Psikoloji nedir? — Georges Canguilhem

Psikolog için “psikoloji nedir?” sorusu, filozofun “felsefe nedir?” sorusundan daha fazla can sıkıcı görünür. Çünkü felsefede anlam ve öz sorusu, bir yanıt sunmaktan ziyade felsefenin kendisini şekillendirir. Dahası, bu sorunun sürekli olarak tatmin edici bir yanıt eksikliği nedeniyle yeniden ortaya çıkması, kendini filozof saymak isteyenler için bir alçakgönüllülük gerekçesi iken, bir aşağılanma sebebi değildir. Fakat psikoloji açısından, bu sorunun, yani onun özüne ya da daha mütevazı bir ifadeyle kavramına dair sorunun, psikologun varoluşunu da sorgulanır kıldığı açıktır. Psikolojinin ne olduğunu tam olarak açıklamak mümkün değilse, psikologun ne yaptığına dair yanıt vermek de zorlaşır. Bu nedenle, psikolog, bir uzman olarak sahip olduğu öneminin gerekçesini bulanık bir fayda çerçevesinde aramaktan başka çare bulamayabilir. Bu önem psikolog açısından incitici olmayacaksa bile, filozoflar için bir aşağılık kompleksi kaynağına dönüşebilir.

Psikologun etkinliğinin tartışmalı olduğunu söylemekle, bunun bir yanılsama olduğunu kastetmiyoruz; yalnızca bu etkinliğin henüz yeterince temellendirilmemiş olduğuna işaret ediyoruz. Psikologun etkinliği bir bilime dayanmadıkça, yani psikolojinin statüsü öyle bir biçimde sabitlenmedikçe, onun kompozit ve eklektik bir ampirisizmden daha fazlası olduğu söylenemez. Gerçekten de, birçok psikoloji çalışması, sistematik olmayan bir felsefeyi, gerekli sıkılıkta olmayan bir etiği ve kontrolsüz bir tıbbı bir araya getirmiş izlenimi verir. Bu çalışmalar, nesnellik kisvesi altında eklektik olduklarından ötürü özensiz birer felsefedir. Aynı zamanda, eleştirel bir gözle incelenmemiş etnolojik deneylerle, itirafçı, eğitimci, lider, yargıç gibi figürleri bir araya getirdiklerinden dolayı bir anlamda gereksiz birer etik sayılabilirler. Bu çalışmalar, kontrolsüz bir tıbbı temsil eder; çünkü en gizemli ve en zor tedavi edilebilir hastalık türlerinin –deri hastalıkları, sinir hastalıkları ve akıl hastalıkları– incelenmesi ve tedavisi düşüncesiyle, psikoloji uzun zamandır gözlemler ve hipotezlerle donatılmıştır.

Buna göre, “Psikoloji nedir?” sorusu, gereksiz veya boş bir soru gibi görünmeyebilir.

Bilim kavramının birliğini, nesne doğrultusunda arama eğilimi uzun süre devam etmiştir. Nesne, özelliklerinin çalışılmasında kullanılacak yöntemi belirleyecektir. Fakat bu durumda, bilim, araştırdığı nesneyle sınırlanır ve yalnızca bir alanın incelenmesiyle kısıtlanmış olur. Bilimin, kendi nesnesini büyük ölçüde oluşturduğu ve kendine bir alan tayin ettiği görüldüğünde, bilim kavramı nesneden çok yönteme dayanır hale gelmiştir. Bilimin nesnesi artık sadece çözülmesi gereken sorunların veya engellerin özgül alanı değildir; aynı zamanda bilimin öznesinin amacı ve yönelimidir. Böylece, teorik bilincin kendisini oluşturan özgül proje haline gelir.

Psikoloji sahasının birliğini, metodolojik projelerin çeşitliliğine rağmen ortaya çıkararak, “Psikoloji nedir?” sorusuna yanıt vermek mümkündür. Prof. Daniel Lagache’ın 1947’de, Edouard Claparède’nin 1936’da sorduğu bir soruya verdiği yanıt bu türde parlak bir cevaptır. Burada psikolojinin birliği, deneysel psikoloji, klinik psikoloji, psikanaliz, sosyal psikoloji ve etnolojiyi sentezleyerek genel bir davranış teorisi tanımlama girişiminde aranır.

Ancak daha dikkatli bakıldığında, bu birliğin daha çok profesyoneller arası barışçıl bir ortak yaşam paktına benzediği, çeşitli durumlarda tutarlılık gösteren mantıksal bir özden ziyade bir uyum paktı olduğu izlenimi edinilebilir. Lagache’ın doğalcı (deneysel psikoloji) ve hümanist (klinik psikoloji) eğilimler arasında sağlam bir uyum bulmaya çalıştığı görülse de, ikincisinin daha fazla ağırlık taşıdığı hissedilir. Bu muhtemelen, incelemenin en tartışmalı kısımlarında hayvan psikolojisinin eksikliğini açıklar. Klinik, çoğunlukla hayvanlarla ilgili bir psikoloji olan deneysel psikolojinin bir parçası olarak kabul edilse bile, burada yalnızca bir materyal olarak sınırlanmıştır. Aslında bir psikolojinin yalnızca yöntemine dayanarak deneysel olup olmadığı söylenemez. Her ne kadar öyle görünmese de, klinik, psikanalitik, sosyal ya da etnolojik psikoloji tanımlamaları, büyük ölçüde nesneye dayanır. Bu sıfatlar aynı çalışma nesnesini belirtir: İnsan, konuşkan veya suskun, sosyal ya da asosyal insan. İnsan dili ile hayvan dili, insan toplumu ile hayvan toplumu arasında süreklilik mi yoksa kopuş mu olduğunu belirlemek mümkün olmadan, genel bir davranış teorisinden bahsetmek mümkün müdür?

Psikoloji kavramının bir proje birliği sunup sunmadığını değerlendirebilmek için, psikolog olmadığımızdan, temel soruya karşıt bir açıdan yaklaşmayı denemek istiyoruz. Yani, psikolojik olarak adlandırılan farklı disiplinlerin bir proje birliği ile birleşip birleşmediğini araştırmayı öneriyoruz. Ancak bu araştırma yöntemi belli bir mesafeyi gerektirir. Ayrı ayrı keşfedilen sahalar karşılaştırılıp örtüşen noktalar ortaya çıkarıldığında (Lagache örneğinde bu yıllar sürmüştür), projelerin anlamlarını ayırt etmek gerekliliği doğar – yalnızca psikolog yürütücü bir otomatizme kapıldığında değil, aynı zamanda psikologun bir durumdan anlam çıkararak bir proje yarattığı hallerde de.

Bu yüzden “Psikoloji nedir?” sorusuna yanıt aramak, bizim için, psikolojiyi kendi yönelimleri bağlamında ele alarak felsefe ve bilim tarihi ile ilişkili bir psikoloji tarihi çıkarmayı zorunlu kılar. Böyle bir tarih teleolojik olacaktır, çünkü psikolojinin bugün sorduğu sorunun anlamını, disiplinlerin, yöntemlerin ve girişimlerin kaynağındaki çeşitli varsayılan anlamlarla taşıyacaktır. Bu soru aynı zamanda, psikolojinin günümüzdeki çeşitli hâllerini meşrulaştırır.

1. Doğa Bilimi Olarak Psikoloji

Psikoloji etimolojik olarak can bilimi anlamına gelse de, bağımsız bir psikoloji fikri veya olgusunun, antik felsefi sistemlerde bulunmaması dikkat çekicidir; oysa ki bu sistemlerde psişe, yani can, doğal bir varlık olarak kabul edilmiştir. Can üzerine çalışmalar, metafizik, mantık ve fizik arasında bölünmüş durumdadır. Aristo’nun Cana Dair eseri aslında genel biyoloji üzerine bir incelemedir ve fiziğe adanmış yazılarından biridir. Aristo’nun ardından ve Skolastiklerin geleneğini takiben, 17. yüzyıl başındaki felsefe, canı hâlâ fizik bir mesele olarak ele almaktadır. Fiziğin konusu, yaşam potansiyeli taşıyan doğal bedendir. Bu nedenle fizik, canı, canlı bedenin biçimi olarak ele alır; maddeden ayrılmış bir öz olarak değil. Bu bakış açısına göre, bilgi organlarını çalışmak –harici duyu organları (görme, işitme, vb.) ve dâhili duyu organları (ortak duyu, düşlem, bellek)– solunum veya sindirim organlarını çalışmaktan farklı değildir. Can, doğal bir inceleme nesnesidir; biçimler hiyerarşisinde bir biçimdir, fakat canın öz işlevi biçimleri bilmektir. Bu anlamda can bilimi, fiziolojinin bir alanıdır.

Bu antik kavrayış, modern psikolojinin bir yönüne, yani uzun süre yalnızca psiko-nöroloji olarak kabul edilen psiko-fizyolojiye (günümüzde psiko-endokrinoloji ve başka alanlara kadar genişlemiştir) ve tıbbi bir disiplin olarak görülen psiko-patolojiye kesintisiz biçimde uzanır. Modern fiziolojinin gelişimini sağlayan iki devrim, Harvey’in dolaşım kuramı ve Lavoisier’in solunum kuramı, Galen tarafından gerçekleştirilen önemli bir buluşu izler: Alkmaion, Hipokrat ve Platon’un öngörüleri doğrultusunda ve İskenderiye Okulu’ndan Herofil ve Erasistratos gibi hekimlerin ardından Galen, beyin ile sinir sisteminin duyusal işlevlerin ve hareketin merkezi olduğunu, böylece canın beynin bir işlevi olduğunu öne sürmüştür. Bu devrim, hayvan ruhu teorisini esas alarak yüzyıllar süren bir empirik pnömatoloji akımının temellerini atmıştır; bu teori, 18. yüzyıl sonunda elektro-nörolojinin doğmasıyla yerini yeni bir anlayışa bırakmıştır. Gall, zihinsel işlevler ve beyin bölgeleri arasındaki bağlantıları araştırırken Galen’in yolunu izlemiştir ve Broca’ya kadar 19. yüzyıl boyunca tüm beyin lokalizasyonu çalışmalarını etkisi altına almıştır.

Özetle, psiko-fizyoloji ve psiko-patoloji gibi günümüz psikolojisi de köklerini Galen’e kadar uzanan antik dönemden almaktadır.

2. Öznellik Bilimi Olarak Psikoloji

Aristoteles fiziğinin 17. yüzyılda gerilemesiyle birlikte, doğa bilimleri arasındaki bir nesne olarak can bilimi sona ererken, öznellik bilimi olarak psikolojinin doğuşu başlar.

Modern psikolojinin, düşünce öznesinin bilimi olarak ortaya çıkmasının ardında, 17. yüzyılın mekanik fizikçileri yatar. Eğer dünya gerçekliği artık algı içeriğiyle özdeşleşmiyor ve gerçeklik duyusal deneyimlerdeki yanılsamaların arındırılması yoluyla elde ediliyorsa, bu deneyimin niteliksel kalıntısı, gerçeğin çarpıtılması olarak zihnin sorumluluğunu gündeme getirir. Bu sorumluluk, fizikçinin gözünde bir kusur olarak görülür. Bu yüzden psikoloji, zihni bu suçtan arındıran bir bilim girişimi olarak şekillenir. Psikolojinin amacı, doğanın insan zihnini gerçeğe dair muhakemesinde neden hataya zorladığını açıklamaktır. Böylece psikoloji, duyusal verilerin fiziksel yanlış anlamalarını araştıran bir dış duyular fiziği olarak işlev görür.

A. Dış Duyu Fiziği

Öznellik bilimi olarak psikoloji, başlangıçta iki nedenle psikofizik olarak kabul edilir: Birincisi, fizikçilerce ciddiye alınması için fiziksel bir bilimden daha aşağı olmamalıdır. İkincisi, insan bedeninin yapısı içinde, insan deneyiminin gerçek dışı kalıntılarının varoluş nedenlerini aramalıdır.

Ancak bu, antik fizyolojinin bir dalı olan can bilimi kavramına dönüş anlamına gelmez. Yeni fizik bir hesaplamadır; bu nedenle psikoloji de duyusal verilerin nicel sabitlerini ve bu sabitler arasındaki ilişkileri belirlemeye çalışarak fizik bilimi gibi davranma eğilimindedir.

Bu alanda Descartes ve Malebranche öncüdür. Descartes, Ruhun Yönlendirilmesi İçin Kurallar adlı eserinde duyusal veriler arasındaki nitel farklılıkları geometrik şekiller arasındaki bir fark olarak indirgemeyi önerir. Duyusal veriler, terimin tam anlamıyla, bir bedeni diğer bedenler tarafından bilgilendirdiği ölçüde bu konunun nesnesi olur. Burada dış duyunun bilgilendirdiği şey, içsel bir duyudur: “düşlem, gerçek ve şekilsel bir bedenden başka bir şey değildir.” Descartes’ın refleks kavramını tam olarak icat etmemiş olmasına rağmen, uyarılma ve tepki arasındaki ilişkinin sabitliğini onayladığı göz önüne alındığında, dış duyuların matematiksel fiziği olarak anlaşılan psikoloji onunla başlar ve Fechner ile zirveye ulaşır. Bu durum, Kant’ın çekincelerine rağmen, Helmholtz gibi fizyologların çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir; bu çekincelere karşı çıkan ise Herbart olmuştur.

Wundt, bu türdeki psikolojiyi genişleterek deneysel psikoloji boyutuna ulaştırmıştır. Wundt’un çalışmaları, mekanikten ve fizikten beklenen türde evrensel geçerliliğe sahip analitik bir belirlenimciliğin bilinç olgularını açığa çıkarmasını umarak desteklenmiştir.

Fechner, Bergson’un Bilincin Doğrudan Verileri Üzerine Deneme başlıklı tezinden iki yıl önce, 1887’de vefat etmiştir. Wundt, 1920’de öldüğünde, çok iyi eğitilmiş öğrencilerden bazıları hâlâ hayattaydı ve bu öğrenciler, Ehrenfels’in biçimsel niteliklerle ilgili gözlemlerini dikkate alarak, deneysel ve matematiksel fizik üzerine ilk saldırılarda yer almıştır. Bergson’un algılanan bütünlükler analizinde açığa çıkan gözlemler, varsayılan parçalarına baskın gelen organik biçimlere yönelik analizlerle örtüşmektedir.

B. İç Duyu Bilimi

Ancak öznellik bilimi, yalnızca dış duyular fiziğinin detaylandırılmasına indirgenmez; öz-bilinç bilimi ya da iç duyunun bilimi olarak da sunulur. Psikoloji teriminin, benlik bilimi anlamında kullanılmaya başlanması 18. yüzyıla tarihlenir (Wolff). Bu psikolojiye dair her tarih, Descartes’ın Tefekkürler’iyle başlatılıp, onun sorumluluğunu taşımaz bir anlatıya dönüşebilir.

Descartes’ın Tefekkürler’inin başlarında kendini daha iyi tanımaya çalışırken düşünceye yönelmesi, Kartezyen iç duyuyu oluşturur. Bu iç duyunun bilinci, doğrudan bilme olarak benliğin öz bilgisidir. Descartes’ın Tefekkürler’i, ‘Düşünüyorum’un doğrudan kavrayışıyla, doğasına ve özüne ulaşma iddiası taşır. Kartezyen düşünme, kişisel bir açıklama değildir; ben bilgisini matematikteki özeni ve kişiseldışılığıyla besleyen yansıma, benliğin gözlemlenmesi değildir.

Kartezyen iç duyunun, Aristotelesçi iç duyuyla hiçbir ilgisi yoktur; bu bağlamda Descartes, iç duyuyu bedenin bir tarafı olarak ele alır. Bu nedenle Descartes’a göre, can kendini doğrudan bilir ve bedene nazaran daha kolay bilir.

Bu önemli yanıtlama, skolastik tezi ortadan kaldırmaz. Maine de Biran, Düşüncenin Bileşimbozumu Üstüne Hatıra başlıklı eserinde bu tezi Descartes’a karşı bir kez daha kullanır. Auguste Comte da aynı tezi içebakış imkanına, yani Pierre-Paul Royer-Collard’ın Reid’den ödünç aldığı benlik-bilgisi yöntemi karşısında savunur. Bu yöntem, psikolojiyi ruhsal cevhercilik geleneksel savlarını destekleyen bilimsel bir metafizik hazırlığına dönüştürmüştür. Cournot bile dirayetiyle bu savı yeniden ele alır ve psikolojik gözlemin, gözlemcinin kendisinden ziyade başkalarının davranışlarıyla ilgili olduğunu, psikolojinin bilimden çok bilgelik ile bağlantı kurduğunu ve “Psikolojik olguların doğası gereği teoremden ziyade aforizma biçiminde dile getirilmesi gerektiğini” öne sürer.

Descartes’ın öğretileri iki açıdan yanlış anlaşılır: Birincisi, ona karşı benliğin doğal tarihi gibi bir ampirik psikoloji kurmaktır – Locke’dan Ribot’ya ve Condillac aracılığıyla Fransız İdeologlar ve İngiliz Faydacılar gibi düşünürlerin katkılarıyla gelişen bu yaklaşım, Descartes’a atfedilen rasyonel bir psikoloji oluşturmak veya onun bunu gerçekleştirdiğine inanmak gibi bir yanlış anlamadır.

Bugün halen Kant’ın şu tespitindeki görkem korunur: Wolff, yeni doğanları “Kartezyen-sonrası” (Psychologica Empirica, 1732; Psychologica Rationalis, 1734) diye vaftiz etmiş olsa da, onların meşruiyet iddialarını temellendirememiştir. Kant gösterir ki, bir yandan içsel duyunun görüngüsü, ampirik sezginin yalnızca bir biçimidir ve zamanla karıştırılma eğilimindedir; öte yandan ben, tüm idrak muhakemelerinin öznesi olarak, deneyimin organizasyonunda bir işlevdir, fakat bu işlevin bilimi olamaz çünkü bilimin aşkınsal koşuludur. Doğa Biliminin İlk Metafizik İlkeleri (1786), psikolojinin matematik ya da fizik imgesi altında bir bilim olabileceğini reddeder. Matematiksel fiziğin var olabilmesi anlamında bir matematiksel psikoloji mümkün değildir. Duyum yoğunluklarının genlikleri altında algıların öngörülmesi için, içsel duyum değişimlerine sürekli matematik uygulansa bile, bunun yalnızca düz doğrusal çizginin özelliklerine sınırlayıcı bir geometri uygulamaktan daha fazla bir anlam ifade etmeyeceğini vurgular. Kimyanın analiz ve sentez uygulamalarıyla kurulduğu anlamda bir deneysel psikoloji yoktur. Ne kendimizde ne de başkalarında deney yürütebiliriz. Dahası, içsel gözlem, nesnesini başkalaştırır. Kendini gözlemleme sürecinde kendini yakalamaya çalışma isteği, yabancılaşmaya yol açar. Bu yüzden psikoloji ancak tarif edici olabilir; asıl yeri, antropoloji içinde bir yetkinlik teorisine hazırlık işlevi görmek ve bilgelik teorisiyle taçlandırılmış bir ihtiyat olmaktır.

C. Yakın Duyu (Sens Intime) Bilimi

Eğer klasik psikoloji diye adlandırılan ve çürütülmesi istenen bir psikolojiden bahsedeceksek, psikolojide klasiklerin her zaman birilerine göre var olduğunu kabul etmeliyiz. Duyumsalcıların mirasçıları olan İdeologlar, İskoç psikolojisini klasik olarak kabul edebilirlerdi; bu psikoloji, onlar gibi bir tümevarım yöntemi benimsemekteydi ancak onlardan farklı olarak, zihnin cevherliğini onaylamak için kullanılmıştı. Fakat Duyumsalcılar ve İdeologların atomcu ve analitik psikolojileri, Gestalt Psikolojisi kuramcılarının onları klasik psikoloji olarak reddetmelerinden çok önce, Maine de Biran gibi romantik bir psikolog tarafından klasik olarak kabul edilmekteydi. Onun tarafından, psikoloji günlük defterin (journal intime) tekniği ve içsel duyunun (sens intime) bilimi haline gelmiştir. Descartes’ın yalnızlığı matematikçinin bir öz disipliniydi; Maine de Biran’ın yalnızlığı ise bir taşra kaymakamının boş zaman uğraşısıydı. Kartezyen “Düşünüyorum” düşünceyi kendi içinde kurarken, Birancı “İstiyorum,” bilinci, kendine göre, haricilik karşısında kurar. Ofisine kapanarak Maine de Biran, psikolojik analizin basitleştirme değil, karmaşıklaştırma olduğunu keşfetmiştir. İlkel psikolojik olgunun bir öğe olmadığını, zaten bir ilişki olduğunu, bu ilişkinin de çaba içinde yaşandığını anlamıştır. Yetke işlevi taşıyan bir adam olmasına rağmen, iki çarpıcı sonuca ulaşmıştır: Birincisi, bilinç, bir kudretle bir direncin çatışmasını gerektirir; ikincisi, insan, Bonald’ın düşündüğü gibi organların hizmetinde bir zekâ değil, zekânın hizmet ettiği canlı bir organizmadır. Canın bedenlenmesi zorunludur; dolayısıyla biyolojisi olmayan bir psikoloji olamaz. Benliğin gözlemlenişi ne iradî hareketin fizyolojisinden ne de hissiyatın patolojisinden vazgeçer. Maine de Biran’ın iki Royer-Collard arasında bir pozisyonu vardır. Doktriner olan Pierre-Paul ile tartışmış, psikiyatrist olan Antoine-Athanase tarafından ise değerlendirilmiştir. Maine de Biran’ın Lüksemburg Bahçesi’nde Bay Royer-Collard ile Bir Gezinti başlıklı eseri, onun küçük kardeşi olan Antoine-Athanase Royer-Collard’dan ise Maine de Biran Doktrininin İncelenmesi adlı çalışması mevcuttur. Eğer Maine de Biran Cabanis’in İnsanın Fiziksel ve Manevi İlişkileri (1798) eserini okuyup tartışmamış olsaydı ve Bichat’ın Hayat ve Ölüm Üzerine Araştırmalar (1800) eserini incelememiş olsaydı, psikopatoloji tarihinin onun adını anması mümkün olmazdı. İkinci Royer-Collard, Pinel’den sonra ve Esquirol ile birlikte Fransız psikiyatri okulunun kurucularından biridir.

Pinel, akıl hastalarının tıpkı diğer hastalar gibi hasta olduklarını, cin çarpmış ya da suçlu olmadıklarını, ancak diğerlerinden farklı oldukları için ayrılarak bakım görmeleri gerektiğini savunmuştu. Bicêtre ve Salpêtrière’de, Pinel, akıl hastalarının tedavi amaçlı tecrit edilmesine dayanan bağımsız bir disiplin olarak zihinsel tıbbı kurdu. Royer-Collard, 1805’te başhekim olduğu Charenton Ulusal Evi’nde Pinel’in izinden gitti. Aynı yıl Esquirol, “Tutkuların Akıl Yitimi Üzerinde Sebep, Belirti ve Tedavi Edici Araç Olarak Ele Alınması” konulu tıp tezini savundu. 1816’da Royer-Collard, Paris Tıp Fakültesi’nde adli tıp profesörü oldu, ardından 1821’de zihinsel tıbbın ilk profesörlük unvanını aldı. Royer-Collard ve Esquirol’in, akıl hastalarında felç üzerine çalışan Calmeil gibi, genel paraliziyi tanımlayan Bayle gibi, çocuklarda zihinsel gerilik çalışmasını başlatan Felix Voisin gibi öğrencileri oldu. Salpêtrière’de, aralarında Pinel, Esquirol, Lelut, Baillarger ve Falret gibi isimlerin yer aldığı tıp hizmetinin başına 1862’de Charcot geçmiştir. Bu hizmete dair yapılan çalışmalar daha sonra Théodule Ribot, Pierre Janet, Cardinal Mercier ve Sigmund Freud tarafından takip edilecektir.

Psikopatolojinin Galen ile başladığını ve Freud’a, yani 1896’da psikanaliz terimini ortaya atan kişiye kadar uzandığını gördük. Psikopatolojideki gelişim diğer psikolojik disiplinlerle ilişkisiz değildir. En az bir yüzyıl boyunca Biran’ın araştırmaları sonucunda psikopatoloji, felsefeyi şu soruyu kendine sormaya zorlamıştır: Psikolojiye dair fikrini Royer-Collard’ın hangisinden almalıdır? Psikopatoloji, bu kesintisiz tartışmada metafiziğin psikolojiye yönünü belirlemeye katkı sağlarken aynı zamanda yargıç ve taraf olur; fizik ve psişik arasındaki ilişkilere dair görüş bildirme rolünden de vazgeçmez. Bu ilişki, uzun süre somato-psişik olarak formüle edilmişken daha sonra psiko-somatik hale gelmiştir. Bu tersine dönüş, bilinçdışına atfedilen anlamla aynı yöndedir. Eğer psişizm, Descartes’ın haklı veya haksız yere yetkilendirdiği gibi, bilinçle özdeşleştirilirse bilinçdışı fiziksel bir düzenin bir parçasıdır. Ancak psişik olanın bilinçdışı olabileceği düşünülürse, psikoloji artık kendini bilincin bilimine indirgemez. Psişik, artık sadece gizli olan değil; aynı zamanda kendini gizleyen, yani saklayan bir varlık haline gelir. Böylece psikoloji, içselliğin bilimi olmaktan çıkar ve canın derinliklerinin bilimi haline gelir.

3. Tepki ve Davranış Bilimi Olarak Psikoloji

İnsanı bir zekânın hizmet ettiği canlı bir organizma olarak tanımlamayı önerirken, Maine de Biran, yeni psikolojiyi biçimlendirecek olan alanı en baştan belirtmiştir. Letut’ya göre Gall, insanı “artık bir zekâ değil, organların hizmet ettiği bir irade” olarak tanımlayarak bu tanımı önerir. Ancak Biran, insan hayatını hayvan hayatı ile ruhsal hayat arasında konumlandırarak psikolojiyi sınırlar.

19. yüzyılda, sinirsel ve zihinsel patoloji, dış duyunun fiziği, iç duyunun ve içsel duyunun bilimi gibi kavramlarla birlikte, insan davranışının biyolojisi de şekillenir. Bu gelişimin altında yatan nedenler şunlardır: İlk olarak bilimsel nedenler, yani organizmalarla çevreleri arasındaki ilişkilerin genel teorisi olan biyolojinin oluşumu, bir insanlık alemi inancının sona erdiğini belirtir. İkinci olarak, teknik ve ekonomik nedenler, insan türünün endüstriyel karakterine dikkat çeken bir endüstriyel sistemin gelişimi ve spekülatif düşüncenin öneminin azaldığını gösterir. Son olarak, politik nedenler; sosyal ayrıcalık değerlerine duyulan inancın sona ermesi ve eşitliğin yayılmasıdır. Toplu hizmetlerin devletleştirilmesi, askerlik ve kamu hizmetinde eşitlik talepleri, modern toplumlarda uzmanlık pratiğinin yaygınlaşmasının temelini oluşturur.

Davranış psikolojisini diğer psikoloji türlerinden ayıran özellik, projelerinin berrak ve kurucu bir temel sunma yetersizliğidir. Önceki psikoloji türlerinin kurucu projelerinden bazıları felsefenin karşı-anlamları olarak değerlendirilebilse de, burada, önceki bir felsefe ile her türlü bağ reddedildiği için, böylesi bir psikolojik araştırmanın anlamını nereden türeteceği sorusu ortaya çıkar.

Biyolojinin örneğini takip ederek, yani tepkilere, eğilimlere ve davranışa dair nesnel bir bilim olmayı kabul eden bu bilim dalı ve onun psikologları, tarihsel koşullarla ya da yöntem ve tekniklerini sundukları, hizmetlerini kabul ettirmeye çalıştıkları sosyal ortamlarla ilişkisini tamamen göz ardı eder.

Nietzsche, 19. yüzyıl psikologunun psikolojisini tarif ederken şöyle yazar: “Biz geleceğin psikologları … kendini tanımak isteyen aletleri bir yozlaşma işareti olarak görürüz. Biz bilgi araçlarıyız ve bir aletin sahip olduğu tüm naiflik ve kesinliği elde etmek isteriz; bu nedenle kendimizi analiz etmemeli, tanımamalıyız.” Bu ifadede şaşırtıcı bir yanlış anlama, ama aynı zamanda açıklayıcı bir içgörü vardır! Psikolog, kim veya ne adına bir araç olduğunu sorgulamadan, yalnızca bir araç olmak istemektedir.

Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü’nün başında, İngiliz psikologları –yani faydacıları– ahlaki duyguların kökenine dair açıklamalarıyla, insan davranışlarını çıkar ve fayda temelinde ele alarak açıklayan bu psikologları anlamaya çalışmıştır. Nietzsche, psikologları bu yaklaşıma yönelten şeyin ne olduğunu ve onları bu temel motivasyonları göz ardı eden bir duruma iten şeyin ne olduğunu merak etmiştir. Ancak 19. yüzyıl psikologlarının tutumuyla karşılaştığında, Nietzsche, bu eleştirisel duruştan ve her türlü açıklıktan vazgeçmiştir!

Bir psikolojinin temelinde yer alan fayda düşüncesi, insan doğasının yapaylık kapasitesini (Hume, Burke) fark etmenin sonucu olarak anlaşılabilir. Daha günlük anlamıyla ise insanın bir araç üreticisi olarak tanımlanmasıdır (Ansiklopedistler, Adam Smith, Franklin). Ancak biyolojik davranış psikolojisinin ilkesi, açık bir felsefi farkındalığın ürünü olarak doğmamıştır; çünkü bu ilke, ifade edilmeden kalma koşuluyla ancak işleyebilir. Bu ilke, insanın bizzat bir araç olarak tanımlanmasıdır. İnsan için fayda fikrini ve faydanın insan için anlamını içeren faydacılığın yerini, insanın fayda aracı olarak kullanılabileceği fikrini içeren araççılık (enstrümantalizm) alır. Artık zeka, organları oluşturan ve onlardan faydalanan değil; organların hizmet ettiği bir işlevdir. Ve reaksiyon psikolojisinin tarihsel köklerinin, astronomların teleskop kullanırken yaşadığı kişisel gecikme (equation personnelle) keşfine dayandırılması tesadüf değildir (Maskelyne, 1796). Bu aşamada, insan önce bilimsel aletlerin bir aracı olarak, sonra tüm araçların bir aracı olarak incelenmiştir.

Uyum ve öğrenme yasaları, öğrenme ve yetenekler arasındaki ilişki, yeteneklerin tespiti ve ölçümü, bireylerin veya grupların verimlilik koşulları ve üretkenlik üzerine araştırmalar, tümüyle seçme veya yönlendirme uygulamalarına bağlı olarak gelişmiştir ve ortak bir varsayıma dayanır: İnsanın doğası bir araç olmaktır ve kaderi, kendisine uygun bir görevle yerleştirilmektir.

Nietzsche’nin psikologların “insanı araştırmak için naif ve kesin araçlar” olmak istediklerine dair sözleri, doğrudur. Psikologlar, davranışlarda aradıkları belirleyiciliğin artık 19. yüzyılın ilk fizikçilerinin aşina olduğu Newtoncu belirleyicilik değil, giderek biyometrik sonuçlarla desteklenen istatistiksel bir belirleyicilik olmasına rağmen, nesnel bir bilgiye ulaşmaya çaba göstermişlerdir. Ancak bu çifte araççılığın anlamı nedir? İnsanları bir araç olarak ele alarak, psikologları da bir insan aracı olarak değerlendiren bir amacı olan bu yaklaşımı hangi güdülemeler yönlendirir?

Diğer psikoloji türlerinde, ruh ya da özne, doğal bir biçim ya da içsel bir bilinç olarak, insan kavramının değeriyle, hakikat kavrayışına bağlı olarak kabul edilir. Fakat ruh kavramından kaçınılan ve bilinç kavramı da gülünç bulunan bir psikolojide, insanın doğruluğu bir araç olmaktan öte bir anlam taşımaz. O halde, bir aracın değerinden bahsedebilmek için, her düşüncenin araç olmadığı ve bir araca değer atfedebilmek için değerlerin araçlardan bağımsız bir ölçüt taşıması gerektiği kabul edilmelidir. Dolayısıyla, psikolog insan kavramından bir anlam türetmiyorsa, yaptığı işi bir araç olarak görerek bu işi nasıl meşrulaştırabileceğini düşünmelidir. Biz burada “bir aracı olarak görme” deyimini kullanıyoruz, bu iki olası itiraza rağmen geçerlidir. İlk itiraz, psikolojinin teori ile uygulama arasındaki ayrımı dikkate aldığı; ikinci itiraz ise psikoloğun araç olarak kullanılması kararının, onun değil, talep edenlerin tasarrufu olduğu olabilir. Bu tür itirazlara yanıtımız, psikoloji teorisyeni ile psikoloji öğretmenini karıştırmadığımız sürece, günümüz psikologlarının çoğunlukla profesyonel birer uygulayıcı olduklarını ve bilimsel çalışmalarının büyük ölçüde sosyo-teknik bir çevreye uyum yasaları arayışından ilham aldığını kabul etmemiz gerektiği yönünde olacaktır. Bu uyum yasalarının doğal değil, sosyo-teknik bir çevreye yönelik olması, ölçüm işlevlerini bir tür değerlendirme ve uzmanlık faaliyetine dönüştürür. Böylece insan davranışının psikoloğu, hemen hemen kaçınılmaz olarak bir üstünlük duygusu, yönlendirici bir vicdan ve insan ilişkilerinde bir yönetici zihniyetine sahip olur. Bu nedenle, şu alaycı soru ortaya çıkar: Araççılık ideolojisinin psikologları kimler olarak belirlenmiştir? İnsanı bir araç olarak ele alma görevini kime emanet edebiliriz? Yönlendiricileri kim yönlendirebilir?

Bu soruyu yetenekler ve teknikler alanına taşımıyoruz. İyi veya kötü psikologlar olabilir; yetenekli veya beceriksiz, zarar verici veya kanunla korunmuş olabilirler. Ancak sorun şudur: Bir bilim ya da bilimsel bir teknik, içlerinde anlamı belirleyen herhangi bir fikir barındırmaz. Paul Guillaume, Psikolojiye Giriş adlı eserinde teste tabi tutulan insanın psikolojisini inceler. Test edilen kişi, bu tür bir incelemeye karşı kendini savunur; üzerinde bir etki uygulanmasından korkar. Guillaume, bu ruh halini, testin etkinliğinin bir kabulü olarak yorumlar. Ancak aynı ruh hali, test edeni anlamaya yönelik bir psikoloji olarak da görülebilir. Test edilen kişinin kendini savunması, böcek gibi muamele görmek istemediğine yönelik bir tepkidir; kendisine ne olduğunu veya ne yapması gerektiğini söylemeye yetkisi olmayan bir insan tarafından böyle muamele görmek istemez. “Böcek gibi muamele etmek” ifadesi, Stendhal’den gelir; o bunu Cuvier’den almıştır. Örneğin, sıkıcı ve monoton Kinsey’i, Stendhal’in tavsiyesini uygulayarak bir böcek gibi incelesek nasıl olur?

Başka bir deyişle, 19. ve 20. yüzyıllarda gelişen tepki ve davranış psikolojisi, her türlü felsefeden bağımsız olmaya çalışarak bir bağımsızlık iddiasında bulunmuştur; yani biyolojik ve sosyolojik verilerin ötesine bakarak insanın bir fikrini arayan spekülasyondan kendini koparmaya çalışmıştır. Ancak bu psikoloji, sonuçlarının, bu sonuçları elde edenlerin davranışlarına geri yansımasını önleyemez. Böylece “Psikoloji nedir?” sorusuna, felsefenin yanıt aramasının engellenmesi durumunda bu soru “Psikologlar yaptıkları işi yaparken ne amaçlıyor?” sorusuna dönüşür. “Psikologlar, neyin adına psikolog olmuşlardır?” sorusu gündeme gelir. Gedeon, İsraillileri Ürdün Nehri’nin ötesine Madianitlerin karşısına götürmek için oluşturduğu bir komando birliğini seçerken, iki aşamalı bir test uygular. Bu test, önce otuz iki bin kişiden on bin kişiyi, sonra bu on bin kişiden üç yüz kişiyi ayırmasını sağlar. Ancak bu testin amacı ve seçim yöntemi, yalnızca Tanrı’nın gücüne dayanmaktadır. Bir seçiciyi seçmek için teknik seçim yöntemlerinin ötesine geçmek gerekir.

Bilimsel psikolojinin immanence dünyasında, soru yine kalır: Kim psikolog olmaya görevlidir? Bu görevlendirme, yalnızca insan düşüncesinin idealleriyle oluşan normları ve değerleri değil, aynı zamanda bilimin ve uygulamanın kendisi tarafından oluşturulan bir uzmanlar topluluğunun seçkinliği üzerine de dayanır.

Kant ve Maine de Biran için psikoloji, antropoloji içinde yer alır; yani bugün oldukça popüler olan bu terimin taşıdığı belirsizliğe rağmen, bir felsefi sistemin parçasıdır. Kant’ta, insan becerilerinin genel teorisi, bilgelik teorisiyle bağlantılıdır. Ancak araççı psikoloji, bilgelikten bağımsız bir insan becerisi teorisi olarak ortaya çıkar. Eğer bu psikolojiyi insan kavramına dayanarak tanımlayamazsak, yani onu felsefi bir temele yerleştiremiyorsak, herhangi bir kimsenin kendini psikolog olarak nitelendirmesine ve yaptığı şeye psikoloji demesine engel olamayız. Ancak hiçbir kimse de felsefenin, psikolojinin bilim veya teknik tarafındaki belirsiz statüsüne dair sorgulamalarına devam etmesini engelleyemez. Felsefe bu sorgulamayı kendi yapısal naifliği içinde yürütür, ki bu naiflik, geçici bir alaycılığı içerse de, aptallığa benzemez. Bu naiflik, felsefeyi bir kez daha halkın, yani uzman olmayanların safına yönlendirir.

Bu nedenle felsefe, oldukça sıradan bir dille psikolojiye şu soruyu yöneltir: “Neye ulaşmayı hedefliyorsun ki, senin kim olduğunu bilebileyim?” Fakat filozof, psikologa bir yönlendirme tavsiyesi de verebilir – bu bir istisna olacaktır – ve şöyle diyebilir: “Sorbonne’dan Rue Saint-Jacques üzerinden çıkınca, ya yukarı ya da aşağı inebilirsin: Eğer yukarı çıkarsan, Pantheon’a, yani büyük insanların muhafaza edildiği yere yaklaşmış olursun; eğer aşağıya inersen, doğrudan doğruya Polis Müdürlüğü’ne doğru gidersin.”

İstem: aşağıdaki metindeki terminolojiyi benimseyerek ekteki belgeyi türkçeye çevirmeye başla! ara vermeden uzun uzun yazacaksın! / aynı tarzda türkçeye çevirmeye devam et! ara vermeden uzun uzun yazacaksın!

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

Psikologun “psikoloji nedir” sorusuyla olan derdi, filozofun “felsefe nedir” sorusuyla olan derdinden daha fazla gibidir. Zira felsefede anlam ve öz sorusu felsefeye bir yanıt sağlamaktan çok felsefeyi oluşturur. Dahası, kendini filozof sayacaklar açısından, bu sorunun bitimsizce yeniden doğuşu, tatmin edici bir yanıttan yoksun kalışı, alçakgönüllülük sebebidir, alçalma sebebi değildir. Ama psikoloji açısından, onun özüne dair bu soru, ya da mütevazı olursak onun kavramına dair bu soru, psikologun varoluşunu da sorgulanır kılar. Böyledir, çünkü eğer psikolojinin ne olduğu sorusuna tam bir yanıt verilemezse, psikologun ne yaptığı sorusunu yanıtlamak da zor olur. Psikologun bir uzman olarak kendi taşıdığı önemin gerekçesini araması ancak belirsiz bir yararla olur, ki bu önemin verilmesi elbette hiçbir psikologu gücendirmeyecekse de, bir filozoftan geldiği takdirde, aşağılık kompleksine neden olacaktır.

Psikologun yararının tartışılır sayılmasından, bunun yanılsamalı olduğu anlaşılmamalıdır: bununla kastedilen sadece bu yararın pek iyi saptanmamış oluşudur kuşkusuz, bir bilimin uygulanmasıyla sağlanan hiçbir kanıtı olmamasıdır. Demek ki psikolojinin statüsü sabitlenmemiştir, kompozit bir ampirisizmden, harfiyen kendi öğretilme gayesi bakımından kodlanmış bir ampirisizmden daha fazlası veya daha iyisi sayılması gerektiği söylenemez.

Aslında, bir sürü psikoloji çalışmasında, özensiz felsefe, lüzumsuz etik ve denetimsiz tıbbın bir karışımının bulunduğu izlenimi edinilebilir. Böyle çalışmalar özensiz birer felsefedir, çünkü psikoloji nesnellik bahanesi altında eklektiktir. Bunlar lüzumsuz birer etiktir, çünkü psikoloji etnolojik deneylerle itirafçı, eğitimci, şef, yargıç, vb. arasında eleştirmeksizin eşleştirme yapar. Bunlar denetimsiz birer tıptır, çünkü en akıl almaz ve en iyileştirilemez üç çeşit hastalığın çalışılması ve tedavisi düşünülürse –deri hastalıkları, sinir hastalıkları ve zihin hastalıkları–, bunların son iki tanesi her zaman psikolojiyi gözlem ve hipotezlerle donatmıştır.

Dolayısıyla da görülebilir ki bu talep, “Psikoloji nedir?” diye öne sürülen bu soru, ne yersizdir ne de boştur.

Not: Çok kısa bir başlangıç oldu ama çevrilen parçaların kısa kalması konunun derinliğiyle orantılı sayılsın. Ayrıca yarın doktora tez savunmamı yapacağım. İsteyenler bunu da çevrilen parçanın kısa kalmasına gerekçe sayabilirler.,

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

Bilim kavramının karakter birliği uzun zamandır bilim nesnesi yönünde arandı. Nesne, özelliklerinin çalışılmasında faydalanılacak yöntemi dikte edecekti. Ama sonuçta bu, bilimi, keşfettiği sahadaki bir verinin [donné] araştırılmasıyla sınırlamak demekti. Bilim kavramı, kendi sahasını edinen her bilimin az çok kendi verilerini [donné] yonttuğu görüldükçe, giderek bilimin nesnesinden çok yöntemine dayanır oldu. Daha kesin olarak, “bilim nesnesi” ifadesi yeni bir anlam kazandı. Bilim nesnesi artık çözülecek problem ve engellerin özgül sahasından ibaret değildi, aynı zamanda bilim öznesinin niyeti ve amacıydı. Demek ki o bizzat kuramsal bilinci teşkil eden özgül projeydi.

“Psikoloji nedir?” sorusu, psikolojideki yöntembilimsel projelerin çokluğu karşısında, psikoloji sahasının birliğini ortaya çıkararak yanıtlanabilir. Bu türde harika bir yanıtı Prof. Daniel Lagache 1947’de vermişti, Edouard Claparède’nin 1936’da getirdiği bir soru üzerine [1]. Burada psikolojinin birliği, genel bir icra [conduite] kuramı tanımlamakta aranır: deneysel psikoloji, klinik psikoloji, psikanaliz, sosyal psikoloji ve etnolojinin bir sentezinde aranır.

Ama belki yakından bakınca denebilir ki bu birlik daha çok profesyoneller arası bir eş-varolma paktına benzer, bir dizi vakada açığa çıkan bir tutarlılıkla elde edilen mantıksal bir öze benzemez. Lagache’ın sağlam uyum arayışı iki eğilim arasındadır: doğalcı (deneysel psikoloji) ve hümanist (klinik psikoloji) arasında, ki ona göre ikincisinin daha çok ağırlık taşıdığı hissedilir. Bu da kuşkusuz incelemenin en tartışmalı kısımlarında hayvan psikolojisinin noksanlığını açıklar. Elbette klinik, deneysel psikolojiye -ki çoğunlukla hayvanlara dair bir psikolojidir- dahildir, fakat bu klinik, deneysel psikoloji yönteminin uygulanacağı bir madde olarak kapatılmıştır. Aslında bir psikoloji, nesnesine bağlı kalmadan, yalnızca yöntemine bakılarak deneysel sayılamaz. Öyle görünmese bile, psikolojiye klinik, psikanalitik, sosyal ya da etnolojik denilmesi, yönteminden çok nesnesi yoluyla olur. Bütün bu sıfatlar tek ve aynı çalışma nesnesini belirtir: İnsan, konuşkan veya suskun, sosyal veya asosyal insan. Acaba burada genel bir icra kuramından özenle bahsedilmesi mümkün müdür, insan diliyle hayvan dili arasında, insan sosyetesiyle hayvan sosyetesi arasında bir süreklilik mi yoksa bir kopuş mu olduğu sorusunu çözmemişken? Bu noktadaki kararın filozoftan gelmeyip bilimle bulunması, aslında psikoloji de dahil birçok bilimle bulunması mümkündür. Ama kendini tanımlamak üzere, psikoloji, yargı bildirmeye çağrıldığı bu şeye önyargı bildiremez. Aksi halde genel bir icra kuramı olarak kendisini öneren bu psikolojinin kendi insan fikrini imal etmesi kaçınılmaz olur. Demek ki filozofun psikologa bu fikrin nereden geldiğini sormasına, acaba yoksa bu fikrin aslında bir felsefeden mi geldiğini sormasına müsaade edilmesi gerekir.

[1] L’unite de la psychologie, P.U.F., Paris, 1949.

Not: Artık doktor sayılmam mümkün olabilse dahi hâlâ Fransızca bilmediğim göz önünde tutulsa da tutulmasa da bu makalenin çevirisi önümüzdeki günlerde devam edecektir.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

Bu temel soruya, psikolog olmadığımız için, karşıt bir yoldan ulaşmayı denemek isteriz. Yani sormayı önerdiğimiz şey, psikolojik denen çeşitli farklı disiplinlere potansiyel birlik sağlayan şeyin bir proje birliği olup olmadığıdır. Fakat araştırma yordamımız belli bir mesafeyi gerektirmekte. Farklı sahaları ayrı ayrı keşfedebiliriz ve kesişimlerini bularak (Prof. Lagache örneğinde bu onlarca yıl sürdü) bugünkü hallerini kıyaslayabiliriz. Bu projelerin örtüşüp örtüşmediklerinin araştırılması, her birindeki anlamların ayırt edilmesini gerektirmekte – sadece psikologun yürütücü otomatizm içinde kaybolduğu zamanlarda değil, psikologun kışkırttığı bir durumdan proje çıktığı hallerde de.

