan bir akış, verili bir duygu yapısını izleyerek kültürel düzeyde böyle işler.

(iii) Akışın Yakın Erimli Çözümlemesi

(a) ((ii) (a)’daki xi–xxi numaralı öğeler)

(İç görüntü: Golden Gate Köprüsü’nün sabit görüntüsü)

Tabloya bakınız.

Yorum

Televizyon akışının gerçek niteliğini ancak konuşulanların ve gösterilenlerin özüne gerçekten yaklaştığımızda görürüz. Haber yayını elbette özel bir durumdur; ancak somutlaştırdığı akış türünü belirleyen, ele alınan malzemenin niteliğinden çok aracın bilinçli biçimde kullanılmasıdır. Önceki çözümlemede ((ii), (a)) olduğu gibi, öğeler arasında gösterilmiş bir bağlantının yokluğu açıktır. Bununla birlikte başka tür bağlantılar sürekli kullanılır:

… Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nın kendisine verdiği yetki.

Steve.

Pekâlâ, şimdi o korkunç cinayetle ilgili daha fazla ayrıntı var elimizde …

Bu sıra önceden belirlenmiştir; ancak haberlerin sürekli olarak gelmekte olduğu izlenimini verecek biçimde işlenir. Belki de en belirgin olan şey, sunucuların kabaca belirlenmiş bir çizelgeyi izleyerek öğeleri akıp gidecek şekilde birbirine bağladığı duygusudur. Açıkça önlerindeki metinleri okumamaktadırlar (bu, Amerikan televizyon haberlerinin ayırt edici bir özelliğidir); fakat belli geçiş kalıpları kullanırlar. Bunlar kimi zaman mesafe koyan, konum belirleyen türdendir:

… Çin Cumhuriyeti’nden gelen çok iyi haberler …… Ve pitoresk Fransa’da …

(Bu ikinci durumda ifade, ne kadar tuhaf olsa da, görüntü tarafından belirlenir.) Gerçek haber aktarımının büyük bölümünde aceleyle oluşturulmuş bulanık bir izlenim vardır. Haber yayınının hızı ve üslubu, içerdiği öğelerin bir ölçüde önüne geçer. Her yerden aceleyle haber iletildiği izlenimi, reklamların serinkanlı ve düşünülmüş sunumuyla keskin bir karşıtlık içindedir. Bir düzeyde, bir haber öğesinin ortalama uzunluğunu gerçekte reklamların yerleştirdiği dikkat süresi birimi belirler. Uzak bir eyaletteki bir ahırın çalınmasına zaman bulunmuş olmasına rağmen hiçbir şey tam anlamıyla haberleştirilmez. Yine de hızla akan öğeler dünyaya ilişkin bir izlenim kurar: Her yandan gelen, birbirinin üzerine yığılan şaşırtıcı ve türlü türlü olaylar dünyası. Olaylar akıp giderken, asgari düzeyde ve kalıplaşmış bir yorum etiketiyle yakalanır. Görüntü ve sesin planlı biçimde kullanıldığı en düzenli mesajlar, açıkça aynı iletişimsel boyutta işleyen kaydedilmiş reklamlardır. Hem haberlerde hem reklamlarda, geçici dikkati yakalamak için sesler kullanılır. Akış içinde vurguyu sürdürmeye yarayan tekrarlama araçları her ikisinde de ortaktır:

… Martinez’den gelen haber şu — haber yok … Anacin … Anacin … Anacin … Anacin … Anacin … Altını çıkarın … altını çıkarın … altını çıkarın … Wounded Knee Muharebesi … şu anda Wounded Knee’de …

Anlık ve eşzamanlı⁸ gerçekleşme duygusu (ki genel olarak yanlıştır) benzer biçimde sürdürülür:

bugün … bugün … bugün … şimdi … hızlı … bugün … ya da yarın … kaçırmayın … bugün … ortaya çıkıyor … bugün … bugün … şu anda … bugün … şimdi …

Bunlar gerçekten günün haberleridir, ancak belirgin biçimde uçup giderken yakalanmış hâlleriyle. Bir ilgi giderilemiyorsa (‘doğrulanmamış söylentiler’, ‘doğrulanmamış haberler’) yine de harekete geçirilir. Bütün bunların içinde ve bütün bunlar aracılığıyla anlam ve değerin belli düğüm noktası niteliğindeki göndermeleri öne çıkarılır:

grevler … sorunsuz ilerliyor … işten çıkarıldı … yeniden işe alın … özgür insan … çeşitlilik … ekstra güçlü … altın … özgür insan … hasta anne …

Seçilmiş ilgi odakları, ilk işitildiğinde (ve genellikle yalnızca bir kez işitilir) türlü türlü, hatta gelişigüzel ve dışarıdan belirlenmiş gibi görünebilen bir akışın baskın iç akıntılarıdır.

Reklamların örtük anlamları ve değerleri üzerine son bir kısa yorum gereklidir. Bunların kalıplarıyla ayrı programların kalıpları arasında karşılıklı aktarım vardır. Haber öğesinin kapsül hâline getirilmiş bilgisi, bir kedi maması önerme tarzına aktarılır: ‘yüksek protein … yapay değil’; bunu ‘rezervasyon bölgesinin küçücük bir parçası … çok gergin ve alıngan’, ‘hâlâ Başkan … büyük ve kapsamlı toplumsal reformlar’ ile karşılaştırın. Ev içi yaşamı konu alan tefrika dizinin tarzı, ‘gerginlik … içinizdeki en kötü yanı’ şeklindeki anlamlı yorumla birlikte, baş ağrısı hapı reklamının tarzıyla etkileşir. Gayrimenkul teminatlı kredi şirketi tarihî film anılarına dayanır (burası Kaliforniya’dır): ‘bir altın madeninin üzerinde oturuyorsunuz … altını çıkarın’. Kedi maması reklamındaki kedi ırkları, hayvanlara ilişkin ilgi filmlerinde olduğu gibi gösterilir. Baş ağrısı hapındaki ‘ekstra güç’ün ‘öğretici düzeneği’, eğitsel televizyon ve şemalarla etkileşim içindedir. İçinden altın paraların döküldüğü maket ev, çocuk eğlence televizyonuyla etkileşim içindedir. Telefonla aramaya davet eden kız (borç almak isteyen kişiden borç veren kişiye), genelleştirilmiş ‘kişisel’ (kısmen cinsel) bir davetin görünüşünü ve ses tonunu kullanır.

Bütün bu yollarla ve bunların esaslı birleşimi içinde bu, belirli bir kültürün anlamlarının ve değerlerinin akışıdır.

4. PROGRAMLAMA: DAĞILIM VE AKIŞ — NOTLAR

  1. Britanya’da 1990 yılına gelindiğinde bu çeşitliliğe ancak korsan (yasadışı) radyo istasyonları aracılığıyla ulaşılabilmektedir. Independent gazetesinde yakın zamanda yayımlanan bir listede, başlıca etnik içerikli, müzik içerikli veya her ikisini birden sunan elli dokuz böyle istasyon tanımlanmıştır.
  2. Önceden öngörülen bu eğilim Birleşik Krallık’ta hızla olgunlaşmıştır: kahvaltı televizyonu artık iyice yerleşmiş, yirmi dört saatlik programlama da 1987’de başlamıştır.

5

TEKNOLOJİNİN VE KULLANIMLARININ ETKİLERİ

A. İLETİŞİM SİSTEMLERİNDE SEBEP VE ETKİ

Televizyon yaygın bir toplumsal biçim hâline geldiğinden beri, etkileri üzerine geniş çaplı tartışmalar yürütülüyor. Bu tartışmanın en belirgin özelliği, iletişim aracının yalıtılması olmuştur. Özellikle gelişmiş sanayi toplumlarında televizyonun neredeyse evrensel yaygınlığı ve toplumsal olarak herkesin gözü önünde oluşu, toplumsal ve kültürel değişimdeki rolüne ilişkin basit sebep-sonuç eşleştirmelerini beraberinde getirmiştir. Önemli olan, bu belirli eşleştirmelerden herhangi birinin güvenilirliği değildir; göreceğimiz gibi, bilimsel kanıtın, hatta genel olasılığın ölçütlerini karşılamaya yaklaşan bu türden etkilerin sayısı pek azdır. Gerçekten önemli olan, dikkatin seçilmiş birtakım meselelere —bir yanda ‘cinsellik’ ve ‘şiddet’, öte yanda ‘siyasal yönlendirme’ ve ‘kültürel yozlaşma’— yöneltilmesidir. Bunlar öylesine genel nitelikte meselelerdir ki tek başına ele alınmış bir iletişim aracına özgülenemeyecekleri, televizyonla ilişkili oldukları ölçüde bütün bir toplumsal ve kültürel süreç içinde görülmeleri gerektiği açık olmalıdır. Bu nedenle, televizyonun etkilerine ilişkin çalışmaların bir bölümü bir ideoloji olarak görülmelidir: genel değişimi, yerinden edilmiş ve soyutlanmış bir sebep üzerinden yorumlama yolu olarak.

Kültür bilimi, erken dönem klasik sosyolojide bir yöntem olarak ortaya çıktığında, kendi usullerini doğa bilimininkilerden zorunlu olarak ayırmakla ilgileniyordu. Merkezindeki ‘anlama’ kavramı ve değer yargısının, araştırmacının katılımının ve sürece dâhil oluşunun doğurduğu sorunlara gösterdiği duyarlılık bakımından, bugün yerleşik hâle gelmiş ve zaman zaman tam da bu klasik sosyolojinin otoritesine başvuran ‘kitle iletişimi sosyolojisi’nin varsayımlarından ve yöntemlerinden kökten farklıydı. Bu değişim, Lasswell’in iletişim araştırmalarının yöntemsel ilkesi olarak yerleştirdiği formülde, yani ‘kim, neyi, nasıl, kime, hangi etkiyle söylüyor?’ sorusunda yalın biçimde görülebilir. Çünkü bu sorunun dışarıda bıraktığı şey niyettir ve dolayısıyla gerçek toplumsal ve kültürel sürecin tamamıdır.

Soruyu ‘kim, neyi, nasıl, kime, hangi etkiyle ve hangi amaçla söylüyor?’ diye yeniden kurduğumuzu varsayalım. Bu, en azından dikkatimizi, yerleşik sorunun dışarıda bıraktığı iletişim çıkarlarına ve faillerine yöneltirdi. Ancak bu dışarıda bırakma rastlantısal değildir. Toplumsal ve kültürel süreçleri ‘toplumsallaşma’, ‘toplumsal işlev’ ya da ‘etkileşim’ gibi kavramlara indirgeyerek soyutlayan genel bir toplum modelinin parçasıdır. Nitekim toplumsallaşma, ‘toplumun usullerini öğrenmek ve toplumun işlev gören bir üyesi hâline gelmek’ olarak tanımlanmıştır. Ancak bu sürecin bütün toplumlarda yaşandığı açık olmakla birlikte, tam da bu nedenle, herhangi bir gerçek ve belirli toplumsal ve kültürel sürece uygulandığında ayrım gözetmeyen bir kavramdır. Pek çok farklı toplumda sürecin ortak taşıdığı özelliklere; ‘usuller’ ve ‘işlev görme’ arasındaki köklü farklılıkların ve toplumun bir ‘üyesi’ olmanın, uygulamada gerçek süreci tanımlayan son derece farklılaşmış niteliğinin önünde kuramsal bir öncelik tanınır. Soyut ‘toplumsallaşma’ ve ‘toplumsal işlev’ kavramları, öğrenme ve ilişki kurma sürecinin meydana gelebildiği her topluma normallik, dolayısıyla da bu anlamda meşruluk kazandırır. Durum böyle olduğunda, niyetin, kelimenin tam anlamıyla, incelenmesi bir yana, tanınması bile mümkün olmaz. Herhangi bir toplumsallaşmayı belirleyen ve denetim ile iletişim işlevlerini paylaştıran toplum biçimleri kesin olarak belirtilmedikçe, televizyonun artık toplumsallaşmada bir etken olduğunu ya da televizyonu denetleyenlerle iletişimde bulunanların belirli bir toplumsal işlev yerine getirdiğini söylemek pek az şey söylemektir.

Böylece kültür biliminin temel kavramları —anlama, değer yargısı, araştırmacının sürece dâhil oluşu— dışlanmış ya da dolanılmıştır. Bu, ‘etkiler’e sonradan verilen ağırlığı ve sebeplerin soyut ‘toplumsallaşma’ veya ‘toplumsal işlev’ kavramları içinde ya da kendi kendini yöneten bir teknolojinin sahte biçimde özgülleştirilmesiyle eritilmesini açıklar. Bu tür çalışmaların yerleşik biçimde ‘kitle iletişimi’ araştırmaları diye tanımlanmasını da açıklar. ‘Kitle’ sözcüğünün betimleyici görünümünün gerçekte içerdiği şey, modern iletişim sistemlerinin içinde işlediği gerçek toplumsal ilişkiler hakkındaki tartışmalı sorunun bütünüdür. Bu sözcüğün yalnızca betimleyici ve varsayıma dayalı biçimde kullanılması, gerçek iletişim sosyolojisinden kaçınmanın bir yoludur; buna karşın, başka bakımlardan incelikli olan kuram ve araştırmaların da yer aldığı çok geniş bir alanda yerleşik bir kullanımdır. Deneyciliğin belirli bir çeşidi —deneyim ve kanıta genel olarak dayanmak değil, varsayılan bu işlevlerin (toplumsallaşma, toplumsal işlev, kitle iletişimi) terimleri içinde kanıta özel olarak dayanmak— toplumsal ve kültürel araştırma pratiğini büyük ölçüde ele geçirmiştir. Bu yaklaşım, kültür bilimini çarpıttığı kendi çerçevesi içinde, öteki bütün deneyim ve çözümleme biçimlerine karşı ‘toplum bilimi’nin ve ‘bilimsel yöntem’in soyut otoritesini sahiplenir. Kendinden emin ve kurumsallaşmış bu pratiğin karşısında şu nokta ne kadar tekrarlansa azdır: Toplumsal ve kültürel bilimin çalışması, ancak ikincil olarak yöntemsel işlemlerle ilgilidir; öncelikle yöntemlerin ve kullanılan kavramların yanı sıra niyetlere ilişkin bilinci de kapsayacak bir süreç bilincinin oluşturulmasıyla ilgilidir.

Sonuçta etkiler ancak gerçek niyetlerle ilişkileri içinde incelenebilir; üstelik bu gerçek niyetleri, ilan edilmiş niyetlerden olduğu kadar varsayılan ve ayrım gözetmeyen genel toplumsal süreçlerden de çoğu zaman kesin çizgilerle ayırmak gerekecektir. Bunun için failliğin görünürdeki biçimlerinin değil, gerçek failliğin incelenmesi gerekecektir. Oysa mevcut durumda etki araştırmaları büyük ölçüde daha baştan gerekçelendirilmiştir. Bu araştırmalar, etkileri ‘toplumsallaşma süreci’ içinde, yani toplumsal normların uygulanmasında ya da ihlalinde —‘şiddet’, ‘suça yönelme’, ‘müsamahakârlık’— veya ‘kitlesel tepkiler’de (elbette daha sonra kesimlere ayrılan bir kitle söz konusudur) —siyasal, kültürel ya da ekonomik tüketicilerin oy verme, bilet satın alma veya harcama tepkilerinde— inceler. Ne var ki burada bir ayrım vardır: İkinci tür araştırmalar çoğunlukla çıkarı bulunan kuruluşlar (yayın kuruluşları, pazar araştırması ve reklam ajansları, siyasal partiler) tarafından finanse edilirken birinci tür araştırmalar başlıca toplumsal çıkar grupları ile siyasal ve kültürel otoritelerce finanse edilmiştir. Bazı araştırmalar, arkalarındaki gerçek kuruluşların dayattığı çıkar tanımlarından sıyrılabilmiştir; kimi üniversitelerde çalışmalar birbirinden ayrılıp belirsizleşirken bir yandan da bazı bağımsız girişimler ortaya çıkmıştır. Ancak araştırmaların çerçevelendiği toplumsal sistemin ve ideolojinin gerçek sonuçları olan genel tanımlamalardan, işlem tanımları da dâhil, pek az çalışma kurtulabilmiştir. Etkilere ilişkin herhangi bir gerçek araştırmaya yaklaşmaya başlayacaksak sebepleri bilimsel olarak ele almaya dönmemiz gerekecek.

B. ETKİLERE İLİŞKİN BAZI ARAŞTIRMALAR

‘Televizyonda şiddet’ konusu yararlı bir örnektir. Burada deneysel kanıtlar olağanüstü ölçüde karmaşıktır (Halloran’ın Televizyonun Etkileri [The Effects of Television], 1970, s. 54–64 başlıklı eserindeki yararlı özete bakınız). Kanıtların çoğunluğu, ‘kitle iletişim araçlarındaki şiddetin izlenmesi’nin daha sonraki saldırgan davranışlarda belirleyici olmasa da katkıda bulunan bir etken olabileceği görüşünü desteklemektedir. Azınlıkta kalan bir görüş oldukça farklıdır: Televizyonda şiddet izlemenin etkisinin arındırıcı olduğunu savunur. Azınlıktaki bir başka görüş ise hem kışkırtıcı hem de arındırıcı etkilerin mümkün olduğunu vurgular. Son derece gerekli olduğu üzere, farklı şiddet biçimlerini, şiddetin tasvir veya temsilinin farklı düzeylerini ve farklı izleyici gruplarını birbirinden ayırmaya yönelik yararlı girişimler yapılmıştır. Anlık etkilerle uzun vadeli etkiler arasında da gerekli bir ayrım yapılmıştır.

Bu çalışmaların sürdürülmesi ve geliştirilmesi önemlidir. Ancak ‘şiddet’, soyut ‘toplumsallaşma’ kavramının etkilerinin dikkat çekici bir örneğidir. Örneğin, şiddet içeren davranışın, kabul edilmiş toplumsal davranış normlarına aykırı olduğu için istenmeyen bir şey olduğu varsayılır. Oysa gerçek toplumlara baktığımızda durumun böyle olmadığı hemen anlaşılmalıdır. Bu çalışmaların yapıldığı toplumların her biri, o sırada, bir bölümü olağanüstü ölçek ve yoğunlukta olan şiddet eylemlerine girişmişti; bu eylemler, onları başlatmaya ve sürdürmeye yönelik olağan usuller içinde alınan siyasal kararlar anlamında, söz konusu toplumun normları tarafından yetkilendirilmişti. Aynı zamanda ve saptanabilir toplumsal sebeplerle, başka bazı şiddet pratikleri —özellikle toplumların kendi içlerindeki ‘şiddet içeren protesto’ ve silahlı soygun— tanımlanmış ve mahkûm edilmişti. Öyleyse ‘şiddet’in toplumsallaşma sürecinin ihlali olduğunu hangi anlamda söyleyeceğiz? Bu gerçek toplumlardaki asıl norm daha çok şu gibi görünmektedir: ‘İzin verilmemiş şiddet kabul edilemez.’ Bu, belirli bir toplumsal sistem içinde onaylanan ve kabul edilmeyen davranış biçimleri arasında yapılan kesin bir ayrımlar kümesine dayanırdı; gerçek failliğin bu düzeyinde, yapılan tanımlamalar hiçbir zaman kuşkuya yer bırakmaz ve hatta ‘hukuk’ olarak gerekçelendirilirdi. (Yabancı bir savaşta öldürmeyi reddederseniz hukuk sizi cezalandırabilir; ülke içindeki bir soygun veya iç siyasal mücadele sırasında birini öldürür ya da ona saldırırsanız hukuk sizi cezalandırabilir.) Bu gerekçelendirme belirli bir toplumsal yapıya karşılık gelir.

Ne var ki bu ayrım, ilgili fail için o düzeyde açık olsa da iletişim sürecine girdiğinde yalnızca izleyicilere değil, onun temsillerini üretenlere de son derece belirsiz görünebilir. İzleyicilerdeki bu karışıklık elbette ayrıca incelenebilir: saptanabilir ve önemli bir etkidir bu. Ancak gerçek pratiklerin ve bunların örtük ya da muhtemel karışıklıklarının çözümlenmesi gereken yer, faillik ve üretim düzeyidir. Yaygın varsayım şöyle işlemektedir: ‘Bu toplum şiddet içeren davranışları caydırıyor; şiddet içeren davranışlar televizyonda sürekli temsil ediliyor ve haberleştiriliyor; bunların insanlar üzerindeki etkilerini incelememiz gerek.’ Oysa ilk iki önermeye çözümleyici bir gözle bakan herkes, aralarındaki son derece olağandışı ilişkiyi inceleme gereği duyacaktır. Elbette görünürdeki çelişki gerekçelendirilebilir: Televizyonun denetleyicileri kayıtsız ve açgözlüdür; yalnızca şiddet gösteren programlardan elde edilebilecek kâr tarafından yönlendirilirler. (Gerekçelendirmenin bir ileri aşamasında iletişim aracının kendisi de şeyleştirilebilir: ‘Televizyon şiddeti heyecan verici bulur.’) Fakat bu, ‘toplumun caydırması’ ile başlıca toplumsal iletişim sistemlerinden birinin şiddeti sürekli temsil etmesi arasındaki tuhaf ilişkiyi açıklamaz. Televizyon kuruluşlarının normal toplumsal yapının dışında olduğunu mu varsayacağız? Oysa araştırmaların yürütüldüğü bütün ülkelerde, televizyon sistemlerinin denetimi ve mülkiyeti, genel toplumsal denetimin, mülkiyetin ve (kısmen) otoritenin temel özelliklerini taşır. Bu kavrandığında, ‘Bu toplum şiddet içeren davranışları teşvik ediyor; şiddet içeren davranışlar onun başlıca iletişim sistemi olan televizyonda sürekli temsil ediliyor ve haberleştiriliyor’ demek de aynı ölçüde makul olacaktır. Ancak gerçek şu ki iki varsayım da yeterli değildir. Gerçekte karşı karşıya bulunduğumuz şey, toplumsal sistemin kendi içindeki bir çelişkidir. Dolayısıyla bilimsel dikkatimizi öncelikle bu çelişkinin sosyolojisine yöneltmeliyiz.

Televizyonun siyasal davranış üzerindeki etkilerine ilişkin araştırmalara baktığımızda başka türden bir sorun ortaya çıkar. Jay G. Blumler bu araştırmaları yararlı biçimde gözden geçirmiştir (Televizyonun Etkileri [The Effects of Television], s. 70–87). Sorunun özü, belirli bir toplumun siyasal davranışı kendi terimleriyle tanımlamasıdır: Örneğin Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde oy verme ya da siyasal liderleri değerlendirme olarak. Bunların bir başka avantajı da sayılmalarının görece kolay olmasıdır. Dahası, ilk araştırmalar televizyonun bu ikisi üzerinde de ayırt edilebilir pek az etkisi olduğunu gösteriyor gibiydi. Daha sonraki araştırmalar, bu bulguyla çelişmeksizin, parti politikalarına ilişkin bilgi üzerinde ölçülebilir bir miktar etki ve yorumlanması güç kalmaya devam etmekle birlikte, başlangıçta parti siyasetine yönelik güdüleri veya bağlılıkları zayıf olan kişilerin ikna edilebilirliği üzerinde de belli bir etki saptadı.

Ancak bu bulguları bilmek ve benzer başka çalışmalar aramak yararlı olsa da sorulması gereken en önemli soru, siyasal etkilerin bu şekilde tanımlanmasının sebeplerine ilişkindir. Sayılabilir bireysel seçmenler üzerindeki etkilerden farklı olarak ‘sistem etkileri’ üzerine de artık bazı araştırmalar yapılmaya başlandığı doğrudur. Ancak bunlar da genellikle başlangıçtaki tanımlamaların biçimlendiği siyasal modelin terimleri içinde yürütülmüştür. Nitekim gerek seçimler sırasında gerek genel tartışmaların yaşandığı başka zamanlarda, bir sistem olarak televizyonun siyasal tartışmanın yürütüldüğü en görünür alan hâline geldiği, yerinde biçimde gözlemlenmiştir. Televizyon söyleşilerini yürütenler ve yorumcular, bir bakıma kendi başlarına siyasal figürler hâline gelmişlerdir; onlarla yerleşik (genellikle seçimle işbaşına gelmiş) siyasal liderler arasında gözle görülür bir gerilim ortaya çıkmıştır. Ancak seçilmiş liderler televizyon yayınlarında yer almaya bağımlı oldukları ya da bağımlı olduklarına inandıkları ölçüde, bu gerilim onların politikalarının, benzer herhangi bir iletişim sisteminde daha önce görülenden daha açık ve kamusal bir sorgulamaya sunulmasını engellemez. En azından bu kadarı açık bir kazanımdır.

Yine de bu tür bir etkinin belirli bir siyasal sistemin ve o sistemin siyasal davranış tanımlarının sınırları içinde kaldığı doğrudur. Liderlerin ve onlar aracılığıyla (ama normalde yalnızca onlar aracılığıyla) politikaların rekabetçi biçimde değerlendirilmesi norm kabul edilir. Ne var ki bu hemen bir soru doğurur. En azından Britanya’da, televizyonun çoğunluğa ulaşan bir hizmet olduğu dönem boyunca, siyasal davranışın bu biçimi, seçimlerde oy kullanan insanların oranının sürekli düşmesi gibi önemli bir anlamda, gerçekte gerilemiştir. Aynı dönemde siyasal davranışın başka biçimleri —özellikle gösteriler ve siyasal grevler— belirgin ölçüde artmıştır. Bunu araştırmak için çok farklı bir sebep-etki modeli gerekirdi. Bu terimlerle yürütülen rekabetçi değerlendirmeye daha çok maruz kalmanın, siyasal bir biçim olarak belli aralıklarla yapılan seçimlere bağlılığı zayıflattığı, hatta (televizyonun başka tür siyasal uyarımları —gösterilerin haberleştirilmesi, belirli meselelerin dramatize edilmesi— göz önünde tutulduğunda) alternatif biçimleri bir ölçüde güçlendirdiği ileri sürülebilir. Bu konuda hemen hiçbir şey bilinmemektedir; bunun önemli sebebi, etki varsayımının başlangıçta belirli bir sistemin işleyişi açısından kurulmuş olmasıdır.

