Ateizmin asıl formülü “Tanrı öldü” demez, “Tanrı bilinçdışıdır” der.
Oluşun firarını “para-oluş / yan-oluş” (par-être) ile ikame etmeye alışmalıyız [ç.n. dil sürçmesi veya sakarlık anlamında parapratik gibi]. Ötesinde numenlerin olduğu varsayılan fenomene her zamanki adıyla “para-beliriş” (paraître) yerine “para-oluş” dedim. Numenler bizi tam olarak müphemcilik denebilecek türlü türlü matlaşmaya sürüklemiştir. Yazı etkisi olarak formülleşebilen herşeyle ilgili paradoksların belirdiği o noktada oluş kendini sunar ve her zaman para-oluş ile sunar. Bu kiplemeyi kullanmayı öğrenmeliyiz: Ben para-varım, sen para-varsın, o para-var, biz para-varız, vesaire.
Cinsel ilişkinin yokluğunu neyin telafi ettiğini para-oluşla ilişkilendirerek dile getirmeliyiz. Açıktır ki ona yaklaşan herşeyde olsa olsa dilin kendi yetersizliği tezahür edecektir.
Cinsel ilişkiyi telafi eden, tam olarak sevgidir.
Öteki, hakikatin yeri olan Öteki, “ilahi varlık” yani adlı adınca Tanrı terimine verebileceğimiz tek yerdir ama indirgenemez bir yerdir. Tanrı denen yerde, bir kelime oyununa izin varsa, dieu – diyo – diyor ki, üretilir (tanrısöz). Söz küçük bir değişiklikle Tanrıyı oluşturur. Bir şeyler söylendiği sürece Tanrı hipotezi direşecektir.
İşte bu yüzden son tahlilde sahiden ateist olabilenler ancak teologlardır, yani Tanrıdan söz edenlerdir.
Ateist olmanın başka bir yolu yoktur, bu bilinmez korku adına başınızı kollarınızla sarıp saklarsınız, sanki bu Tanrının herhangi bir tezahürü görülmüş bir şeymiş gibi. Buna rağmen herhangi bir söz sarf ettiğiniz zaman dolaysızca O’nu Öteki biçiminde geçindirmemeniz/direştirmemeniz imkansızdır.
Çok iyi nedenlerle asla katlanamadığım bir şey olan Tarih’in en küçük hareketinde bile bu aşikardır.
İnsanlar Tarih yapıyorsa amaçları bizi onun bir anlamı olduğuna inandırmaktır. Oysa bilakis ilk yapmamız gereken şu noktadan yola çıkmaktır: Bir sözle yüzleşiriz, bir başka kişi bu sözle aptallıklarını, utanmalarını, ketlenmelerini ve çalkantılarını anlatır. Orada neyi okumalıyız? Sadece ve sadece o sözlerin etkilerini. Bu etkilerin konuşan varlıkları ne anlamda tahrik ettiğini, karıştırdığını ve rahatsız ettiğini görürüz. Elbette bu iş bir yere varacaksa onlara yararlı olmalıdır ve bu sahiden de –Tanrıya şükür– onlara yararlı olur, işleri ilerletir, kendilerine yer açtırır ve öyle ya da böyle –sakarca, tökezleyerek de olsa– sevgi denen hissiyata bir can gölgesi vermeyi becerir.
Mutlaka daha uzun sürmelidir, mutlaka. Bu hissiyatın yardımıyla o sonunda –Kilise himayesinde tedbirlerini alan insanların gördükleri gibi– bedenlerin üremesine varmalıdır.
Peki dilin insanları bedenden bedene bedenlenme ile bir kez daha üremeye itmekten daha başka etkileri olamaz mı?
Dilin bir başka etkisi daha var, o da yazıdır.
Seminer 20’den
Türkçesi: Işık Barış Fidaner






























Geri bildirim: Uzakın Nüve — çeviri derlemesi | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Kral Yolu: Rüyalar ve Tarot — Julie Gillentine | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Alay Tanrısı: Cool’a cool’luk edene yazıklar olsun — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Feri de ferdi ha! Milletin ferdi ha! — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Alaycı insanın inanan insana alerjisi vardır çünkü kendisi de gizlice inanıyordur — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Kadim Öğeler ve Lacan — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Düz Efsane vs. Efsane Efsanesi — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Ünlenmek İmlenmek Değildir: Çoğul Gösteren ve Çoğul İmleyen — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Teoloji: Duvarlı Pinpon — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER