Cinsiyet ve Aklın Ötanazisi — Joan Copjec

浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Benim derdim bu: Cinsiyeti kuramlaştırırken bir tür “saf aklın ötanazisi”ne düştüğümüze dair büyüyen bir his [1]. Bu son tabiri Kant’tan aldım; aklın antinomilerine (aklın kendi kendisiyle olan iç çatışmalarına) verilebilecek iki mümkün yanıttan birine Kant bu adı vermişti. Akıl, Kant’a göre, kozmolojik fikirlere kendisini uygulamak istediğinde, yani tecrübemizin nesneleri olamayacak şeylere kendisini uygulamak istediğinde, ister istemez çelişkiye düşer. Bu çelişkilerin çözülmez görünmesi karşısında, akıl ya kendi dogmatik varsayımlarına daha sıkıca tutunur, ya da çaresiz bir şüpheciliğe gark olur, ki Kant tutkulu horgörüsünü bu ikinci seçeneğe ayırmıştır. Bana göre cinsiyet üzerine düşünme girişimi de aklı kendi kendisiyle çatışmaya düşürür, ve ben bu çatışma sonucunda karşılaştığımız alternatiflere karşıyım, özellikle de ikincisine, çünkü şu anda dikkatimizi üzerinde toplayan alternatif –en azından eleştirel çevrelerde– budur.

Judith Butler’ın güçlü tartışmalar yaratan Toplumsal Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Devirilmesi, bu ikinci alternatifin mükemmel bir çağdaş örneğidir [2]. Bu kitabın tartışmasız değeri, cinsel kimlik hakkındaki düşüncelerimize yapışan tüm uykulu dogmatizm kalıntılarını silkeleyip atma becerisinde yatar. Kalıcı önsel töz olarak cinsiyet mefhumu tamamen ve nihayet –dikkatli savlar hakim olmaya yetseydi– eleştirilir. Bu kitabın gerçek başarılarını ve savlarının sofistikeliğini asla değersizleştirmek istemem, ama kitabın kimi temel varsayımlarına karşı çıkmak istiyorum, çünkü bu varsayımlar kitabın savunmak istediği siyasi hedefleri desteklemeyebilir. Bu numunelik kitapla ilgili sorun, bana göre şudur: Dogmatik seçeneği memnuniyetle hükümsüz kılması, bu seçeneğin ikili karşıtı için alanı temizlemekle kalır; bu ikinci seçenek Kant’ın bizi uyardığı “çaresiz şüphecilik” değilse bile, bu şüpheciliğin güneşli öbür yüzüdür: Kendinden emin bir iradeciliktir. Cinsiyetin eylem ve söylemlerimizin kaynağına nakşedilmiş bir töz olduğuna dair metafizik mefhumu başarıyla eleştirdikten sonra Butler cinsiyeti şöyle tanımlar: “performatif olarak sahnelenen bir imletimdir … doğallaştırılmış içselliğinden ve yüzeyinden kurtarıldığında, toplumsal cinsiyetli anlamın parodik çoğaltımını ve devirici oyununu ortaya çıkarabilir” (33) Başka bir deyişle, Butler’a göre, adeta, doğuştan gelen ya da özsel cinsiyet kurgusunun yapıbozumu, cinsel farka dair sabit ya da değişmez herhangi bir şeyin olabileceği mefhumunun reddedilmesidir, ya da bu reddedişe yol açar; yani cinsiyet, tarihsel anlamda değişken söylemsel pratiklerin inşaatından ibarettir, biz de bu inşaata müdahale ederek “devirici karışıklık” tohumları ekebiliriz. Ona göre, türlü türlü pratikler erillik ve dişilliği ayrık varlıklar olarak inşa eder, ve bu inşaatın etkisi ve gerçekliği inkar edilemez; ama şayet cinsiyet “uydurulmuş” bir şeyse, o zaman yapısı bozulabilir de. Ne de olsa yapılan herşey –en azından imletim düzeni içinde– bozulabilir. Aşina, doğallaşmış, itibarlı olan şeyler yabancılaştırılabilir, tuhaflaştırılabilir: Aşinalıkları ve doğallıkları bozulabilir, “inanılmazlaştırılabilir”. Yadsınabilir.

Birinci sorular kompleksi: Burada sunulan alternatiflerden –cinsiyet tözdür / cinsiyet imletimdir– başka bir alternatif yok mudur? Eğer varsa, cinsiyet bundan başka ne olabilir?

Butler’ın esas niyeti “ikili cinsiyetin istikrarı”nın yapısını bozmaktır (6), çünkü ona göre bu, mecburi heteroseksüelliği yerleştirmek isteyen pratiklerin etkisidir. Heteroseksizmin amaçlarına hizmet eden şey, tam da cinsiyetin ikiliğidir, tüm özneleri mutlak anlamda iki ayrık ve birbirini dışlayan kategoriye bölmesidir. Bu savın anlamlı olması için onun gizli varsayımını belirtmeliyiz: İki’nin bir olma yani çift olma eğilimi vardır. Peki bu varsayım nereden çıkar? İkili terimlerin, yani erillik ve dişilliğin, birbirini tamamlayıcı olarak kavranmasından çıkar. Yani ancak iki terimi birbiriyle karşılıklı ilişkili olarak tanımladığımız zaman, yani her birinin anlamı öbürünün anlamına bağlı olduğunda, onları birliğe doğru yönlendiririz –hatta iteriz– gerçi bu birlik şiddetli çatışkılar yoluyla sürdürülür. Çünkü tamamlayıcı ilişki, Lacan’ın deyişiyle, imgesel bir ilişkidir; hem mutlak birliği hem de mutlak saldırganlığı getirir.

İkinci sorular kompleksi: Cinsel fark sadece imgesel bir ilişki olarak mı kavranmalıdır? Yoksa öznelerin iki cinsiyete bölünmesini düşünmenin daha farklı ve normatif heteroseksüelliği desteklemeyen bir yolu var mıdır?

Ama erkek/dişi ikiliğinin istikrarı, onları ayıran sınırı aşındırmakla bozulmaz, ikiye bölünmelerinin fazla temiz oluşunu sorgulamakla bozulmaz. Kadın, dişillik, feminizm kategorilerinin nihai tutarlılığının olamaması, Butler’ın (sık sık öne sürülen çağdaş bir konumu benimseyerek) bize dediğine göre, türlü türlü başka kategorilerin –ırk, sınıf, etnisite, vb.– bu kategorileri keserek onların bütünselliğini boşa düşürmesinden dolayıdır aynı zamanda. Bizzat kadınların feminizme karşı olmaları, kadın kategorisinin heterojenliğine delalet eder. Siyasi anlamda birleşmiş bir feminizm hiç olmayacaktır ve olamaz.

Üçüncü sorular kompleksi: Cinsel fark başka fark kategorileriyle eşitlenebilir mi? İnsanın cinsel kimliği eğer insanın ırk ya da sınıf kimliği ile aynı şekilde inşa ediliyorsa, bu kimliklerle aynı düzeyde mi işler; yoksa cinsel fark bu diğerlerinden daha farklı türde bir fark mıdır?

Dördüncü sorular kompleksi: Kadın kategorisinin heterojenliği, feminizmin kadınların tamamını üye yapmakta başarısız kalması, bütün insanları tek bir davaya katmakta başarısız kalmaya mı benzer? Feminizmin geçimsizliği sadece ırksal, mesleki, sınıfsal farklara atfedilebilir mi? Neden feminizm kadınların tamamının birliğini sağlayamaz?

Cinsiyet nedir ki? İlk sorduğum soru, aynı zamanda Toplumsal Cinsiyet Belası‘nın araştırmasını başlatan sorudur. Freud cinsel farkın anatomi, kromozom ya da hormonlarla net olarak işaretlenmediğini savunmuştu; bu savı yankılayarak cinsiyetin söylem öncesi varlığını sorgulayan Butler, demin belirttiğim gibi, cinsiyetin söylemsel ya da kültürel bir inşa olması gerektiğini kendiliğinden varsayar. Fakat bizzat Freud bu alternatiflerin kısıtlamasından sakınmıştı; psikanalizi kurması, “anatomi mi yoksa gelenek mi?” ikileminin reddedilmesine dayanır [3], Freud’a göre bunların ikisi de cinsiyetin varlığını açıklayamaz. Psikanalize göre cinsiyet doğal bir olgudan ibaret değildir, ama cinsiyet söylemsel bir inşaya ve nihayetinde anlama da asla indirgenemez. Böyle bir indirgeme cinsiyet ve anlam arasındaki radikal çatışkıyı ihmal ederdi. Lacan’ın dediği gibi, “İnsan davranışına dair analitik angajmanın imlettiği herşey, anlamın cinselliği yansıttığını değil, anlamın cinselliği telafi ettiğini gösterir.” [4] Cinsiyet anlamı tökezleten taştır. Cinsiyet elbette söylem öncesi değildir; insan cinselliğinin imletim ürünü olduğunu inkar etmeye asla niyetli değiliz, ama şu savla bu konumu inceltmeye niyetliyiz: Cinsiyeti üreten şey, imletimin iç sınırıdır, onun başarısızlığıdır. Cinsiyetin varolduğu yer, söylemsel pratiklerin bocaladığı yerdir, anlam üretmeyi başardığı yer hiç de değildir.

Butler elbette imletimin sınırları hakkında bir şeyler bilir. Mesela söylem “sürecini yöneten bir telos olmadığını” (33), söylemsel pratiklerin asla tamamlanmadığını bilir. Bu yüzden “kadın teriminin kendisi süreç ve oluş içindedir, bu inşanın başladığını ya da bittiğini söylemek doğru olmaz” (33). Buraya kadar iyi – burada münakaşa etmek isteyeceğimiz hiçbirşey bulmuyoruz. Hata, araklama, ancak sonraki adımda olur: Kadın terimiyle ilgili bir sav olmaktan çıkıp artık kadının kendisiyle ilgili bir sav haline geldiği zaman olur. Zira kitabın tezi kadın teriminin anlamının değiştiği ve tarih boyunca değişmeye devam edeceği değil, “sonunda kadın olmanın asla mümkün olmaması”dır (33), kişinin cinsel kimliğinin asla tamamlanmadığıdır, her zaman akış içinde olduğudur. Başka bir deyişle, Butler, değişen kadın kavramlarından kadınların varlığı, varoluşu hakkında bir neticeye ulaşır. Bana göre bu neticenin türetilmesi gayrimeşrudur: Cinsel fark terimlerinin istikrarsız olması nedeniyle cinsiyetin tamamlanmamış ve akış halinde olduğunu öne süremeyiz. Bu öncelikle felsefi bir itirazdır; Butler’ın dikkatle yaptığı gibi, aklın sınırlı olduğunu öne sürmek, tam olarak, aklın kavram düzeyinden varlık düzeyine kesin olarak geçemeyeceğini öne sürmektir; kavramların yarattığı imkanlar temelinde varoluşun gerekliliğini kesinleştirmek imkansızdır.

Söylemin sürdüğünü, sürecin hep devam ettiğini söylemek, söylem dahilinde olumlu terimler bulunmadığını, sadece fark ilişkileri bulunduğunu, genelde verili sayılan bu temel olguyu, kabullenmektir. Her bir terim ancak bütün diğer terimlerden farkı yoluyla anlam kazanır – ad infinitum, çünkü son terimler asla elde bulunmaz. Başka bir ifadeyle, söylemin sürdüğü beyanı, imleyenin değerini belirlemek için izlememiz gereken yolu reçete eden bir dil kuralını kabullenmekten ibarettir. Bu reçeteye bir akıl kuralı dememiz yanlış olmaz – Saussure’dan beri aklın (Kant’ın inandığı gibi) zaman ve uzay kipleri yoluyla değil imleyen yoluyla işlediği anlaşılmıştır. Ama bu kural bizi sahici bir çelişkiye sokar, bir antinomiye sokar, Saf Aklın Eleştirisi‘nde Kant’ın başına dert olduğu gibi. Kısacası (bu noktalara sonra geri döneceğiz), bu dil kuralı bizi sadece anlam sürecinin bitirilemezliğine, yani her zaman önceki imleyenlerin anlamını geriye dönük olarak değiştirecek bir başka imleyenin geleceğine inanmaya sevketmekle kalmaz, aynı zamanda bir’in anlamı için gereken çevrenin bütünü olan “tüm diğer imleyenler”i önvarsaymamızı gerektirir. Aynı dil kuralı, imleyenler sisteminin tamamlığını hem talep eder hem de men eder. İmleyenler sisteminin bütünlüğü olmadığı zaman anlamın belirlenmesi de olamaz, fakat bu bütünlük, imleyenlerin (kuralın gerektirdiği gibi) ardısıra dikkate alınmasını önler.

Kant’a göre bu çelişkinin meşru bir çözümü vardır, ama o önce diyalektiğin kutuplarından birini inkar ederek işleyen gayrimeşru çözümlere saldırır. Saussure’un kendi “saf fark” mefhumunu daha “olumlu” olan “belirleyici karşıtlıklar” mefhumuna doğru kaydırması, “yapısalcı çözüm” denebilecek bir tür gayrimeşru çözümdür [5]. Dilbilimci ve onun topluluğunun “eşzamanlı bakış açısını” vurgulayan Saussure, sonunda (hipotetik) donmuş bir anda işleyen eşzamanlı imleyenler sistemi olarak şimdiki zamana öncelik vermeye karar verdi. Anlamın geriye dönük belirlenmesi gerektiğine dair önemli şartını maksatlı olarak unutarak, yani anlamın artzamanlı doğasını unutarak, nihayetinde dilbilimi dilin sistemli bütünlüğü üzerine kurdu. Böylece yapısalcı sav artık son imleyen S2‘nin ondan önce gelen S1‘i belirlediği değildi, [a] onun yerine S2‘nin S1‘i, S1‘in de S2‘yi belirlediğiydi; yani, karşılıklı karşıtlıklar bir arada bulunan terimler arasındaki anlamlara istikrar kazandırır, böylece fark ilişkileri artık önceleyen tüm imleyenlerin aşkın-değerlenmesini (transvaluation) tehdit etmez.

Bu yapısalcı teze verilen belli bir “postyapısalcı” yanıt, anlamın tamamlanma gereğini gözardı ederek bir antitez konumu almıştır. Butler’ın Toplumsal Cinsiyet Belası‘ndaki konumu antinomik dil kuralına verilen ikinci yanıt kategorisine uyar; imletimin hep sürdüğünü belirtmekle kalır ve bundan cinsiyette istikrar olmadığı sonucuna varır. Kant olsaydı Butler’ın tezinin gayrimeşru olduğunu çünkü “sadece kural olarak geçerli olan bir fikre nesnel gerçeklik atfetme” (288) hatasına düştüğünü öne sürerdi, yani bir dil kuralını Kendinde-Şey’in (bu örnekte cinsiyet) tarifi ile birbirine karıştırdığını öne sürerdi. Fakat bu yanıltıcıdır, çünkü adeta cinsiyetin dilin ötesinde bir şey olduğunu ve dilin cinsiyeti kavramayı asla beceremediğini ima eder. Kant’ı bu noktada takip etmemizin şartı, Kendinde-Şey’den sadece ve sadece onu düşünmenin –ona bir ifade vermenin– imkansızlığının anlaşılmasıdır. Dilin cinsiyet konusunda başarısız kalmasından bahsettiğimizde, dilin söylem öncesi nesneden yoksun kalmasından bahsetmeyiz, dilin kendi kendisiyle çelişkiye düşmesinden bahsederiz. Cinsiyet bu başarısızlık ile, bu kaçınılmaz çelişki ile örtüşür. Cinsiyet, o halde, anlamı tamamlamanın imkansızlığıdır, (Butler’ın tarihselci/yapıbozumcu savındaki gibi) tamamsız, istikrarsız bir anlam değildir. Yahut, cinsiyet dilin yapısal tamamsızlığıdır, cinsiyetin kendisi tamamsız değildir. Butler’ın savı anlamı belirlemenin ilerleme kuralını (anlamı geriye dönük tanımlamamızı gerektiren kuralı) belirlenmiş bir anlama dönüştürür. Kantçı/psikanalitik sav, Butler gibi, cinsiyeti tözsüzleştirmek ister, ama bunu farklı bir yoldan yapar. Öncelikle, akıl kuralının çelişkisini kabullenir, gözardı etmez. Sonra cinsiyeti aklın kendi kendisiyle çatışmasına bağlar, çatışmanın kutuplarından birine bağlamaz.

Bu yaklaşım cinsiyetin daha radikalce tözsüzleştirilmesini sağlar, töz olarak kavranışını devirmesi Butler’ın girişiminden daha etkilidir. Çünkü cinsiyet burada tamamsız bir varlık değil, tamamen boş bir varlıktır – ona hiçbir yüklem iliştirilemez. Cinsiyeti imleyene bağlayan, imletim sürecine bağlayan Butler’a göre cinsiyetimiz kendisini başkalarına iletişim yoluyla ileten bir şeydir. İletişimin bir süreç olarak devam etmesi, verili bir anda bilginin açımlanmasını imkansız kılar, ama yine de bilginin devamı imkan alemi dahiline yerleştirilir. Aksine, cinsiyet, imleyenden koparıldığında, iletişimle kendisini iletmeyen bir şey olur, özneyi bilinemez olarak işaretleyen bir şey olur. Öznenin cinsiyetli olduğunu söylemek, artık ona dair bilgi edinmenin mümkün olmadığını söylemektir. Cinsiyet aklı sınırlamaktan başka bir işlev görmez, özneyi mümkün deneyim yahut saf anlayış aleminden çıkarmaktan başka bir işlev görmez. Aslına bakılırsa, Lacan’ın kötü ünlü “cinsel ilişki yoktur” savının anlamı budur: Kendisini anlamın karşısına koyan cinsiyet, aynı zamanda, tanımı gereği, ilişkiye ve iletişime de karşıttır [6].

Bu psikanalitik cinsiyet tanımı bizi üçüncü sorular kompleksimize getirir, çünkü cinsel fark, söylemle değil onun defosuyla tanımlandığı için, ırk, sınıf, etnisite farklarına benzemez. Bu farklar simgesele nakşedilmiştir, ama cinsel fark öyle değildir: Simgeselde işaretlenmiş olan, cinsel farkın nakşedilmesinin başarısızlığıdır sadece. Cinsel fark, başka bir deyişle, gerçek bir farktır, simgesel bir fark değildir. Bu ayrım, ırk, sınıf ve etnisitenin önemini küçümsemez; cinsel farkın bu diğer farklarla aynı türde bir özne tarifi sunduğunu savunan mevcut kanaate itiraz eder sadece. Bu ayrım cinsiyetle ilgili düşünceleri diğer farklarla ilgili düşüncelerden yalıtmak için de kullanılmamalıdır. Irk, sınıf ya da etnisite kimliğini üstlenen özne, her zaman cinsiyetli bir öznedir.

Peki bu ayrımda ısrar etmek neden? Çünkü öznenin egemenliği buna bağlıdır, ve genel olarak farkı koruma şansı olan tek şey öznenin egemenliğinin kavranmasıdır. Ancak özneyi öz-yönetici olarak, kendi yasalarına tabi bir özne olarak tanımlamaya başladığımız zaman, onu hesaplanabilir olarak düşünmeyi bırakırız, onu zaten bilindiği için manipüle edilebilen yasalara tabi bir özne olarak düşünmeyi bırakırız. Ancak öznenin egemen hesaplanamazlığı kabullenildiği zaman, fark algıları, farkın “tektipleştirilmesi”, “saflaştırılması” süreçleri ve buna benzer –ırkçılığın yükselişi ile birlikte tanımaya başladığımız– ötekilik karşıtı suçlara teslim olunması taleplerini beslemeyecektir. Dikkat: Dil ya da toplumsal düzen yasalarının öncesinde varolan ya da bunlara aşkın bir özne kavrayışını desteklemiyoruz, dilediği gayeyi başarmak için dil yasalarını araç olarak kullanarak hesaplama yapan bir özne kavrayışını desteklemiyoruz. Dilediği gibi eyleyen ya da inanan özne, sadece itaat etmek istediği yasalara kendini tabi kılan özne, hesaplanabilir özne temasının bir varyasyonundan ibarettir. Zira görmek kolaydır: İnsan çabucak kendi hissi eğilimlerinin hakimiyeti altına girer, onları dayatmaya çalışsa bile.

Bu tikel antinomiyi –özne yasanın (belirlenmiş etkisinin) altındadır / özne yasanın üstündedir– çözmenin tek yolu, Etienne Balibar’ın yakınlarda dediği gibi şunu göstermektir:

Özne ne sadece yasanın üstünde ne de sadece yasanın altındadır, özne yasayla tam olarak aynı seviyededir. … Yahut başka bir şekilde: Yurttaşın mutlak faaliyetinin (yasama) mutlak edilgenliğiyle (yasaya itaati, yasayla “pazarlık” yapmaması, “hile” yapmaması) tam olarak örtüşmesi gerekir. … Mesela Kant’ta bu özne metafiziği, hak kavramının hem özgürlük hem de zorlantı olarak çifte belirleniminden çıkar. [7]

Öznenin yasayla aynı seviyede olduğunu iddia etmek, onun yasa olduğunu iddia etmekle eşdeğer değildir, çünkü öznenin yasayla birbirine karıştırılması, her zaman özneyi mutlak olarak yasaya indirger ve yasaya tabi kılar. Yasayla aynı seviyede ama yasa olmayarak, özne ancak yasanın ve dilin başarısızlığı olarak kavranabilir. Dilde bulunan ama dilden fazla olan özne, hiçbir imleyenin örtemeyeceği bir sebeptir. İmleyeni aştığı için değil, sınır olarak imleyeni mesken tuttuğu için. Radikal olarak bilinemez, radikal olarak hesaplanamaz olan bu özne, ırkçılık karşısındaki tek güvencemizdir. Öznenin imleyen karşısında şeffaf olmadığını her gözardı ettiğimizde, özneyi imleyenin teklemesi yerine imleyenin kendisiyle örtüştürdüğümüz her seferinde, bu güvence elimizden kaçar.

…

Notlar:

1. Immanuel Kant, Critique of Pure Reason, [Saf Aklın Eleştirisi] trans. J. M. D. Meiklejohn (Buffalo, NY: Prometheus, 1990), p. 231; buradan itibaren bu çalışmanın sayfa atıfları metinde verilecektir.

2. Judith Butler, Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity [Toplumsal Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Devirilmesi] (New York and London: Routledge, 1990); bu çalışmanın sayfa atıfları metinde verilecektir.

3. Sigmund Freud, “Femininity,” [Dişillik] The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, trans. James and Alix Strachey (London: Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis, 1964), p. 114.

4. Alıntı kaynağı Jacqueline Rose “Introduction II,” Feminine Sexuality: Jacques Lacan and the école freudienne, ed. Juliet Mitchell and Jacqueline Rose (New York and London: W. W. Norton, 1982), p. 47; alıntının kaynağı Lacan’ın yayınlanmamış 21’inci semineridir.

5. Samuel Weber, “Closure and Exclusion,” [Kapanım ve Dışlama] Diacritics 10, no. 2 (Summer 1980), p. 37.

a. ç.n. Copjec’in burada kullandığı S1 ve S2 terimlerini ters çevirmeliyiz çünkü “son imleyen” S1‘dir (Esas-İmleyen), “önce gelenler” ise S2‘dir (bilgi).

6. Bu psikanalitik gözardı etme savunması üzerine bir açıklama için şu kitabın 4. bölümüne bkz, “The Sartorial Superego.” [Terzi Üstbeni]

7. Etienne Balibar, “Citizen Subject,” [Yurttaş Özne] in Who Comes After the Subject? [Özneden Sonra Kim Gelir?] ed. Eduardo Cadava, Peter Connor, and Jean-Luc Nancy (New York and London: Routledge, 1991), p. 49.

…

8 Yorum

Filed under Çeviri