Böylece, ister şiddet gibi bir meseleye, ister oy verme gibi bambaşka bir meseleye ilişkin olsun, televizyonun etkilerini araştıran yerleşik yaklaşımın temelinde, araştırmanın kapsamını ve yöntemini belirleme eğilimindeki belirli bir kültürel model görebiliriz. Televizyon hakkında genellikle sorulan şey, başka etkilere kıyasla nasıl bir etkisinin olduğudur. Bütün bu etkiler —televizyon, ev, okul, basın, iş— birbirleriyle etkileştikleri sonradan kabul edilse de başlangıçta birbirinden ayrı varsayılır. Böylece etkiler ölçülebilir, teknikler inceltilebilir. Ancak önemli bir anlamda sebepler hakkında araştırma yürütülemez; çünkü toplam toplumsal pratik ya bu ayrılabilir etkenlere parçalanmıştır ya da —tam da bu ayrımın önemli bir koşulu olarak— normal kabul edilmiştir: toplumsallaşmanın, demokratik siyasetin ya da her neyin söz konusuysa onun gerçek süreci. Dolayısıyla etki, genellikle üçüncül bir düzeyde, rakip veya alternatif etkenler arasındaki ilişkilerde ve verili toplumsal, kültürel ve siyasal normlara uyulmasında ya da bunların ihlalinde incelenir. Oysa bu etkenlerin ve normların kendileri de birer etkidir; belirli bir toplum düzeninin yerleşik kurumları, ilişkileri ve değerleridir. Böylece verili toplum düzenindeki birincil sebeplerin yerini, sebepler olarak ele alınan kuşkulu bir etkiler alanı alır; etki araştırması da gerçekte etkilerin birbirinden yalıtılabilir etkilerini incelemeye dönüşür.

Bunun televizyon açısından özel önemi, verili bir kültürel sistemi —bir teknolojinin niyetlerini ve kullanımlarını— sınırlı ya da yanıltıcı biçimlerde düşünme eğilimlerini güçlendirmesidir. Başka bir deyişle, başka bakımlardan incelenmemiş bir failliğin işleyişinin belirtilerini inceler; ya da —ilk konumun kısmen zemin hazırladığı konum da budur— failliği bir sistem olarak inceler ve uç durumlarda, incelenen şeyin yalnızca kendi içinde işleyen sebep ve etki yasalarına sahip ‘bir iletişim aracı’, ‘bir teknoloji’ olduğu varsayıldığında soyutlamanın son hünerini sergiler.

C. SEBEP OLARAK TEKNOLOJİ

Televizyonun etkilerine ilişkin, kendi sınırlı çerçeveleri içinde genellikle ciddi ve titiz olan sosyolojik ve psikolojik araştırmalar, 1960’larda teknolojinin —iletişim aracının— belirleyici olduğu yönünde tam gelişmiş bir kuram tarafından önemli ölçüde geride bırakıldı. Gördüğümüz gibi, sosyolojik ve psikolojik araştırmalarda pek çok örtük ideoloji bulunuyordu, ancak yeni kuram açıkça ideolojikti: yalnızca iletişim aracının kendisini onaylamak, hatta yüceltmekle kalmıyor, ona ve kullanımlarına ilişkin diğer bütün soruları da ortadan kaldırmaya girişiyordu. McLuhan’ın çalışması, olumsuz bir yoldan toplumsal kurama dönüşen bir estetik kuramın özel bir doruk noktasıydı: Edebiyat eleştirisinden dilbilime, psikolojiden antropolojiye kadar birçok alanda görülebilen, fakat en önemli yaygın etkisini ‘iletişim araçları’nı yalıtan bir kuramda kazanan biçimciliğin geliştirilip ayrıntılandırılmasıydı.

Burada, karakteristik biçimde —ve belirli kullanımların açıkça onaylanması olarak— tam da üzerinde tartıştığımız kritik sebep ve etki alanında görünürde bir incelik vardır. Toplumsal ve kültürel belirlenimciliğe işaret etmek gibi önemli bir etki yaratan, görünüşte incelikli bir teknolojik belirlenimciliktir bu: Başka bir deyişle, şu anda sahip olduğumuz toplum ve kültürü, özellikle de bunların içindeki en güçlü yönelimleri onaylayan bir belirlenimcilik. Çünkü ister basılı yayın ister televizyon olsun, iletişim aracı sebepse, öteki bütün sebepler, insanların normalde tarih olarak gördükleri her şey, bir anda etkilere indirgenir. Benzer şekilde, başka yerlerde etki olarak görülen ve bu sıfatla toplumsal, kültürel, psikolojik ve ahlaki sorgulamaya tabi tutulan şeyler, iletişim araçlarının kendi başlarına yarattığı doğrudan fizyolojik ve dolayısıyla ‘ruhsal’ etkilerle karşılaştırıldığında ilgisiz sayılarak dışarıda bırakılır. İlk formülasyon —‘araç mesajdır’— basit bir biçimcilikti. Sonraki formülasyon —‘araç masajdır’— ise doğrudan işleyen bir ideolojidir.

Elbette farklı iletişim araçlarının kendilerine özgü özellikleri vardır ve bu özellikler belirli tarihsel ve kültürel durumlarla ve niyetlerle ilişkilidir. McLuhan’ın çalışmalarının başlangıçtaki çekiciliğinin büyük bölümü, iletişim araçlarının özgüllüğüne, yani konuşma, basılı yayın, radyo, televizyon ve benzerleri arasındaki nitelik farklarına dikkat ediyor görünmesinden kaynaklanıyordu. Fakat onun çalışmalarında, bütün biçimci gelenekte olduğu gibi, iletişim araçları hiçbir zaman gerçekten pratikler olarak görülmedi. Bütün özgül pratikler, keyfî olarak atfedilmiş bir ruhsal işlevin içinde eritildi; bu da yalnızca özgül niyetleri değil, genel niyetleri de ortadan kaldırma etkisi yarattı. Belirli iletişim araçları, özünde kendi aramızdaki ilişkilerden değil, genelleştirilmiş bir insan organizmasıyla onun genel fiziksel çevresi arasındaki ilişkilerden kaynaklanan ruhsal uyarlamalarsa, doğal olarak genel ya da özel herhangi bir durumda niyet önemsizleşir; niyetle birlikte, görünürdeki ya da gerçek içerik de ortadan kalkar. İletişim araçlarının bütün işlemleri fiilen toplumsallıktan arındırılır: Bunlar artık soyutlanmış bir duyusal algı alanındaki basit fiziksel olaylardır ve yalnızca değişken duyusal oranlarıyla birbirlerinden ayrılabilirler. Ne var ki McLuhan’ın bütünüyle tarih dışı ve toplum dışı bu temelden bazı toplum imgeleri tasarlaması ilginçtir: ‘elektronik çağ’ın yol açtığı ‘yeniden kabileleşme’; ‘küresel köy’. Elektronik iletişim araçlarının egemen olduğu dönemde gözlemlenebilir herhangi bir toplumsal durumun veya eğilimin betimlemeleri olarak bunlar, yeni bir soru doğuracak kadar gülünçtür. Anlık iletimin teknik bir olanak olarak fiziksel gerçekliği, bu tür iletimlerin neredeyse tamamının mevcut toplumsal otoriteler tarafından hem seçildiği hem denetlendiği fark edilmeden, eleştirisiz biçimde toplumsal bir gerçeklik düzeyine yükseltilmiştir. McLuhan elbette görünüşe göre bu tür bütün denetimleri ortadan kaldırmak ister; öngördüğü tek denetimler, belirli ruhsal etkiler elde etmek amacıyla belirli iletişim araçlarının bir tür dağıtımı ve kullanımının sınırlandırılmasıdır; bunun ortaya çıkabilecek her toplumsal sorunu ortadan kaldıracağına ya da denetleyeceğine inanır. Oysa teknik soyutlamalar, farkına varılmadan toplum modellerine yansıtıldıklarında, var olan ve gelişmekte olan (üstelik hâlihazırda itirazla karşılaşmış) iletişim kurumlarına yöneltilen bütün dikkati ortadan kaldırır. Aracı kim denetlerse denetlesin veya kim kullanırsa kullansın, içine hangi görünür içeriği yerleştirmeye çalışırsa çalışsın aracın etkisi aynıysa, olağan siyasal ve kültürel tartışmayı unutup teknolojiyi kendi işleyişine bırakabiliriz. Mevcut kurumların ‘medya adamları’nın bu sonucu memnuniyetle karşılaması şaşırtıcı değildir. Bu sonuç, onların mevcut çıkar ve pratiklerinin en kaba biçimlerine avangart kuramın görünümünü kazandırır ve bütün eleştirmenlerini elektronik çağ öncesine ait, önemsiz kişiler konumuna iter. Böylece saf biçimcilik ve insan özü üzerine spekülasyon olarak başlayan şey, dünyanın en egemenlikçi ve saldırgan iletişim kurumlarının merkezinde, fiilen işleyen toplumsal kuram ve pratik olarak son bulur.

McLuhan’ın iletişim kuramına özgü retoriğin uzun süre varlığını koruması pek olası değildir. Ancak asıl önemi, teknolojinin sebep olarak ideolojik temsilinin bir örneği olmasından gelir; bu anlamda, belirli formülasyonlar güçlerini yitirdikçe ardılları ortaya çıkacaktır. Buna karşılık görülmesi gereken, iletişim teknolojisi ve özel olarak televizyon da dâhil olmak üzere teknolojinin, belirli bir toplumsal düzenin aynı anda hem niyeti hem de etkisi olduğu, kökten farklı konumdur.

D. ETKİ OLARAK TEKNOLOJİ

Tarihi, gerçek zamanlar ve gerçek yerler anlamında ortadan kaldırırsak, belirli ruhsal ihtiyaçları olan ve bu ihtiyaçları teknolojinin ve insanlar arası ilişkilerin değişken biçimleriyle karşılanan soyut bir insan doğası tasarlayabiliriz. İnsan tarihinin bu tümüyle idealist modeli, yabancılaşmanın sona ermesi ya da kabilenin yeniden keşfi gibi değişken, belirli doruk noktalarına sahip olabilir; ancak bu modelde teknoloji, insanın basitçe dışa taşması, bir uzvun ya da duyunun uzantısıdır. Bu yazgıya ve sürece ancak, henüz gerçekleşmemiş olsa da kendi içinde taşıdığı metafizik amaçlarla, bu yollar üzerinden gerçekleşmeyi bekleyen bir insan özü varsayarsak inanabiliriz. Model ancak bitmek bilmez bir geriye bakışla tarihle ilişkilendirilebilir; bu geriye bakışta seçme yoluyla böyle bir süreç genelleştirilebilir ya da gösterilebilir. Bu tür bir modelde, karakteristik olarak, artık tarih diye bir şey kalmayacaktır: doruk noktasını oluşturan çağ gelmiştir.

Tarihi, gerçek zamanlar ve gerçek yerler anlamında ortadan kaldırmak, esasen, insanların sınırlar içinde ve baskılar altında eyleyip tepki verdiği, mücadele edip ödün verdiği, işbirliği yaptığı, çatıştığı ve rekabet ettiği çağdaş dünyayı ortadan kaldırmaktır. Bir teknoloji gerçekleştirildiğinde genel bir insanlık özelliği, genel insan kapasitesinin uzantısı olarak görülebilir. Ancak bütün teknolojiler, bilinen insan pratiklerine ya da önceden öngörülen ve arzulanan pratiklere yardımcı olmak üzere geliştirilmiş ve iyileştirilmiştir. Bu niyet öğesi temeldir, fakat tek başına belirleyici değildir. Başlangıçtaki niyet, belirli bir toplumsal grubun bilinen ya da arzulanan pratiklerine karşılık gelir; gelişmenin hızı ve ölçeği de bu grubun özgül niyetlerinden ve göreli gücünden köklü biçimde etkilenir. Buna karşın sonraki birçok aşamada, kimi zaman başka niyetleri ya da en azından farklı öncelik sıralamaları olan başka toplumsal gruplar teknolojiyi benimseyip geliştirecek ve bunu çoğu kez farklı amaçlarla, farklı etkiler doğurarak yapacaklardır. Ayrıca birçok durumda öngörülmemiş kullanımlar ve öngörülmemiş etkiler ortaya çıkacak, bunlar da başlangıçtaki niyeti gerçekten değiştiren ve sınırlandıran etkenler olacaktır. Böylece bir patlayıcı, egemen bir sınıfın emriyle ya da yatırımıyla veya bir sanayi işletmesinin yatırımıyla ya da kârı için geliştirilebilir; fakat aynı patlayıcı daha sonra devrimci bir grup tarafından söz konusu egemen sınıfa karşı veya suçlular tarafından sanayicinin mülküne karşı da kullanılabilir.

