Tag Archives: Joan Copjec

Nazar noktası: Benden ne saklanıyor? — Joan Copjec

Özneye gösterilen herşeyin ötesinde, şu soru sorulur: Benden ne saklanıyor? Grafik uzamda görünmeyen bu şey, kendini yazmamaya devam eden şey nedir? Bir şeyin görünmez gibi olduğu bu nokta, bir şeyin (açığa çıkmamış bir anlamın) temsilden eksilmiş gibi olduğu bu nokta, Lacancı nazar (gaze, regard) noktasıdır. Bir imlenenin yokluğunu işaretler; işgal edilemez bir noktadır, öznenin yok olduğu noktadır. Böylece imge, görsel alan, öznenin temsil içinde kendi kendisini görmesini yasaklayan korkutucu bir başkalık kazanır. “Bana ait olan kısım” birdenbire temsilden tasfiye edilirken, ayna, perde/ekran işlevi kazanır.

Okumaya devam et →

7 Yorum

Filed under Çeviri

Cinsiyet ve Aklın Ötanazisi — Joan Copjec

浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Benim derdim bu: Cinsiyeti kuramlaştırırken bir tür “saf aklın ötanazisi”ne düştüğümüze dair büyüyen bir his [1]. Bu son tabiri Kant’tan aldım; aklın antinomilerine (aklın kendi kendisiyle olan iç çatışmalarına) verilebilecek iki mümkün yanıttan birine Kant bu adı vermişti. Akıl, Kant’a göre, kozmolojik fikirlere kendisini uygulamak istediğinde, yani tecrübemizin nesneleri olamayacak şeylere kendisini uygulamak istediğinde, ister istemez çelişkiye düşer. Bu çelişkilerin çözülmez görünmesi karşısında, akıl ya kendi dogmatik varsayımlarına daha sıkıca tutunur, ya da çaresiz bir şüpheciliğe gark olur, ki Kant tutkulu horgörüsünü bu ikinci seçeneğe ayırmıştır. Bana göre cinsiyet üzerine düşünme girişimi de aklı kendi kendisiyle çatışmaya düşürür, ve ben bu çatışma sonucunda karşılaştığımız alternatiflere karşıyım, özellikle de ikincisine, çünkü şu anda dikkatimizi üzerinde toplayan alternatif –en azından eleştirel çevrelerde– budur.

Okumaya devam et →

8 Yorum

Filed under Çeviri

Cinsel fark ve toplumsal cinsiyet — Joan Copjec

Alenka Zupančič’in alıntısındaki versiyon: 

Psikanalizdeki cinsel fark [sexual difference] kategorisi bu tarihten [1980’lerin ortasından] itibaren şüpheli sayıldı ve kısırlaştırılmış toplumsal cinsiyet [gender] kategorisi lehine büyük ölçüde terk edildi. Evet, kısırlaştırılmış. Bunda ısrar ediyorum çünkü toplumsal cinsiyet ile değiştirildiğinde cinsel farktan düşen şey özellikle onun cinselliğidir. Toplumsal cinsiyet kuramı bir büyük marifet gösterdi: cinsellikten cinselliği ayıkladı. Zira toplumsal cinsiyet kuramcıları cinsel pratiklerden söz etmeyi sürdürmüş olsalar da, cinsiyet ya da cinselliğin ne olduğunu sorgulamaya son verdiler; kısaca, cinsellik artık ontolojik bir sorgulamanın konusu olmaktan çıkarak halk dilinde olduğu şeye geri döndü: bulanık bir çeşit ayrım, ama temelde ikincil bir karakter (özneye uygulandığında), diğerlerine eklenen bir niceleyici, ya da (bir eyleme uygulandığında) biraz haylazca bir şey.

Joan Copjec 2012 “The Sexual Compact”

Makaledeki versiyon:

Psikanalizdeki cinsel fark [sexual difference] kategorisi bu tarihten [1980’lerin ortasından] itibaren şüpheli sayıldı ve kısırlaştırılmış toplumsal cinsiyet [gender] kategorisi lehine büyük ölçüde terk edildi. Evet, kısırlaştırılmış, bunda ısrar ediyorum; çünkü toplumsal cinsiyet ile değiştirildiğinde cinsel fark teriminden düşen şey özellikle onun cinselliği oldu. Toplumsal cinsiyet kuramı sadece cinsel fark terimini ilgi odağından öteye itmekle kalmadı, cinselliği bile cinsellikten ayıkladı. Zira, toplumsal cinsiyet kuramcıları cinsel pratiklerden söz etmeyi sürdürmüş olsalar da, cinselliğin ne olduğunu sorgulamaya son verdiler; artık ciddi bir kuramsal sorgulamanın konusu olmayan cinsellik, halk dilindeki anlamına geri döndü: çok kısıtlı bir faaliyetler kümesinde ya da belli nesne veya kişilere olan bağlılıklarda mevzubahis olan şey. Ya da, kuram içinde, ikincil bir karakterin ikinci keman rolünden sıkılarak edepsiz bir kasıntı olarak ya da haylaz iradecilik olarak kendisini öne sürmesi.

Joan Copjec 2012 “The Sexual Compact”

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

1 Yorum

Filed under Çeviri

Haset üzerine — Joan Copjec

Önümüzdeki soru şu: [1944 tarihli Laura filminde] Lydecker neden bu yola, yani sadece Jacoby’yi değil, sonradan çifteyle yakın mesafeden yüzünden vuracağı (ya da öyle zannedeceği) Laura’yı da yok etmesine yol açan bu tahribat yoluna sapar? El altındaki ilk yanıt, onun Laura’yla ilişkisinde eksik olan, ama anlaşıldığı kadarıyla Jacoby’nin keyfini çıkardığı türde bir cinsel ilişkinin özlemini çekiyor olmasıdır. Ancak işin aslı bambaşkadır. Gerek Laura’ya gösterdiği tavır, gerekse sık sık Laura’nın diğer taliplerinin kabalığı/dünyeviliği ve bariz fizikselliği hakkında yaptığı küçümseyici yorumlar, cinsel ilişkilerin Lydecker’de sadece tiksinti uyandırdığını açıkça gösterir. Bu tiksinme ifadelerini göründükleri gibi almamız gerekir; zira Lydecker kesinlikle Jacoby’yi kıskanmaz, ona haset eder. Sıradaki soru, elbette: aradaki fark nedir? Crabb’in İngilizce Eşanlamlılar sözlüğü şöyle yanıt verir: “Kıskançlık sahip olduğunu kaybetmekten korkar; haset ise kendisi için istediği bir şeye başka birinin sahip olmasına yanar.”* Betimleme açısından hiç de fena bir ayrım değil bu. “Sahip olunan” ile “istenen“i karşı karşıya getiren bu isabetli tanım, kıskançlığın temelinde belli bir hazza sahip olmanın yattığını, oysa hasedin tam da belli bir hazzın eksikliğinden kaynaklandığını yakalar. Gelgelelim başkasının keyfini çıkarmasına yandığı o hazza sahip olmanın hasetteki eksikliği giderebileceğini sanmak yanlış olur. Sözlük maddesinin devamında belirtildiği gibi, “Haset dolu bir insanı memnun etme girişimleri tümüyle boşa çıkar.” Niye peki? Çünkü istediği şey ile başkasının keyfi olarak algıladığı şey hiç de aynı değildir. Ve haset dolu birisi başkasının sahip olduğu şeyi kendisi için istiyor olmadığı için, o tümüyle yabancı, öteki hazzın elde edilmesi, arzusunu hiç yatıştırmaz.

Lydecker’in algıladığı nesnenin, “perdedeki iki siluet”in klişeliği tesadüf değildir. Ancak bu klişeyi, ona bakan karaktere değil de, filme atfedersek anlamını kaçırırız: Yaptığı keşfin o beylik biçiminin sorumlusu bizzat Lydecker’dir. Bu algının dolaysız veya taze değil de, basmakalıp bir imge dolayımından geçmiş olmasının sebebi, Lydecker’in haset dolu bakışını uyandıranın arzu olmamasıdır. Ama yine de aşağıdan, soğuk ve karanlık bir yerden seyrettiği pencereyi aydınlatan bir pırıltı vardır; imgesel sahneden görünen bir gerçek kıvılcımı gibidir bu — Lydecker’in söz konusu sahnede görünenin eksiksiz, etrafı kapalı bir memnuniyet olduğundan emin olduğunun işareti şüphesiz. Kendisine belli bir mesafede meydana geldiğini gördüğü haz Lydecker için yabancıdır, kendi içine katlıdır. Dolayısıyla —Lydecker için— eksiksiz, mutlak, ama anlaşılmaz olan bu hazza bakan gözün kötücül bir enerjisi vardır; gücenmiş bir gözdür bu.

“Eski yeni hemen hemen tüm dillerde”, hasede eşlik eden o “kem göz” için bir terim bulunduğu belgelenmiştir.** Bu bakışa ayrı bir ad verilmesini haklı çıkaran özelliği, görünürdeki zehirleme veya kirletme niyetidir. Diğer tüm “aç ve pis bakışlar” —öfke, açgözlülük veya kıskançlık bakışı— zarar üstüne odaklanır ve başkasını imrenilen bir nesneden mahrum bırakmaya yoğunlaşırken, hasette kem göz keyfin kendisini çalma peşindedir. Ötekini ona haz veren şeyden mahrum bırakmaya çalışan o diğer hain bakışlar, ötekinin haz kabiliyetine dokunmaz. Haset ise öyle değildir; keyif kabiliyetinin ta kendisini mahvetmekten başka bir şey istemez. “Haset dolu insan, keyif görmekten tiksinir. Huzur bulduğu tek şey, başkalarının sefaletidir.”***

O meşhur hükmünü verirken kem gözlerin farkına varan bilge önder Hz. Süleyman, “sahte anne”nin kim olduğunu böyle açığa çıkarır. Bir tanecik, kıymetli çocuğunu yeni kaybetmiş “sahte anne”, henüz başka bir çocuk istemeyecek kadar matemlidir. O halde Süleyman’a göre, bu annenin istediği şey, kesinlikle gerçek annenin “neşe yumağı” değil (hatta kötü kokan bu kusmuklu yumağın başka biri için neşe kaynağı olabileceğini aklı almıyor olmalıdır), ötekinin annelik tatmininin ortadan kaybolmasıdır. Bundan dolayı, onun için çocuğun ikiye bölünmesi, vermeye razı olduğu bir ödün değil, can attığı bir felakettir.

Hazzın mahrem bir mesele olduğu kabul edilir: “Zevkler ve renkler tartışılmaz” deriz. Fakat başkasının hazzıyla karşılaştığımızda ortaya çıkan anlaşılmazlık kendi başına husumet nedeni değildir. Hasedin doğması için bu duruma, haset dolu kişinin kendi hazzının tadını çıkarmasını önleyen bir engel de eklenmesi gerekir. Elindeki hazzın tadını kaçıran, onu tatsızlaştıran bir haz açığı hissediyor olmalıdır. Böyle olduğunda o açık asla kapatılamaz, bu dünyadaki hiçbir şey onu dolduramaz; böylece haset dolu kişi, başkalarının ahmakça tutkularına kötü gözle bakmaya başlar. Yaslı annede haset doğuran şeyin avutulamaz bir kayıp, yani çocuğunun kaybı olduğunu belirtmiştim. Yeniden Laura‘ya dönersek, filmin tam kalbinde yine feci bir kayıp olduğunu görürüz. Olağan görüşe göre filmde, bir yanda sadece zihinsel olarak keyif alabildiği söylenen Lydecker ile diğer yanda daha bedensel tutkuları olan MacPherson (Jacoby’nin haleflerinden bir tanesi) arasındaki mücadele resmedilmektedir. Fakat film iki pozitif tutku arasındaki bir çatışmadan ibaret olsaydı, ötekinin keyfinin kaynağı olan Laura, patlayan çiftenin hedefinde duruyor olmazdı. Dolayısıyla Lydecker kendisine sadece zihinsel meşgalelerden haz alma izni tanıyor olsa bile, bunun tüm çabalarını boşa çıkaran o kaybı gidermeye yeten bir haz olduğunu hissetmez. Film de, bilhassa final sekansında bu varsayımı doğrular.

…

Joan Copjec 2002 Imagine There’s No Woman; Barış Engin Aksoy 2015 Tut ki Kadın Yok, s.167

* Aktaran Melanie Klein, Envy and Gratitude: The Writings of Melanie Klein, Roger Money-Kyrle (haz.), Londra: Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis, 1975, s.182

** Peter Shabad, “The Evil Eye of Envy: Parental Possessiveness and the Rivalry for a New Beginning”, Gender and Envy içinde, Nancy Burke (haz.), New York ve Londra: Routledge, 1998, s.255

*** Klein, Envy and Gratitude, s.182

Yorum bırakın

Filed under Şey

Sapkınlık üzerine — Joan Copjec

Sınırlanmış sapkınlık mefhumunun psikanalizde ne gibi bir anlamı olabilir o halde? Bu soruya yanıt vermek için ilk önce, cinselliği bir özne ile bir diğeri arasındaki bir ilişki, yahut doğru veya yanlış, normal veya sapmış addedilen bir nesne-seçimi olarak düşünmeyi bırakmak gerekiyor. Bu yeni sınırlama altında, mesela eşcinsellik kendiliğinden bir sapkınlık olarak sınıflandırılamaz. Nevroz ile psikoz arasındaki fark, sadece kişinin nesne-seçimiyle veya belli bir ötekiyle ilişkisiyle değil, büyük Öteki ile veya toplumsal varoluşu yöneten muhtelif yasa ve kurumlarla ilişkisiyle de ilgilidir. (…)

Yapılması gereken ilk ayrım, Kantçı öznenin elinde olan isyan imkanı ile sapkın öznenin üzerine düşen isyan mecburiyeti arasındadır. Burjuva toplumunun yasaklarını açıktan ihlal eden (ömrünün üçte birini hapiste geçiren) Sade darağacına göz kırpmaya devam etmiştir, ama bu ihlalleri etik bağımsızlık olarak görmek saçmalık olur. Sade’ın meydan okuyan eylemleri, yasayı parçalama girişiminden ziyade, yasanın “kendisine düşen” işlevi, yani onu cezalandırma işlevini yerine getirmesi amacını taşır. Her şeyden önce yasanın tam gücünü ve iktidarını üstlenmesini ve yasanın bu kuvvetini kendi teninde sınamak istemiştir.

Kant ile Sade’ın, ya da etik eylem ile sapkınlığın birleştirilmesinin büyük ölçüde ihlal konusundaki teorik bir gevşeklikten kaynaklandığına şüphe yok. (…)

Joan Copjec 2002 Imagine There’s No Woman; Barış Engin Aksoy 2015 Tut ki Kadın Yok, s.214

Yorum bırakın

Filed under Çeviri