“Psikoloji nedir?” sorusuna yanıt aramak, bizim için, o halde, psikolojinin kendi yönelimleri içinde, yani felsefe ve bilim tarihiyle ilişkisi içinde ele alındığı bir psikoloji tarihi çıkarılması mecburiyetine döner. Böyle bir tarih ister istemez teleolojik olacaktır, çünkü sorduğu sorunun anlamını psikolojinin kaynağındaki muhtelif disiplin, yöntem ve girişimlerde farzedildiği haliyle iletmek durumundadır – bunlar arasında süregiden ihtilaf da bu soruyu fiilen meşrulaştırır.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

1) Doğa Bilimi Olan Psikoloji

Psikoloji can bilimini belirtse de, bağımsız bir psikolojiye dair herhangi bir fikir ya da olgunun antik felsefi sistemlerde bulunmaması dikkate değerdir, ki bu sistemlerde psişe veya can doğal bir oluş sayılmıştır. Can üzerine çalışmalar, metafizik, mantık ve fizik arasında bölünmüş halde kalırlar. Aristo’nun eseri Cana Dair aslında genel biyoloji üstüne bir eserdir ve fiziğe adanmış yazılarından birisidir. Aristo’dan sonra ve skolastik Okullular geleneğinin ardından 17’nci yüzyıl başındaki felsefe, canı hâlâ bir fizik meselesi gibi ele alıyordu. Fiziğin nesnesi, canlılık potansiyeliyle örgütlenmiş doğal bedendi. Bu yüzden fizik, canı, canlı bedenin biçimi gibi [*] ele aldı, maddeden ayrı tutulan bir cevher gibi değil. Bu bakış açısına göre, bilgi organlarını çalışan fizik, yani harici duyu organlarıyla (olağan beş duyu) dahilî duyu organlarını (ortak duyu, düşlem ve bellek) çalışan fizik, solunum veya sindirim organlarını çalışmaktan farklı değildi. Can doğal bir çalışma nesnesiydi, biçimler hiyerarşisinde bir biçimdi, fakat canın öz işlevi biçimler bilgisiydi. Doğa kuramında ilk [original] ve evrensel anlamıyla can bilimi, fizyolojinin bir alanıydı.

Kopuş olmaksızın bu antik kavrayış modern psikolojinin bir tarafına kadar gelir: Nöro-fizyolojiye, ki uzun zaman psiko-fizyolojiye özgü sayılmıştır (bugünse diğer şeylerin yanısıra psiko-endokrinolojiye özgü sayılmaktadır), ve tıbbi bir disiplin sayılan psiko-patolojiye kadar gelir. Modern fizyolojinin başarısına olanak veren iki devrimi, Harvey’in dolaşım kuramı ve Lavoisier’in solunum kuramını, aynı önemdeki bir başka kuram önceledi: Bu devrim ise, Galien’in klinik ve deneysel olarak duyumsama ve hareket organının can değil beyin olduğunu, canın beyne dayandığını saptamasıydı. Aristocu doktrinin aksini gösteren ve Alkmaion, Hipokrat ve Plato’nun öngörülerine uygun olan Galien devrimi, İskenderiye, Herophile ve Erasistrate Okulu doktorlarının çizgisine uygundu. Bu gelenek içinde Galien hakiki ve kesintisiz bir araştırma kuşağı kurdu: Yüzyıllarca süren bu ampirik pnömatolojinin temelindeki hayvan ruhu kuramı, 18’inci yüzyıl sonunda elektro-nörolojinin gelmesiyle birlikte bir kenara süpürüldü. Psişik işlevlerle ansefalik organlar arasındaki ilişkileri kavrayışında kesinlikle çoğulcu olsa da, Gall, doğrudan Galien’i takip etmiştir. Ayrıca Gall, taşkınlıklarına rağmen, 19’uncu yüzyılın Broca’ya kadarki ilk altmış yılı boyunca serebral yerelleştirmelere ilişkin tüm araştırmaların kapsamına egemen olmuştur.

Özetle, psiko-fizyoloji ve psiko-patoloji gibi günümüz psikolojisi de 2’nci yüzyıla kadar gider.

[*] ç.n. Burada “X gibi”yi “X’e benzeyerek” anlamında değil, “as X” “qua X” “X olarak” “X diye” “X halinde” alternatifi olarak kullanıyoruz. Yani “X gibi” deyince X’in kendisine nazaran bir küçültme veya alçaltma olmadığı bilinsin. X gibi olan şey X’ten aşağı değildir. Hatta bilakis “X gibi olmak” bizzat X’in taşıdığı en ağır yükü oluşturur.
X bir adlandırma olduğuna göre ve tüm adlandırmalar (dar kapsamlı da olsa) bir mutlaklaştırmaya dayandığına göre, “X gibi” ile “X” arasındaki mesafe, izafiyetle mutlaklık arasındaki mesafedir. X’in kendisi mutlaklık tarafında olsa bile, X’in taşıdığı ve taşıyabileceği tüm özellikler [attribute] izafiyet tarafında, yani X gibilik tarafında kalır.
İzafiyetle mutlaklık arasındaki bu mesafe, varlık ile mevcudiyet arasındadır.
Mutlaklık olan X, “X gibi”yi mevcut kılar: X’in kendi varlığı kaybedilirse, X gibilik, varlığı silinen bir mevcudiyet olacaktır. Kavramsal düzeyde “ölüm” tam olarak budur. Psikanalizdeki “ölüm dürtüsü” mutlaklık-izafiyet diyalektiğinde izafiyetin hakim olmasını belirtir, izafiyetin mutlaklığı sürekli zorlamasını, tekrar tekrar ortadan kaldırmasını belirtir, yani ölüm dürtüsü, mutlaklığın izafiyet karşısında çaresiz kalmasını belirtir. Bunu belirten temel bir terim “inconsistency” yani bağdaşmazlıktır (inconsistency’ye bağdaşmazlık, incoherence’a tutarsızlık diyoruz, bkz. şu yazıdaki dipnot).
Öte yandan, X gibi olmak, X’in izafi bir belirtisidir. Yani X gibi olan mevcudiyet, X’in varlığını ancak izafi olarak ortaya çıkarabilir. Demek ki mutlaklığı çaresiz bırakan izafiyetin kendisi de mutlaklığı belirtmekte yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizlik bir gizleme biçimi alır, izafiyet mutlaklığı gizler, ama mutlaklığın yokluğunu gizler. “Gizem” ve “sır” budur. X gibilik sürekli kendisinden uzaklaşarak X’in yokluğunu gizler. Varlık böylece gizlenen yokluğun gölgesi olarak sürdürülür. Böylece mutlaklık izafiyete dayanır: İzafi tutarsızlıklar mutlak bağdaşmazlıkları perdeler. Dönüşümle dönekliği ayırt etmenin zorluğu buradan gelir.
Mesafenin mutlaklıkla izafiyet arasında olması, asimetrik olması anlamına gelir. Bu asimetrik mesafenin kendisi uzamsızdır. Uzama yansıtılabilen ve böylece ölçüm yapılabilen simetrik mesafe, iki asimetrik mesafenin karşı karşıya konmasıyla inşa edilir. Çember ve küre denklemlerinde yarıçapın karesi alınmasının sebebi budur. Gaussian vb. dağılımlarda bulunan varyans, standart sapma vb. parametreler işte bu simetrik mesafe inşasına dayanır. Resmi gerekçeleri azami entropi ilkesi olsa da bu inşaların gerçek işlevi mesafelerdeki asimetriyi simeriye indirgeyerek uzamlandırmak ve ölçülebilir kılmaktır. İstatistiksel belirginlik, tolerans, tahammül gibi bütün eşiklendirici yaklaşımların altyapısında böyle simetrikleştirici inşalar bulunduğu saptanabilir. Gereklilik-olumsallık diyalektiğinin ötesinde mutlaklık-izafiyet diyalektiğinin açığa çıkarılması için tüm bu inşaların yeniden gözden geçirilmesi ve perdeledikleri asimetrik mesafelerin açık halde formülleştirilmesi gerekir.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

2) Öznellik Bilimi Olan Psikoloji

17’nci yüzyılda Aristo fiziğinin düşüşüyle birlikte para-fizik olan psikoloji sona erdi, yani doğal nesnesiyle can bilimi sona erdi, ve bununla ilinti içinde, öznellik bilimi olan psikoloji doğdu.

Düşünen öznenin bilimi olan modern psikolojinin doğuşunun esas sorumluları 17’nci yüzyılın mekanik fizikçileridir.

Eğer dünyanın gerçekliği artık algı içeriğiyle karıştırılamıyorsa, gerçeklik eğer duyusal deneyimdeki yanılsamaların indirgenmesiyle elde ediliyor ve ortaya konuluyorsa, o halde bu deneyimin nitel kalıntısı, gerçeği fol kılar gibi mümkün olması yüzünden [du fait qu’il est possible comme falsification du réel], zihne özgü bir sorumluluğu devreye sokar.

Yani bu nitel kalıntı, matematikçi ve mekanikçinin aklıyla, onların vérité [truth] enstrümanı ve gerçeklik ölçüsüyle kendini özdeştirmediği ölçüde, deneyim öznesini devreye sokar. Fakat bu sorumluluk, fizikçinin gözünde, kusurdur. Dolayısıyla da psikoloji, zihni suçtan arındıran bir girişim gibi kurgulanır. Fizik karşısında onun projesi, doğanın zihni gerçeklik muhakemesinde hata işlemeye neden mecbur bıraktığını açıklayan bir bilim olmaktır. Psikoloji, mekanik fizikçinin bilgilenme işlevini uygularken kusurlandırdığı karşıduyuyu hesaba çeken bir dışsal duyu fiziği işletir.

A) Dışsal Duyu Fiziği

Öznellik bilimi olan psikoloji demek ki başlangıçta psikofiziktir, iki nedenle: Birincisi, çünkü fizikçilerce ciddiye alınacaksa bir fizikten aşağısı olamaz. İkincisi, çünkü bir doğa içinde, yani insan bedeninin yapısı içinde, insan varoluşunun gerçekdışı tortularının varolma nedenlerini aramak zorundadır.

Böyle olsa da, fiziğin dalı olan antik can bilimi kavrayışına dönmek burada söz konusu değildir. Yeni fizik bir hesaplamadır. Psikoloji duyumsamanın nicel sabitlerini ve bu sabitler arasındaki ilişkileri belirlemeye uğraşarak fiziği taklit etme eğilimindedir.

Descartes ve Malebranche bunun ön cephesindedir. Règles pour la direction de l’esprit (XII)‘de Descartes, duyumsal veriler arası nitel farklılıkları geometrik figürler arası bir farklılığa indirgemeyi önerir. Duyumsal veriler, terime özgü anlamda, bir bedeni başka bedenlerce inform ettikleri ölçüde bu meseleye konu edilirler; dışsal duyumun inform ettiği, içsel bir duyumdur: “düşlemdir, gerçek ve figürlü bir bedenden başka hiçbir şey değil”. Règles XIV‘te Descartes özellikle Kant’ın duyumsamaların yoğunluk boyutu dediği şeyi ele alır (Saf Aklın Eleştirisi, Aşkınsal Analitik ve Algının Öngörülmesi): Işıklar, sesler, vb. arasında yapılan kıyaslamalar, figürlü bedenin uzanımıyla analoji içinde kesin [exact] ilişkilere çevrilemezler. Descartes’ın refleks terimi ve kavramını aslında icat etmemiş olsa da uyarılma ve tepki arasındaki ilişkinin sabitliğini onaylamış olduğu da buna eklenirse, dışsal duyumun matematiksel fiziği gibi anlaşılan bir psikolojinin onunla başlayıp Fechner’e kadar geldiği görülür. Bu da Hermann Helmholtz gibi fizyologların çalışması sayesindedir – ve Kantçı çekinceler karşısındadır. Bu çekinceleri eleştiren de Herbart olmuştur.

Wundt bu türdeki psikolojiyi genişleterek deneysel psikoloji boyutuna vardırdı. Bu çalışmalar, mekanikten ve fizikten beklenecek türde evrensel geçerlilik taşıyan analitik bir belirlenimciliğin yasalarıyla “bilinç olgularının” açığa çıkarılması beklentisiyle desteklendi.

Fechner 1887’de öldü, Bergson’un Essai sur les donnees immediates de la conscience (1889) tezinden iki yıl önce. Wundt 1920’de öldüğünde çok iyi eğitilmiş [formé] bazı öğrencileri hâlâ hayattaydı. Bu öğrenciler Biçim [Forme] psikologlarına dışsal duyumun analitik fiziği –aynı zamanda deneysel ve matematiksel– karşısındaki ilk saldırılarda yardımcı oldular. Bu da Ehrenfels’in biçimin niteliklerine dair gözlemlerine uygundur (Ueber Gestaltqualitaten, 1890): Bergson’un algılanan bütünlükler analizinde açığa çıkan gözlemlerdir, varsayılan parçalarına baskın gelen organik biçimlerdir (Essai, Ch. II).

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

B) İçsel Duyu Bilimi

Fakat öznellik bilimi dışsal duyu fiziğinin detaylandırılmasına indirgenmez; benlik [Soi] bilincinin bilimi gibi ya da içsel duyunun bilimi gibi sunulur ve önerilir. Psikoloji teriminin Ben [Ego] bilimi anlamını taşıması 17’nci yüzyıldan itibarendir (Wolff). Bu psikolojiye dair her tarih Descartes’ın Tefekkürler‘iyle başlatığı işin karşı anlamı gibi yazılabilse de ondaki sorumluluğu taşımayacaktır.

Descartes’ın Tefekkürler 3’ün başlangıcında “dahilî”yi ele alarak daha bilinir, daha tanıdık kılmaya uğraşması, Düşünceye yöneliktir. Kartezyen dahilî, Ego Cogito [Düşünen Ben] bilinci, canın kendisini saf anlayış anlamında doğrudan bilmesidir [connaissance]. Descartes’ın Tefekkürler‘ine metafizik denmiştir çünkü ‘Düşünüyorum’un varoluşunu dolaysızca yakalayarak doğasını ve özünü doğrudan elde etme iddiası taşırlar. Kartezyen tefekkür kişisel bir güvenirlik değildir. Ben bilgisine matematikteki özeni ve kişiseldışılığı veren yansıma, benliğin [Soi] gözlemlenmesi değildir, ki 18’inci yüzyıl başında ruhsalcılar bu savı Sokrat’a öyle tereddütsüzce atfettiler ki Pierre-Paul Royer-Collard Napoleon’u yokedilemez taht ve sunağının Kendini-Bil, ‘Cogito’ ve İçebakış [Introspection] taşlarıyla döşendiğine temin edebilmişti.

Kartezyen dahilî’nin Aristo’nun “nesneleri dahilî olarak kafada tasarlayan” içsel duyusuyla hiçbir alakası yoktu, ve görmüş olduğumuz gibi Descartes bunu bedenin bir tarafı saymıştır (Règle XIII). İşte bu yüzden Descartes’a göre can kendisini doğrudan bilir ve bedene kıyasla daha kolayca bilir. Bu olumlamada açıkça ve bilerek yapılan polemik sıklıkla gözardı edilir, Aristocuya göre can kendisini doğrudan bilmez: “Canın bilinmesi doğrudan değil, ancak yansımayla olur. Zira can herşeyi görürken kendini ancak aynadaki yansımasıyla görebilen göze benzer … can da kendini aynen böyle görür ve kendini ancak yansımayla ve etkilerini tanıyarak bilir.” Bu sav Descartes’ı öfkelendirir, Gassendi Tefekkürler 3‘e yaptığı itirazlarda bu savı ele aldığında Descartes onu şöyle yanıtlar: “Ne göz kendini görür ne de ayna, ruh ise aynayı da, gözü de, kendini de çok iyi bilir.”

Bu kararlı yanıt skolastik savı ortadan kaldırmaz, ki Maine de Biran “Düşüncenin Bileşimbozumu Üstüne Hatıra”da [Memoire sur la decomposition de la pensée] bunu bir kez daha Descartes’ın aleyhine çevirir. Onun gibi Auguste Comte Descartes’ı içebakış imkanına karşı çıkmaya çağırır, yani Pierre-Raul Royer-Collard’ın Reid’den ödünç aldığı benlik-bilgisi yöntemine karşı çıkmaya çağırır, ki bu yöntemle o psikolojiyi ruhsal Cevhercilerin deneyci geleneksel savlarını destekleyen bilimsel bir metafizik propedötiğine çevirmiştir. Bizzat Cournot, dirayetiyle, bu savı tekrar ele alarak şu fikre uygulamaktan çekinmez: Psikolojik gözlem gözlemcinin Ben’inden çok başkasının icrasıyla ilgilidir, psikoloji bilimden çok bilgelikle ittifak kurar, ve “Teoremden ziyade aforizmaya çevrilmeleri psikolojik olguların doğasında vardır.”

Descartes’ın öğretisi iki yoldan hatalı tanınır: Birincisi, ona karşı Ben’in doğal tarihi gibi bir ampirik psikoloji kurgulamaktır — Locke’dan Ribot’ya, ve Condillac yoluyla, Fransız İdeologlar ve İngiliz Faydacılar gibi; ikincisi, onunla birlikte cevhersel Ben sezgisi temelinde bir rasyonel psikoloji kurgulamak ya da bunu kurguladığına inanmaktır.

Bugün halen Kant’ın şu tespitindeki görkem korunur: Wolff, yeni doğanları ‘Kartezyen-sonrası’ (Psychologica Empirica, 1732; Psychologica Rationalis, 1734) diye vaftiz edebilmişse de, onların meşruiyet iddialarını temellendirememişti. Kant’ın gösterdiği gibi, bir yandan, görüngülerin içsel duyumu ampirik sezginin bir biçiminden ibarettir, zaman ile karıştırılmaya meyillidir; öbür yandan, Ben, tüm idrak muhakemelerinin öznesi, deneyim örgütlenmesinin bir işlevidir, ama bunun bir bilimi olması imkansızdır çünkü bilimlerin aşkınsal koşulu budur. Doğa Biliminin İlk Metafizik İlkeleri (1786) psikolojinin matematik ya da fizik imgesi altında bir bilim olabileceğine karşı çıkar. Matematiksel fiziğin varolabilmesiyle aynı anlamda bir matematiksel psikoloji mümkün değildir. Yoğunluk genlikleri altında algıların öngörülmesi için, içsel duyum değişimlerine sürem matematiği uygulansa bile, düz doğrusal çizginin özelliklerine sınırlayıcı bir geometri uygulamaktan daha önemli bir şey elde edilmez. Kimyanın analiz ve sentez işleriyle kurgulanmasıyla aynı anlamda bir deneysel psikoloji yoktur. Ne kendi üzerimizde ne de başkası üzerinde deneyler yürütebiliriz. Ve içsel gözlem nesnesini başkalaştırır. Kendi kendini gözlemleyerek şaşırma isteği yabancılaşmaya yol açar. Dolayısıyla da psikoloji ancak tarif edici olabilir. Onun asıl yeri, antropoloji içinde bir yetkinlik kuramı için propedötik olmak ve bilgelik kuramıyla taçlanmış bir ihtiyat olmaktır.

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

C) Yakından Duyu [sens intime] Bilimi

Eğer çürütülmesi istenecek psikolojiye klasik denilecekse, belirtmek gerekir ki psikolojide klasikler hep birilerine göredir. Duyumsalcıların varisi olan İdeologlar, İskoç psikolojisini klasik sayabilirler, ki o da onlar gibi inductive bir yöntem telkin eder, amacıysa onların aksine ruhun cevherliğini daha iyi onaylayabilmektir. Fakat Duyumsalcılarla İdeologların atomcu ve analitik psikolojileri, Gestalt Psikolojisi kuramcıları onları klasik psikoloji diye reddetmezden önce, çoktan [déjà] Maine de Biran’ın romantik psikolojisine sayılmışlardı. Ona göre psikoloji Günlük Defterin [Journal intime: yakından defter] tekniği ve yakından duyunun [sens intime] bilimi olur. Descartes’ın yalnızlığı matematikçinin özdisipliniydi [ascèse]. Maine de Biran’ın yalnızlığı bir kaymakamın boşbeleşliğidir [l’oisiveté d’un sous-préfet]. Kartezyen ‘Düşünüyorum’ düşünceyi kendi içinde kurar. Birancı ‘İstiyorum’ bilinci kendine göre, hariciyet karşısında kurar. Ofisine kapanarak, Maine de Biran, psikolojik analizde yapılanın basitleştirme değil karmaşıklaştırma olduğunu keşfetti, ilkel psişik olgunun bir öğe olmadığını, zaten [déjà] bir ilişki olduğunu, bu ilişkinin de çaba içinde yaşandığını keşfetti. Onun gibi yetke işlevleri taşıyan, emir veren bir adamdan pek beklenmeyecek iki sonuca ulaştı: Birincisi, bilinç bir kudretle bir direnişin çatışmasını gerektirir; ikincisi, insan, Bonald’ın düşündüğü gibi, organların hizmet verdiği bir zeka değil, zekanın hizmet verdiği canlı bir organizmadır. Canın bedenlenmesi gereklidir, dolayısıyla da biyolojisi olmayan psikoloji olmaz. Benliğin gözlemlenişi ne iradî hareketin fizyolojisinden, ne de hisselliğin patolojisinden vazgeçer. Maine de Biran’ın iki Royer-Collard arasındaki hali eşsizdir. Doktriner (Pierre Paul) ile görüştü ve psikiyatrist (Antoine-Athanase) onu muhakeme etti. Maine de Biran’dan M. Royer-Collard ile Lüksemburg Bahçesi’nde bir Gezinti‘miz [Promenade] var, onun küçük kardeşi olan Antoine-Athanase Royer-Collard’dansa, Maine de Biran’ın Doktrininin İncelenmesi var. Eğer Maine de Biran Cabinis’i (İnsanın Fiziki ve Manevi İlişkileri, 1798) okuyup tartışmamış olsaydı, Bichat’ı (Hayat ve Ölüme Dair Araştırma, 1800) okuyup tartışmamış olsaydı, patolojik psikolojinin tarihi onun adını bile anmazdı. İkinci Royer-Collard, Pinel’den sonra ve Esquiol ile birlikte, Fransız Psikiyatri okulunun kurucularından birisidir.

Pinel ‘deliler’in [alienés] hem diğerleri gibi hasta olduğunu, cin çarpmış ya da suçlu olmadıklarını, hem de diğerlerinden farklı olduklarını ve özelleşmiş hastane hizmetlerinde olduğu gibi, ayrı tutularak bakım görmeleri gerektiği fikrini savunmuştu. Bicetre ve Salpêtrière’de, Pinel, delilerin terapik tecridinden bağımsız bir disiplin olarak mental tıbbı kurdu. Royer-Collard 1805’te başhekim olduğu Maison Nationale de Charenton’da Pinel’i taklit etti. Aynı yıl Esquirol, Tutkuların Mental Yabancılaşmada Sebep, Belirti ve İyileştirici Araç Gibi Ele Alınması konulu tıp tezini savundu. Royer-Collard 1816’da Paris Tıp Fakültesi’nde adlî tıp profesörü oldu, sonra 1821’de mental tıbbın ilk ünvanını aldı. Royer-Collard ve Esquirol’in, delilerde paraliz çalışan Calmeil gibi, genel paralizi tanıyıp yalıtan Bayle gibi, çocuklarda mental gerilik çalışmasını başlatan Felix Voisin gibi öğrencileri oldu. Salpêtrière’de, başkalarının yanısıra Pinel, Esquirol, Lelut, Baillarger ve Falret’nin ardından 1862’de Charcot’nun başına geçtiği bu hizmete dair çalışmaları Theodule Ribot, Pierre Janet, Cardinal Mercier ve Sigmund Freud izleyecekti.

Psikopatolojinin pozitif anlamda Galien’le başladığını görmüştük; 1896’da psikanaliz terimini yaratan Freud’la tamamlandığını görüyoruz. Psikopatolojideki gelişim diğer psikolojik disiplinlerle ilişkisiz değildi. En az bir yüzyıl boyunca Biran’ın araştırmaları sonucunda psikopatoloji felsefeyi şu soruyu kendine sormaya zorladı: Psikolojiye dair fikrini iki Royer-Collard’ın hangisinden almalıydı? Psikopatoloji bu kesintisiz tartışmadaki metafiziğin psikolojiye yönünü miras bırakmasında hem yargıç hem de taraf oldu, ama fizik ve psişik arasındaki ilişkilere dair sözünden de vazgeçmedi. Bu ilişki uzun zaman somato-psişik diye formülleştirildi, sonra psiko-somatik oldu. Bu ters dönüş, başka yerde bilinçdışının taşıdığı anlamı etkileyenin aynısıdır. Eğer psişizm –Descartes’ın haklı ya da haksızca yetkilendirdiği– bilinçle özdeştirilirse, bilinçdışı fizikî bir düzene aittir. Psişiğin bilinçdışı olabileceği düşünüldüğünde, psikoloji artık kendisini bilincin bilimine indirgemez. Psişik artık saklı olan değil, kendini saklayandır (saklanandır); artık yakından [intime] olmakla kalmaz, –Bousset’den alınıp Mistiklere taşınmış bir terimle– dipsizdir [abyssal] de. Psikoloji yakınlığın bilimi olmakla kalmaz, canın derinliklerinin de bilimidir.

Bkz. ‘Sana  Tahammül Ediyorum’

***

1958, EN: R. Groome, TR: Işık Barış Fidaner

3) Tepki ve Davranış Bilimi Olan Psikoloji

İnsanı bir zekanın hizmet verdiği örgütlü bir oluş gibi tanımlamayı önererek, Maine de Biran, yeni psikolojiyi biçimleyebilecek araziyi en baştan belirtti. Gall’dan çok daha iyisini yapmış gibiydi, ki Letut’ya göre Gall’den sonra “İnsan artık bir zeka değil, organların hizmet verdiği bir niyet” idi. Ama o aynı zamanda İnsana sınırlar da tayin etti, çünkü Antropoloji‘sinde insan hayatını hayvan hayatı ile ruhsal hayat arasında konumladı.

Psikolojiyi mental ve sinirsel patoloji gibi, ya da dışsal duyunun fiziği gibi, ya da içsel ve yakından duyunun bilimi gibi belirlemenin yanısıra 19’uncu yüzyıl onun oluşumunu insan davranışının biyolojisi gibi gördü. Bize göre bu olayın nedenleri şunlar olabilir. Birincisi, bilimsel nedenlerle, organizmalarla çevre (milieu) arasındaki ilişkilerin genel kuramı olan biyolojinin oluşumu, ayrıca varolan bir insanlık alemi inancının sona ermesini belirtir. İkincisi, teknik ve ekonomiye dair nedenlerle, insan türünün endüstriyel karakterine dikkat çeken bir endüstriyel sistemin gelişimi, spekülatif düşüncenin haysiyetine olan inancın sona ermesini belirtir. Sonuncular politik nedenlerdir, ve sonunda bunlar sosyal ayrıcalık değerlerine inanç ve egalitarizmin yayılması içinde çözünürler. Orada kamu hizmeti ve eğitim bir devlet işine döner, askeri görevler ve sivil işlevler (herkese kendi çalışması, veya kendi külliyatı, veya kendi meziyetleri) karşısında eşitliğin tekrar doğrulanışı, modern sosyetelere özgü bir görüngünün, algılanmasa bile, gerçek temelidir: yetkinlikleri belirlemek ve simülasyonla test etmek gibi, geniş anlamda, genelleşmiş uzmanlık pratiği.

Davranış psikolojisine karakterini veren şey, bize göre, öbür psikolojik çalışmalara kıyasla, temellendirici projesinin berraklığını kavramak ve sergilemekteki oluşumsal yetersizliğidir. Önceki belli psikoloji türlerinin temellendirici projelerinden bazıları felsefenin karşı-anlamı sayılabilirken, burada aksine, önceki bir felsefeyle her türlü ilişki reddedildiği için, böyle bir psikolojik araştırmanın desteklerini nereden alacağı meselesi ortaya çıkar.

Biyolojinin himayesinde, yani eğilimlere, tepkiye ve davranışa dair nesnel bir bilim olmayı kabullenerek, bu bilim ve onun psikologları, tarihsel koşullarla ilişkili, kendi yöntem veya tekniklerini öne sürüp hizmetlerini kabul ettirmeye yöneldikleri sosyal ortamla ilişkili özgül bir tavır tutturmayı tamamen unuturlar.

Nietzsche, 19’uncu yüzyılın psikologunun psikolojisini çizerek şöyle yazar: “Biz geleceğin psikologları … bir yozlaşma işareti gibi kendini bilmek isteyen enstrümanı düşünürüz. Biz bilginin enstrümanlarıyız ve bir enstrümandaki naiflik ve isabetliliğin hepsine sahip olmak isteriz, bu nedenle ne kendimizi analiz etmeliyiz, ne de kendimizi bilmeliyiz”. Şaşırtıcı bir yanlış anlama, ama ne açıklayıcı! Psikolog, kimin ya da neyin enstrümanı olduğu bilgisini aramadan, bir enstrüman olmak ister.

Nietzsche

(…)

Bu çeviri bu haliyle askıda bırakılmıştır.

9 Yorum

Filed under Çeviri, Eviri, Makale