Başka bir deyişle, teknolojik belirlenimciliğin bütün biçimlerini reddetmemiz gerekirken, bunun yerine belirlenmiş teknoloji kavramını koymamaya dikkat etmeliyiz. Teknolojik belirlenimcilik savunulamaz bir kavramdır; çünkü gerçek toplumsal, siyasal ve ekonomik niyetin yerine ya icadın rastlantısal özerkliğini ya da soyut bir insan özünü koyar. Ancak belirlenmiş teknoloji kavramı da insan sürecinin benzer biçimde tek yanlı, tek yönlü bir yorumunu içerir. Belirleme gerçek bir toplumsal süreçtir; fakat hiçbir zaman (bazı teolojik ve bazı Marksist yorumlarda olduğu gibi) her şeyi denetleyen, her şeyi önceden kestiren bir sebepler bütünü değildir. Tersine, belirlemenin gerçekliği, sınırların konulmasında ve baskıların uygulanmasında yatar; değişken toplumsal pratikler bu sınırlar ve baskılar içinde derinden etkilenir, fakat zorunlu olarak denetim altına alınmaz. Belirlemeyi tek bir kuvvet ya da kuvvetlerin tek bir soyutlaması olarak değil, gerçek belirleyici etkenlerin —iktidarın ya da sermayenin dağılımının, toplumsal ve fiziksel mirasın, gruplar arasındaki ölçek ve büyüklük ilişkilerinin— sınırlar koyup baskılar uyguladığı, ancak bu sınırların içinde ya da sınırlarında ve bu baskılar altında ya da onlara karşı yürütülen karmaşık etkinliğin sonucunu ne bütünüyle denetlediği ne de bütünüyle önceden kestirdiği bir süreç olarak düşünmeliyiz.

Televizyon örneği bunun kusursuz bir örneğidir. İcadının karmaşık sürecinin belirli askerî, idari ve ticari niyetler taşıdığını ve bunların her birinin, gerçekten de sınırlı dönemlerde ve sınırlı biçimlerde var olan bilimsel niyetlerle etkileşime girdiğini gördük. İcattan teknolojiye geçiş aşamasında, gelişme sürecine ticari niyetler hâkim olmaya başladı; ancak gerçek siyasal ve askerî çıkarlar da varlığını sürdürüyordu. Sonrasında ise başlangıçta ağırlıklı olarak ticari olan niyet, toplumsal eğitim ve toplumsal denetim anlayışları içinde genel nitelikte toplumsal ve siyasal niyetler kazandı; bunlar, gelişmeyi sürükleyen ticari niyetle kısmen uyum içindeydi, kısmen de çatışıyordu (ikincisi Amerika Birleşik Devletleri’nde üstünlük kazandı, ama bu hiçbir zaman kayıtsız şartsız bir üstünlük olmadı; birincisi Britanya’da önce üstünlük kazandı, ardından bu üstünlüğü yitirdi, ancak bu kayıp da kayıtsız şartsız değildi). Ne var ki niyet etkiye dönüşürken başka bir boyut açıldı. Karmaşık ya da özel alana çekilmiş hareketlilik koşullarında iletişimin sorunlarını fark edenler yalnızca egemen veya ticari gruplar değildi. Bu süreci özneler olarak yaşayan çok sayıdaki insan da bu sorunların farkındaydı. Denetleyicilere ve programcılarına onlar yalnızca nesneler gibi görünebilirdi: bir izleyici kitlesi ya da bir pazar. Fakat ekranın kendi taraflarında farklı bir bakış açısı vardı: İhtiyaçları nedeniyle yeni biçimlerde etkilere açık hâle gelmişlerse, aynı zamanda denetlenemeyen birtakım olanaklarla da karşı karşıya kalmışlardı. Bu karmaşık etkileşimin sonuçları hâlâ büyük ölçüde ortaya çıkma sürecindedir.

Okuryazarlık da benzer karmaşıklıklar sergilemişti. Britanya’da Sanayi Devrimi’nin başlarında, eğitimin yeniden düzenlenmesi gerektiğinde, egemen sınıfın emekçilere yazmayı değil, yalnızca okumayı öğretmeye karar vermesi ilginçtir. Okuyabilirlerse yeni türden yönergeleri anlayabilecek, üstelik ahlaki bakımdan gelişmeleri için İncil’i de okuyabileceklerdi. Ancak yazmaya ihtiyaçları yoktu; çünkü iletmeleri gereken herhangi bir emirleri, yönergeleri ya da dersleri olmayacaktı. En fazla, resmî amaçlarla ara sıra gereken basit imzaları atmakta güçlük çekebilirlerdi. Yazmanın bütün kapsamıyla yaygınlaşması, toplumun ve ekonominin daha ileri gelişmesiyle sonradan gerçekleşti. Fakat gerçekten önemli olan, okumanın başına gelenlerdir. Çünkü bir insana İncil’i okumayı öğretip aynı zamanda radikal basını okumasını sağlayan yetiyi kazandırmamanın hiçbir yolu yoktu. Denetimli bir niyet, denetimsiz bir etkiye dönüştü. Bununla birlikte, o zaman da şimdi olduğu gibi, okuryazarlığın kazanılması neredeyse her zaman, okuryazarlığın veya benzer becerilerin ötesinde bambaşka şeylerin öğretildiği uzun bir toplumsal eğitim dönemine —eğitime— tabi olmayı gerektiriyordu; burada aslında çoğu kez okuryazarlıktan ayrılmaz hâle gelen değerler ve normlar da öğretiliyordu.

Yayıncılığın —önce sesli yayıncılığın, sonra daha da belirgin biçimde televizyonun— benzersiz özelliği, sunduğu iletişime normal toplumsal gelişim içinde erişilebilmesidir; insanları kamusal otoritenin etki alanına sokan özel bir eğitim gerektirmez. Yakın çevremizdeki insanları izleyip dinleyebiliyorsak televizyonu da izleyip dinleyebiliriz. Radyo ve televizyonun geniş halk kesimlerindeki büyük çekiciliğinin önemli bir bölümü, görünüşte aracısız olan bu erişim duygusundan kaynaklanmıştır. Gerçek aracılık ilişkilerinin farkına varmak gerekir; fakat bunlar tekrar tekrar kolayca gözden kaçabilir. Sunulan şey, bir kanal ayarlayıcısı ve açma kapama düğmesi olan bir alıcıdır: onu açabilir veya kapatabilir ya da aldığımız yayını değiştirebiliriz. Yayıncılığın bütün tarihi boyunca, onun normal ve tanınabilir toplumsal iletişim düzenine karşı memnuniyetle karşılanan bir alternatif olduğu yönünde yaygın bir duygu var olmuştur.

Radyo ve televizyonun yönlendirme gücünün ya da çocuklar üzerindeki görünüşte tükenmez çekiciliğinin farkında olan pek çok insan, iletişimin bütün öteki tarihini örtük biçimde yok sayarak tepki gösterir. Örneğin televizyonun ‘üçüncü ebeveyn’ olduğu sık sık öfkeyle söylenir; sanki gelişmiş bütün toplumlarda çocukların, pek çok dönemde ve kültürde denetlemek ya da eğitmek için müdahale eden gerçek anne babaları ve akrabaları bir yana, rahipler, öğretmenler ve iş ustaları biçiminde üçüncü ebeveynleri hiç olmamış gibi. Bu gerçek alternatiflerin karşısında, düğmeyle açılıp kapatılabilen böyle bir iletişim çok güçlü çekicilikler taşır. Ya da sanki tarihte hiç efendiler, işverenler, yargıçlar, rahipler olmamış gibi, insanların televizyon aracılığıyla propagandaya maruz bırakıldığı söylenir.

Kapitalist demokrasinin çelişkilerinden birçoğunun gerçekten de televizyonun denetimi üzerine tartışmada açığa çıkmış olması ilginçtir. Britanya’daki ‘kamusal sorumluluk’ anlayışı, arkalarında bütün bir egemen ve norm koyucu anlamlar ve değerler kümesi bulunan rahip ile öğretmenin yeni terimlerle yeniden vurgulanmasıydı. Amerika’daki ‘kamusal özgürlük’ anlayışı ise yalnızca yayın olanaklarının satın alınmasına bağlı açık yayıncılıktı; bu da özgürlüğü mevcut ekonomik eşitsizliklerle doğrudan ilişkilendiriyordu. Her iki durumda da yayının açılıp kapatılmasını sağlayan alıcı yüzünden kuramsal olarak yitirilen denetim, yayın iletiminin paternalist ya da kapitalist mülkiyetinin ileri sürülmesiyle yeniden kazanılıyordu. Bu, çağdaş aracılık ilişkilerinin gerçekliğini açıkladığı gibi, dinleyici ve izleyicilerin başka kaynaklar bulmak için gösterdikleri, görünüşte bastırılamayan çabayı da açıklar. Britanya işçi sınıfından pek çok kişi, tabi konumlarından zaten çok iyi tanıdıkları Britanya’nın ‘kamusal’ yayıncılık anlayışına alternatif olarak Amerikan kültürünü ya da Britanya ticari televizyonunun Amerikanlaşmış niteliğini memnuniyetle karşıladı. Dünyanın birçok yerinde, görünüşte serbestçe dolaşan ve kolayca erişilebilen bu kültür, egemen yerel kültürel kalıplara ve kısıtlamalara karşı memnuniyetle karşılanan bir alternatifti. Avrupa’nın dört bir yanındaki gençler, kuşkulandıkları, güvenmedikleri ya da yalnızca bıktıkları otoritelere alternatif olarak korsan yayıncıları memnuniyetle karşıladılar. İşin ironisi, ücretsiz, kolay ve erişilebilir biçimde gelen şeyin, uzak ve görünmez bir otorite —Amerikan şirketleri— tarafından planlanmış bir faaliyet olmasıydı. Ancak sözü edilen diğer örneklerde olduğu gibi, yerel ve dolaysız koşullarda bu başlangıçta pek önem taşımıyordu; çünkü tam o sırada, tam orada bir seçim yapılıyordu.

Televizyon artık bütün bir kuşak boyunca çoğunluğa ulaşan bir hizmet olmuştur. Televizyon kurumlarının değişken niteliklerinde esas olarak açıkça görülen belirli niyetlere karşılık gelen, amaçlanmış birtakım etkileri olmuştur. Ancak öngörülmeyen etkiler de doğurmuştur; bunların arasında insanların teknolojiyi kendilerinin kullanmak istemesi de vardır. Genç radikal yeraltı çevrelerinde, hele genç kültürel yeraltı çevrelerinde, iletişim araçlarına aşinalık ve deney ile pratiğe yönelik istekli bir yaklaşım bulunmaktadır; bu da çok daha fazla duyurulmuş ve öngörülmüş edilgenlik kadar bir etkidir. Nitekim, ticari, paternalist veya otoriter amaçlara hapsedilmiş ve bunlarla sınırlandırılmış gibi görünen bir teknolojiyi uzun süre kullanan pek çok insan —bunların yeterli sayıda olup olmadığını henüz bilmiyoruz— bambaşka niyetler ve kullanım biçimleri tasarladı. Bu, teknolojik belirlenimcilik şeklindeki daha yaygın kavrama olduğu kadar belirlenmiş teknoloji kavramına da verilen eleştirel yanıttır. Çünkü bu yeni kullanımlar, teknolojiye, onu bugüne dek tanımlayan kullanımlar ve niyetler kadar uygundur. Televizyonla yetişmiş bu kuşaktan, yerleşik televizyon anlayışından öylesine farklı elektronik yaratım ve iletişim örnekleriyle önerileri gelmektedir ki bunlar adeta yepyeni bir teknoloji ve kültürel biçim gibi görünür. Televizyon aracılığıyla yapılan kent toplantısı, ‘yayıncılar’ ile ‘izleyiciler’ arasındaki ilişkilerin kökten alternatif bir tanımıdır. Çok ekranlı oyun, çerçevelenmiş yansıtmanın ya da çerçevelenmiş akışın kökten alternatif bir tanımıdır. Televizyon tam da belirlenmiş bir kültürel biçim ya da belirlenmiş bir teknoloji gibi görünmeye başlamışken, kendilerine yol açmaya çalışan bu kökten alternatif tanımlar ve pratikler ortaya çıkmıştır.

Bundan sonra teknolojinin nasıl gelişeceği, yalnızca uzaktaki mühendisler tarafından yönlendirilen özerk bir sürecin meselesi değildir. Ulaşılmak istenen amaçlara göre yapılan toplumsal ve kültürel tanımlamanın meselesidir. Mevcut gelişmelerin ve olanakların oluşturduğu bir yelpazeden hareketle, değişken öncelikler ve değişken kurumlar artık açıkça gündemdedir. Ancak bu, meselenin belirlenimden bağımsız olduğu anlamına gelmez; sınırlar ve baskılar gerçek ve güçlüdür. Teknik gelişmenin büyük bölümü, askerî, siyasal ve ticari niyetlerin günümüzdeki iç içe geçmişliğini temsil eden şirketlerin elindedir. Politika geliştirme faaliyetinin büyük bölümü ise yerleşik yayın şirketleriyle az sayıdaki güçlü devletin siyasal bürokrasilerinin elindedir. Şimdiye kadar ortaya konmuş olan tek şey, bildiğimiz hâliyle televizyonun ne kuramının ne de pratiğinin zorunlu ya da geleceği önceden belirleyen bir sebep olduğudur. Tersine, mevcut yerleşik kuram ve pratik birer etkidir. Dolayısıyla kuramın ve pratiğin değiştirilip değiştirilemeyeceği, iletişim aracının değişmez özelliklerine ya da kurumlarının zorunlu niteliğine değil, durmadan yenilenebilen toplumsal eyleme ve mücadeleye bağlı olacaktır. Bu nedenle şimdi teknolojinin ve kurumların hemen ortaya çıkmakta olan sorunlarına yönelmeliyiz.


