Terrence Deacon Tamamsız Doğa (Incomplete Nature, 2011) kitabında başlığından da anlaşılacağı gibi zihnin maddeden çıkagelmesini açıklamanın tek bilimsel yolunun doğanın ontolojik tamamsızlığı olduğunu bildirir: ‘Zihin aslında maddeden çıkagelmedi, maddedeki kısıtlardan çıkageldi.’ Bu kısıt kimi mümkünatların gerçekleşmesini önleyen bir iç engel veya sınırdır, bu yolların tutturulmamış olması kaza eseri değildir, zorunludur (kaza eseri gibi görünse de)…
İnsanlarda mucitlik ve tinselliği sağlayan olgu tam da beynimizin yüzde 10’unu kullanmamızdır: Başvurulmayan mümkünatların boşluğu yaratıcı mucitliği harekete geçirmektedir. Bu bir anlamda Milo Venüsü heykeli gibidir: Kadının ellerinin eksik olması heykelin nasıl tamamlanabileceğine dair farklı versiyonları zihnimize hayal ettirir, oysa heykel tamam olsaydı ister istemez kaba bir dolgunluk hissedecektik. Okumaya devam et →
Slavoj Žižek, toplumsal cinsiyet rollerini ve modern kültürdeki ilişkileri eleştirirken, özellikle sinema ve edebiyat üzerinden derin analizler sunar. Onun düşüncesine göre, melodramlar sadece bir kurgu türü değil, aynı zamanda toplumsal yapımızı anlamak için bir araçtır. Erkek ve kadın arasındaki ilişkilerin bu dramatik yapı içinde nasıl şekillendiğini çözümleyen Žižek, erkeklerin sevgi ve sorumluluk arasında kurdukları ikiliği analiz eder. Özellikle erkeklerin, aşklarını yüksek idealler uğruna feda ediyormuş gibi görünse de aslında bu fedakarlığın, aşık olduklarını kanıtlamak için bir strateji olduğuna dikkat çeker. Bu bağlamda, Žižek’in tespit ettiği “melodramların numarası”, toplumsal ilişkilerin ardındaki karmaşıklığı kavramamızda bize rehberlik eder.
Slavoj Žižek’in Gerçeği Sorgulamak kitabından bir alıntı okuyorum şimdi size:
Bir yana kadının başkasına göre ve başkası için oluşu, erkeğin narsisistik yansıtması oluşu, eril kadın imgesi oluşu konurken, öbür yana eril söylemin ötelerinde bulunan ‘asıl kadının ta kendisini’ koymak pek isabetli olmaz. Hatta bunun tam tersini öne sürmek isterim: ‘Kadının ta kendisi’ mefhumu eril düşlemin son kalesidir, erkeklerin kadınlara dair söylemlerindeki bünyevi çıkmazları sonuna kadar takip ettiğinizde ise ‘asıl kadın’ın çok daha yakınına varırsınız. İşte o eril simgesel düzenin ötelerinde bulunan ve asla dile getirilemeyen semiyotik falan filan denen o kadın… işte bu ötelik mefhumu eril düşlemin son kalesidir, böyle diyelim.
Farzet ki cennet yok
Dene bak kolay gelecek
Aşağında cehennem yok
Tepemizde bir tek gök
Farzet ki bir gün halk
Gününü hep gün edecek Okumaya devam et →
Simgesel düzene girdiğimiz anda simge-öncesi Gerçeğin dolaysızlığını ilelebet kaybederiz, zira asıl arzu nesnemiz (‘anne!’) imkansız ve erişilmez olmuştur. Gerçeklikte karşımıza çıkan her pozitif nesne olsa olsa bu kayıp kökenin bir ikamesidir artık, tam da dil olgusuyla erişilmez kılınmış bu ensestli Ding’in bir ikamesidir – ‘simgesel iğdiş’ işte böyledir. Okumaya devam et →
A treatise of the method of fluxions and infinite series, with its application to the geometry of curve lines by Sir Isaac Newton
Geometrinin nesnesi ve amacının tam olarak ne olduğu daha iyi anlaşılmadıkça ve hız, momentum vb. öğretilerden kaçınıldıkça geometrik karmaşa ve incelikleri doğru temele oturtma girişimlerinin başarısız olacağı bellidir. Okumaya devam et →