Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabının 1939 tarihli baskısının arka sayfasına Stalin kızıl kalemiyle şu notu düşmüştü:
1) Zayıflık
2) Aylaklık
3) Ahmaklık
Kusur denebilecekler yalnızca bunlardır. Bu sayılanlar haricindeki herşey kesinlikle erdemdir.Unutma! Bir insan eğer:
1) güçlüyse (ruhen)
2) faalse
3) akıllıysa (veya yetkinse)
o zaman iyidir, diğer ‘kusurları’ ne olursa olsun!1)‘e 3)‘ü ekleyince 2) elde edilir.
Ahlakdışı etiğin en özet formülü budur; bu formülün tam aksine ahlak kurallarına itaat eden ve suçlu olabileceğinden endişelenen bir pısırık ise etikdışı ahlakın temsilcisidir ve Nietzsche’nin hınç eleştirisinin hedefidir. Gerçi Stalinciler bir yere kadar gelir ve orada takılıp kalırlar: Onların ahlak konusunda fazla aşmış olduklarını sanmayın, aksine gizliden gizliye ahlakçıdırlar, büyük Öteki figürüne yaslanmayı sürdürürler.
Stalinci terörü meşrulaştıran en zekice yaklaşımlardan biri olan Hümanizm ve Terör (Maurice Merleau-Ponty, 1946) kitabında gelecek üzerine bir bahis olarak terör savunulur, “bahsini Tanrı’ya oynamalısın” diyen Pascal’ın ilahiyatçı buyruğu gibi: Güncel dehşet şayet pırıl pırıl Komünist bir geleceğe açılacaksa nasıl olsa o ileriki netice sayesinde devrimcinin bugün üzerine düşen vahşetler geriye dönük olarak temize çıkarılacaktır. Bu mantığa yaslanan bazı Stalinciler bile tasfiyelerde ölen kurbanların masum olduğunu ve ‘Partinin birliğini pekiştirmek için onların kanını dökmenin lazım geldiğini’ bizzat kabullenmek zorunda kaldıklarında, gelecekte varılacağı farzedilen nihai zafer gününde Büyük Dava adına bütün mecburi fedailerin itibarının iade edileceğini varsayarlar.
İşte Lacan’ın Seminer 7‘de ‘Hesap Günü yaklaşımı’ dediği şey buydu, Stalinci söylemdeki anahtar tabirlerden biri bu yaklaşımı daha da netleştirir, o da ‘nesnel suç’ ve eylemlerinizin ‘nesnel anlamı’dır: Siz isterseniz içtenlikle ve en iyi niyetlerle eyleyen düpedürüst bir birey olun, şayet eylemleriniz reaksiyoner kuvvetlere hizmet ediyorsa ‘nesnel anlamda suçlu’ olursunuz; Parti eylemlerinizin ‘nesnel anlamına’ bittabi derhal vakıf olacaktır. Stalincilerde Hesap Günü yaklaşımına (eylemlerinizin ‘nesnel anlamına’) ek olarak Parti de vardır, güncel olayları yargılayarak eyleme yetisine sahip biricik sözcü onda vücut bulmuştur.
Böylece anlarsınız ki Lacan’ın “büyük Öteki yoktur” sloganı sizi etik sorunsalın canevine vardırır: Bu sloganın dışladığı unsur tam olarak ‘Hesap Günü yaklaşımı’dır:
Orada bir standart var uzakta –gitmesek de, görmesek de, sopsoyut bir atıf noktası bile olsa, fiiliyatta asla oradan doğru yargı dağıtamayacağımızı itiraf etsek bile– o standart bizim eylemlerimizi ölçerek ‘asıl anlamını’ ilan etmemizi sağlar, herşeyin etik statüsü oradan doğru dağılır.
Jacques Derrida’nın ‘adaletçi yapıbozum’ mefhumu da böylesi bir ütopik ümitvarlığa yaslanmıyor mu? Derrida diri tuttuğu ‘sonsuz adalet’ hayaletini mütemadiyen erteler, hep eli kulağındadır ama hiç gelmez, yine de faaliyetlerin nihai ufku orasıdır.
İşte Lacancı etik amansızdır çünkü böylesi atıf noktalarını tamamen terk etmenizi gerektirir; ama şunu da iddia eder ki bu feragat sizi etik güvensizliğe veya rölativizme mahkum etmez, etik faaliyetleri boşa düşürmez; hatta aksine, büyük Ötekinden beklenen güvenceyi terk etmek tam etik özerkliğin önkoşuludur.
Freud’un kendi rüya analizi yordamına örnek gösterdiği İrma’nın enjeksiyonu rüyasını sorumluluk konusuna bağlayışını hatırlayın (İrma’nın başarısız tedavisinde bizzat Freud’un üstlendiği sorumluluğa bağlayışını); sadece bu örnek bile Freud’un sorumluluk mefhumunu önemsediğini gösterir. Peki bu konuya nasıl yaklaşacağız? Psikanalizin temel etik mesajının sorumluluktan kurtarma olduğunu zanneden şu yaygın algıya nasıl kapılmayız: Suçu Ötekine atarım ‘çünkü zaten Bilinçdışı Ötekinin söylemidir, oradaki oluşumlar beni bağlamaz; benden doğru konuşan hep o büyük Ötekidir, ben olsa olsa onun enstrümanıyımdır’? Bizzat Lacan psikanaliz etiğinde mühim bir öncül olarak Kant felsefesine atıfla bu çıkmazdan çıkılacağını söylemişti.
Standart eleştiriye göre Kantçı evrenselci etiğin sınırlaması ‘kategorik buyruğun’ (kayıtsız şartsız ödevini yerine getireceksin) formel belirsizliğinde yatar: Ahlak Yasası bana ödevimin ne olduğunu söylemez, bana sadece ödevimi yerine getirmemi söyler, böylece başıboş iradeciliğin eli serbest kalır (nasıl olsa ödevimi nasıl kararlaştırırsam ödevim zaten o olacaktır). Ama bu özellik sınırlama falan değildir, aksine sizi Kantçı etik özerkliğin canevine vardırır: Bulunduğunuz özgül vaziyette izlemeniz gereken somut normları ahlak Yasasından türetmeniz mümkün değildir; o halde ahlak Yasasını somut yükümlülüklere tercüme etmenin sorumluluğunu siz özne olarak bizzat üstlenmelisiniz. Bu paradoksu/saçmantığı tamamen kabullendiyseniz ödevlerin mazeretleşmesini tamamen reddedersiniz: “Eh ne yapalım, bu iş ağır ve zahmetli olsa da ödevimi yapmak zorundayım” denemez artık. Kant’ın kayıtsız şartsız ödev etiği sıklıkla böylesi bir tavıra gerekçe gösterilir; bizzat Adolf Eichmann’ın ‘nihai çözüm’ün plan ve icraatinde oynadığı role Kantçı etiği gerekçe göstermesine şaşmamalı: Führer’in komutlarına itaat etmek zaten onun ödevi değil miydi? Oysa öznenin tam ahlaki özerkliğini vurgulayan Kant’ın asıl derdi zaten böylesi bir manevrayı önlemekti, suçun herhangi bir büyük Öteki figürüne kaydırılmasını önlemekti.
Gerçeği Sorgulamak’tan
Türkçesi: Işık Barış Fidaner
Bkz “Lenin ve Stalin’de ‘nesnel anlam'” Slavoj Žižek, “Üç kusur” Joseph Stalin






























Geri bildirim: Üç kusur — Joseph Stalin | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Şifa dilerim: Lenin’den Gorki’ye, Stalin’den Stalin’e — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Sevfelek — derleme | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Slavoj Žižek: Sapkın Kılavuz Sinema | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Ben de İsterem ~ İbrahim Tatlıses | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: The ghost of the Mother or Nature who knows that she is dead — Işık Barış Fidaner – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Öldüğünü Bilen Anne veya Doğa Hayaleti — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Slavoj Žižek: Belgesel | YERSİZ ŞEYLER