6. Alternatif Teknoloji, Alternatif Kullanımlar?

1970’lerin başında iletişim teknolojisinin yeni bir kuşağına çoktan girmiş olduğumuzdan ve bunun büyük bölümünün televizyonun yeni biçimleri etrafında şekillendiğinden pek kuşku duyulamaz. Aynı zamanda, bütün iletişim alanlarının kurumları ve toplumsal süreçleri bakımından son derece çekişmeli ve karmaşık bir durumun içindeyiz. Sesli ve görüntülü yayıncılığın kurumları ve denetimi konusunda hâlâ sonuçlanmamış bir mücadele ve tartışma sürüyor: iki kuşaktır açıkça görülen, ‘kamu hizmeti’ ile ‘ticari’ kurumlar ve politikalar arasındaki çatışma. Bu çatışmanın sona erdiğini varsaymak büyük bir hata olur; hatta belirtiler, çatışmanın şimdi en keskin ve zorlu evrelerinden birine girdiğini gösteriyor. Ne var ki aynı zamanda yeni teknoloji türlerinin fiilî ve beklenen gelişimi, uzun süredir devam eden bu çatışmanın bazı koşullarını değiştiriyor ve dikkatli davranmazsak çatışmayı yalnızca daha da karmaşıklaştırabilir. Öte yandan, yeni teknik gelişmelerin bazıları gerek ‘kamu hizmeti’ gerekse ‘ticari’ yayıncılıktan kökten farklı türde kurumların, hatta kimi durumlarda ‘yayıncılığın’ kendisinden bile farklı türde kurumların önünü açıyor gibi görünüyor.

Öyleyse ilk olarak yeni teknolojiyi, ikinci olarak da bu teknolojinin televizyon kurumları, politikaları ve kullanımları üzerindeki olası etkilerini açıklığa kavuşturmaya çalışmalıyız. Ancak bunu yaparken etkileri teknolojinin belirlemeyeceğini akılda tutmalıyız. Tersine, yeni teknolojinin kendisi belirli bir toplumsal sistemin ürünüdür ve ancak onun ardındaki gerçek failleri saptayıp bunlara karşı çıkamadığımız ölçüde görünüşte özerk bir yenilik süreci olarak gelişecektir. Fakat mesele yalnızca failleri saptamak ve kendimizi savunmak değildir. Toplumsal gelişimin bütününde, yeni teknolojinin bir bölümünün ya da tamamının mevcut toplumsal düzeninkilerden çok farklı amaçlarla kullanılmasını mümkün kılabilecek çelişkili etkenler vardır: kuşkusuz yerel düzeyde, belki daha genel düzeyde de. Gerçekte yapılan seçimler ve benimsenen kullanımlar, her durumda daha genel bir toplumsal gelişme, toplumsal büyüme ve toplumsal mücadele sürecinin parçası olacaktır.

A. Gelişmekte Olan Teknoloji

Mevcut televizyon sistemlerinde gelişme devam edecektir. Genel olarak kapitalist sanayide olduğu gibi, mevcut makinelerin —istemeden yapılan bir ironiyle ‘dayanıklı tüketim malları’ diye adlandırılan makinelerin— yeni biçimlerini tasarlamaya yönelik sürekli bir iç baskı vardır. Yeni bir talep dalgası yaratılabilmesi için, tanım gereği, bunların hâlihazırdaki sahiplerine çekici gelmesi ya da çekiciymiş gibi gösterilmesi gerekir.[^1] Renkli alıcı bu türden son yenilikti ve gelişimini sürdüreceği daha bir süre var. Taşınabilir televizyon alıcısı da onunla aynı dönemde ortaya çıktı ve kapsamlı biçimde geliştirilecek. Mikro alıcılar şimdiden ufukta görünüyor. Ancak 1970’lerin sonlarındaki başlıca gelişme büyük ekranlı alıcı olabilir: önce geliştirilmekte olan dört çarpı altı fitlik ekran, ardından düz duvar tipi alıcı. Bu teknoloji, kendisinden hemen önceki ses ve görüntü alıcılarıyla doğrudan bir süreklilik içindedir ve tek başına bile evlerdeki televizyon alımının bazı kusurlarını giderme konusunda hayli umut vericidir. Üstelik mevcut toplumsal ve ekonomik çıkarların açık bir ittifakı içinde (bazı durumlarda bu ittifak şimdiden oldukça resmî bir nitelik kazanmıştır) mevcut ana akım televizyon yayıncılığına doğrudan hizmet etmesi gibi özel bir üstünlüğü vardır.

Bununla birlikte, televizyonun kabloyla dağıtımı muhtemelen daha da fazla ilgi çekecektir. Bu dağıtım biçimi, genel yayın iletimindeki aksaklıkları gidermek, sinyalleri başka türlü erişilemeyen ya da erişimi güç bölgelere ulaştırmak ve mevcut sinyalleri iyileştirmek için ortaya çıktı. Kablolu dağıtım Kuzey Amerika’da şimdiden yaygındır ve hızla gelişmektedir. Britanya’da 1980’e kadar nüfusun yüzde otuzuna ulaşacağı; Kuzey Amerika’da ise bu tarihten çok önce hemen hemen herkesin erişimine açılacağı tahmin ediliyor.[^2] Kablolu dağıtım kendi başına yayıncılığın yalnızca yardımcı bir unsurudur: normal televizyon yayınını baş istasyon donanımıyla almak, süzmek, güçlendirmek ve yeniden iletmek. Fakat iki yeni gelişme çoktan başlamıştır. İlk olarak, kablolu dağıtım sistemi bağımsız bir yayın hizmetine dönüşebilir: Kuzey Amerika’da bunun birçok örneği, Britanya’da da bazı deneysel örnekleri vardır. İkinci olarak, kablolu dağıtım sistemi bilgisayarlar aracılığıyla çeşitli hizmetlere bağlanabilir. Günümüzde ve 1970’ler ile 1980’ler boyunca olası gelişmeler arasında şunlar bulunmaktadır:[^3]

  • Kablo üzerinden haber, hava durumu ve trafik bilgisi hizmetleri;
  • Telefon sisteminin de bağlanmasıyla, ürünlerin görülebildiği ve sipariş edilebildiği alışveriş hizmetleri;
  • Her türlü eğitim programı;
  • Kütüphanelerden ve bellek bankalarından ‘isteğe bağlı’ bilgi hizmetleri;
  • Kütüphane kataloğundan sipariş edilen ‘isteğe bağlı’ televizyon programları, filmler vb.;
  • Gazetelerin, dergilerin ve diğer basılı materyallerin ‘telefaks’ ya da ‘homofaks’ yoluyla çoğaltılması;
  • Tıbbi danışmanlık hizmetleri;
  • Halk toplantıları, tartışmalar, konferanslar ve oylamalar.

Bu mevcut ve tasarlanan kullanımların hiçbiri kendi başına önemli bir teknik sorun oluşturmuyor; ancak çeşitli kablo sistemlerinin taşıma kapasitesi konusunda anlaşmazlık var ve hizmetlerin, özellikle de ‘isteğe bağlı’ hizmetlerin çeşitliliği arttıkça bu konu kritik hâle gelebilir. Şu anda çalışan sistemlerin çoğu on iki kanal kapasitesine sahipken bazılarının kapasitesi yirmi kanal. Kırk kanallı bir sistem de geliştirilmekte.[^4] Kanal kapasitesine ilişkin donanımlar hakkında alınacak önemli kararların çoğu, öngörülen kullanımlarla doğrudan ilişkili olacaktır; bu kullanımlar da sistemleri denetleyen ve yönlendiren kurum türleriyle doğrudan bağlantılı olacaktır. Farklı topluluk türlerinde yayıncılık ile kablo arasındaki göreli maliyetler konusunda da önemli bir tartışma vardır ve bu, kurumsal çözümlerle yakından ilgilidir. Bu arada, yarı lazer sistemleri aracılığıyla kısa mesafeli dağıtımın alternatif bir yöntemi henüz erken aşamadadır.[^5] iii)

Bunlarla bağlantılı bir görsel bilgi sistemleri bütününün gelişeceği de kesindir.[^6] Bu sistemler arasında, konferans sistemlerinde şimdiden kullanılmakta olan görüntülü telefon ve sayaçların uzaktan okunmasından güvenlik alarmlarının uzaktan iletilmesine, evlerin içinde ve evler arasında geliştirilmiş kapalı devre televizyon sistemlerine kadar uzanan çeşitli ev aygıtları bulunur. Bunlar, bazılarının alıcıların tasarımını etkileyebilecek olması bakımından önemlidir.

1960’lar boyunca televizyonu da içeren kapsamlı bir uzay uydu iletişimi ve yer istasyonu sistemi geliştirildi.[^7] Mevcut kapasitenin büyük bir bölümü, ‘ortak taşıyıcı’ işleviyle telefon amaçları için kullanılmaktadır; fakat uydu televizyonculuğunda, gerek belirli programların ve olayların aktarılmasında gerekse özel bir hizmetin aracı olarak (Hindistan’da ve Latin Amerika’da şimdiden başlamış olduğu üzere) çarpıcı bir gelişme vardır. Gelecekteki olağan gelişme, sinyalleri alıp dağıtarak kapsadıkları bölgelerde hangi yayınların iletileceğini seçebilecek konumda olacak yer istasyonları üzerinden gerçekleşebilir. Ancak 1970’lerin ortalarına gelindiğinde, ek donanımla güçlendirilmiş ev alıcılarına doğrudan iletimin, maliyetli de olsa, teknik bakımdan mümkün olacağı tahmin ediliyor. Britanya’dakiler de dâhil olmak üzere prototip modeller şimdiden mevcut. Ek donanımla güçlendirilmemiş sıradan ev alıcılarına iletim ise 1980’lerin ortalarından önce pek olası görünmüyor. Bununla birlikte, siyasi kararlara her zaman bağlı kalmak koşuluyla, her iki gelişme de teknik olarak gerçekleşecek ve mevcut bütün ulusal ve yerel sistemler üzerinde olağanüstü etkiler yaratacaktır. Çok olası bir gelişme, uydu televizyonunun yer istasyonları üzerinden kablo sistemlerine bağlanmasıdır. Bunlar ilk ‘çokuluslu’ —daha kesin bir ifadeyle ulusötesi— televizyon şirketleri olabilir.

Video kaset üretimi ve dağıtımı şimdiden hayli

Video kaset üretimi ve dağıtımı şimdiden epey ilerlemiş durumdadır. İlk aşamalarında, plakların konserler ve radyo karşısında taşıdığı ilişkiyi televizyon yayıncılığı karşısında taşıyacaktır. Ancak pazar genişledikçe, daha önce yayımlanmış televizyon programlarının daha ucuz video kayıt biçimlerinin yanı sıra, özel amaçlı video kasetlerin de üretileceği kesin görünüyor. Burada kaset üretimi ile kablolu sistemler üzerinden sunulan isteğe bağlı kütüphane kataloğu hizmetleri arasında bir alternatif oluşacaktır. Bu arada, kartuşlu film projektörleri yoğun biçimde geliştirilmektedir.

Görece düşük maliyetli videoteyp kayıt donanımları şimdiden ortaya çıktı ve topluluk deneylerinde ve radikal kültürel girişimlerde farklı türden bir televizyon üretimi için oldukça yaygın biçimde kullanılmaya başlandı. Teknik bakımdan bu kullanım hızla yaygınlaştırılabilir; ancak genel olarak büyük ekranlı alıcı, uydu ve kaset üretiminden kökten farklı bir çıkarlar bütününe hizmet eder. Bununla birlikte kablolu televizyonun belirli kullanımlarıyla, özellikle bağımsız topluluk istasyonlarıyla, ilginç ve uygulanabilir bağlantıları vardır.

Belki de teknik bakımdan en devrimci gelişmeler etkileşimli televizyon alanında yaşanmaktadır. Bazı kablo sistemlerinde, programlara önceden belirlenmiş belirli yollarla tepki vermek şimdiden mümkün: örneğin bir mağaza vitrini görüntüsünden ya da reklamdan bir ürün seçmek.[^8] Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan programlara izleyicilerin anında tepki vermesini sağlayacak düzenekler zaten planlanmış durumda; hatta bir oyunun belli bir noktasında izleyicilerin çoğunluk oyuyla ‘üzücü’ mü yoksa ‘mutlu’ mu sonla biteceğini seçebilecekleri bile önerildi. Her durumda, günümüzde mevcut olan tepkisel teknoloji sayesinde izleyici ölçümü daha doğru ve neredeyse anlık bir işlem hâline gelecektir. Düğmeye basılarak kullanılan tepkisel donanımların birçok türden seçimin hızlı ve doğru biçimde yapılmasını sağlayacağı açıktır; teknik olarak sağlanabilen belirli güvenceler bulunduğu takdirde, örneğin tümüyle uygulanabilir bir oylama yöntemidir bu.

Fakat tepkisel teknoloji ile etkileşimli teknolojiyi birbirinden ayırmalıyız. Şu anda geliştirilmekte olan donanımın neredeyse tamamı tepkiseldir; seçenekler, hem ayrıntıları hem de kapsamları bakımından önceden belirlenmiştir. Bu teknoloji kuşkusuz çok yaygın biçimde kullanılacaktır.

Daha sahici anlamda etkileşimli bir televizyon, özel donanımlarla bağlantılı kablo sistemlerine dayanacaktır. Fakat önceden belirlenmiş tepki ile tam etkileşim arasında bir imkân sunan, gelişmekte olan bir teknoloji alanı da vardır.[^9] Bu alan, kanal kapasitesini artırmak için hâlihazırda yararlanılan teknik bir imkândan doğmuştur. Normal televizyon sinyalleri arasında, genellikle görülmeyen ve duyulmayan bir boşluk bulunur. Sıradan bir televizyon alıcısına takılan bir adaptör, normal bir programın bu sinyal boşluklarında iletilen bilgiyi veya başka bir programı alabilir; böylece eşik altı program kendi başına yeniden oynatılabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde sinyal boşluğunu özellikle eğitim programlarında tepki-etkileşim amacıyla kullanacak donanımların geliştirilmesi üzerinde çalışılıyor (elbette öğretim makinesi tipinde, önceden belirlenmiş tepkilere dayalı birçok normal eğitim programı da olacaktır).

B. Yeni Teknolojinin Kurumları

Bu teknik gelişmelerden bazılarının tek başlarına, hele hepsinin bir arada, televizyonun bütün kurumları üzerinde köklü bir etkisi olacağı açıktır. Önce her gelişme türünün etkisini ayrı ayrı ele alabiliriz.

Yeni alıcı türleri: Bunlar esas olarak mevcut büyük yayın ağı kurumlarını güçlendirecektir; bu kurumlar, renkli televizyonda olduğu gibi, yeni alıcıların yaygınlaşmasını teşvik etmek ve sundukları olanaklardan yararlanmak için kuşkusuz programlar geliştireceklerdir. Fakat özellikle büyük ekranlı alıcılarda maliyet, şimdiden bu alana girmek için büyük baskı yapan başka türden kurumların önünü açabilir. Örneğin ücretli televizyon sistemleriyle bağlantılı olabilirler; Amerika’da yeni gösterime giren uzun metrajlı filmleri doğrudan ve anında abonelik yoluyla sunan bir şirket şimdiden vardır ve büyük ekran bu amaç için özellikle yararlı olacaktır.[^10] Ulusal ve uluslararası birçok spor etkinliğinin abonelik yoluyla tekelci biçimde yayımlanması da bir başka olasılıktır.

Kablo sistemleri: Bunlar kuşkusuz ilk büyük tartışma alanını oluşturuyor; çünkü farklı türde birçok kuruluş, büyük yayın ağlarını yöneten kurumların göreli tekelini zayıflatmak, hatta kırmak için kablo teknolojisinden yararlanmaya hazır. İronik olan, en güçlü finansmana sahip kablo şirketlerinin esasen yayın hizmetinin en kötü türünün bir çeşitlemesini sunmalarıdır. On iki kanallı bir kablo sisteminin yalnızca eski filmler veya eski televizyon eğlence dizileri yayımlamak üzere planlanması alışılmadık bir durum değildir. Yeni teknolojinin ürünü olarak sunulan seçenek, yalnızca bu tekrar boyutu içindeki bir seçimdir. Gerçek güdü elbette reklam yoluyla kâr elde etmektir; ancak bu türden kablolu televizyon reklam gelirlerinin önemli bir bölümünü ele geçirirse, mevcut sistemde üretime ayrılabilecek fonlar kayda değer ölçüde azalacaktır. Kablo döşemenin maliyetleri düşünüldüğünde, büyük şehirlerde bile kablo sistemleri arasında fazla rekabet olması olası değildir. Üstelik ticari kablo sistemleri şehirlere ve nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bölgelere yönelecektir. Dolayısıyla olağan yayıncılık için kullanılabilecek kaynakların azalması, bir yayın hizmetinin sağladığı gerçek toplumsal yararların bazılarının tersine dönmesine yol açabilir. Dahası, şehirlerin içinde bile kablo hizmetinden yararlanma gelire göre seçici olacaktır. Mitre Corporation tarafından yapılan bir çözümleme (Kentsel Kablo Sistemleri, William F. Mason, 1971), en yüksek kârın yaklaşık yüzde ellilik kapsama oranında elde edileceğini gösterirken, Rand Corporation’ın araştırması (Dayton Miami Vadisi’nde Kablolu İletişim, L. L. Johnson, 1972), görece yüksek bir abonelik ücretiyle yüzde kırklık kapsama oranında yüksek kâr elde edildiğini göstermiş ve abonelik ücretinin düşürülmesinin kapsama oranını artırsa da kâr oranını azaltacağını öngörmüştür.[^11] Bu sistemlerin, kendisi de görece varlıklı izleyicilere ulaşmak isteyen reklamcılığa dönük eğilimi dikkate alındığında, ticari bir kablo sistemi gerçekte topluluğa yönelik bir hizmet sunmayacaktır; her ne kadar saygınlık veya rıza kazanmanın yolu olarak yerel bilgi ve hizmetlere genellikle bir miktar zaman ayrılsa da. Bunun yerine, genel televizyon eğlencesi hizmetinin önemli bir bölümünü ele geçirerek genel yayıncılık üzerinde köklü etkiler yaratabilir. Kamu hizmeti televizyonunun ruhsat ücretleriyle finanse edildiği Britanya sisteminde, birçok izleyici televizyon ihtiyacının büyük bölümünü reklamlarla finanse edilen bir hizmetten ya da zaten ruhsat ücreti düzeyinde bir bedelle abone olduğu bir hizmetten karşılayabildiğinde, ruhsat ücretlerine karşı nasıl bir kampanya yürütülebileceğini gözümüzde canlandırmak kolaydır.

Bütün bu nedenlerle mevcut yayıncılık düzeni kablolu televizyona karşıdır; gerçek toplumsal durum da bu yüzden derin bir çelişki ve paradoks barındırır. Çünkü yerel topluluklar tarafından gerçekten yönetilen ve bu topluluklara hizmet eden, gerekli kaynakları özel olarak sağlanmış bütün kamu programlarına erişebilen başka türden kablo sistemleri yayıncılığı gerçekten demokratikleştirebilir. Demokrasi, yerel ihtiyaçlar, yayınları alabilme ve erişim özgürlüğü lehindeki bu savlar, kablolu televizyonu bir teknoloji olarak destekler. Böyle bir sistem, büyük sermayeye ya da devlet denetimi veya devlet tarafından atanma usulüne tipik biçimde bağımlı olan uzak ve merkezî yayın şirketlerinin gücünü azaltmanın bir yolu olacaktır. Benzer savları mevcut kablo şirketleri ve onların destekçileri de elbette kullanacaktır, ama ikiyüzlüce; çünkü yerel olarak denetlenen sistemler onların en son isteyeceği şeydir ve onların ağzında topluluk hizmeti, tüketici pazarına nüfuz etmek anlamına gelir. Yine de bu tür kablo sistemi gelişimine karşı çıkma zorunluluğu, kolaylıkla mevcut büyük yayın şirketlerini sorgusuz sualsiz savunmaya dönüşebilir.

Bu sorun ancak kablo sisteminin gerçekten de bir teknolojiden ibaret olduğunu ve ona ilişkin her savın çok çeşitli biçimler alabilen kurumlarına, dolayısıyla kablolu dağıtım ile diğer hizmet ve üretim biçimleri arasındaki değişken bağlantılara bağlı bulunduğunu kavrarsak çözülebilir. Şimdi yeniden vurgulanması gereken tek şey, kablolu televizyonun, finansmana ve teknolojiye sahip şirketlerin elindeki en yaygın biçimleriyle, yayıncılığın yalnızca iletim olarak yapılan en eski tanımının aşırı bir biçimi olduğudur. Bu şirketlerin ölçütleri doğrultusunda kapsamlı biçimde gelişmesi, televizyon üretimine ciddi zarar verecektir. Buna karşılık, kamu kaynaklarıyla finanse edilen bazı yerel deneyler sayesinde, kablo teknolojisinin televizyonda iletişimin bütün toplumsal ve kültürel sürecini değiştirebileceğini şimdiden görebiliyoruz.

Görsel bilgi sistemleri: Bunların, elbette eşitsiz biçimde de olsa, kamu hizmeti niteliğindeki altyapı hizmetleri olarak gelişeceği kesindir. Ancak kârları özel şirketlere ya da devlet kurumlarına gidecekse, eşgüdümlü biçimde tasarlanmış herhangi bir kamu televizyonu ve görsel bilgi hizmetine ayrılabilecek kaynaklar üzerinde yine bir etkileri olacaktır.

Uydu iletişimi: Bu sistemler, mevcut kurumlar üzerinde potansiyel olarak en büyük etkiyi yaratabilir; çünkü çok olası bir gelişme çizgisinde ‘uluslararasıcılık’ adına, gerçekte ise bir veya iki egemen kültürün hizmetinde, mevcut ulusal yayıncılık sistemlerine nüfuz etmek ya da bunları devre dışı bırakmak için kullanılacaklardır. Uydu televizyonunun kullanımına ilişkin karmaşık ve sonuçsuz uluslararası görüşmeler şimdiden yapılmıştır. Bugün küresel bir uydu hizmeti kurabilecek iki ülkenin, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği’nin, birbirlerinin topraklarına televizyon sinyali gönderecek bir sistemden kaybedecek çok şeyleri vardır (her ne kadar aynı sistemden elde edebilecekleri büyük kazanımlar da cazip olsa da). Belirtiler, birbirlerinin topraklarına müdahale etmemek üzere karşılıklı bir uzlaşmaya varacaklarını gösteriyor; ancak o zaman da dünyanın geri kalanının sorunu ortada kalacaktır. Uluslararası hukukta ulusal egemenlik kavramının, yönlendirilmiş uydu sinyallerini reddetme hakkını da içermesi konusunda bir anlaşmaya varılması olasıdır. Nihayetinde önümüzdeki yaklaşık on yıl boyunca alımın esas olarak seçme veya sansür uygulayabilen yer istasyonlarına bağlı olacağı düşünüldüğünde, basit ve uygulanabilir denetim araçları vardır. Alternatif olarak, Avrupa Yayın Birliği projesinde olduğu gibi, uydu on iki kanallı dar huzmeli bir iletim sistemine sahip olacak ve elverişli coğrafi koşullarda yalnızca belirli ulus-devletlerin bölgelerine yayın gönderecektir.

Daha ucuz ev tipi uydu alıcıları kullanıma girdiğinde çatışma daha açık hâle gelecektir. Alıcıların duyarlılığının artması ya da daha muhtemel olarak uydu vericilerinin gücünün yükselmesi (gerçi bunun on katlık bir artış olması gerekir ve buna ulaşmak için daha yol var), insanların kendi sınırlarının çok ötesinden yayın alabilmesini sağlayabilir. Daha küçük uluslar ya bu tür alıcıları yasaklamak ya da ‘açık gökyüzü’ diye adlandırılacak durumu kabul etmek zorunda kalacaktır. Fakat bundan da önce, bağımsız bir ulusal televizyon hizmetinin maliyetlerinin hâlihazırda farklı derecelerde ciddi sorunlara yol açtığı birçok yoksul ülkede ve orta büyüklükteki birçok ulusta, adeta gökten inmiş bir nimet gibi görünen şeyi kabul etmeleri yönünde güçlü bir baskı olacaktır. Özellikle kapitalist ülkelerde ve üçüncü dünyada, çoğu zaman ulusötesi şirketler tarafından finanse edilen, görünüşte ulusal ya da yerel hizmetler kurulabilir; bunlar kendi yer istasyonlarıyla kablo sistemlerini veya kendi uydu alıcılarını kullanarak, neredeyse bütünüyle ülke dışında üretilmiş görece ucuz televizyon yayınları sunabilirler. Amerikan şirketlerinin eski dizileri piyasaya yığmasında ya da güncel dizilerini pazarlara nüfuz ettirerek tanıtmasında şimdiden görüldüğü gibi, bunun önemli siyasi ve kültürel etkileri olacaktır. Özellikle daha büyük toplumlarla sınır komşusu olan birçok küçük toplum, yayın sinyallerinin teknik olarak sınırlarına nüfuz etmesine karşı koyma gücünden şimdiden yoksundur. Operasyonun asıl güdüsü, bugün olduğu gibi o zaman da ulusötesi şirket reklamcılığının pazara nüfuz etmesi olacaktır. Bu reklamlardan elde edilen kârlar hizmeti yerel düzeyde ucuzlatan etken olacak ve zaman içinde bütün bağımsız ulusal sistemler karşısında son derece avantajlı bir rekabet konumu sağlayabilecektir.

Burada da bir paradoks vardır. Gerçekten açık bir gökyüzüne dayanan dünya çapında bir televizyon hizmeti, ulusal denetimleri aşan kısa dalga radyonun zaten açıkça sağladığı gibi, dünya halkları için muazzam bir kazanım olurdu. Uydu teknolojisinin maliyeti ve gelişkinliği düşünüldüğünde gerçekte birkaç büyük şirketin ve otoriter hükümetin tekelinde bulunacak açık gökyüzü söylemi karşısında ulusal özerkliği savunmak tuhaf ve gerici görünecektir. Fakat teknolojinin olası kullanıcıları, kayda değer bir karşılıklılık anlamında uluslararasıcı değildir. Hizmetlerindeki ulusal ya da yerel unsurlar yalnızca rıza kazanmanın ve tanıtımın araçları olacaktır: göstermelik katılım. Bu sistemler denetimi ele geçirirse, çoğu ülkede bağımsız üretim çok zor, hatta imkânsız hâle gelecektir. ‘Küresel köyün’ sakinlerinin çoğu bu yeni koşullarda hiçbir şey söyleyemezken, birkaç güçlü şirket ve hükümet ile onların kiralayabileceği kişiler, dünya halklarının çoğunun daha önce hiç tanık olmadığı yollarla konuşacaktır.

Bu durumun kritik hâle gelmesine henüz biraz zaman var. Başlıca sorunlar 1980’lerde ortaya çıkacaktır. Ancak bugüne kadar yürütülen uluslararası görüşmeler pek umut verici olmadı. Yalnızca bütün ulusların çıkarlarını korumakla kalmayıp gerçek uluslararası alışverişi etkin biçimde geliştirebilecek uluslararası bir denetim organının kurulması, uydu teknolojisindeki göreli tekel ve bunun sonucu olarak ağırlıklı oy talep edilmesi yüzünden şimdiye dek engellendi. Oysa böyle bir organa duyulan ihtiyaç aciliyetini koruyor.

Kasetler: 1970’lerin başlarında video kasetler esas olarak kurumlara satılıyordu; şimdi genel pazara yönelik yeni bir satış hamlesi başlamak üzere. İlk aşamalarında mevcut kurumları fazla etkilemeyecek; birçok kişinin yararlı bulacağı, evde kullanılan yardımcı bir araç işlevi göreceklerdir. Fakat bu masum görünümün ardında daha önemli gelişmeler şimdiden yaşanıyor. Televizyon yapım şirketleri, yayınevleri ve kaset üreticileri arasında bağlantılar kuruluyor. Arşivde birikmiş materyale erişimi olan ve eğitim sözleşmeleri bakımından teknik tekel konumunda bulunan yeni bir üretim ve dağıtım merkezinin uluslararası önem kazanacağı bir durum ortaya çıkabilir. Bu mali girişimlerin bazılarının amacı, mevcut ulusal televizyon sistemleriyle düzenlemelerini devre dışı bırakmak ve bu tekel koşulları içinde uluslararası bir video tüketicisi pazarı oluşturmaktır. İronik olan yine kasetin bir teknoloji olarak bambaşka türde fırsatlar sunmasıdır: yalnızca bireysel kullanım için —istediğiniz zaman program izlemek, kişisel bir kaset kütüphanesine sahip olmak— değil, yeni ‘yayıncılık’ kurumları için de: 1960’ların tekelleşme eğilimlerinden önceki kitap yayıncılığına benzer biçimlerde kaset programları sunan küçük bağımsız yapım şirketleri; ‘halk kütüphanesi’ türünde bir kaset hizmeti sunan daha büyük kamu ve yarı kamu yapım şirketleri. Fakat yeni teknolojinin bugünkü gelişiminin bütün diğer aşamalarında olduğu gibi, şu anda denetimi elinde tutan çıkar çevreleri (çoğu zaman patentlerle korunan çevreler) bütünüyle farklı amaçlar güdüyor.

Videoteyp donanımları: Bunlar ev için yan ürün olarak pazarlanacaktır (gerçi ancak çok varlıklı kişiler için); ancak bağımsız topluluk ve eğitim televizyonunun gelişmesi bakımından olağanüstü fırsatlar sunarlar. Yayıncılığın merkezîleşmesinin büyük bölümü yüksek sermaye maliyetlerinden doğmuştur. Video yapımındaki başarılı yerel deneylerin şimdiden yeterince çok örneği vardır; dolayısıyla bu donanımların kullanılabilir hâle gelmesinin gerçekten halkın televizyonuna kayda değer bir katkı sağlayabileceğine inanmak için gerekçelerimiz vardır. Bununla birlikte, diğer bütün teknik eğilimlerin karşıt yönde ilerlediği bir dünyada var olmak ve ayakta kalmak zorunda olacaktır. Bu nedenle mesele yalnızca maliyetler değil, insanların kendileri için ürettikleri şeyler üzerinde mevcut modellerin ve beklentilerin yarattığı etkidir.

Tepkisel ve etkileşimli aygıtlar: Burada kurumlar üzerinde birbirinden keskin biçimde ayrılan alternatif etkilerin mümkün olduğu açıktır. Teknoloji, toplulukların bilgilendirilmesinde ve siyasetinde, özellikle de belirli eğitim türlerinde belirgin olanaklar sunar. Ancak çok kısa sürede siyasi bir değişim yaşanmadığı takdirde, finansman sağlanacak başlıca kullanım ticari olacaktır. Reklam ajansları şimdiden bu teknolojinin tekniklerine ve olanaklarına derinden eğilmiş durumdadır. Burada önemli olan, gerekli konsolların nasıl tasarlanacağı ve bilgisayarların nasıl denetlenip programlanacağıdır. Şu andaki belirtilerin çoğu, insanların fiilen tepkisel tüketiciler olarak tanımlanacağına işaret ediyor.

Sözü edilen gelişmelerden herhangi birinin tek başına bile mevcut televizyon kurumları ve politikaları üzerinde ölçülebilir bir etkisi olacaktır. Kablonun, uyduların ve kasetlerin büyük etkileri olacaktır. Fakat sorunun gerçek ölçeğine ilişkin bir fikir ancak bunları bir arada düşündüğümüzde edinebiliriz. Örneğin uydu, kablo ve kaset hizmetlerinin birleşimini ya da geniş huzmeli bir uydu hizmetiyle ek donanımla güçlendirilmiş alıcıların bir araya gelişini düşünelim. Bu sistem ulusötesi nitelikte olacak, ulusötesi şirketlerin reklamlarıyla finanse edilecek ve birçok ülkede kablolu dağıtım sistemlerine ya da üretici yan kuruluşlara sahip olacaktır. Elindeki fonlar sayesinde, başka türden hizmetlerin çoğunu rekabet dışına itebilecek; arşivdeki yapımları da içeren genel eğlence programlarının büyük bölümünü, uluslararası haber hizmetlerinin birçoğunu ve sponsorlukla tekel sözleşmeleri üzerinden kendisine bağlanan uluslararası spor yayınlarının neredeyse tamamını ele geçirecektir. Bu dev ölçekte rekabet eden iki ya da üç tekel pekâlâ ortaya çıkabilir; ancak uydu maliyetleri ve yer istasyonu ile kablolu dağıtım sistemlerinin göreli tekeli nedeniyle bunun önünde güçlü engeller de vardır. Böyle bir sistemin içinde seçim imkânı bulunacaktır, ama sistemin kendi koşullarıyla sınırlı bir seçim. Kuşkusuz —hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde bunun belirtileri şimdiden görülüyor— geniş kitlelere yönelik televizyon bu yolla karşılandıktan sonra, sınırlı bir eğitim hizmeti, sınırlı ulusal ‘kültürel’ hizmetler ve kendi video donanımını kullanan bir kültürel yeraltı hareketi gibi marjinal sistemlerin gelişmesi son derece mümkündür. Ana sistem o kadar egemen olacaktır ki hükümetler bazı şeyleri ondan ‘kurtarmaya’ zorlanabilir: eğitim ya da azınlığa yönelik programlar — kamu kaynaklarıyla finanse edilen birkaç üniversite, galeri veya müze düzeyinde bir hizmet. Sistemi küçümseyen kültürel ve siyasi radikaller kendi yerel topluluk ve kültür alternatiflerini geliştireceklerdir. Bu istisnalar hiç yoktan çok daha iyi olacaktır. Ama yayıncılığın en iyi örneklerinin toplumsal ve kültürel tanımları kesin biçimde geride bırakılmış olacaktır.

C. Alternatif Kullanımlar

Yeni video teknolojisinin tam gelişiminin yaklaşık yirmi yıl süreceğini, yani bugünden 1990’a kadar uzanacağını her zaman akılda tutmalıyız.[^12] Bu nedenle, özellikle yerleşik makamlardaki bazı kişiler meseleye oldukça rahat yaklaşabiliyor: ilerledikçe sorunlar çözülür; köprüye varmadan köprüyü geçmeye çalışmanın anlamı yoktur. Fakat bu yaklaşım iki temel bakımdan yanlıştır. Birincisi, en ciddi sorunlardan bazıları önümüzdeki birkaç yıl içinde, özellikle de kablolu televizyon politikalarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkacaktır. İkincisi, yayıncılık kurumlarının tarihi açıkça gösteriyor ki oluşum ve yenilik aşamasında —çoğu zaman karmaşık ve görünüşte önemsiz bir alanda, geçici çözümlerle ve parça parça— yerleşen kurumlar ve toplumsal politikalar, sonraki dönemlerde olağanüstü bir kalıcılık gösterir; çünkü en azından teknikler, deneyim, sermaye veya zamanla yerleşik haklar gibi görünmeye başlayan şeyler biriktirirler. Öyleyse toplumsal karar alma dönemi hemen şimdi başlamalıdır.

Britanya’da bu durum özellikle geçerlidir; çünkü ana akım yayıncılığın mevcut kuruluş belgelerinin önümüzdeki iki veya üç yıl içinde yenilenmesi ya da değiştirilmesi gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde kamu televizyonunun krizi de benzer biçimde acil kampanyalar ve kararlar gerektiriyor. Üstelik tam bu dönemde, kablo ve uydulara ilişkin kilit kararlardan bazılarının —Amerika Birleşik Devletleri’nde Federal İletişim Komisyonu, Britanya’da ise ilgili bakan ve Posta İdaresi tarafından— alınması gerekeceğine göre, iletişim politikalarının genel olarak yeniden kurulması için bundan daha uygun bir zaman hiç olmamıştır ve gelecekte de olması pek olası görünmemektedir.

Bu kararların siyaseti olağanüstü karmaşık olacaktır. ‘Kamu hizmeti’ ile ‘ticari’ yayıncılık arasındaki eski seçimin yeni teknoloji karşısında artık eskidiği ve her ikisini aşarak topluluk hizmetlerine geçebileceğimiz yaygın biçimde savunulacaktır. Bu bir ölçüde doğrudur; ancak bu karmaşık tartışmada ‘topluluk hizmeti’nin incelendiğinde kökten farklı şeylere karşılık geldiği görülecek ve bunlar arasındaki seçim hâlâ en iyi biçimde kamu hizmeti ile ticari gelişme arasındaki seçim olarak ifade edilebilecektir. Bununla birlikte, tartışma sırasında atanmış merkezî makamlar tarafından denetlenen geleneksel türdeki ‘kamu hizmeti’ ile yerel topluluklar ve kurumlarda çalışanlar tarafından demokratik biçimde denetlenen yeni türdeki ‘kamu hizmeti’ arasında bir ayrım daha yapabilirsek, yepyeni bir toplumsal olanaklar alanı açılmış olacaktır. Hatta kamu hizmeti kurumlarının yeni uluslararası ticari kurumlar karşısındaki muhtemel yenilgiden veya bu kurumlar tarafından yutulmaktan ancak kendilerinin tam anlamıyla demokratik ve deneysel girişimlere dönüştürülmesiyle kurtarılabileceği de ortaya çıkabilir.

Merkezî programlama ve yayın ağı makamları daha uzun yıllar varlıklarını sürdürecektir. Bunların, yayın frekanslarının kamu mülkiyeti olduğu anlayışını ifade eden kamu kurumlarına dönüşmeleri ya da kamu kurumu olarak kalmaları gerekir. Fakat yayıncılığın ilk günlerinden beri çözülememiş olan bir soruya yeniden bakmak yerinde olacaktır: iletim ile üretim arasındaki ilişkiye. Mevcut bütün sistemlerde üretimle ilgili temel kararları çok az sayıda insan veriyor. Gerçek ihtiyaç, programlama ve yayın ağı makamlarıyla kamu güvencesi altındaki sözleşmeler yapacak daha fazla bağımsız yapım şirketinin bulunmasıdır. Böyle bir sistemi tasarlamak ve yönetmek kolay olmayacaktır, ama mevcut tekeller ile onların yeni rakipleri arasında izlenebilecek yaratıcı tek toplumsal yol budur. Üstelik bu, kablolu televizyon kurumları sorununun çözümü için de bir model sunar. Ulusal düzeyde kablo altyapısı da yayın frekansları gibi kamu mülkiyeti olarak kavranmalı; bu altyapıyı işletme ruhsatı verilmiş herhangi bir grubun faaliyeti, kablo işletmecileri ile yapım şirketleri arasında kamu güvencesi altındaki sözleşmeler sisteminin parçası olmalıdır. Birçok durumda, belirli topluluklarda, kamu mülkiyetindeki yerel kablo şirketleriyle yapım şirketleri arasında kalıcı bağlar kurulabilir: üretilen materyalin bir bölümünün yayın ağlarından birine ya da diğerine aktarılacağı gerçek yerel merkezler. Aynı zamanda, uzmanlaşmış bazı ulusal yapım şirketlerine de ihtiyaç olacaktır: ulusal ve uluslararası haberler ile kamu meseleleri programları için alternatif sağlayıcılar; eğitim ve sanat şirketleri; merkezî bir kütüphane ve görüntülü bilgi hizmeti. Bunlar, kablo politikasının temel vurgusunu oluşturan topluluk istasyonlarını tamamlamak için gerekli olacaktır. Topluluklara yapılan vurgu kendi açısından o kadar yerindedir ve kentsel bilgi akışı, demokratik tartışma ve karar alma ile topluluk kimliği sorunlarının çözümüne o kadar belirgin bir katkıda bulunabilir ki topluluğun ötesinde kaçınılmaz olarak var olan boyutu —topluluğun ister istemez ilişkili olduğu ulusu ve dünyayı— gözden kaçırmak kolaydır. Destekleyici ulusal ve uluslararası hizmetler, topluluk televizyonunu en büyük tehlikesinden koruyacaktır: meşru yerellik duygusunun, topluluğun dışındaki tümüyle sorumsuz kurumlar tarafından sömürülecek bir boşluk bırakmasından.

Öyleyse siyasi sorunları yeniden vurgulamak gerekiyor. İlk olarak, topluluk sözcüğü ticari işletmeciler ve bugün kısmen bağımsız olan programlama ve yayın ağı makamlarının siyasi düşmanları tarafından sömürülecektir. Ancak topluluk aynı zamanda gerçek bir toplumsal olgudur: idealleştirilmiş bir kavram değil, köklü eşitsizlikleri ve çıkar çatışmalarını içinde barındıran bir toplumsal sistem. Geçmişteki bütün deneyimlere bakılırsa, ulusal ve uluslararası ticari işletmeciler için yerel topluluk temsilcilerini kendilerine bağlamaktan daha kolay bir şey olmayacaktır. ‘Bağlamak’ diyorum; bunun gerçek karşılıkları satın almak veya kiralamaktır. Bu, bugün Toyota veya Esso’da olduğu gibi, bir ‘bayilik’, ‘satış noktası’ ya da ‘atanmış acentelik’ meselesi olarak ele alınacaktır. Özellikle önlenmediği takdirde ‘topluluk’ istasyonları, gerçek merkezleri başka yerlerde bulunan sorumsuz yayın ağlarının tekrar tekrar yalnızca vitrini hâline gelecektir. Bu sorunun tek çözümü, yerel iletişim araçlarının mülkiyetini ve denetimini açık ve demokratik bir yerel sürece bağlamak; dışarıdaki ticari kuruluşlardan finansman, maaş ödemesi ve danışmanlık alınmasını önleyen özel hükümler koymaktır. Bunu başarmak için yürütülecek siyasi mücadele uzun ve sert olacaktır; fakat bu mücadeleyle yüzleşmek, büyük kapitalist çıkar çevrelerinin şimdiden yaydığı ‘yerel topluluk’ halkla ilişkiler söylemine aldanmaktan iyidir.

Aynı nokta, ‘yerel topluluk’ hâlâ bağımsız ulusal devlet olarak düşünülen bir birim olduğunda da geçerlidir. Üçüncü dünyada, fakat süregelen ulusal gururlarına rağmen Batı Avrupa’da da çok açık biçimde, gerçek siyasi durum şimdiden şudur: sözde ulusal kuruluşların birçoğu gerçekte ya da fiilen uluslararası kapitalist şirketlerin şubeleridir. Özellikle Amerikan şirketleri bu tür nüfuz etme ve adam kiralama girişimlerinde becerikli ve ısrarcı olmuşlardır; nüfuz edilmeye veya kiralanmaya istekli yerel insanların, ülke vatandaşlarının da hiçbir zaman kıtlığı çekilmemiştir. Bu süreç kısmen ya da bütünüyle hükümetlere ve siyasi partilere de uzandığından, ulusal makamlara kamu yararına davranmaları için basit çağrılar yapmanın yeterli olmadığı görülebilir. Tersine, sorunlarla dürüstçe ancak çok geniş bir alanda tam da bu türden mücadelelere katılan bağımsız demokratik örgütler uğraşabilir. Fakat bunun için bilgiye, tanıtıma ve kesintisiz kampanyalara ihtiyaçları vardır; bunların büyük bölümü ister istemez, üzerinde mücadele yürütülen ve pek çok durumda kiralanmış düşmanlarının şimdiden sağlam biçimde yerleştiği alan ve kanallarda gerçekleşecektir. Özgür iletişim için mücadele bu nedenle zorunlu olarak çok daha geniş bir toplumsal mücadelenin parçasıdır; fakat bu, ortaya çıkan her meselede mücadeleden, öneri ve karşı öneriler geliştirmekten kaçınmak için bir gerekçe değildir.

Bu durumda iletişimin bütün alanında yabancı kuruluşlarla ilgili yasal düzenlemeler yapılması gerekli ve acil bir hedeftir. Bugün bile ciddi olan durum, çok güçlü önlemler alınmadıkça 1980’lerde neredeyse geri döndürülemez hâle gelecektir. Başka bir düzlemde ise uydu televizyonu hakkında uygun uluslararası anlaşmalar yapılması için sürekli baskı uygulanmalıdır; özellikle de ağırlıklı oy sistemi kullanan bütün denetim organları reddedilmelidir, çünkü bunlar uygulamada süper güçlerin denetimi anlamına gelecektir. Küçük ulusların pazarlık yapabilecek pek az şeye sahip olduğu düşünülebilir; ancak yer istasyonlarının ve yabancı ya da yabancılar tarafından kiralanmış yayıncılık veya kablolu dağıtım sistemlerinin denetimini ellerinde tuttukları sürece gerçekte güçlü bir konumdadırlar. Bu görüşmelerde benimsenebilecek olumlu tutum, demokratik uluslararası kurumların yönetimi altında uluslararası ve ulusötesi televizyon sistemlerinin kurulması olabilir.

Bütün bunlar zaman ve uzun süreli çaba gerektirecektir. Mücadele toplumun her köşesine uzanacaktır. Ama meselede söz konusu olan tam da budur: yeni bir evrensel erişilebilirlik. Genel televizyondan ticari reklamcılığa, oradan merkezî bilgi ve veri işleme sistemlerine uzanan geniş bir alanda, şu anda mevcut olan ya da erişilebilir hâle gelmekte olan teknoloji, toplumsal sürecimizin bütününü etkilemek, değiştirmek ve bazı durumlarda denetlemek için kullanılabilir. Kullanımların bu kadar uç toplumsal seçenekler sunması da ironiktir. Yerel temellere dayanan ama uluslararası ölçekte genişleyen, çok yakın zamana kadar ütopik görünecek ölçekte iletişimi ve bilgi paylaşımını mümkün kılan düşük maliyetli televizyon sistemlerine sahip olabiliriz. Bunlar, eğitimli ve katılımcı bir demokrasiye yönelik uzun devrimin ve karmaşık kentsel ve endüstriyel toplumlarda etkili iletişimin yeniden kazanılmasının çağdaş araçlarıdır. Ama aynı araçlar, içinde bulunduğumuz koşullarda kısa ve başarılı bir karşıdevrimin de araçlarıdır: seçim ve rekabet söyleminin örtüsü altında, birkaç ulusötesi şirketin, onlara bağlı devletler ve kurumlarla birlikte, haberlerden psikodramaya kadar hayatlarımızın her düzeyine daha fazla nüfuz ederek, birçok farklı deneyim ve sorun karşısındaki bireysel ve kolektif tepkileri neredeyse onların programladığı olanaklar arasından seçim yapmakla sınırlayabileceği bir karşıdevrimin.

Birçok insanın bu gelişmelerin en kötüsüne direneceğine inanmak için sağlam nedenler var; ancak etkili karar alma topluluklarının büyüklüğü böylesine artarken ve iç içe geçmiş kurumların ölçeği ile karmaşıklığı, mücadeleyi bir yana bırakın, bu kurumları saptamayı bile güçleştirirken, desteklenmeyen erdemlere güvenmek yeterli değildir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde, bu yüzyılın geri kalanında söz konusu olası yollardan hangisini izleyeceğimizi büyük ölçüde belirleyecek kararlar alınacak ya da alınmayacaktır. Fakat şimdi eyleme geçmek gerekiyorsa, bunun ilk koşulları bilgi, çözümleme, eğitim ve tartışmadır; bu kitap da bunlara küçük bir katkı ve umulur ki bir teşvik olarak sunulmaktadır.

6. Alternatif Teknoloji, Alternatif Kullanımlar? — Notlar

[^1]: Alıcı donanımlarının teknolojisi açıkça burada öngörüldüğü kadar hızlı ilerlemedi. Bir yerden bir yere taşınabilen hantal televizyonlardan farklı olarak, gerçekten taşınabilir televizyonlar pil gücü sorunları yüzünden gelişemedi ve sıvı kristal teknolojisi çok daha ileri düzeyde gelişinceye kadar yaygınlaşmaları pek olası görünmüyor. Yüzyılın son yıllarında ilgi artık dört fit kareye kadar ekranlara sahip yüksek çözünürlüklü televizyona yönelmiş durumda; düz ekranlı alıcı vaadi ise hâlâ uzaklarda, merak uyandırmaya devam ediyor.

[^2]: Kablo artık Amerika Birleşik Devletleri’ndeki evlerin yüzde sekseninden fazlasının önünden geçiyor ve bunların yüzde ellisinden fazlası abone; Kanada, Belçika ve Hollanda’da da aynı ölçüde yaygın. Britanya’da ise yüksek sermaye yatırımı ve yalnızca biraz daha çekici olan programlar gelişmeyi engellediğinden ilerleme çok daha yavaş oldu; 1989’da abone hane sayısı yarım milyonun altındaydı.

[^3]: Uygulamada etkileşimli kablo ticari kabul görmedi; Warner-Amex’in Qube sistemi gibi öncü projeler 1980’lerin başında kapandı. Fiber optik kabloların evlerin içine kadar döşenebilecek ölçüde ucuzlayacağı 2000 yılına yaklaşıncaya kadar, gerçekleşenlerden çok vaatlerle karşılaşmayı bekleyebiliriz. Ne yazık ki bunun sonucunda kablo esas olarak bir eğlence programları kaynağı olarak kaldı ve uydu yayıncılığı karşısında kendine özgü üstünlükler kazanamadı.

[^4]: Günümüzde yeni kurulan sistemler daha yaygın olarak elli ila yüz kanala sahip.

[^5]: Televizyonun mikrodalga yoluyla dağıtımı şimdi tercih edilen teknolojidir; ancak Avrupa’da buna yaygın biçimde izin verilmiyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kablo karşısında geri planda kalma eğilimi gösterdi.

[^6]: Bütün bu gelişmeler 1990’da, 1974’te oldukları kadar uzak görünüyor. Özellikle görüntülü telefon, potansiyel kullanıcıların ilgisini çekmiyor gibi görünen son derece pahalı bir gelişmedir.

[^7]: Bütün bunlar büyük ölçüde öngörüldüğü gibi gerçekleşti. Amerika Birleşik Devletleri’nde kablo baş istasyonlarındaki yer istasyonlarına uydu yayını, 1974’te Atlanta’dan yayın yapan WTBS ile başladı; o zamandan beri bu tür kanallarda büyük bir patlama yaşandı. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde kırktan fazla, Avrupa’da ise bir düzine kadar daha böyle kanal bulunuyor. Düşük güçlü uydulardan iletilen bu kanallar çoğu hanenin karşılayamayacağı dört fit çapında bir çanak gerektirirken, artık çapı bir fiti aşmayan bir çanakla alınabilecek kadar güçlü sinyaller gönderen yüksek güçlü uydular çağına giriyoruz. Siyasi ve kültürel meseleler üzerindeki tartışmalar sürüyor.

[^8]: Amerika Birleşik Devletleri’nde programlara anında izleyici tepkisi artık oldukça yaygın; tepkiler etkileşimli kablo aracılığıyla ya da daha sık olarak telefonla alınıyor ve otomatik donanımlar oyları kaydediyor. Bunun daha çok bir eğlence biçimi olarak kullanılma eğilimi var. En ünlü örnek, Istakoz Larry’nin haşlanıp haşlanmayacağı veya kurtarılıp kurtarılmayacağı üzerine yapılan, 500.000’den fazla telefon oyunu harekete geçiren oylamaydı (Larry kıl payı kurtuldu).

[^9]: Bu teknoloji artık teletekst (Oracle ve Ceefax) olarak biliniyor; ancak eğitim amaçları yerine haberler için kullanılıyor.

[^10]: Home Box Office, yaklaşık yirmi milyon abonesiyle artık Amerika Birleşik Devletleri’nin önde gelen film aboneliği hizmetidir; büyük boks karşılaşmalarının çoğu da öngörüldüğü gibi izleme başına ödeme sistemine geçti.

[^11]: Bu sorunu gören Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’taki düzenleyici kurumlar, işletme imtiyazları verirken nüfus yoğunluğu yüksek bütün bölgelerin yüzde yüzünün kapsanmasında ısrar etmişlerdir; ancak kablonun ulaştığı hanelerin yüzde altmışından fazlasını abone olmaya teşvik eden bir fiyatlandırma düzenini dayatamamışlardır.

[^12]: Teknik değişimin 1974’te öngörülenden biraz daha yavaş ilerlemesi nedeniyle siyasi karar alma döneminin hâlâ son bölümündeyiz; ancak belirleyici mücadelelerin birçoğu şimdiden kazanılmış veya kaybedilmiştir.

2 Yorum

Filed under Eviri

2 responses to “Televizyon — Raymond Williams”

  1. Geri bildirim: Eviri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: İzah Makinesi 🤖🤌🤔 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER