Dijital denetimde nihai maksat bizi arzu yükünden kurtarmaktır (nelerin arzulanacağını kararlaştırma yükünden).
Adeta bizim yerimize arzulayan dijital makina sayesinde rahat bir nefes alarak acayip bir özgürlüğe kavuşuruz: Artık arzulayan varlıklar olmadığımıza göre arzumuzun sırrına erişmek isteyen makinaların kuşatması altında da değilizdir, çünkü tam da o arzulama yetilerimiz regülasyon altındadır.
Paradoks/saçmantık odur ki içsel yaşantılarımızın böylesine doğrudan regüle edilebilmesi, toplumsal etkileşimlerde yürüyen aktarım işlevlerini baltalar:
Öteki, bildiği varsayılan özne, tam da benim neyi arzuladığımı bildiği varsayılan öznedir (bu nedenle analitik süreç biterken analizan neyi arzuladığını öğrenmek hasebiyle aktarımın dışına adım atacaktır). Bu işlevi açıklamak için Lacan iyi bir garsonun lokantada oynadığı role değinir: Menüde sayılan birçok şey kafamızı karıştırınca danıştığımız garsondan temel talebimiz şudur: “Lütfen bana ne istediğimi söyleyebilir misiniz?”
Dijitalleşme yayıldıkça bildiği varsayılan özne kaybedilir: Artık aktarım öznesi olarak Öteki bana gerekmez, tercihi kendi kendime yaptığımı düşünürüm, çünkü daha derin bir seviyeden manipüle ediliyorumdur, bana sunulan tercihler çerçevesi zaten hilelidir.
Böyle olunca toplumsal bağımızın esas temeli (bildiği veya inandığı varsayılan bir özneyle aktarım kurabilmek) tehdit altına girer. Aktarımda ilişkilendiğimiz kişilere inanmamız (veya inanmış gibi yapmamız) beklenir, aslında onların varolmadığını bildiğimiz halde. Naifçi oyunlara dönerek bu sorun çözülemez; yani bildiklerimizi geride bırakmakla yeniden kavuşulacak inançlarımızı koruyarak bu sorunu çözemeyiz; zaten bildiklerimiz inanacaklarımızı hiçbir zaman tehdit etmemişti.
Bilgimizi konu edilen kişiye yüklememiz, yani ‘o varolmadığını biliyor’ zannı, sorunlar çıkarır. Bir Sloven gazetesinde yakın tarihli bir karikatür bunu netlikle dile getirir: Aklını kaçıran bir Noel baba psikiyatriste gider ve ondan şu lafı işitir: “Daha özgüvenli olmalısın, kendi kendine inanman lazım!” Çarmıhta ölürken kendi ilahlığına inancını yitiren İsa da (“Baba, neden beni terk ettin?”) bunun bir benzerini yaşamaz mı? Biz inançlılar topluluğu olarak karikatürdeki psikiyatrist ile aynı rolü oynamaz mıyız, İsa’ya mesajımız şöyle değil midir?: “Umutsuzluğa kapılma, senin özgüvenini eski haline döndüreceğiz, topluluğumuz aracılığıyla hayata geri döneceksin!”
Bu satırlarda inanca dönmeyi vaaz etmiyoruz, umutsuzluğu zemin alan bir inancı salık veriyoruz: Evet işimiz bitik, ortada net bir çıkış yolu yok, ama unutmayalım ki küresel kapitalist sistemin işi daha da bitiktir, kendi afetengiz nihayetine yaklaşmaktadır. Sürekli galip gelen küresel kapitalist makinanın insafına kaldığımızı hissettiğimiz anlarda beliren umutsuzluk bize ait değildir; umutsuzluk tam da o makinanın kalbindedir: Mevcut küresel sistem tertibatının bize hiçbir umut vermediğini bildirmektedir. Köklü değişimler cinsinden düşünmeye başlamamız şart.
Özgürlük: Devasız Bir Hastalık kitabından
Türkçesi: Işık Barış Fidaner
Bkz “Kayıp memleketten köklenen hiçlik parçalarını içermek” Slavoj Žižek






























Geri bildirim: Kayıp memleketten köklenen hiçlik parçalarını içermek — Slavoj Žižek | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Şahünefis — derleme | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Ekhona — özel sayfa | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: LEGOLUGAT 🧩🧱📖 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER