Zarf kendi mazrufunca zarflanmıştır — Slavoj Žižek

Hermenötik gayretin amacı öznenin kavrayışından sıyrılarak onun görüş alanını önceden belirleyen görünmez “çerçeve” yahut “ufkun” hatlarını görünür kılmaktır: Neyi görebildiğimiz gibi neyi göremediğimiz de her zaman tarihle dolaylanan bir çerçevenin peşin hükümlerine bağlıdır.

Tabi bu “peşin hükümler” hor görülmez: Onlara aşkınsal statü verilmiştir, yaşantımızın anlamlı bütünlüğünü örgütleyenler onlardır. Gerçi görüşümüze indirgenemez bir sınırlama da getirirler ama bu sonlu halimiz ontolojide kurucudur: Ancak radikal sonluluk dahilinde dünya bize açılır.

İşte bu düzeyde, üst-dilin imkansızlığı, olan bitenleri “nesnel” ve “bitaraf” bir noktadan görebilmenin imkansızlığına denktir: Tarihin belirlediği şu veya bu “ön-anlayış” ufkuyla çerçevelenmiş olmayan hiçbir görüş yoktur. Mesela günümüzde acımasızca sömürebildiğimiz doğanın belirdiği ufuk onu bize kullanılacak hammaddelerden ibaretmiş gibi göstermektedir, oysa antik Yunanda veya ortaçağda doğanın belirdiği ufuk böyle değildi.

Lacancı “imleyen mantığının” gelişiyle bu hermenötik teze duyulmamış bir tersyüz eklenmiş olur: “Anlam ufku” her zaman o ufukta beliren bir noktaya göbek bağıyla bağlı kalır; görüşümüzün çerçevesi içerdiği bir parça ile hep-zaten çerçevelenmiştir (iz-düşürülmüştür). Bu bağıntının Möbius şeridi topolojisi hemen dikkat çeker: Zeminsiz bir tersyüzle zarf kendi mazrufunca zarflanmıştır.

Bu tersyüz en iyi bakış ve nazar diyalektiğiyle örneklenir: Bakıp görebildiklerim arasında hep öylesi bir nokta vardır ki orada “hiçbirşey görmem”, orası bana “anlamsız gelir”, orası resimdeki leke görevi görür. İşte tam orası resmin bana bir bakış atarak benim ona bakışımı bana iade ettiği nazar noktasıdır.

İşte resmin tam o noktasında “mektup/harfiyet her zaman istikametine varır”: Orada kendimle karşılaşırım, kendi nesnel eşleniğimle… “İşte oradayım” derim, “resme nakşedilmişim”; işte ontolojik ufukta yer alan bu ontik “göbek bağı” felsefe geleneğinin tamamında düşünülemez halde kalır, Heidegger’de bile.

İşte psikanalitik yorum tekinsiz gücünü buradan alır: Özne kendi kapalı anlam ufkunda gündelik yaşantısını sürdürüyordur, nesneler dünyasına güvenli mesafesini koruyordur, olan bitenlerin anlamından emindir (ya da önemsiz olduklarından)… Derken birdenbire psikanalist öznenin katiyen önemsemediği minnacık bir detaya işaret eder, öznenin “hiçbirşey göremediği” bir lekeye işaret eder, zorlantılı küçük bir jest veya tik, dil sürçmesi veya o ayarda bir şey gösterir ve şöyle der:

İşte bak bu detayda düğümlenip yoğuşmuştur gündelik kesinliğinde süzülebilmen için unutmak zorunda kaldığın bütün herşey, tam da senin hayatına anlam veren çerçeveyi işte bu detay çerçevelemiştir, olan bitenleri senin için ve sana göre anlamlı kılan ufku işte bu detay yapılandırır; eğer bu düğümü çözersek üstüne bastığın zemin ayağının altından kayıp gidecek!

Bu deneyim eski Doğulu formülde dile geldiği gibidir:

İşte sen busun! [Thou art that!]
İşte senin bütün kaderin bu saçmasapan detayda kararlaşmaktadır!

Yahut formel küme teorisi seviyesinde kalırsak: Bir kümenin öğeleri arasında her zaman o kümeye özgül ağırlığını ve rengini veren Bir öğe vardır; bir cinsin türleri arasında her zaman o cinsin evrenselliğini aşırı-belirleyen/üst-belirleyen (overdetermine) Bir tür vardır.

Semptomunun Keyfini Çıkar’dan

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Bkz “Şey’in haysiyeti” Slavoj Žižek, “Histerik semptomlar aşırı-belirlenmiştir (overdetermined, Überdeterminiert)” Sigmund Freud, “Bir Bitaraf… Bir Bit Araf, Bir Bit… Ar Affı!”, “Saçmasapan ve Saldımsalak”

pis kanal iz bırakır aktarılan mesajda
psişelere bulaşmayın
hayde ger! gerdin mi?

6 Yorum

Filed under Çeviri