3 Mart 2014 — Slavoj Žižek — poetryfoundation.org
Platon’un kentteki şairleri sürgüne gönderme tasarısı pek sevilmiyor ama Yugoslavya dağılırken beliren tehlikeye bakılırsa epey mantıklı bir tavsiyedir: Bölgede işlenen etnik kıyımlar şairane hayallerden kaynaklandı. Evet Milošević sahiden milliyetçi tutkuları ‘manipüle’ etmişti ama bu yetkinliğine halkın yatkınlığını şairlere borçluydu. Hepsi onların başının altından çıktı, yoz siyasetçilerin değil samimi şairlerin… 1970’lerde ve 1980’lerin başında o şairler saldırgan milliyetçiliğin tohumlarını ekmeye başlamışlardı, hem Sırbistan’da hem de diğer Yugoslav ülkelerinde.
Sanayici-militer müştemilat yerine biz eski Yugoslav ülkelerinde manzum-militer müştemilat vardı (industrial-military complex, poetic-military complex) ve Radovan Karadžić & Ratko Mladić ikilisinde kişileşmişti. Karadžić insafsız bir siyasi-askeri lider olmanın yanısıra bir de şairdi. Onun yazdığı manzumelere sakın gülüp geçmeyin, o şiirleri dikkatle okursanız etnik kıyımın işleyiş mantığını göreceksiniz. İşte Izet Sarajlić’e ithaf ettiği isimsiz şiirin ilk dizeleri:
Gel vatandaş benim imanım yepyeni
Böylesi teklif tarihte hiç görülmedi
Fütursuzca şarap içeceksin şimdi
Ekmek bulamayan benim günışığımı yutacak
Ey halkım bu iman hiçbir yasak tanımayacak
Bugün sevmek ve içmek günüdür ancak
Gözünüz gönlünüzce günışığıyla bakışarak
Bu tanrı hiçbir zevki sizden sakınmayacak
E gelsene birader bu imanın çağrısına uyarak!
Ahlak yasalarını askıya almak güncel ‘postmodern’ milliyetçiliğin temel özelliğidir. ‘Modern seküler küresel toplumun güvensiz ortamında katı değer ve inançları geri getiren tutkulu etnik özdeşim’ klişesi kılığında başaşağı çevrilen hakikat budur: Milliyetçi ‘köktenciler’ aslında halka ‘müsaade senin!’ dediklerini pek de gizlemezler. Güncel milliyetçiliğin bu serbestimsi sapkın tesirini iyice tanımazsanız, simgesel toplum yasasının aleni dokusunu iltihaplayan müsamahakar ayıpçıl üstbeni algılamazsanız, bu siyasetin asıl dinamiklerini kavramanız mümkün olmaz.
Tinin Fenomenolojisi‘nde Hegel sessizce mütemadiyen ilerleyen ‘e/spiritüel tümörgü’den bahseder: İdeolojik tertibata ayar çeken yeraltı faaliyetleri uzun süre hiç ortalıkta gözükmezken birdenbire püskürerek herkesi şaşırtır. İşte 1970’lerde ve 1980’lerde eski Yugoslavya’da köstebek tünelleri kazan ‘e/spiritüel tümörgü’ 1980’lerin sonunda püskürdüğünde artık iş işten geçmişti: Önceki ideolojik mutabakat çoktan çürümüş olduğunu algılayıp kendi üzerine çöküverdi. 1970-80’lerin Yugoslavya’sı çizgifilmlerde uçuruma doğru yürümeye devam eden o çakal gibiydi, nihayet aşağıya bakıp sağlam bir zemine ayak basamadığını fark edince yere çakılıverdi. Hepimizi gerçekten aşağılara doğru bakmaya ilk sevkeden de Milošević oldu.
Karadžić ve şürekasına ‘kötü şairler’ deyip geçmek kolaycılıktır: Diğer Yugoslav uluslarında (ve Sırbistan’da) ‘büyük’ ve ‘özgün’ sayılan şair ve yazarlar da milliyetçi projelere gömülmüş haldeydi. Peki Avrupa edebiyatının güncel klasiklerinden Avusturyalı Peter Handke’nin Slobodan Milošević’in cenazesine katılmasına ne demeli? Bir asır kadar önce Karl Kraus Nazizmin yükselişine atıfla Almanya’nın ‘Dichter und Denker’ ülkesiyken ‘Richter und Henker’ ülkesine döndüğünü söylemişti (şairler ve düşünürler → yargıçlar ve cellatlar). Belki bu tersyüz o kadar da hayret verici değildir. Manzum-militer müştemilatın Balkanlara özgü olduğu sanılmasın, Hassan Ngeze’yi anmadan geçmeyelim: Ruanda’nın Karadžić’i olan bu yazar kendi yönettiği Kangura dergisinde sistematik Tutsi düşmanlığı üreterek soykırım çağrıları yapıyordu.
Peki bu şiir-şiddet bağı bir tesadüf müdür? Dil şiddete nasıl bağlanır? ‘Şiddetin Eleştirisi’nde Walter Benjamin bir soru sorar:
Çatışmaları şiddet olmadan çözmek mümkün müdür?
Kendi verdiği yanıta göre ‘özel şahıslar arası ilişkiler dahilinde’ çatışmalar şiddet olmadan, nezaket, sempati ve güvenle çözülebilir:
öyle bir insani uzlaşım çeperi vardır ki şiddet oraya katiyen erişemez, orası ‘anlayış’ çeperidir, dildir.
Bu tez anaakım geleneğe aittir çünkü simgesel düzenin insanlar arasında kurduğu dilsel dolayımlarla onları barıştırarak huzurlu komşuluk hallerine sevkeden bir mecra olduğu fikrine dayanır, anaakım geleneğe sorarsanız dolaysız yüzleşmelerin çiğ ve şiddet dolu mecrası dilden başka bir yerde olsa gerektir. Herşeyin birbirine doğrudan şiddet göstermesi yerine dil sayesinde tartışıp söz alışverişi yapmanız sağlanıyordur, saldırganlaşan muhataplar arasında bile asgari bir tanıma ilişkisi devrede kalıyordur.
Peki ya insanın hayvanı aşan şiddet yetisi tam da konuşmasından ileri geliyorsa ne olacak? Dilin şiddet dolu vasıflarını Bourdieu’dan Heidegger’e birçok filozof ve sosyolog temalaştırdı. Fakat Heidegger’in gözünden kaçan bir şiddet etmeni daha vardır dilde, Lacan’ın simgesel düzen teorisi de bu ölümcül etmene odaklanır. Lacan’ın eserleri boyunca Heidegger’in ‘oluş-evi dildir’ motifi çeşitlenir: İnsan dili yaratamaz ve kullanamaz, olsa olsa dilde ‘barınır’: ‘Psikanaliz öznenin barındığı dilin bilimi olmalıdır.’ Lacan’ın ‘paranoyak’ burgusu, eklediği Freudcu darbıkelam, dil evini işkencehane saymasından ileri gelir: ‘Freudcu bakış açısına göre insan dil tutsaklığında işkence gören öznedir.’
1976-1983 yıllarında Arjantin’de hüküm süren askeri diktatörlük gramatik bir acayipliğe yol açtı, etkin fiiller yeni bir edilgen çatıya sokuldular [ç.n. Türkçede zaten bildiğimiz ettirgen çatıya sokuldular (se faire)]: Hiçbir iz bırakmadan kaybolan binlerce solcu eylemci ve entelektüel, onların kaderinden habersizmiş gibi davranan ordunun işkenceli katliamlarında kaybedilen bu insanlar ‘kaybettirilenler’ adıyla anıldılar. Onlar kaybolanlar değildi, kaybedilenler de değildi, kaybettirilenlerdi, etkin geçişken [ettirgen] anlamda imha edildiler (askeri gizli servisler tarafından). Benzeri bir fiil çatısı Stalinci rejimde ‘istifa etmek’ fiilini yamulttu: Yüksek bir nomenklatura mensubunun (çoğu zaman sağlık nedeniyle) istifa ettiği kamuoyuna duyurulduğu zaman bu talihsiz kişinin nomenklaturada cereyan eden zümreler kavgasında mağlup olduğunu herkes anlardı ve onun için ‘istifa ettirildi’ derlerdi. Burada yine normalde edilgen kişiye atfedilmesi gereken bir fiil (istifa, kaybolmak) bir başka failin perde arkasında çevirdiği varsayılan işlere atfedilmiştir (polisler onu kaybettirdi, nomenklatura onu istifa ettirdi). İşte Lacan’ın ‘insan dili konuşmaz, dil insanı konuşturur’ tezi tam da bu [ettirgen] fiil çekimine işaret etmez mi? Lacan ‘dil insandan bahseder’ demez, yani ‘dil yoluyla başkaları senden bahseder’ demez, insan konuştuğunda (konuşur gözüktüğünde) dahi ‘dil onu konuşturuyordur’ aslında, talihsiz komünist yetkilinin ‘istifa ettirilmesi’ gibi. İşte bu benzeşim gösterir ki dil yani ‘büyük Öteki’ öznenin işkencehanesidir (statüler bakımından).
Öznenin söylediği sözler, o anda tezahür eden sürçmelerle birlikte, öznenin kendi iç çalkantılarının, muğlak duygularının vb. dışavurumu sayılır genelde. Edebi sanat eserlerinde bile bu geçerlidir: Psikanalitik yorumcular sanat eserlerinde dışavurulan şifreleri çözerek altta yatan psişelerin çalkantılarını su yüzüne çıkarmayı vazife edinmişlerdir. Fakat bu klasik yaklaşım temel bir meseleyi gözden kaçırır: Söylenen sözler darbe almış psişelerin dışavurum kayıtlarından ibaret sayılamaz, öznenin konuşmaya müdahil olması zaten kendi başına bir darbedir. O halde sarfedilen sözlerle onarılacak darbeler listesine sözcüleşmekten ileri gelen ana darbeyi de eklemelisiniz. Çalkalanan psişeler ile onların sözel dışavurumu arasındaki ilişki de tersyüz edilmelidir: Söz psişik çalkantıları dışavurmakla/dilegetirmekle kalmaz, öyle bir an gelir ki o psişik çalkantıların zaten ‘dilin işkencehanesinde’ barındığı için aldığı darbelere öznenin verdiği karşılıklardan oluştuğu anlaşılır.
İşte bu yüzden, hakikati konuşturabilmek için öznenin etkin müdahalesini askıya alıp dilin kendisine söz hakkı vermeniz yetersiz kalır. Elfriede Jelinek’in olağandışı bir netlikle bildirdiği gibi: ‘Hakikati dile getirmesi için dile işkence etmelisiniz.’ Dil burulmalı, bükülmeli, doğasından şaşmalı, sündürülmeli, kıstırılmalı, kesilmeli ve yeniden toparlanmalıdır, dil kendi aleyhine çevrilmelidir. Dil yani ‘büyük Öteki’ herkesin ayak uydurması gereken bir bilgelik timsali değildir, aksine zalimane bir yansızlığın ve aptallığın mahallidir. Kendi diline işkence etmenin büründüğü temel biçime de şiir adı verilir.
Türkçesi: Işık Barış Fidaner
Bkz “Dürtüsel Ettirgenlik (se faire)”, “Militer-Manzum Müştemilat (military-poetic complex)” Slavoj Žižek, “Yabancılaştıran Velev Ki: Ölümcül Etmen” Jacques Lacan, “Darbımesel, Darbınam, Darbışaka, Darbıkelam”






























Geri bildirim: Militer-Manzum Müştemilat (military-poetic complex) — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Hülya Espri: Pir, Anka, Zenci — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Müştemilat — derleme | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Nezaketten Usturupa Doğru: Fallik Kadın Dininde Mıncık Yatkınlığı Meselesi — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Satürn-Neptün Kavuşumları: Niceliğin Niteliğe (Nietzsche’liğin Natalie’ye) Dönüşümü Kanunu | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Güllü Koz ~ Aykut-Hakan-Ayşe | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Eppur si muove: Bir teori çevirdim hâlâ dönüyor — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Çingenetiği Değiştirilmiş Pandomimetik Tümörgü — Maho Chatung | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Saikbilim — özel sayfa | YERSİZ ŞEYLER