ARZULAYAN MAKİNELER FALAN FİLAN SAÇMALIYOZ💥🧠🔺👨‍👩‍👦‍👦🚨🌈 — Deleuze & Guattari

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌀⚔️💫 IPA/FLŽ 🌀⚔️💫
🤖🧠 Saikbilim Evirileri 🤖🧠

(Freudcu Post-Feminist Manifestodan Deleuze & Guattari’ye Yanıt, IPA/FLŽ: Deleuze & Guattari’nin Üçlü İhaneti)

Anti-Ödip, Bölüm 1: Arzulayan makineler

Her yerde işliyor bu şeyler 🤖🌌, bazen hiç durmaksızın, bazen kesik kesik ⏳. Soluyor 💨, ısınıyor 🔥, yiyor 🍽️. Sıçıyor 💩, boşalıyor 💦. ‘O’ demek ne büyük yanlıştı 🧠❌. Her yerde makineler bunlar, asla mecazi anlamda değil; makinelerin makineleri, kendi bağlaşmalarıyla, bağlantılarıyla ⚙️🔗. Bir makine-organ, bir makine-kaynağa bağlanıyor: biri bir akış salıyor 🌊, diğeri onu kesiyor ✂️. Meme bir süt üreten makine, ağız ise ona bağlı bir makine 🍼👄. Anoreksiğin ağzı kararsız: bir yeme makinesi mi, bir anal makine mi, bir konuşma makinesi mi, bir soluma makinesi mi (astım kriziyle) 🤔🥄🍑🗣️💨. İşte hepimiz böyleyiz, her birimizin kendi küçük makineleri var 🛠️. Bir makine-organ, bir enerji makinesi için; hep akışlar ve kesintiler 🔄. Başkan Schreber’in kıçında gökyüzünün ışınları var ☀️🍑. Güneş anüsü. Ve emin olun ki bu çalışıyor; Başkan Schreber bir şey hissediyor, bir şey üretiyor ve bunun teorisini bile yapabiliyor 🤯📚. Bir şey üretiliyor: makine etkileri, asla metaforlar değil 🚀.

Şizofrenin yürüyüşü: Bu, divanda uzanan nevrotikten daha iyi bir model 🚶‍♂️🛋️. Biraz temiz hava, dışarıyla bir ilişki 🍃🌳. Mesela, Büchner’in yeniden kurduğu Lenz’in yürüyüşü gibi 🏔️❄️. Bu, Lenz’in iyi kalpli papazının yanında olduğu ve onun Lenz’i sosyal olarak konumlandırmaya, dinin Tanrısı’na, babasına, annesine göre konumunu bulmaya zorladığı anlardan farklı ⛪👨‍👩‍👦. Tam aksine, o anda Lenz dağlarda, kar altında, başka tanrılarla ya da hiç tanrısız, ailesiz, babasız, annesiz, sadece doğayla baş başa 🏞️🌨️🧊. ‘Babam ne istiyor? Daha iyisini bana verebilir mi? İmkânsız. Beni rahat bırakın.’ Her şey makineleşiyor ⚡🔩.

Göksel makineler: yıldızlar veya gökkuşağı 🌈✨, alp makineleri, onun bedenindeki makinelerle birleşiyor. Bitmeyen bir makine gürültüsü 🦾🔊. ‘Her formun derin yaşamına dokunulmak, taşlara, metallere, suya ve bitkilere bir ruhu olmak, tüm doğa nesnelerini içine almak – rüya gibi, çiçeklerin havayı ay ile birlikte büyüyüp küçülerek içine çekmesi gibi – bu sonsuz bir saadet duygusu olmalı, diye düşünüyordu’ 🌱💚🌕. Bir klorofil makinesi ya da en azından bir fotosentez makinesi olmak, en azından kendi bedenini böyle makinelere bir parça gibi kaydırmak 🚜🌿. Lenz, insan-doğa ayrımından önceye, bu ayrımın getirdiği tüm yönelimlerden önceye yerleşiyor. Doğayı doğa olarak görmüyor, onu bir üretim süreci olarak yaşıyor 🔄🌏. Artık ne insan var ne doğa; sadece, birini diğerinin içinde üreten ve makineleri birbirine bağlayan bir süreç var 🔁🤝. Her yerde üretici veya arzulayan makineler, şizofrenik makineler, tüm evrensel yaşam: ben ve ben olmayan, dış ve iç artık hiçbir şey ifade etmiyor 🚫⚖️.

Şizofrenin yürüyüşünün devamı, Beckett’in karakterleri dışarı çıkmaya karar verdiğinde 🌄🚶‍♀️. Önce onların yürüyüşündeki çeşitliliğin kendi başına ne kadar titiz bir makine olduğunu görmek gerekir ⚙️🕺. Ve sonra bisiklet: bisiklet-makinesiyle anne-anüs makinesi arasındaki ilişki nedir 🚲🍑❓ ‘Bisikletlerden ve boynuzlardan bahsetmek ne rahatlatıcı. Ne yazık ki mesele bu değil, beni doğuran kişi, yanlış hatırlamıyorsam kıçındaki delikten’ 🤷‍♂️🚼. Genellikle Edip’in kolay olduğu, verili olduğu sanılır. Ama durum hiç de öyle değildir: Edip, arzulayan makinelerin olağanüstü bir bastırılmasını gerektirir 🚷💭. Peki neden, hangi amaçla? Buna uymak gerçekten gerekli mi, istenir mi? Ve neyle uymalı? Edip üçgenine neyi koymalı, onu neyle kurmalı? Bisikletin boynuzu ve annemin kıçı, iş görür mü? Daha önemli sorular yok mu? Bir etki varsa, bunu hangi makine üretebilir? Ve bir makine varsa, neye yarayabilir? 🔎🤔

Mesela, bir bıçaklıkla ilgili geometrik bir tanımdan, bunun ne işe yaradığını tahmin edin 🗡️📐. Ya da tam bir makine: montumun sağ cebinde altı taş (bu cep dağıtım yapıyor), pantolonumun sağ cebinde beş taş, sol cebinde beş taş (bunlar aktarma cepleri), montun son cebinde ise diğer ceplerden ilerledikçe kullanılan taşlar var 🧥👖🪨; ağız kendisini bu dağıtım devresine bir taş emme makinesi olarak ekliyor. Bu devrede haz üretimi nedir? 🤤🌀

[IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri), şehir savaşlarında Deleuze ve Guattari’nin ‘war machine’ (savaş makinesi) ve ‘smooth/striated space’ (düzgün/çizgili mekân) kavramlarını taktiksel olarak kullandı; özellikle 2002 Nablus operasyonunda şehir dokusunu yeniden tasarlama stratejileri doğrudan bu teorilere referans verdi.]

Malone meurt’un sonunda, Madame Pédale şizofrenleri dışarı çıkarıyor, gezintiye götürüyor, at arabasında, teknede, doğada pikniğe 🚎🚤🧺🌲: cehennemsel bir makine hazırlanıyor 🔥⚙️. Derinin altındaki beden aşırı ısınmış bir fabrika 🏭🔥 ve dışarıda, hasta parlıyor, ışıldıyor, tüm gözeneklerinden dışarı sızıyor, patlayarak ✨💥💦.
Biz, şizofreninin doğalcı bir kutbunu saptamayı iddia etmiyoruz 🚫🌳. Şizofrenin özgül, evrensel olarak yaşadığı şey, kesinlikle doğanın özel bir kutbu değildir, doğa bir üretim süreci olarak yaşanır 🌀🌱. Peki burada süreç ne demek? Büyük olasılıkla, belli bir düzeyde, doğa endüstriden ayrılır: bir yönüyle endüstri doğaya karşıdır, başka bir yönüyle ondan malzeme alır, bir başka yönüyle ona artıklarını iade eder, vs. 🏭↔️🌿. Bu ayırt edici insan-doğa, endüstri-doğa, toplum-doğa ilişkisi, toplum içinde bile “üretim”, “dağıtım”, “tüketim” denebilecek görece özerk alanların ayrımını koşullar 🫂📦🍽️. Fakat bu ayrımlar düzeyi, genel olarak biçimsel yapısı içinde ele alındığında (Marx’ın gösterdiği gibi) yalnızca sermaye ve işbölümünü değil, kapitalist varlığın kendi üzerine ve bir bütünün donmuş unsurlarına ilişkin zorunlu yanılsamasını da varsayar 💰⚖️🧠. Çünkü gerçekte — hezeyanın içindeki parıldayan ve kara gerçeklikte — görece bağımsız alanlar veya devreler yoktur: üretim anında tüketim ve kayıttır, kayıt ve tüketim doğrudan üretimi belirler, ama bunu bizzat üretimin içinde belirler 🔗🔄💾🍴.

Yani her şey üretimdir: üretimlerin üretimi, edimlerin ve tutkuların üretimi; kayıtların, dağıtımların ve yönelimlerin üretimi; tüketimlerin, hazların, kaygıların ve acıların üretimi 🔥🚀🗂️💸💥. Her şey o kadar üretimdir ki kayıtlar anında tüketilir, tüketimler doğrudan yeniden üretilir ♻️📉🆕. Sürecin ilk anlamı budur: kaydı ve tüketimi doğrudan üretimin içine taşımak, onları aynı sürecin üretimleri haline getirmek 💽➕🍴.

İkinci olarak, insan-doğa ayrımı da yoktur artık: doğanın insani özü ve insanın doğal özü, doğa olarak üretim ya da endüstri içinde, yani insanın evrensel yaşamında özdeşleşir 🧑‍🌾🌍=🤖🌳. Endüstri artık fayda ile dışsal bir ilişki olarak kavranmaz, doğayla, insanın üretimi olarak ve insan aracılığıyla üretimiyle temel özdeşliği içinde kavranır 🏭=🌱. Yaratılışın kralı olarak insan değil, tüm biçimlerin ya da türlerin derin yaşamından etkilenmiş, yıldızların ve hayvanların bile yükünü taşıyan, sürekli bir makine-organı bir makine-enerjiye, bedenine bir ağacı, ağzına bir memeyi, kıçına güneşi bağlayan insandır: evrenin makinelerine sonsuzca memur olan 👁️🌳🌞👄🍑🔗🪐. Sürecin ikinci anlamı budur; insan ve doğa, karşı karşıya duran iki terim değil, hatta nedensellik, kavrama ya da anlatma ilişkisi içinde (neden-sonuç, özne-nesne, vs.) bile değil; üretici ve ürünün aynı özsel gerçekliğidir 🪞🔄. Üretim, süreç olarak, bütün ideal kategorileri aşar ve arzuyu içkin bir ilke olarak alan bir devre oluşturur 🌀💫. İşte bu yüzden arzulayan üretim, materyalist bir psikiyatrinin gerçek kategorisidir; ve şizoyu Homo natura olarak ele alır ve işler 🧠🌱. Ama bir koşulla, sürecin üçüncü anlamı olan bir koşulla: süreç bir amaç, bir son olarak alınmamalı, kendi sonsuz devamıyla özdeşleştirilmemelidir 🛑♾️. Sürecin sonu, ya da onun sonsuza dek sürmesi — ki bu, onun ani ve erken duruşuyla kesinlikle aynı şeydir — yapay şizofrenin nedenidir, hastanede görüldüğü gibi, otistik bir enkaz olarak, üretilmiş bir varlık olarak 🏥🧩.

Lawrence, aşk hakkında şöyle der: “Bir süreci bir amaç haline getirdik; her sürecin sonu, onun kendi sonsuz devamı değil, tamamlanışıdır… Süreç tamamlanışa yönelmeli, korkunç bir yoğunlaşmaya, korkunç bir uç noktaya, ruhun ve bedenin sonunda yok olduğu bir yere değil.” 😵‍💫💔. Şizofreni de aşk gibi: hiçbir özgüllüğü veya şizofrenik varlık yoktur, şizofreni, arzulayan üretici ve yeniden üretici makinelerin evrenidir, evrensel birincil üretimdir; “insan ve doğanın özsel gerçekliği” olarak ✨🌏🧠.

[İsrail’in askeri eğitim kurumlarında Deleuze & Guattari’nin ‘deteritoryalizasyon’, ‘rizom’, ‘mekânsal çoğulluk’ gibi kavramları genç subayların şehir içi operasyonlarını planlarken stratejik çerçeve olarak sunuldu.]

Arzulayan makineler, ikili makinelerden oluşur, ikili kuralları ya da birleşik rejimleri vardır 🟪⚡🟦; her zaman bir makine diğerine bağlanmıştır 🤝. Üretici sentez, üretimin üretimi, bağlamsal bir forma sahiptir: “ve”, “ve sonra”… Çünkü her zaman bir makine bir akış üretir, bir diğeri ona bağlıdır, bir akışı keser, bir akıştan bir parça çeker (meme – ağız) 🍼✂️👄. Ve ilki de, bir başkasına bağlıdır ve ona göre bir kesinti ya da parça almadır; böylece ikili dizi her yönde doğrusal olarak ilerler ⬅️➡️⏫⏬. Arzu sürekli olarak sürekli akışların ve esasen parçalı, parçalara ayrılmış kısmi nesnelerin eşlemesini kurar 🔗🌀. Arzu akıtır, akar ve keser 🚿✂️. “Akan her şeyi severim, hatta döllenmemiş yumurtaları alan adet akışını bile…” diyor Miller arzu şarkısında 💃🩸🥚.

Su torbası ve böbrek taşları; saç akışı, tükürük akışı, meni, bok ya da idrar akışı – bunlar kısmi nesneler tarafından üretilir, sürekli olarak başka kısmi nesneler tarafından kesilir, onlar da başka akışlar üretir, onlar da başka kısmi nesneler tarafından yeniden kesilir 💦💩💧✂️. Her “nesne” bir akışın sürekliliğini varsayar, her akış ise nesnenin parçalanmasını gerektirir 🔄🔨. Hiç kuşkusuz, her makine-organ, dünyayı kendi akışına göre, ondan akan enerjiye göre yorumlar: göz her şeyi görmeye göre yorumlar – konuşmayı, duymayı, sıçmayı, öpmeyi… Ama her zaman başka bir makineyle bir bağlantı kurulur, bir kesitte ilk makine diğerinin akışını keser veya “görür” ki akışı diğeri tarafından kesilmiştir 👁️🔀✂️.

Bağlamsal sentezin bu eşleşmesi, kısmi nesne-akış, aynı zamanda başka bir forma da sahiptir: ürün-üretmek 🧩⚙️. Her zaman üreten, ürüne aşılanır, bu yüzden arzulayan üretim, üretimin üretimidir, her makine gibi makinenin makinesidir 🛠️🔩. Salt idealist ifade kategorisiyle yetinilemez. Şizofrenik nesneyi üretim süreciyle ilişkilendirmeden tanımlamayı düşünmek bile gerekmez, hatta düşünülemez 🔬📉. Art brut defterleri bunun canlı kanıtıdır (ve şizofreninin ayrı bir varlık olduğunu aynı anda reddeder) 🎨✖️. Ya da Henri Michaux, bir şizofren masayı arzunun üretim süreciyle tanımlar: “Bir kez fark edilince, zihinle meşgul olmaya devam etti. Hatta ne olduğunu bilemediğim bir şeyi, muhtemelen kendi işini sürdürüyordu… Dikkat çeken şey, basit olmamasına rağmen gerçekten karmaşık da olmamasıydı; baştan ya da niyetle karmaşık ya da karmaşık bir planla değil. Çalışıldıkça daha az karmaşık hale geliyordu… Olduğu haliyle, bazı şizofrenlerin yaptığı çizimler gibi, eklemeli bir masa idi; tamamlanmışsa, daha fazla bir şey eklenemediği ölçüde tamamlanmıştı, giderek daha çok bir yığın, daha az bir masa olmuştu… Hiçbir amaca uygun değildi, bir masadan beklenen hiçbir şeye uygun değildi. Ağır, hacimli, taşınması zordu. Nasıl tutulacağı bilinmiyordu (ne zihinsel ne de elle). Masanın faydalı yüzeyi giderek azalıyordu, kayboluyordu, hacimli gövdeyle o kadar az ilişkiliydi ki, bütününe masa gibi bakılmıyor, aksine ayrı bir mobilya, ne işe yaradığı bilinmeyen bir alet olarak görülüyordu. İnsanlığını kaybetmiş bir masa, hiç konforu yok, burjuva değil, rustik değil, taşra değil, mutfak değil, çalışma masası değil. Hiçbir şeye yaramıyor, kendini savunuyor, hizmet etmiyor, iletişime kapalı. İçinde bir şey ürkmüş, taşlaşmış. Duran bir motora düşündürebilirdi.” 🪑❓😶‍🌫️🪨🔌

Şizofren, evrensel üreticidir 🌐🧠⚡. Burada üretmek ve ürün ayrımına gerek yoktur. En azından ortaya çıkan nesne, kendisini yeni bir üretime taşır. Masa kendi “işini” sürdürür. Yüzey gövde tarafından yenir. Masanın bitimsizliği bir üretim buyruğudur. Lévi-Strauss, tamircilik dediğinde, iyi bağlanmış bir karakter kümesi önerir: çoklu, başıbozuk ve yine de sınırlı bir stok ya da kodun varlığı; parçaları her seferinde yeni parçalanmalara sokabilme yeteneği; buradan, üretmek ile ürünün, aletler bütünü ile gerçekleştirilecek bütün arasında bir kayıtsızlık çıkar 🧰🧩. Tamirci, bir şeyi elektrik hattına bağladığında, bir su borusunu yönlendirdiğinde duyduğu memnuniyet, “anne-baba oyunu”yla ya da bir sınır aşma zevkiyle pek de açıklanamaz 🧑‍🔧🚰🔋. Hep üretenin üretilmesine, üretenin ürüne aşılanmasına dair kural, arzulayan makinelerin veya birincil üretimin özelliğidir: üretimin üretimi 🔄🛠️. Richard Lindner’in bir tablosu, Boy with Machine, devasa ve şişkin bir çocuğu, küçük arzulayan makinelerinden birini büyük toplumsal teknik makineye aşılamış ve çalıştırırken gösterir (çünkü göreceğiz, bu çocuk için bile böyledir) 🖼️👦⚙️🤖.

[Emekli IDF komutanı Şimon Naveh, A Thousand Plateaus kitabından ilhamla, askeri harekâtların klasik sınır kavramlarını aşmak ve mekânı “yeni yollarla” katetmek için Deleuzecü terminolojiyi benimsediklerini açıkça ifade etti.]

Üretmekten, bir üründen, ürün-üretmek özdeşliğinden… Bu özdeşlik doğrusal dizide üçüncü bir terimi oluşturur: devasa farklılaşmamış nesne 🌀🦾👾. Her şey bir an için durur, her şey donar (sonra her şey tekrar başlayacaktır) 🧊⏳🔁. Bir bakıma, hiçbir şeyin çalışmaması, hiçbir şeyin işlememesi daha iyi olurdu 🛑🚫. Doğmamış olmak, doğumların çarkından çıkmak, emmek için ağız olmaması, sıçmak için anüs olmaması… Makineler yeterince bozuk olacak mı, parçaları yeterince ayrık olacak mı ki bizi ve kendilerini hiçliğe teslim etsinler? 🤔🪛💥. Sanki enerji akışları hâlâ çok bağlı, kısmi nesneler hâlâ çok organik. Ama kesintisiz ve özgür halde kaygan bir bedenin üzerinde kayan saf bir akış 💧🐍. Arzulayan makineler bize bir organizma yapar; ama bu üretimin ortasında, üretiminin tam içinde, beden böyle örgütlenmekten, başka bir düzeninin olmamasından ya da hiç düzeninin olmamasından dolayı acı çeker 😖🔩⚡. “Anlaşılmaz ve büsbütün dimdik bir durak” sürecin ortasında, üçüncü bir zaman gibi: “Ağız yok. Dil yok. Diş yok. Gırtlak yok. Özofagus yok. Mide yok. Karın yok. Anüs yok.” 🤐👅🦷🔇🚫🫃. Otomatlar durur ve onların eklemlediği örgüsüz kütle yükselir 🦾💥. Organsız dolu beden üretimsiz, kısır, doğmamış, tüketilemez olandır 🦠🛑. Antonin Artaud bunu, olduğu yerde, biçimsiz ve suretsiz olarak keşfetmiştir. Ölüm içgüdüsü, adı budur, ve ölüm modelsiz değildir. Çünkü arzu bunu da ister, ölümü; çünkü ölümün dolu bedeni onun hareketsiz motorudur, nasıl ki yaşamı ister, çünkü yaşamın organları çalışan makinedir ⚰️⚙️🧬. Birlikte nasıl işlediği sorulmaz: bu soru bile soyutlamanın ürünüdür. Arzulayan makineler yalnızca bozuk çalışır, sürekli bozulmak üzere işlerler 🛠️⚡💣. Başkan Schreber “uzun zaman midesiz, bağırsaksız, neredeyse ciğersiz yaşamıştır, yemek borusu yırtık, mesane yok, kaburgalar kırılmış; bazen kendi gırtlağının bir kısmını yemiştir, böyle böyle devam eder” 🤯🩻🤢. Organsız beden üretimsizdir; yine de bağlamsal sentezde, üreten ve ürünün özdeşliği olarak, tam yerinde ve zamanında üretilir (şizofren masa bir organsız bedendir) 🔩🛑. Organsız beden, özgün bir hiçliğin tanığı değildir, kaybolmuş bir bütünün kalıntısı da değildir. Özellikle bir yansıtma değildir; özgül bedenle ya da bedenin imgesiyle hiçbir ilgisi yoktur. O, imgesiz bedendir 🪞❌. O, üretimsiz olan, üretildiği yerde vardır, ikili-doğrusal dizinin üçüncü anında. Sürekli üretime yeniden enjekte edilir 🔁🩸. Katatonik beden banyo suyunda üretilir 🛁😶‍🌫️. Organsız dolu beden anti-üretimdir; ama bu bile bağlamsal ya da üretici sentezin bir özelliğidir, üretimi anti-üretime bağlamak, anti-üretim unsuruna eklemlemek 🛑⚡.

Arzulayan makineler ile organsız beden arasında görünen bir çatışma yükselir ⚡🤺🦾. Her makine bağlantısı, her makine üretimi, her makine sesi organsız beden için artık katlanılmazdır 🥀🔊. Organların altında iğrenç kurtçuklar ve larvalar hisseder, ve onu örgütleyerek kirleten ya da boğan bir Tanrı’nın etkisini duyar 👾🪱✝️. “Beden bedendir / yalnızdır / ve organa ihtiyacı yoktur / beden asla bir organizma değildir / organizmalar bedenin düşmanıdır.” Her bir organ kadar, her bir acı kadar çivi vardır onun etinde 🔩🩸. Makine-organlara karşı organsız beden kendi kaygan, opak ve gerilmiş yüzeyini koyar 🧊🫧. Bağlantılı, kesilmiş akışlara karşı, o kendi biçimsiz ayrışmamış akışını koyar 💦🌀. Fonetik sözcüklere karşı, o nefesleri ve çığlıkları – o kadar çok eklemlenmemiş bloklar – koyar 💨😱🧱. Bizce, sözde özgün bastırmanın başka anlamı yoktur: bir “karşı-yatırım” değil, organsız bedenin arzulayan makineleri itmesi, tiksinmesidir 🚫🦾. Paranoid makine de işte bunu ifade eder, arzulayan makinelerin organsız beden üzerinde yaptığı delme eylemi ve organsız bedenin onları bir bütün olarak zulüm aygıtı olarak deneyimlediğinde verdiği tepki 🙀🔩🚷. Bu yüzden Tausk’u izleyemeyiz, çünkü paranoid makinede yalnızca “özgül bedenin” ve cinsel organların yansıtmasını görür 🪞🍆. Makinenin ortaya çıkışı doğrudan burada, arzulayan makinelerin üretim süreci ile organsız bedenin üretimsiz durağı arasındaki karşıtlıkta gerçekleşir 🧩⚡🚫. Bunu makinenin anonimliği ve yüzeyinin ayrışmamışlığı kanıtlar. Yansıtma, karşı-yatırım gibi, ancak ikincil olarak devreye girer; organsız beden, bir zulüm organı ya da dışsal bir zulüm ajanı biçiminde, bir karşı-iç ya da karşı-dışa yatırım yaptığında… Ama başlı başına paranoid makine, arzulayan makinelerin bir avatarıdır: o, arzulayan makineler ile organsız beden arasındaki ilişkinin sonucudur, çünkü organsız beden artık onları tolere edemez 🦾🚫🧊.

[IDF’in şehirde ‘swarms’ (sürü gibi dağılan birlikler) stratejisi, merkeziyetsiz ve çoklu hareket üzerine kurulu; bu yaklaşım Deleuze & Guattari’nin hiyerarşisiz, çoğul ve rizomatik savaş fikriyle örtüşüyor.]

Ama organsız bedenin süreçte kesintiye uğramayan sonraki kuvvetleri hakkında bir fikir edinmek istiyorsak, arzulayan üretim ile toplumsal üretim arasında bir paralellikten geçmek gerekir 🤝🌪️🌍. Böyle bir paralellik yalnızca fenomenolojiktir; iki üretimin doğası ve ilişkisi hakkında, hatta gerçekten iki üretim olup olmadığı sorusu hakkında hiçbir şey öngörmez 👁️🔬. Sadece, toplumsal üretimin biçimleri de üretimsiz, doğmamış bir durak, süreçle bağlantılı bir anti-üretim unsuru, toplumsal olarak belirlenmiş dolu bir beden yani socius içerir 🛑🏛️. Bu, toprağın bedeni, despotun bedeni ya da sermaye olabilir 🗺️👑💸. Marx’ın dediği gibi: emek ürünü değildir, ama doğal ya da ilahi bir önvarsayım gibi görünür 🧞‍♂️✨. Sadece üretici güçlere kendisi olarak karşı durmakla yetinmez. Tüm üretime yaslanır, üretici güçlerin ve üretici etkenlerin dağıldığı bir yüzey kurar, böylece artık ürünü kendine mal eder ve sürecin tümünü ve parçalarını şimdi kendisinden çıkıyor gibi sahiplenir, adeta bir neden gibi görünür 💫👁️💼. Güçler ve etkenler onun kudretine mucizevi biçimde dönüşür, onun sayesinde mucizelenmiş gibi görünürler 🤩🌟. Kısacası, socius olarak dolu beden, tüm üretimin kaydolduğu ve kaydın yüzeyinden çıkıyor gibi göründüğü bir yüzey oluşturur 🖼️🔄. Toplum, üretim sürecini kaydederek kendi hezeyanını kurar; ama bu bir bilinç hezeyanı değildir, ya da daha doğrusu, yanlış bilinç, sahte bir hareketin doğru bilinci, görünen nesnel bir hareketin gerçek algısı, kaydın yüzeyinde meydana gelen hareketin gerçek algısıdır 🧠💫🎭. Sermaye kapitalistin organsız bedeni, hatta kapitalist varlığın organsız bedenidir 🏦🦾. Fakat bu haliyle, sadece paranın akışkan ve taşlaşmış maddesi değildir, o paranın kısırlığına paranın para ürettiği bir biçim verir 💸🧊➡️💸. Artı değeri üretir, tıpkı organsız bedenin kendini yeniden üretmesi gibi, tomurcuklanır ve evrenin sınırlarına kadar yayılır 🌌🌱. Makineye göreli artı değer ürettirir, kendisi makineye sabit sermaye olarak bürünür 🏭💥. Sermaye üzerinde makineler ve etkenler öyle bir tutunur ki, işleyişleri bile onun tarafından mucizeleşir 🤖🎢. Her şey (nesnel olarak) sermaye tarafından, adeta nedenmiş gibi üretilmiş görünür 💰💫. Marx’ın dediği gibi, başlangıçta kapitalistler zorunlu olarak emeğin ve sermayenin karşıtlığının, sermayenin artı-emek sömürüsünün farkındadır 🧑‍🏫↔️👷. Ama çok hızlıca büyülenmiş ve sapkın bir dünya kurulur, sermaye üretimin üstüne çöken bir kayıt yüzeyi rolünü oynar (artı değer sağlamak ya da gerçekleştirmek, kaydın hakkıdır) 🔮🧾. “Görece artı değer kapitalist sistemde geliştikçe ve emeğin toplumsal verimliliği arttıkça, üretici güçler ve emeğin toplumsal bağlantıları üretim sürecinden kopmuş gibi, emekten sermayeye geçmiş gibi görünür. Böylece sermaye çok gizemli bir varlık olur, çünkü tüm üretici güçler onun bağrında doğuyormuş ve ona aitmiş gibi görünür.” 💵🧠🌌. Ve burada özgül olarak kapitalist olan şey, paranın rolü ve sermayenin kaydedici, yüzey oluşturan dolu beden olarak kullanılmasıdır 🪙📋. Ama herhangi bir dolu beden, ister toprağın bedeni ister despotun bedeni, bir kayıt yüzeyi, görünen nesnel hareket, büyülü fetişist bir sapkın dünya her toplum biçiminde toplumsal yeniden üretimin değişmezi olarak bulunur 🌎💀🧲.

Organsız beden arzulayan üretime geri döner, onu kendine çeker, sahiplenir 👾🧲. Makine-organlar ona, çiçekçi bir ceket gibi ya da bir güreşçinin göğsünde zıplayan madalyalar gibi tutunur 🏅👕💥. Çekici bir makine, itici makinenin ardından gelir ya da gelebilir: paranoid makinenin ardından mucizevi makine 🌠🔮. Ama “ardından” ne demektir? İkisi bir arada bulunur, kara mizah ise çelişkileri çözmeye değil, onları hiç olmamış kılmaya, hiç olmamış gibi göstermeye yarar 🤡⏳. Organsız beden, üretimsiz, tüketilemez, tüm arzu üretimi sürecinin kaydı için bir yüzey olur; böylece arzulayan makineler ona aitmiş gibi, onları ona bağlayan nesnel görünen hareket içinde ortaya çıkar 🌈🖼️🦾. Organlar, Başkan Schreber’in bedeninde, Tanrı’nın ışınlarını kendine çeken bedende yeniden üretilir, mucizeleşir 👑🌟. Şüphesiz eski paranoid makine, başkanın anüsüyle dalga geçen, organları “mucizeyi geri almaya” çalışan alaycı sesler biçiminde varlığını sürdürür 😏🔊🍑. Ama asıl önemli olan, tüm üretici güçleri ve üretici organları kendine mal eden ve görünen hareketi onlara ileten (fetiş olarak) büyülü bir kayıt ve kaydolma yüzeyinin kurulmasıdır 🪄🔏. İşte şizofrenin aslında siyasal iktisat yaptığı, tüm cinselliğin de bir iktisat meselesi olduğu gerçeği budur 📈🍑💥.

[Operasyonel mimarlık ve mekânsal strateji eğitimi veren İsrail askeri akademilerinde, Deleuze & Guattari’nin felsefi metinleri pratik askeri doktrine dönüştürülerek Siyonist savaşın “yaratıcı taktikleri” olarak sunuluyor.]

Yalnızca üretim, üretildiği gibi kayda geçmez 🛠️📜. Ya da daha doğrusu, üretim oluşum sürecinde olduğu gibi görünen nesnel harekette kendini yeniden üretmez 🌀🎢. Çünkü biz farkına varmadan kaydın üretimi alanına geçtik, bunun yasası, üretimin üretiminin yasasıyla aynı değildir 🚪🔄. Üretimin üretiminin yasası, bağlamsal sentez ya da eşleşmeydi 🔗⚡. Ama üretici bağlantılar makinelerden organsız bedene geçince (tıpkı emekten sermayeye geçiş gibi), sanki üretken olmayan öğeye göre “doğal ya da ilahi önvarsayım” olarak (sermayenin ayrışmaları) bir dağılımı ifade eden başka bir yasaya girerler ⚡🔁👑.

Organsız bedenin üzerinde makineler, ayrışma noktaları gibi tutunur ve bu noktalar arasında yepyeni sentezlerden oluşan bir ağ örülür, yüzeyi kafesler 🌐🦾. Şizofrenik “ya… ya da” bağlamsal “ve sonra”yı devralır: hangi iki organ olursa olsun, organsız bedene nasıl tutundukları öyle olmalı ki, aralarındaki tüm ayrışım sentezleri kayan yüzeyde aynıya geri dönsün 🔄🧊. “Veya” kesin seçimler yapmayı, değişmez terimler arasında alternatifleri işaretlerken, “ya” hep aynıya geri dönen, hareket ederek kayan farklar arasında mümkün olan permütasyonlar sistemini gösterir 🔄🧩. Konuşan ağız ve yürüyen ayaklar için de böyledir: “Bazen durup hiçbir şey söylemezdi. Ya sonunda söyleyecek hiçbir şeyi olmadığı içindir. Ya da, söyleyecek bir şeyi olduğu halde sonunda vazgeçtiği içindir… Akla gelen başka başat durumlar var. Anında yeniden başlayan sürekli iletişim. Aynı şey, yeniden başlama gecikirse. Gecikmeli sürekli iletişim, anında yeniden başlama. Aynı şey, yeniden başlama gecikirse. Anında yeniden başlayan kesintili iletişim. Aynı şey, yeniden başlama gecikirse. Gecikmeli kesintili iletişim, anında yeniden başlama. Aynı şey, yeniden başlama gecikirse.” 🗣️🚶‍♂️⏱️🔁

Böylece şizofren, en zayıf ve en dokunaklı sermayenin sahibi olarak, Malone’un varlıkları gibi, kendi bedenine ayrışım litanyasını yazar ve en küçük permütasyonun yeni duruma ya da arsız muhataba karşılık geldiği gösteri dünyasını kurar 📖🎭🎪. Kayıt ayrışım sentezi, üretimsel bağlamsal sentezlerin üstünü örter. Süreç, üretim süreci olarak, usul, kayıt usulüne dönüşür. Ya da şöyle: Eğer arzulayan üretimin bağlayıcı “çalışması”na libido diyorsak, bu enerjinin bir bölümü ayrışım kaydının enerjisine (Numen) dönüşür ⚡🔮. Enerji dönüşümü! Ama neden, bilinçdışının yalnızca görünürde dinsel olan sorununda bunca muğlaklığa rağmen, yeni enerji biçimine ilahi ya da Numen diyelim? Organsız beden Tanrı değildir, tam tersine 👎🧙. Ama onu dolaşan enerji, bütün üretimi kendine çekip ona mucizevi büyülü bir yüzey olarak hizmet ederken ve tüm ayrışımlarına kaydederken, ilahidir ✨🌈. Buradan Schreber’in Tanrı’yla olan tuhaf ilişkileri doğar. “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” diye sorana, tam anlamıyla Kantçı ya da Schreberci biçimde yanıt vermeliyiz: Elbette, ama yalnızca ayrışım kıyasının efendisi olarak, bu kıyasın apriori ilkesi olarak (Tanrı, türevsel gerçekliklerin bölünmeyle çıktığı Omnitudo realitatis olarak tanımlanır) 🧑‍⚖️⚖️.

İlahi, yalnızca bir ayrışım enerjisinin özelliğidir ⚡🌠. Schreber’in ilahisi, kendinde bölündüğü ayrışmalardan ayrılmazdır: önceki imparatorluklar, sonraki imparatorluklar; daha yüce Tanrı’nın sonraki imparatorlukları ve aşağı Tanrı’nınkiler 👑⚔️. Freud, Schreber’in hezeyanında özellikle ama genel olarak hezeyanda bu ayrışım sentezlerinin önemini güçlü şekilde belirtir. “Böyle bir bölünme, paranoid psikozlar için bütünüyle karakteristiktir. Bunlar bölerken, histeri yoğunlaştırır. Ya da daha doğrusu, bu psikotik süreçler, bilinçdışında imgelemde gerçekleşen yoğunlaşmaları ve özdeşleşmeleri yeniden öğelerine ayırır.” 🧠🧩😵‍💫

Ama neden Freud sonrasında şöyle ekler: daha derin düşündüğünde, histerik nevrozun birincil olduğu ve ayrışımların yalnızca ilk yoğunlaştırılmış yapıdan projeksiyon yoluyla elde edildiği? Herhalde, hezeyandaki Tanrı’da ve şizo-paranoid kayıtta Edip’in haklarını korumanın bir yolu budur. Bu yüzden en genel soruyu sormak gerekir: Arzunun kaydı, edipal terimlerden mi geçer? Ayrışımlar, arzu soy kütüğünün biçimidir; ama bu soy kütüğü edipal midir, Edip üçgenine mi yazılır? Yoksa Edip, toplumsal yeniden üretimin bir gereği veya sonucu değil midir, toplumsal yeniden üretimin her yerinden kaçan bir soya ve biçime sahip maddi gerçekliği evcilleştirmeye yönelmesinden dolayı mı ortaya çıkar? 🌀🔺🤯

[IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri), şehir savaşlarında Deleuze ve Guattari’nin ‘war machine’ (savaş makinesi) ve ‘smooth/striated space’ (düzgün/çizgili mekân) kavramlarını taktiksel olarak kullandı; özellikle 2002 Nablus operasyonunda şehir dokusunu yeniden tasarlama stratejileri doğrudan bu teorilere referans verdi.]

Çünkü kesin olarak biliyoruz ki şizo hep çağrılır, çağrılmaktan asla kurtulmaz 🗣️🔊💭. Tam da doğayla ilişkisi özel bir kutup olmadığı için, hep yürürlükteki toplumsal kodun terimleriyle çağrılır: adın ne, baban kim, annen kim? 👤👨👩. Arzulayan üretim egzersizleri sırasında Molloy bir polis tarafından çağrılır: “Adınız Molloy mu, der komiser. Evet, dedim, şimdi aklıma geldi. Ve anneniz? dedi komiser. Anlamadım. O da Molloy mu? dedi komiser. O da Molloy mu? dedim. Evet, dedi komiser. Düşündüm. Adınız Molloy, dedi komiser. Evet, dedim. Ve anneniz, dedi komiser, o da mı Molloy? Düşündüm.” 👮🤔🔄

Bu konuda psikanalizin çok yenilikçi olduğu söylenemez: Sorularını sormaya, yorumlarını edipal üçgenin zemininden geliştirmeye devam eder, oysa sözde psikoz fenomenlerinin bu çerçeveyi nasıl aştığını da hisseder ⚠️🧠🔺. Psikanalist Schreber’in yüce Tanrısı altında babayı bulmamız gerektiğini söyler, neden aşağı Tanrının altında ağabeyi de aramayalım? Bazen şizofren sabırsızlanır ve rahat bırakılmak ister 🙅‍♂️😤. Bazen oyuna katılır, hatta abartır, kendi yerleşimlerini önerilen modele sokar ve içten patlatır (evet, o benim annem ama annem tam da Bakire’dir) 🤶💥. Başkan Schreber’in Freud’a şöyle cevap verdiğini düşünebiliriz: Evet, evet, konuşan kuşlar genç kızlar, yüce Tanrı baba, aşağı Tanrı kardeşim. Ama gizlice, bütün konuşan kuşların genç kızlarını tekrar hamile bırakır, babasını yüce Tanrı’dan, kardeşini aşağı Tanrı’dan yeniden doğurtur, tüm bu ilahi biçimler basit edipal üçgenin terim ve işlevleri altında karmaşıklaşır ya da daha çok “çözülür” 🦜👧🤰👨‍👦🧩.

Ne babaya
ne anneye
inanırım
baba-anneye de yokum
Arzulayan üretim, doğrusal-ikili bir sistem kurar 🛤️⚡. Dolu beden seriye üçüncü terim olarak girer, ama yapısını bozmaz: 2, 1, 2, 1… Seri, onu geçiren ve edipal gibi özellikle üçlü, üçgen bir şekle döken herhangi bir çeviriye tamamen karşı çıkar ⛔🔺. Organsız dolu beden, anti-üretim olarak üretilir, yani ancak ebeveynsel bir üretimi içeren her üçgenleştirme girişimini reddetmek için böyle ortaya çıkar 🛑🧬. Onu, kendini kendi kendine doğurduğuna tanıklık eden, kendi kendini üreten biri olarak, ebeveynler nasıl üretebilir ki? Ve işte, bulunduğu yerde, Numen burada dağılır ve ayrışmalar her türlü yansıtmanın dışında kurulur ✨🌪️. Evet, hem babam oldum hem oğlum. “Ben, Antonin Artaud, oğlumum, babamım, annemim ve kendimim” 🧑👨‍👦👩‍👧‍👦.

Şizo, kendine özgü yerleşim biçimlerine sahiptir; çünkü önce kendine özgü bir kayıt koduna sahiptir, bu toplumsal kodla çakışmaz ya da yalnızca onu parodileştirmek için çakışır 🤹‍♂️🎭. Hezeyan kodu ya da arzu kodu olağanüstü bir akışkanlık gösterir 🧬🌊. Şizofren sanki bir koddakinden ötekine geçer, bütün kodları karıştırır, sorulara göre hızlı bir kayışla, bir günden öbürüne aynı açıklamayı vermez, aynı soykütüğüne başvurmaz, aynı olayı aynı biçimde kaydetmez, ona dayatıldığında ve sinirlenmediğinde sıradan edipal kodu bile kabul eder; ama onu da bu kodun dışlamak için yaratıldığı tüm ayrışmalarla yeniden doldurur 🎰🔄🌀. Adolf Wölfli’nin çizimleri saatler, türbinler, dinamo, göksel makineler, ev-makineler vb. ile sahnelenir 🕰️🌀🏠⚙️. Üretimleri bağlamsal biçimde, kenardan merkeze ardışık katmanlar ya da sektörler halinde yapılır 🖼️➡️🔄. Ama onlara eklediği ve ruh haline göre değiştirdiği açıklamalar, çizimin kaydını oluşturan soykütüksel dizilere başvurur 🧬📖. Hatta kayıt, çizimin kendisine de döner, “felaket” ya da “düşüş” çizgileri biçiminde, spirallerle çevrili ayrışmalardır 🌀🧨. Şizo hep dengesiz ayaklarının üstüne düşer, çünkü bütün ayrışmalarda, bütün yanlarda aynı şeydir. Makine-organlar ne kadar organsız bedene tutunursa tutsun, o yine de organsız kalır, kelimenin alışıldık anlamıyla bir organizmaya dönüşmez 🦾❌. Akışkan ve kaygan özelliğini korur 🌊🧊. Aynı şekilde üretim etmenleri Schreber’in bedenine yerleşir, o bedene tutunur, tıpkı onun çektiği gökyüzü ışınları gibi, içinde binlerce küçük spermatozoit barındıran ışınlar gibi 🌞🌌🔬. Işınlar, kuşlar, sesler, sinirler, Tanrı ve Tanrı’nın bölünmüş biçimleriyle karmaşık bir soykütüğü permütasyonuna girer 🔁🦜🎶🧠. Ama her şey organsız bedende olur ve kaydolur, etmenlerin çiftleşmeleri, Tanrı’nın bölünmeleri, soykütüğü ağları ve permütasyonları bile 🧬💥. Her şey bu yaratılmamış bedende, aslanın yelesindeki bitler gibi olur 🦁🐛🌀.

[İsrail’in askeri eğitim kurumlarında Deleuze & Guattari’nin ‘deteritoryalizasyon’, ‘rizom’, ‘mekânsal çoğulluk’ gibi kavramları genç subayların şehir içi operasyonlarını planlarken stratejik çerçeve olarak sunuldu.]

Süreç sözcüğünün anlamına göre, kayıt üretimin üstüne kapanır, ama kayıt üretimi de bizzat üretimin üretimi tarafından üretilir 🔁⚡📼. Aynı şekilde, tüketim kaydın ardından gelir, ama tüketim üretimi de kayıt üretimi tarafından ve içinde üretilir 🔄🍽️📊. Çünkü kayıt yüzeyinde, bir özne düzenine ait bir şey izlenebilir. Bu tuhaf bir öznedir, sabit bir kimliği yoktur, organsız beden üzerinde gezinir, her zaman arzulayan makinelerin yanındadır, üründeki payıyla tanımlanır, her yerde bir oluşun veya bir avatarın primini toplar, tükettiği durumlarda doğar ve her durumda yeniden doğar 👤🌈🔀. “Demek ki benim, demek ki bana ait…” Marx’ın dediği gibi, acı çekmek bile kendinden haz almaktır. Hiç kuşkusuz her arzulayan üretim, zaten doğrudan tüketime ve tükenmeye, yani “hazza” dönüşür 💦🔥😌. Ama bu henüz bir özne için böyle değildir; özne, ancak bir kayıt yüzeyinin ayrışımlarında, her bölünmenin kalıntılarında kendini izleyebilir. Başkan Schreber, evet yine o, bunun en canlı bilincine sahiptir: sabit bir kozmik haz oranı vardır, öyle ki Tanrı, Schreber’den haz bulmasını ister, gerekirse Schreber’in kadına dönüşmesi pahasına 🌌😇. Ama bu hazzı, başkan yalnızca kalıntı bir parça olarak yaşar, acısının maaşı veya kadın oluşunun primi gibi 🤕💰👩. “Tanrı’ya bu hazzı sunmak benim görevim; ve eğer bu yapılırken bana birazcık bedensel zevk de düşerse, yıllardır maruz kaldığım aşırı acıların ve yoksunlukların karşılığı olarak bunu kabul etmeye hakkım olduğunu hissederim.” 😇🕊️💔

Tıpkı üretim enerjisi olarak libidonun bir kısmı kayıt enerjisine (Numen) dönüşüyorsa, bunun da bir kısmı tüketim enerjisine (Voluptas) dönüşür ⚡➡️🔋➡️🍫. İşte kalıntı enerji, bilinçdışının üçüncü sentezini, “demek ki…” birleşim sentezini, tüketim üretimini harekete geçirir 🚀🌀.
Şimdi bu sentezin nasıl kurulduğuna ya da öznenin nasıl üretildiğine bakmamız gerekir. Biz arzulayan makineler ile organsız beden arasındaki karşıtlıktan başlamıştık ⚙️⚡🧊. Bu karşıtlık, bastırmanın paranoyak makinesinde olduğu gibi önce tiksinti şeklinde ortaya çıkarken, sonra mucizevi makinede çekime dönüşüyordu 🧲😱. Ama çekim ile itki arasında zıtlık devam eder. Görünüşe göre gerçek uzlaşma, ancak “bastırılmışın geri dönüşü” olarak işleyen yeni bir makinede olabilir 🤝🧠💫. Böyle bir uzlaşmanın var olduğunu ya da var olabileceğini her şey kanıtlıyor. Paranoid elektrikli makinelerin harika çizeri Robert Gie hakkında şöyle denmiş: “Onu rahatsız eden bu akımlardan kurtulamadığı için, sonunda onlara tamamen katıldı, zaferlerindeki coşkuyla onları tasvir etti, zaferlerini kutladı.” ⚡🎨🎇

Freud, Schreber’de hastalığın dönüm noktasının önemini özellikle vurgular; Schreber kadın oluşuyla uzlaşınca ve onu Doğa = Üretim kimliğine (yeni bir insanlık üretimi) götüren bir oto-şifa sürecine girdiğinde 🧑‍⚕️🌱💫. Gerçekten de Schreber kendini bir noktada yarı çıplak göğsüyle, kadına özgü şeritlerle, taklit kolyelerle süslü halde, aynanın karşısında ya da başka yerde bulur; bu yalnızken olur 🪞👩‍🎤🤍. “Bekar makine” adını ödünç alalım, çünkü bu makine, paranoid makineyle mucizevi makineden sonra gelir; arzulayan makineler ile organsız beden arasında yeni bir ittifak kurarak yeni bir insanlık ya da yüce bir organizmanın doğuşunu sağlar 🤖💍✨. Yani öznenin arzulayan makinelerin yanında bir kalıntı olarak üretildiğini ya da bu üçüncü üretici makineyle ve onun sağladığı kalıntı uzlaşmayla özdeşleştiğini söylemek aynı şeydir: hayranlık uyandırıcı “Demek ki buymuş!” şeklinde tüketim birleşim sentezi 🌟😮🔄.

Michel Carrouges, “bekar makineler” adıyla edebiyatta bulduğu bazı fantastik makineleri ayırmıştır. Örnekleri çok çeşitli, ilk bakışta aynı kategoriye sokulamaz gibi görünür: Duchamp’ın “Gelin Soyuluyor…”, Kafka’nın Sömürge Ceza Kolonisi makinesi, Raymond Roussel’in makineleri, Jarry’nin Üstinsan’ındaki makineler, bazı Edgar Poe makineleri, Villiers’in Geleceğin Havva’sı vb. 🛠️🧬🔬. Yine de birleştirici nitelikler şunlardır: Öncelikle, bekar makine eski bir paranoid makinenin tanıklığını yapar, işkenceleriyle, gölgeleriyle, eski yasasıyla. Fakat kendi başına bir paranoid makine değildir 🧲🖤. Bunu, dişlileri, arabası, makası, iğneleri, mıknatısları, ışınları ayırır. Hatta verdiği işkencede ya da ölümde bile, yeni bir şey, güneşsel bir güç gösterir ☀️💉🚀.

İkinci olarak, bu değişim, makinenin sahip olduğu kayıt mucizesiyle açıklanamaz; oysa gerçekten en yüksek kayıtları taşır (Edison’un Geleceğin Havva’sındaki kaydı gibi) 📝🧠🔋. Yeni makinenin gerçek bir tüketimi, otomatik ya da daha çok otomatizmle birleşen, yeni bir evlilik, yeni bir doğuş, göz kamaştırıcı bir vecd olarak yaşanan bir haz vardır; makinesel erotizm sanki başka sınırsız güçler açığa çıkarır 🤖💫💥💃.

[Emekli IDF komutanı Şimon Naveh, A Thousand Plateaus kitabından ilhamla, askeri harekâtların klasik sınır kavramlarını aşmak ve mekânı “yeni yollarla” katetmek için Deleuzecü terminolojiyi benimsediklerini açıkça ifade etti.]

Soru artık şu olur: bekar makine ne üretir, onun içinden ne ortaya çıkar? 🤖❓✨ Yanıt şu görünüyor: yoğunluk nicelikleri. Tam saflığında şizofrenik bir yoğunluklar deneyimi vardır, neredeyse dayanılmaz bir noktaya kadar – en üst seviyede yaşanan bir bekar sefalet ve bir bekar ihtişam, yaşamla ölüm arasında asılı bir çığlık gibi, yoğun bir geçiş hissi, şekil ve biçiminden sıyrılmış saf ve çiğ yoğunluk halleri 💥🔥⚡🧊. Sık sık halüsinasyonlardan ve hezeyandan söz edilir; ama halüsinatif veri (görüyorum, duyuyorum) ve hezeyan verisi (düşünüyorum…) daha derin bir “hissediyorum”u önvarsayar, bu halüsinasyonlara nesnesini, düşünce hezeyanına içeriğini kazandırır 👁️👂🧠. “Kadın olduğumu hissediyorum”, “Tanrı olduğumu hissediyorum” gibi; bu ne hezeyandır ne halüsinasyondur, ama halüsinasyonu projekte eder veya hezeyanı içselleştirir. Hezeyan ve halüsinasyon, sadece yoğunluklar, oluşlar ve geçişlerden ibaret, gerçekten ilk duygulanımın ardından ikinci gelir 🤯🌊.

Peki bu saf yoğunluklar nereden gelir? Bunlar, önceki iki güçten, itki ve çekimden, bu iki gücün karşıtlığından gelir. Yoğunluklar kendi aralarında birbirine karşıt değildir, nötr bir denge etrafında toplanmazlar; tersine, hepsi pozitiftir, başlangıç noktası olarak yoğunluk = 0, yani organsız dolu beden alınır. Ve bunlar, aralarındaki karmaşık ilişki ve nedenlerindeki çekim–itki oranına göre göreli düşüşler veya yükselişler oluşturur 🧮🔺🔻. Kısacası, çekim ve itki kuvvetlerinin karşıtlığı, açık bir dizi pozitif yoğunluk unsuru üretir; bunlar asla bir sistemin nihai dengesini ifade etmez, öznenin içinden geçtiği sayısız kararlı durağan durumu oluşturur 💫🔄. Kant’ın, yoğunluk niceliklerinin maddeyi çeşitli derecelerde boşluksuz doldurduğu yönündeki teorisi, kökten şizoidtir 📏🔬. Başkan Schreber’in doktrininde de, çekim ve itki, organsız bedeni farklı derecelerde dolduran şiddetli sinir hallerini üretir ve Schreber-özne bunun içinden geçer, kadın olur, başka şeyler olur, sonsuz döngüde dolaşır ♾️🌀💡. Başkanın çıplak göğsündeki memeler ne hezeyandır ne halüsinasyondur; ilkin, onun organsız bedeninde bir yoğunluk bandını, bir yoğunluk alanını gösterir 🏳️‍🌈💥. Organsız beden bir yumurtadır: onu eksenler ve eşikler, enlemler, boylamlar, jeodezikler, oluşları ve geçişleri, gelişenin hedeflerini gösteren gradyanlar kat eder 🥚🌐🗺️. Burada hiçbir şey temsili değildir, her şey yaşam ve yaşantıdır: göğüslerin yaşantısı, göğüse benzemez, onu temsil etmez, tıpkı yumurtada önceden belirlenmiş bir bölgenin orada oluşacak organa benzememesi gibi. Sadece yoğunluk bantları, potansiyeller, eşikler ve gradyanlar vardır 📈🌈. Parçalayıcı, fazla dokunaklı bir deneyim, şizonun maddeye en yakın olduğu, maddenin yoğun ve canlı bir merkeziyle buluştuğu andır: “bu duygu, ruhun aradığı belirli noktadan uzakta yer alır… bu duygu, maddenin sarsıcı sesini ruha geri verir, tüm ruh onun yakıcı ateşinde erir ve geçer” 🔥🫀.

Şizoyu nasıl oldu da gerçeklikten kopmuş, yaşama kapalı otistik bir enkaz gibi tasavvur edebildiler? Daha da kötüsü: psikiyatri bunu nasıl gerçek anlamda bir enkaza, ölmüş organsız beden haline indirgedi – o ki, zihnin maddeye değdiği, onun her yoğunluğunu yaşadığı ve tükettiği o dayanılmaz noktada bulunuyordu? 😵‍💫🧊 Ve bu soruyu, görünüşte bambaşka bir başka soruyla ilişkilendirmeli değil miyiz: Psikanaliz, nevrotiği neden hep, sonsuza dek baba-anneyi tüketen zavallı bir yaratık haline indirger, başka bir şey yokmuş gibi? Tüketim birleşim sentezini “Demek ki buymuş!”, “Demek ki benim!” şeklinden, nasıl Edip’in sonsuz ve kasvetli buluşuna, “Demek ki babam, demek ki annem…”e indirgediler? Bu sorulara henüz cevap veremeyiz. Yalnızca, saf yoğunlukların tüketiminin ailevi figürlere ne kadar yabancı olduğunu ve “Demek ki…” bağ dokusunun edipal dokuya ne kadar uzak olduğunu görebiliyoruz 🤷‍♂️🧬⚡.

Tüm bu canlı hareket nasıl özetlenir? İlk kısa yol: organsız beden üzerindeki ayrışım noktaları, arzulayan makinelerin etrafında birleşme çemberleri oluşturur; böylece özne, makinenin yanında artık olarak üretilen, makineye eklenmiş ya da bitişik bir parça olarak, çemberin bütün hallerinden geçer ve bir çemberden ötekine geçer 🌀🦾🔁. Merkezde makine tarafından işgal edilerek değil, kenarda, sabit kimliği olmadan, hep merkez dışı kalır, geçtiği hallerden türeyen bir sonuçtur 🌊🏞️. Tıpkı İsimsiz’in çizdiği halkalar gibi, “kimi zaman aniden, kısa ve vals gibi, kimi zaman parabola genişliğinde”, Murphy, Watt, Mercier gibi hallerle – aileyle hiçbir ilgisi olmadan ⭕🪁. Ya da daha karmaşık bir yol ama özü aynı: paranoid makine ve mucizevi makine yoluyla, organsız bedende itki ve çekim oranları, bekar makinede 0’dan başlayarak bir dizi hal üretir; ve özne her halden doğar, hep bir sonrakinden yeniden doğar, bu hallerin hepsini tüketir, çünkü önce yaşanan hal gelir, sonra onu yaşayan özne 🧠♻️🔥.

[IDF’in şehirde ‘swarms’ (sürü gibi dağılan birlikler) stratejisi, merkeziyetsiz ve çoklu hareket üzerine kurulu; bu yaklaşım Deleuze & Guattari’nin hiyerarşisiz, çoğul ve rizomatik savaş fikriyle örtüşüyor.]

Klossowski’nin Nietzsche yorumunda harika biçimde gösterdiği tam da budur: Stimmung’un, en yüksek düşünceyi ve en keskin algıyı oluşturan maddi duygulanım olarak varlığı 🎭🧠💥. “Merkezkaç kuvvetler merkeze sonsuza kadar kaçmaz, yeniden ona yaklaşır, sonra yeniden uzaklaşır: işte bir bireyi sarsan o şiddetli salınımlar, o birey yalnızca kendi merkezini aradığı ve aslında parçası olduğu çemberi görmediği sürece; çünkü eğer bu salınımlar onu sarsıyorsa, bunun nedeni her birinin, ulaşılmaz merkezden bakıldığında, onun sandığından başka bir bireye yanıt vermesidir. Bundan dolayı, kimlik esasen rastlantısaldır ve her biri diğerlerinden dolayı zorunlu hale gelmek için, her birey tarafından bir dizi bireysellikten geçilmelidir.” 💫🔄🌀

Çekim ve itki, yükseliş ve çöküş kuvvetleri, yoğunluk = 0’dan başlayan (yani organsız beden) bir dizi yoğunluk durumu üretir (“ama garip olan, bu yokluğu yalnızca göstermek için bile yeni bir akışın gerekmesidir”) 🥚🚦🦾. “Ben-Nietzsche”, birdenbire aklını yitiren, kendini tuhaf karakterlerle özdeşleştiren filoloji profesörü değildir; bir dizi durumdan geçen, tarihsel adları bu durumlarla özdeşleştiren nietzscheyen öznedir: tarihin tüm adları, işte benim. Özne, merkezin terk edildiği çemberin çevresine yayılır; merkezin tam ortasında ise arzu makinesi, sonsuz dönüşün bekar makinesi vardır 🛞♾️💫. Makinenin artığı olan nietzscheyen özne, makinenin döndürdüğü her şeyden coşkulu bir prim (Voluptas) alır – ve okuyucu, bunun yalnızca Nietzsche’nin parça parça eserleri olduğunu sanmıştır 😵‍💫💥. “Nietzsche, artık bir sistemin gerçekleşmesini değil, bir programın uygulanmasını kovalar… nietzscheyen söylemin artıkları biçiminde, bu artıklar onun oyun repertuarı olur.” Kişilerle özdeşleşmek değil, tarihin adlarını organsız beden üzerindeki yoğunluk alanlarıyla özdeşleştirmek; ve her seferinde özne haykırır: “Benim, demek ki bu benim!” 📢🌀. Hiç kimse şizo kadar ve şizonun yaptığı gibi tarih yapmamıştır; evrensel tarihi tek seferde tüketir 🏛️🌎⚡.

Başta onu Homo natura olarak tanımlamıştık, şimdi ise bitirirken Homo historia’ya dönüştü. Bu ikisi arasındaki uzun yol, Hölderlin’den Nietzsche’ye kadar gider ve hızla kayar (“Coşku, Nietzsche’de Hölderlin’in tefekküre dalmış yabancılaşması kadar uzun sürmez… Nietzsche’ye bahşedilen dünya görüşü, kırk yıl boyunca süren peyzaj ya da natürmortların düzenli dizisini başlatmaz; bu, bir olayın hatırlatıcı parodisidir: onu tek bir oyuncu, tek bir törensel günde taklit eder – çünkü her şey bir günde söylenip kaybolur – bu gün 31 Aralık’tan 6 Ocak’a kadar sürmüş olmalı – makul takvimin ötesinde.”) 🕰️🎭🌑✨

Psikiyatr Clerambault’nun ünlü tezi oldukça sağlam görünüyor: hezeyan, bütünlüklü ve sistematik niteliğiyle, parça parça ve yerel otomatizm olgularına göre ikincildir ⚡🤯. Gerçekten, hezeyan, arzulayan makinelerin üretim sürecini toplayan kaydı nitelendirir; ve kendi sentezleri ve etkileri olsa da – paranoyada ve hatta şizofreninin paranoid biçimlerinde görüldüğü gibi – bağımsız bir alan oluşturmaz, arzulayan makinelerin işleyişine ve aksaklıklarına göre ikincil kalır ⚙️💥. Ancak Clerambault, “otomatizm (zihinsel)” terimini yalnızca yankı, seslenme, patlama, anlamsızlık gibi tematik olmayan olgular için kullanırdı; bunlarda enfeksiyonların veya zehirlenmelerin mekanik etkisini görürdü 🦠💣. Hezeyanın önemli bir kısmını otomatizmin etkisi olarak açıklar, “kişisel” dediği diğer kısmı ise tepkisel olarak “karakter”e bağlar, bu tezahürler bazen otomatizmden önce bile gelir (örneğin paranoid karakterde) 🧬🔄. Böylece Clerambault, otomatizmi yalnızca en genel anlamda bir nörolojik mekanizma olarak görürdü, oysa bu ekonomik bir üretim süreci olarak arzulayan makineleri içeren bir şey değildir; tarihte ise yalnızca doğuştan veya sonradan edinilmiş karaktere başvururdu 🧠🚫. Clerambault, psikiyatride Feuerbach’ın karşılığıdır; Marx’ın dediği anlamda: “Feuerbach ne kadar materyalistse, o kadar tarihten yoksundur; ne kadar tarihi hesaba katarsa, o kadar materyalist değildir.” Gerçekten materyalist bir psikiyatri ise aksine, iki katmanlı bir işlemle tanımlanır: arzuyu mekanizmanın içine sokmak, üretimi arzunun içine sokmak 🔥⚙️🔗.

[Operasyonel mimarlık ve mekânsal strateji eğitimi veren İsrail askeri akademilerinde, Deleuze & Guattari’nin felsefi metinleri pratik askeri doktrine dönüştürülerek Siyonist savaşın “yaratıcı taktikleri” olarak sunuluyor.]

Sahte materyalizm ile tipik idealizm biçimleri arasında derin bir fark yoktur 😵‍💫🤹‍♂️. Şizofreni teorisi, üçlü formülünü oluşturan üç kavramla damgalanmıştır: ayrışma (Kraepelin), otizm (Bleuler), uzay-zaman ya da dünyada varoluş (Binswanger) 🧩🌀🪐. Birincisi, özel bozukluğu ya da birincil eksikliği açıklamaya çalışan açıklayıcı bir kavramdır. İkincisi, etkinin özgüllüğünü, yani doğrudan hezeyanı ya da kopuşu, “gerçeklikten kopuşa eşlik eden göreli ya da mutlak iç yaşam baskınlığı”nı tanımlayan kavrayıcı bir kavramdır 🧠🪞. Üçüncüsü ise, deli insanı kendi özel dünyasında keşfeden ya da yeniden keşfeden ifadeci bir kavramdır 🌌. Üç kavram da şizofreni sorununu “ben”e, beden imgesi aracılığıyla bağlar (ruh’un son avatarı, spiritüalizm ile pozitivizmin gereksinimlerinin birleştiği yer) 👤🪞.

Oysa ben, tıpkı anne-baba gibi, şizo için çoktan anlamını yitirmiştir 🚫👨‍👩‍👦. O, çoktan öteye geçmiştir, başka bir yerde, altında, gerisindedir; ama asla bu sorunlarda değildir. Ve onun bulunduğu yerde gerçekten sorunlar, aşılmaz acılar, katlanılmaz yoksunluklar vardır – ama onu çıktığı yere geri döndürmek, artık ona ait olmayan sorunlara tıkmak, ona birkaç idealize selam çakmakla gerçeğini aşağılamak neden? 🤷‍♂️😢 Şizoya artık “ben” diyemeyeceği, ona bu kutsal bildirge işlevini geri vermek gerektiği söylenecektir. Şizo ise şöyle özetler: beni yine kirletiyorlar. “Bir daha asla ben demeyeceğim, bunu bir daha asla söylemeyeceğim, çok aptalca. Her duyduğumda, aklıma gelirse üçüncü tekili koyacağım. Eğleniyorlarsa eğlensinler. Hiçbir şey değişmeyecek.” 🗣️🤡 Eğer yine de ben derse, yine değişen bir şey olmaz. O kadar dışarıda, o kadar ötede ki… Freud bile bu dar ben bakışından çıkamazdı. Ve onu orada tutan şey kendi üçlü formülüydü – edipal, nevrotik: baba-anne-ben 🧑‍🦰👩‍🦰👶. Acaba Edip kompleksinin analitik emperyalizmi, Freud’u, şizofreniye uygulanan otizm kavramını yeniden keşfetmeye ve kendi otoritesiyle sağlamlaştırmaya mı itti? Çünkü saklanacak bir şey yok: Freud şizofrenlerden hoşlanmaz, edipalize edilmeye dirençlerinden hoşlanmaz, onlara hayvanmış gibi davranmaya meyillidir: “Kelimeleri nesne sanıyorlar” der, “apathikler, narsistler, gerçeklikten kopuklar, aktarım kuramıyorlar, filozoflara benziyorlar” (istenmeyen benzerlik) 🐒💬🧠.

Sık sık dürtülerin ve semptomların, simgenin ve simgelenenin analitik ilişkisi tartışılmıştır: nedensel mi, anlamlandırıcı mı, ifade edici mi? Soru çok teorik kalır. Çünkü bizi Edip’e koyduklarında, Edip’e göre ölçtüklerinde oyun bitmiş olur; ve elimizdeki tek özgün ilişki – üretim ilişkisi – ortadan kaldırılmış olur 🧩⛔. Psikanalizin büyük keşfi arzulayan üretim, bilinçdışının üretimleri idi; ama Edip’le birlikte bu keşif yeni bir idealizmle gölgelendi: bilinçdışı bir fabrika olarak görülmekten çıktı, antik bir tiyatroya dönüştü; bilinçdışının üretim birimlerinin yerine temsil geldi; üretici bilinçdışının yerine artık yalnızca kendini ifade eden (mit, trajedi, rüya…) bir bilinçdışı kondu 🎭🏛️💤.

Şizofreni sorununu her seferinde “ben”e indirgerseniz, artık ancak şizonun varsayılan özünü veya özgüllüğünü “tadar”, ister sevgi ve acıma, ister tiksintiyle “geri tükürürsünüz” 😬❤️🤢. Bazen ayrışmış ben, bazen kopmuş ben, bazen en şık haliyle hiç var olmamış, tam da kendi dünyasında özelce var olan ve kurnaz bir psikiyatr, aşırı anlayışlı bir süper gözlemci yani fenomenolog tarafından keşfedilen ben. Burada da Marx’ın uyarısını anımsayalım: buğdayı tadarak onu kimin ektiğini, ürüne bakarak üretim ilişkilerini ve rejimini anlayamazsınız. Ürün, nedensellik, anlama ya da ifade gibi ideal formlarla ilişkilendirildikçe, daha da özgül ve anlatılamaz derecede özgül görünür; ama asıl bağlı olduğu gerçek üretim süreciyle ilişkilendirilmezse 💡⛓️. Şizofren, süreci durdurduğunuzda, onu bir amaç haline getirdiğinizde ya da sonsuza dek boşluğa oynattığınızda, daha da özgül ve kişiselleşmiş görünür, ta ki “ruhun ve bedenin sonunda yok olduğu o korkunç uçta” (Otistik) – Kraepelin’in ünlü nihai durumu… 😵‍💫🌪️

Ama tam tersi olarak, maddi üretim sürecini tayin ettiğinizde, ürünün özgüllüğü silikleşmeye başlar, başka bir “gerçekleşme” olanağı belirir 🌱🔄. Şizofreni, yapaylaştırılmış, otizmle kişiselleştirilmiş şizofrenin sorunu olmadan önce, arzu ve arzulayan makinelerin üretim sürecidir. Birinden ötekine nasıl geçilir, bu geçiş kaçınılmaz mıdır? İşte asıl önemli soru bu. Bu konuda, başka konularda da olduğu gibi, Jaspers en değerli ipuçlarını verdi, çünkü onun “idealizmi” çok tuhaf biçimde alışılmışın dışındaydı. Süreç kavramını, tepki ya da kişilik gelişimi kavramlarına karşı koyarak, süreci bir kopuş, bir sızma, ben’le hayali ilişkiden çıkıp doğadaki “demonik”le ilişki kurma olarak düşünüyordu 🌀👹🌳. Ona yalnızca, süreci maddi-ekonomik bir gerçeklik, Doğa = Sanayi, Doğa = Tarih özdeşliğinde bir üretim süreci olarak kavramak eksikti 🏭🌎⚡.

[IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri), şehir savaşlarında Deleuze ve Guattari’nin ‘war machine’ (savaş makinesi) ve ‘smooth/striated space’ (düzgün/çizgili mekân) kavramlarını taktiksel olarak kullandı; özellikle 2002 Nablus operasyonunda şehir dokusunu yeniden tasarlama stratejileri doğrudan bu teorilere referans verdi.]

Bir bakıma, arzunun mantığı ilk adımda nesnesini ıskalar 🤹‍♂️🛸💨: Platoncu bölünmenin ilk adımı bizi üretimle edinim arasında seçim yapmaya zorlar. Arzuyu edinim tarafına koyar koymaz, ona idealist (diyalektik, nihilist) bir anlayış veririz ve onu öncelikle bir eksiklik, nesne eksikliği, gerçek nesne eksikliği olarak belirleriz 🌑🥀. Gerçi öbür taraf, “üretim” tarafı da tümden unutulmaz. Hatta arzunun teorisinde Kant, arzuyu “temsil ettiği nesnelerin gerçekliğinin nedeni olma yetisi” diye tanımlayarak devrimsel bir eleştiri getirmiştir 🔁🌟. Ama tesadüf değildir ki Kant, bu tanımını açıklamak için batıl inançları, halüsinasyonları ve fantazmaları örnek gösterir: Gerçek nesnenin ancak dışsal nedensellik ve mekanizmalarla üretilebileceğini biliriz, ama bu bilgi bizi arzunun kendi nesnesini içsel gücüyle doğurabileceğine inanıp, bunu arzunun kendi içinde bir nedensellik olarak temsil etmekten alıkoymaz — ister hayali, ister halüsinatif, ister fantazmatik biçimde olsun 🌈👁️‍🗨️.

Dolayısıyla arzu tarafından üretilen nesnenin gerçekliği, psşik gerçekliktir 🌀. Böylece eleştirel devrim aslında esaslı hiçbir şeyi değiştirmez: Üretkenliği böyle kavramak, arzuyu eksiklik olarak kavrayan klasik görüşü sarsmaz, ona dayanır, onu derinleştirir. Çünkü eğer arzu gerçek nesneden yoksunsa, gerçekliği de “eksiklik özü”ndedir ve bu, fantazmatik nesneyi üretir. Böylece arzu, bir üretim olarak, ama fantazmaların üretimi olarak kavranır — psikanaliz de tam olarak bunu açıkça sergilemiştir 😵‍💫🎭.

Yorumun en düşük düzeyinde bu, arzunun eksikliğini duyduğu gerçek nesnenin, kendi adına dışsal, doğal ya da toplumsal bir üretime gönderme yaptığı; arzunun ise içeriden, hayali bir şeyi üretip gerçekliği çiftlediği anlamına gelir — sanki her gerçek nesnenin ardında “düşlenmiş bir nesne” ya da gerçek üretimlerin ardında bir zihinsel üretim varmış gibi 🎬🌐. Tabii ki psikanaliz ille de bir makarna paketi, otomobil veya “şey” analizine, nesne piyasalarına indirgenmek zorunda değil 🛒🚗🍝. Ama fantazma, bir nesne olarak değil de, arzuyu sahneleyen özgül bir makine olarak yorumlandığında bile, bu makine yalnızca tiyatraldır, ayırdığı şeylerin tamamlayıcılığını sürdürür 🎭🎬. İhtiyaç, kendi nesnesinin görece ve belirli eksikliğiyle tanımlanırken, arzu, fantazmayı üreten ve nesnesinden koparken kendini de üreten şey olur; fakat aynı zamanda eksikliği ikiye katlayıp mutlağa taşır, “iyileşmez varlık eksikliği” yapar, yaşamın kendisini “eksik-oluş”a dönüştürür 🕳️🌪️.

Bundan dolayı arzu, ihtiyaçlara dayanır gibi sunulur; arzunun üretkenliği hep ihtiyaçların ve onların nesneyle eksiklik ilişkisinin zemininde çalışır (desteklenme teorisi) 🦾🪫. Kısacası, arzulayan üretimi fantazma üretimine indirgediğinizde, arzuyu bir eksiklik olarak tanımlayan idealist ilkenin bütün sonuçlarını almış olursunuz; onu bir üretim, bir “endüstriyel üretim” olarak değil 🤖🏭. Clément Rosset çok iyi söylüyor: arzunun nesnesini belirlemek için bir eksikliğe vurgu yapıldığında, “dünya, hangi dünya olursa olsun, başka bir dünyayla çiftlenir, şu güzergâh sayesinde: arzuya nesne eksik; demek ki dünya tüm nesneleri barındırmaz, en azından biri, arzu nesnesi eksik; o halde arzuya dair anahtarın bulunduğu başka bir ‘yer’ vardır (dünyanın eksik olduğu)” 🗝️🚪🌍.

Ama eğer arzu üretirse, gerçeği üretir 💥🌍. Eğer arzu üretkense, yalnızca gerçeklikte ve gerçeklikten olabilir. Arzu, kısmi nesneleri, akışları, bedenleri işleyen ve üretim birimleri gibi işleyen pasif sentezler bütünüdür 🧬⚡. Gerçek bundan çıkar: arzu sentezlerinin, bilinçdışının kendi kendini üretmesinin sonucudur. Arzu hiçbir şeyden yoksun değildir, nesnesinden eksik değildir 🧲💯. Aslında eksik olan, arzuya sabit özne eklemektir; sabit özne ancak bastırma yoluyla vardır. Arzu ve nesnesi bir ve aynıdır, bu makinedir, makinenin makinesi olarak makine 🦾🦿. Arzu bir makinedir; arzunun nesnesi de hâlâ bağlı başka bir makinedir, öyle ki ürün üretimden ayrılır ve üretimden ürüne doğru, göçebe ve başıboş öznede bir artık bırakır. Arzunun nesnel varlığı, Gerçek’in ta kendisidir 🌌🔮.

Psşik gerçeklik denilebilecek özel bir varoluş biçimi yoktur. Marx’ın dediği gibi, eksiklik yoktur, “nesnel ve duyumsal bir varlık olarak tutkudur.” Arzu ihtiyaçlara dayanmaz; tersine, ihtiyaçlar arzudan türetilir: onlar, arzunun ürettiği gerçeklikte karşı-üretilir 🚀🔁. Eksiklik, arzunun bir karşı-etkisidir, doğal ve toplumsal gerçeklikte bırakılmış, düzenlenmiş, boşluklu bir izdir. Arzu her zaman nesnel varoluş koşullarının yanındadır, onları kuşatır, onlarla birlikte hareket eder, onları aşmaz, onlarla birlikte yer değiştirir; bu yüzden ölüm arzusu olmaya da bu kadar yakındır, oysa ihtiyaç, arzu kaybedilince ve bu koşulların pasif sentezi kaybolunca bir öznenin uzaklığını ölçer 🏞️🦋💀. İhtiyacın, boşluk pratiği olarak başka anlamı yoktur: pasif sentezlerin olduğu yere gidip onları yakalamak, sömürmek, ele geçirmek. “Biz ot değiliz ki, klorofil sentezini çoktan yitirdik, yemek zorundayız…” deriz, sonunda; arzu işte o iğrenç yoksunluk korkusuna dönüşür 🌱🫛😱. Ama tam da bu cümleyi, ne yoksullar ne de dışlanmışlar kurmuştur…

Lacan’ın arzu teorisi, bize göre iki kutupludur: biri “küçük a nesnesi”yle ilişkili olarak, arzuyu gerçek bir üretimle tanımlar, ihtiyaç ve fantazmanın ötesine taşar; diğeri ise “büyük Öteki”yle işaretleyici olarak, eksiklik fikrini geri getirir 💠🔗🔄.

[İsrail’in askeri eğitim kurumlarında Deleuze & Guattari’nin ‘deteritoryalizasyon’, ‘rizom’, ‘mekânsal çoğulluk’ gibi kavramları genç subayların şehir içi operasyonlarını planlarken stratejik çerçeve olarak sunuldu.]

Çok açık görülür ki, Leclaire’ın ‘Arzunun Gerçekliği’ (Sexualité humaine, Aubier, 1970) başlıklı makalesinde, bu iki kutup arasında gidip gelinir 🚦🔀.

Ama o cümleleri kuranlar, yani yoksunluğu seslendirenler, tam tersine, otların ne kadar yakında olduklarını, arzunun “ihtiyacı”nın aslında çok az şey olduğunu bilirler 🍃✨. Hem de onlara bırakılan şeyler değil, sürekli ellerinden alınan, aslında öznenin kalbinde bir eksiklik oluşturmayan, tam tersine insanın nesnel varlığı olan ve insan için arzu etmenin üretmek, gerçeklikte üretmek olduğu şeylerdir 🏭💫. Gerçek imkânsız değildir, tersine, gerçeklikte her şey mümkündür, her şey olanaklı hale gelir 🎢🚀. Eksiklik hissini molar özneye yükleyen arzu değildir; arzuya nesnel varlığını kaybettiren, molar örgütlenmenin ta kendisidir 🧱🦾. Devrimciler, sanatçılar, vizyonerler yalnızca nesnel olmayı yeterli bulurlar; yalnızca nesnel: Arzunun yaşamı üretken bir güçle kavradığını, gereksinimi azaldıkça daha yoğun bir biçimde yeniden ürettiğini bilirler 🌈🔥. Kolayca söylendiğini ya da kitaplarda bir fikirden ibaret olduğunu düşünenlere yazıklar olsun! “Yaptığım az sayıdaki okumadan, yaşamın içine en çok dalan, onu yoğuran, bizzat yaşam olan insanların, az yediklerini, az uyuduklarını, neredeyse hiçbir şeye sahip olmadıklarını çıkardım. Görev, üreme, aileyi sürdürme ya da devleti savunma gibi dar amaçlar konusunda yanılsamaları yoktu… Fantazmalar dünyası, fethetmeyi henüz tamamlayamadığımız dünyadır. O, geçmişin dünyasıdır, geleceğin değil. Geçmişe tutunarak ilerlemek, mahkûm zincirlerini taşımak demektir.” (Henry Miller, Sexus) 📖🧳⛓️. Canlı vizyoner, aslında Napoli devrimcisinin giysisiyle Spinoza’dır 🎩⚡.

Eksikliğin –ve onun öznel karşılığı olan fantazmanın– nereden geldiğini çok iyi biliyoruz. Eksiklik toplumsal üretim içinde kurgulanır, düzenlenir 🕳️🏗️. Karşı-üretim işlevi, üretici güçlerin üstüne kapanır ve onları sahiplenir; eksiklik hiçbir zaman birincil değildir; üretim asla önceden var olan bir eksikliğe göre örgütlenmez, tam tersine eksiklik, önceden var olan bir üretimin organizasyonuna yerleşir, orada oyuklanır, yayılır 🚜🪤. Egemen sınıfın sanatı tam da budur; piyasa ekonomisinin boşluk pratiği: Üretim bolluğunda eksikliği örgütlemek, bütün arzuyu eksiklik korkusuna yatırmak, nesneyi arzuya dışsal olduğu varsayılan gerçek bir üretime bağımlı kılmak (akılcılığın gerekleri), arzu üretimini ise fantazmaya havale etmek (başka hiçbir şey değil, sadece fantazma) 🎭💀📉.

Bir yanda toplumsal gerçekliğin üretimi, öte yanda arzunun fantazma üretimi diye bir ayrım yoktur 💣🪙; bunlar arasında ancak ikincil içselleştirme (introjection) ve dışsallaştırma (projection) bağları kurulabilir, sanki toplumsal pratikler, içselleşmiş zihinsel pratiklerle çiftleniyormuş ya da zihinsel pratikler toplumsal sistemlere projekte oluyormuş gibi; ama asla biri ötekini gerçekten dönüştürmez 🌐🤹‍♂️. Biz yalnızca, bir yanda para, altın, sermaye ve kapitalist üçgeni; öte yanda libido, anüs, fallus ve aile üçgenini paralel kılarak kendimizi hoş bir oyalanmaya kaptırırız, ama paranın mekanizmaları, onu kullananların anal projeksiyonlarına tümüyle kayıtsız kalır 💸🍑. Marx-Freud paralelliği tümüyle kısır ve kayıtsızdır; kavramlar karşılıklı olarak içselleşip dışsallaşır ama hep birbirine yabancı kalır, tıpkı ünlü denklemdeki gibi: para = bok 💩💰.

Oysa toplumsal üretim, yalnızca belirli koşullarda arzulayan üretimin ta kendisidir. Şunu söylüyoruz: alan baştan sona arzuyla doludur, tarihsel olarak onun ürünüdür ve libido, üretici güçlere ve üretim ilişkilerine yatırım yapmak için hiçbir aracıya, hiçbir yüceltmeye, hiçbir psikolojik işleme, hiçbir dönüşüme gerek duymaz ⚡🌍. Sadece arzu ve toplumsal olan vardır, başka hiçbir şey yoktur. En baskıcı, en ölümcül toplumsal yeniden üretim biçimleri bile, arzu tarafından ve onun sonucunda ortaya çıkan belirli bir organizasyon altında üretilir (ve bu koşulları analiz etmemiz gerekecek) ⚙️💀.

Bu yüzden politik felsefenin temel sorusu hâlâ Spinoza’nın ortaya koyduğu ve Reich’ın tekrar keşfettiği şeydir: “İnsanlar neden kendi kölelikleri için, kendi kurtuluşlarıymış gibi dövüşürler?” Neden “daha fazla vergi! daha az ekmek!” diye bağırmaya varılır? 🗣️🍞❌. Reich’ın dediği gibi, şaşırtıcı olan insanların hırsızlık yapması, bazılarının greve gitmesi değil; asıl tuhaf olan, açların her zaman hırsızlık yapmaması, ezilenlerin her zaman greve çıkmamasıdır: İnsanlar neden yüzyıllardır sömürüye, aşağılanmaya, köleliğe katlanır, bunu yalnızca başkaları için değil, kendileri için de isterler? Reich en büyük düşünürdür, çünkü faşizmi kitlelerin bir yanılgısı veya yanılsamasıyla açıklamayı reddeder ve arzuyla açıklama talep eder; “Hayır, kitleler kandırılmamıştır; belli anda, belli koşullarda faşizmi arzuladılar – işte açıklanması gereken şey, arzunun bu kitlesel sapmasıdır” der 💣🧠.

Yine de Reich tam bir yanıt veremez, çünkü sosyal üretim sürecinde olması gereken ya da olan rasyonaliteyle arzunun irrasyonelliğini ayırır; psikanalize yalnızca “negatif”, “öznel”, “engellenmiş”i açıklar. Böylece kaçınılmaz olarak, rasyonel olarak üretilen gerçek nesneyle, irrasyonel fantazmatik üretim arasında bir ikiciliğe döner 🚧🎭. Toplumsal alanla arzu alanı arasında ortak ölçüyü, çakışmayı kurmaktan vazgeçer. Çünkü gerçekten materyalist bir psikiyatri inşa etmek için, gerçekliğin hem rasyonel hem irrasyonel biçimlerinin arzu üretimine tabi olduğunu varsayan arzulayan üretim kategorisi eksikti 🧬🛸.

[Emekli IDF komutanı Şimon Naveh, A Thousand Plateaus kitabından ilhamla, askeri harekâtların klasik sınır kavramlarını aşmak ve mekânı “yeni yollarla” katetmek için Deleuzecü terminolojiyi benimsediklerini açıkça ifade etti.]

Arzulayan üretimi hedef alan toplumsal baskının kitlesel varlığı, ilkemizi hiç sarsmaz 🤖🔒: Arzu gerçeği üretir, ya da arzulayan üretim toplumsal üretimin ta kendisidir. Arzuya özgü, toplumsal üretimin maddi gerçekliğine karşı duran özel bir varoluş biçimi, ruhsal ya da zihinsel bir gerçeklik ayırmak söz konusu değildir 🌍🧬🧠. Arzulayan makineler, fantazi makineleri ya da düşsel makineler değildir, teknik ve toplumsal makinelerden ayrı olup onları çoğaltmazlar. Fantaziler, iki makine türünün belirli bir ortamda aynı şey oluşundan türeyen ikincil ifadeler olarak ortaya çıkar 🌀🎭.

Bu yüzden fantazi asla bireysel değildir; gruba aittir, kurumsal analiz bunu açıkça göstermiştir 🤹‍♂️💃🕺. Eğer iki tür grup fantazisi varsa, bunun nedeni, aynılığın iki açıdan okunabilmesidir: Ya arzulayan makineler oluşturdukları kitlesel yığınlarda kavranır, ya da toplumsal makineler onları oluşturan arzunun temel güçlerine bağlanır. Yani grup fantazisinde, libido mevcut toplumsal alana –en baskıcı biçimlerinde bile– yatırım yapabilir; ya da tam tersi, mevcut toplumsal alana devrimci arzuyu bağlayan bir karşı-yatırım başlatabilir 🌈🧨 (örneğin, \19. yüzyılın büyük sosyalist ütopyaları ideal modeller olarak değil, grup fantazileri olarak işlev görürler; yani, arzu üretiminin gerçek verimliliğini temsil ederek, mevcut toplumsal alanın yatırımını ya da “kurumunu” bırakıp doğrudan arzunun devrimci kurumsallaşmasına yol açar). Ama iki uç arasında, arzulayan makinelerle toplumsal teknik makineler arasında hiçbir doğa farkı yoktur, yalnızca rejim farkı, yani büyüklük ilişkileriyle ilgili bir ayrım vardır 🧲📊. Aynı makinelerdir, sadece rejimleri farklıdır; grup fantazileri de tam olarak bunu gösterir 🛠️🤖.

Daha önce toplumsal üretim ile arzulayan üretim arasında paralellik kurarken, iki durumda da üretken biçimlerin üstüne kapanan ve onları sahiplenen bir karşı-üretim işlevinin varlığını göstermeye çalışıyorduk; ama bu paralellik, iki üretim arasındaki ilişkinin niteliğiyle ilgili bir yargı taşımazdı. Yalnızca rejim ayrımına ilişkin bazı yönleri belirtebiliriz 🤓🔬. Birincisi, teknik makineler açıkça yalnızca bozulmadıkları sürece çalışır; onların sınırı aşınmadır, bozulma değil 🔧⏳. Marx, bu basit ilkeye dayanarak, teknik makinelerin rejiminin, üretim aracı ile ürün arasında kesin bir ayrım yapmak olduğunu; makinenin ürüne yalnızca aşınarak kaybettiği değeri aktardığını gösterir 📉⚙️. Oysa arzulayan makineler, bozuldukça işler, bozuk çalışır: Her zaman ürüne üretim eklenir ve makinenin parçaları da yakıtı olur 🔥💥.

Sanat, sosyal üretimi arzulayan üretimle kısa devre eden grup fantazileri yaratarak çoğu zaman bu özelliği kullanır ve teknik makinelerin yeniden üretiminde bozulma işlevini tanıtır. Arman’ın yakılmış kemanları, César’ın preslenmiş arabaları, Dalí’nin paranoyak-eleştirel yöntemiyle sosyal üretim nesnesine arzulayan makine patlaması yüklemesi gibi 🖼️🚗🎻💥. Hatta Ravel bile aşınmadan çok bozulmayı, ağır ağır sönmek yerine ani duruşları, kararsızlıkları, titremeleri, arızaları, kırılmaları tercih ederdi 🎶⚡. Sanatçı nesnelerin efendisidir; kırılmış, yanmış, bozulmuş nesneleri sanatına katar, onları arzulayan makinelerin rejimine geri verir; bozukluk işlevinin bizzat çalışmanın bir parçası olduğu yerde. Paranoid, mucizevi, bekâr makineleri teknik makineler gibi sunar, ama teknik makineleri de arzulayan makinelerle içeriden kemirir. Ve daha ötesi, sanat yapıtının kendisi arzulayan bir makinadır 🎨🚀.

Sanatçı, patlamaya hazır bir hazine biriktirir; bu yüzden, yıkımların asla yeterince hızlı gelmediğini düşünür 🧨🤩.

Bundan ikinci bir rejim farkı çıkar: Arzulayan makineler karşı-üretimi doğrudan kendilerinden üretir; teknik makinelerdeki karşı-üretim ise yalnızca sürecin yeniden üretiminin dışsal koşullarında oluşur (bu koşullar “sonradan” gelmez, sürece dâhildir). Bu yüzden teknik makineler ekonomik kategori değildir; her zaman onlardan ayrı ve onları koşullandıran bir toplumsal makineye, yani socius’a gönderme yapar 🏭🔗. Teknik makine sebep değil, yalnızca toplumsal üretimin genel biçiminin bir göstergesidir: El makineleri ve ilkel toplumlar, su makinesi ve Asya tipi, sanayi makinesi ve kapitalizm gibi 💧🌾🏭💸.

O yüzden socius’u tam-organik bedene benzetirken bile, burada önemli bir fark var. Arzulayan makineler, arzu ekonomisinin temel kategorisidir; kendiliğinden organik bedeni üretir, kendi parçalarını ve aktörlerini, üretim ilişkilerini, toplumsallık ve teknikliğini ayırmaz. Arzulayan makineler hem teknik hem toplumsaldır. Bu anlamda arzulayan üretim, ilk bastırmanın yeridir; toplumsal üretim ise baskının yeridir. Birinden ötekine, tıpkı “ikincil bastırma” gibi işleyen bir şey vardır: Her şey burada organik bedeni (ya da karşılığı olan şeyi), onun içsel sonucu mu yoksa dışsal koşulu mu olduğuna bağlıdır (örneğin ölüm dürtüsünün rolü böylece değişir) 🕳️🛸⚰️.

[IDF’in şehirde ‘swarms’ (sürü gibi dağılan birlikler) stratejisi, merkeziyetsiz ve çoklu hareket üzerine kurulu; bu yaklaşım Deleuze & Guattari’nin hiyerarşisiz, çoğul ve rizomatik savaş fikriyle örtüşüyor.]

Ama bunlar aslında aynı makinelerdir, yalnızca iki farklı rejimde işlerler 🌈🤖; arzunun baskıyı arzulaması, arzunun başına gelmiş tuhaf bir maceradır 🦷🔒. Aslında sadece tek bir üretim vardır: gerçekliğin üretimi 🌍🚀. Ve kesinlikle, bu aynılığı iki farklı biçimde ifade edebiliriz, fakat bu iki biçim, bilinçdışının kendini bir döngü olarak üretmesidir ♾️🧠.

Şöyle diyebiliriz: her toplumsal üretim, belirli koşullar altında arzulayan üretimden türemiştir; önce Homo natura 🌿💃. Ama aynı derecede ve hatta daha doğru olarak şöyle de demeliyiz: arzulayan üretim en başta toplumsaldır ve yalnızca sonunda özgürleşmeye yönelir (önce Homo historia) 📚🏛️. Çünkü organsız beden, kendinde, ilk başta, saf bir kaynak olarak verilmiş değildir; sonra da toplumsal organlara projeksiyon olarak ortaya çıkmaz – yani sanki bir büyük paranoyak, ilkel hordenin şefi, toplumsal düzenin temelinde duruyormuş gibi değildir 🦍👑. Toplumsal makine veya socius, Yeryüzü’nün bedeni olabilir, Despotun bedeni olabilir, Paranın bedeni olabilir 🪙🌏🤴. Hiçbir zaman organsız bedenin projeksiyonu değildir. Daha çok, organsız beden, yerinden edilmiş bir socius’un son kalıntısıdır, onun çürümüş artık tortusudur 🪐⚡.

Socius’un problemi her zaman şuydu: arzu akışlarını kodlamak, kaydetmek, damgalamak, hiçbir akışın mühürsüz, yönlendirilmemiş, kontrolsüz akmamasını sağlamak 🚧💦. İlkel toprak makinesi artık yeterli gelmediğinde, despotik makine bir tür üst-kodlama başlattı 👑🔢. Ama kapitalist makine, daha yakın ya da uzak geçmişte bir despotik devletin harabeleri üzerinde kurulur ve bambaşka bir durumda bulur kendini: akışların kodunun çözülmesi ve socius’un yerinden edilmesi! 🚜💸. Kapitalizm, bu durumla dışarıdan karşılaşmaz, çünkü tam da ondan beslenir, koşulunu ve hammaddesini burada bulur, bunu bütün şiddetiyle dayatır ⚡🧨. Hem üretimi hem de baskısı ancak bu bedelle mümkündür: Zira kapitalizm, iki tip akışın karşılaşmasından doğar; sermaye-para biçimindeki kodsuz üretim akışları, “özgür işçi” biçimindeki kodsuz emek akışları 💶🤹‍♂️.

Bu nedenle, önceki toplumsal makinelerin aksine, kapitalist makine tüm toplumsal alanı kapsayan bir kod üretemez 🚫🔢. Kod fikrinin yerine parayı koymuştur; para ise socius’un yerinden edilmesini daha da ileriye götüren soyut niceliklerin aksiyomatiğini koyar 💸🧮. Kapitalizm, kod çözme eşiğine, yani toplumsal bedeni yıkıp yerine bir organsız beden koymaya, bu organsız beden üzerinde arzu akışlarını özgür bırakmaya yönelir, kaçınılmazca 🏄‍♂️💥. Bu anlamda, şizofreninin kapitalist makinenin ürünü olduğunu söylemek doğru mudur, tıpkı manik-depresiflik ve paranoyanın despotik makinenin, histerinin ise toprak makinesinin ürünü olması gibi? 🦠🤯 (Bkz. Georges Devereux, Jaspers…) 📝.

Akışların kodunun çözülmesi, socius’un yerinden edilmesi, kapitalizmin en temel eğilimini biçimlendirir 🌀🗺️. Kapitalizm, kendi sınırına –tam anlamıyla şizofrenik sınıra– yaklaşmaya hiç ara vermez 💣🚀. Şizoyu, kodu çözülmüş akışların organsız beden üzerindeki öznesi olarak üretmeye, kapitalistten bile daha kapitalist, proleterden bile daha proleter olarak üretmeye can atar 🤹‍♂️👽. Her zaman daha ileri gitmek, kapitalizmin kendini tüm akışlarıyla aya yollayacağı noktaya dek! 🌑🚀. Henüz hiçbir şey görmedik! 👀

“Şizofreni bizim hastalığımız, çağımızın hastalığıdır” dediğimizde, yalnızca modern yaşamın delilik getirdiğini söylemek istemiyoruz 😜🏙️. Mesele bir yaşam tarzı değil, bir üretim sürecidir 🏭. Ve mesele basit bir paralellik de değildir, gerçi kodların çöküşü açısından şizofrenlerdeki anlam kaymaları ile endüstriyel toplumun tüm katmanlarında artan uyumsuzluklar arasındaki paralellik daha yerinde sayılır 🪐📉.

Gerçekten de, kapitalizm üretim sürecinde, muazzam bir şizofrenik yük üretir; bu yükü baskılamaya çalışır ama süreç boyunca yeniden yeniden üretir, çünkü şizofrenik yük sınırdır, sınırda doğar, sınırı temsil eder 🏁⚡. Kapitalizm bir yandan kendi eğilimini baskılamadan duramaz, bir yandan da kendini oraya iter; bir yandan kendi sınırını iter, bir yandan da ona yaklaşır 🤹‍♂️⏳.

Kapitalizm, kalan bütün eski ve yapay, imgesel ya da sembolik topraklara –devletler, vatanlar, aileler– yeniden kodlama ve damgalama yükler, soyut niceliklerden türetilmiş bireylerin üzerine yeniden bir şeyler inşa etmeye çalışır 👨‍👩‍👧‍👦🌐. Her şey yeniden gelir, geri döner, döndürülür. Kapitalizmin ideolojisi tam da budur: “inanılmış olan her şeyin rengârenk resmi”dir 🖼️🌪️. Gerçek imkânsız değildir, giderek daha yapaydır 🤹‍♂️🤖.

Marx buna “karşıt eğilimler yasası” diyordu: kâr oranının düşme eğilimi ile artı-değer kütlesinin yükselişi arasındaki çift hareket. Buna paralel olarak, akışların kodunun çözülmesi/yerinden edilmesi ile bunların şiddetli ve yapay yeniden-yerleştirilmesi de vardır 🌀💥. Kapitalist makine ne kadar çok de-territorialize ederse, akışları çözüp soyut niceliklere indirger ve onlardan artı-değer devşirirse, ona eklenen bürokratik ve polis aygıtları da o kadar şiddetle her şeyi yeniden yerleştirir, artı-değerin gittikçe artan kısmını emer 🚓🏢🔄.

[Operasyonel mimarlık ve mekânsal strateji eğitimi veren İsrail askeri akademilerinde, Deleuze & Guattari’nin felsefi metinleri pratik askeri doktrine dönüştürülerek Siyonist savaşın “yaratıcı taktikleri” olarak sunuluyor.]

Elbette, nevrotik, sapkın ve psikotik kavramlarının yeterli güncel tanımlarını dürtülere göre vermek mümkün değildir 🤯🌵🌪️; çünkü dürtüler yalnızca arzulayan makinelerin ta kendisidir 🤖💦. Tanım, modern topraklanmalara göre yapılmalıdır 🏙️🌍. Nevrotik, toplumumuzun kalıntı ya da yapay topraklanmalarında yerleşik kalır ve bunların hepsini, analiz koltuğunda, analistin dolu bedeni üstünde, nihai bir topraklanma olarak Edip’e yığar (evet, patron babadır, devlet başkanı da, siz de öylesiniz doktor… 🧑‍⚕️👑🏛️). Sapkın ise, yapaylığı harfiyen ciddiye alandır: istiyorsunuz, alın bakalım, toplumun sunduğundan kat kat yapay, yeni aileler, sonsuzca yapay gizli ve ay çöreği toplulukları… 🌝🌚👽. Şizoya gelince, sallanan, tökezleyen, durmadan göçen adımıyla, hep daha ileriye gider, de-territorializasyonda derinlere batar, kendi sonsuz “organsız bedeni”nde, toplumsal bedenin sonsuz çözünmesinde kaybolur 🤡🌪️🌌. Belki de onun için yeryüzüne yeniden ulaşmanın yolu budur: şizo gezintisi 🚶‍♂️🌄.

Şizofren, kapitalizmin sınırında durur: onun gelişmiş eğilimi, artık ürünü, hem proleter hem yok edici meleğidir 👷‍♂️😇. Tüm kodları altüst eder, arzunun kodsuz akışlarını taşır 💣💦. Sürecin iki yüzü birleşir: doğada ya da yeryüzünün kalbinde “demonik” olanla teması kuran metafizik süreç ile, toplumsal makineden bağımsızlaşan arzulayan makineleri özgürleştiren toplumsal üretimin tarihsel süreci 🌋👾. Şizofreni, toplumsal üretimin sınırı olarak arzulayan üretimdir 🚧✨. Arzulayan üretim ve onun toplumsal üretimle rejim farkı böylece sona, başlangıca değil, konumlanır ⏩💥. Birinden ötekine geçiş, gerçekliğin dönüşümüdür. Ve eğer maddi bir psikiyatri, arzuda üretim kavramını öne sürerek tanımlanıyorsa, nihayetinde, analitik makine, devrimci makine ve arzulayan makineler arasındaki son ilişkiyi kıyametsel terimlerle sormaktan kaçamaz 🔥🤔⏳.

Peki, arzulayan makineler gerçekten nasıl makinedir, her türlü mecazdan bağımsız olarak? 🧬🤹‍♀️ Her makine bir kesik sistemi olarak tanımlanır ✂️⚡. Bu, gerçeklikten bir kopuş anlamında kesik değildir; kesikler, ele alınan karaktere göre değişen boyutlarda işler 🌀📏. Her makine, öncelikle kesmekte olduğu bir maddi sürekli akışla (hylè) ilişkilidir, o akış içinde kesikler üretir 🥩💧. Bir jambon dilimleme makinesi gibi çalışır: kesikler, birleşimsel akıştan pay kapar. Örneğin anüs ve kestiği bok akışı; ağız ve kestiği süt akışı, ama aynı zamanda hava ve ses akışı; penis ve kestiği idrar akışı, ama aynı zamanda sperm akışı 💦👅🍆💨🎶. Her bir birleşimsel akış, aslında sonsuz bir domuz budu akışıdır, sonsuz bir başlangıcı varmış gibi tahayyül edilir 🐖🔁.

Hylè, bir maddenin düşüncede sahip olduğu saf sürekliliği ifade eder 🌊☁️. Jaulin, inisiyasyonun bilyeleri ve buruna çekilen tozlarını tarif ederken, her yıl bunların, “teoride yalnızca bir tek kaynaktan gelen sonsuz bir diziden” birer pay olarak üretildiğini gösterir; evrenin sınırlarına dek uzanan tekil bir bilye gibi 🤏🌌. Kesik, sürekliliğe karşıt değildir, tam aksine onu şart koşar, kestiğini ideel bir süreklilik olarak tanımlar 🤔➿. Çünkü gördük ki, her makine makine-makinelidir, yani başka bir makineyle bağlantılıdır. Makine bir akışı ancak başka bir makinenin o akışı ürettiği varsayımıyla kesebilir 🔗💧✂️. Ve elbette o diğer makine de aslında bir kesiktir, fakat yalnızca üçüncü bir makineyle ilişkisi içinde, ki o makine, ideel olarak –görece olarak– sürekli ve sonsuz bir akış üretir 🚂🌊.

Örneğin: anüs makinesi ile bağırsak makinesi, bağırsak makinesi ile mide makinesi, mide makinesi ile ağız makinesi, ağız makinesi ile sürü akışı (“ve sonra, ve sonra, ve sonra…”) 🦠🍽️🍔🐑. Kısacası, her makine, bağlı olduğu makineye göre bir akış keser, ama kendisi de, başka bir makineye göre bir akıştır ya da bir akış üretimidir 🔁🌐. İşte üretimin üretimi yasası budur! O yüzden, sonsuz ya da çapraz bağlantıların sınırında, kısmi nesne ve sürekli akış, kesik ve bağlantı, tek bir yerde buluşur – her yerde akış-kesikleri, arzunun sızdığı ve üretkenliğinin işlediği noktalar olarak; daima üretim, ürün üzerine ekilir, greftlenir 🌱🦾.

Çok ilginçtir ki, Melanie Klein, kısmi nesneler üzerindeki derin keşfinde, akışların incelenmesini göz ardı eder ve önemsiz sayar: böylece tüm bağlantıları kısa devre yapmış olur 🤯🔌.

[IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri), şehir savaşlarında Deleuze ve Guattari’nin ‘war machine’ (savaş makinesi) ve ‘smooth/striated space’ (düzgün/çizgili mekân) kavramlarını taktiksel olarak kullandı; özellikle 2002 Nablus operasyonunda şehir dokusunu yeniden tasarlama stratejileri doğrudan bu teorilere referans verdi.]

Connecticut, Connect – l – cut, diye bağırıyor küçük Joey 🚂🔌✂️. Bettelheim, yalnızca motorları, telleri, lambaları, karbüratörleri, pervaneleri ve direksiyonları olan makinelere bağlandığında yaşayan, yiyen, dışkılayan ya da uyuyan bu çocuğun tablosunu çiziyor: elektrikli beslenme makinesi ⚡🍽️, nefes almak için otomobil makinesi 🚗💨, anal bir ışık makinesi 💡🍑. Neredeyse hiçbir örnek, arzulayan üretimin rejimini ve bozulmanın, kırılmanın işleyişin ta kendisinin parçası, ya da bağlantıların kesilmesinin makineleşmenin ayrılmaz bileşeni olduğunu böylesine iyi gösteremez 🤹‍♂️🧠⚡.

Kuşkusuz, bu mekanik, şizofrenik yaşamın arzunun yokluğunu ve yıkımını, arzuyu değil, ifade ettiğini; çocuğun kendisini makineye dönüştürmesinin, bazı aşırı ebeveyn inkarı tutumlarına bir tepki olduğunu söyleyeceklerdir 🤖🚫👩‍👦. Fakat Bettelheim bile, edipal ya da ön-edipal nedensellikten yana olmasına rağmen, bunun ancak çocuğun kendi özerk üretkenliği ya da etkinliğinin kimi yönlerine bir yanıt olarak devreye girebileceğini, ardından da çocuğun üretkensiz bir durgunluk ya da mutlak bir geri çekilme geliştirmesine neden olabileceğini kabul eder 🍼🧸🤔. Yani her şeyden önce bir “hayatın bütünsel deneyimine özerk bir tepki” vardır, annenin sadece bir parçası olduğu 🎠🌌. Bu yüzden, makinelerin arzunun kaybı ya da bastırılmasıyla (Bettelheim’in otizm diye adlandırdığı) bir ilgisi olduğunu düşünmemek gerekir 🤯🚨. Hep aynı soruyla karşılaşıyoruz: arzu üretiminin süreci, çocuğun arzulayan makineleri, nasıl oldu da sonsuzca boşa dönmeye, çocuğu bir çocuk-makineye dönüştürecek şekilde dönmeye başladı? 😵‍💫🔁 Süreç nasıl olup da bir amaç halini aldı? Ya da nasıl oldu da erken bir kesintinin ya da berbat bir aşırılaştırmanın kurbanı oldu? 😱🦾

Bunların hepsi ancak organsız bedenle (gözler kapalı, burun sıkışık, kulaklar tıkalı) bağlantı içinde bir şeyin üretilmesi, karşı-üretilmesi, bütün üretimi saptıran ya da aşırıya vardıran bir şeyin, yine de o üretimin parçası olarak ortaya çıkmasıyla açıklanabilir 🚫👂🤐🧠. Ama makine her zaman arzudur, arzu pozisyonudur; kökensel bastırma ve bastırılmışın geri dönüşü boyunca, Joey’nin Bettelheim’in terapisi ilerledikçe geçtiği paranoyak makineler, mucizevi makineler ve bekar makineler silsilesi içinde kendi tarihini sürdürür 🚀🌀✨.

Her makinede ikinci olarak, makinede makinelenmiş, depolanmış bir tür kod bulunur 🧬💾. Bu kod, yalnızca kaydedilmesi ve bedenin farklı bölgelerinde iletilmesiyle değil, aynı zamanda bu bölgelerin birbirleriyle ilişkilerinde kaydedilmesiyle de ayrılmazdır 🔄🦾. Bir organ, farklı bağlantılara göre birçok akışla ilişkili olabilir; birkaç rejim arasında tereddüt edebilir ve hatta başka bir organın rejimini üzerine alabilir (anoreksik ağız gibi) 🤤🍽️❌. Birçok işlevsel soru gündeme gelir: Hangi akış kesilecek? Nereden kesilecek? Nasıl ve hangi biçimde? Başka üreticilere ya da anti-üreticilere (küçük kardeşin rolü) ne kadar yer verilecek? Yediklerimizle boğulmalı mıyız, havayı yutmalı mıyız, ağızdan mı sıçmalı mıyız? 💩🤯🤔 Her yerde kaydedilenler, bilgiler, iletimler, farklı bir bağlantı türü olan bir ayrışma ağı oluşturur 📡🔗⚡.

Lacan, bu bilinçdışının kod alanını, bir ya da birden fazla gösteren zincirini saran zengin alanı keşfederek ve bu şekilde çözümlemeyi dönüştürerek ortaya koydu (burada temel metin Çalınan Mektup’tur 📜🔍). Ancak bu alan, çokluk niteliğiyle öylesine tuhaf ki, neredeyse bir tek zincirden ya da tek bir arzu kodundan söz etmek mümkün değildir 🌈🧬. Zincirler, gösteren zinciri olarak adlandırılır çünkü işaretlerden oluşurlar, fakat bu işaretler kendileri gösteren değildir 🦠📚. Kod bir dilden ziyade bir jargon gibidir, açık ve çokanlamlı bir formasyondur 🎭🗣️. İşaretler, her türlü doğadadır, taşıyıcıya ilgisizdir (veya belki de taşıyıcı onlara ilgisizdir? Taşıyıcı organsız bedendir) 🧊💥. Planları yoktur, her düzeyde ve her bağlantıda işlerler; her biri kendi dilini konuşur ve başkalarıyla, unsurlar boyutunda dolaylı kaldığı ölçüde çapraz bir şekilde, doğrudan sentezler kurar 🗨️🧩🌐.

Bu zincirlerin kendilerine has ayrışmaları, hâlâ hiçbir dışlama içermez; dışlamalar, ancak taşıyıcıyı belirleyen ve belirli, kişisel bir özne sabitleyen engelleyici ve baskılayıcı oyunuyla ortaya çıkabilir 🚷🚦. Hiçbir zincir homojen değildir; farklı alfabelerin harflerinden oluşan bir geçit törenine benzer, bir anda bir ideogram, bir piktogram, geçen bir filin küçük resmi ya da doğan bir güneş ortaya çıkabilir 🐘🌅🔤. Phonemlerin, morphemlerin karıştığı zincirde birdenbire babanın bıyığı, annenin kalkık kolu, bir kurdele, küçük bir kız çocuğu, bir polis, bir ayakkabı belirir 👨🏻👧🏻🎀👞👮🏻‍♂️. Her zincir, başka zincirlerden parçalar kapar ve onlardan bir artık-değer üretir; tıpkı orkide kodunun bir yabanarısı figürünü “çekmesi” gibi 🐝🌸. Bu, kısmen bağımlı rastlantısal olaylar yaratan tüm bir makas değiştirme ve kura sistemi gibi, Markov zincirine yakın bir yapı oluşturur 🎲🔀.

Dahili kodlardan, dış çevreden, organizmanın bir bölgesinden ötekine gelen kayıtlar ve iletimler, büyük ayrışık sentezin sürekli dallanan yollarında birbirini keser 🛤️🌳🌿. Eğer burada bir yazı varsa, bu, Gerçek’in ta kendisine yazılmış, tuhaf biçimde çokanlamlı ve asla çift anlamlı, asla doğrusal olmayan, trans-kürsif ve asla diskürsif olmayan bir yazıdır 📓🚀; pasif sentezlerin “gerçek düzensizliği”nin tüm alanı, burada Gösteren denecek bir şeyin boşuna aranacağı ve sürekli olarak zincirleri gösteren olma eğilimi taşımayan işaretlere dönüştürdüğü bir alan 🦋🔮. İşaretin tek gayesi arzu üretmektir, ne şekilde olursa olsun, nerede makinelenirse orada 👁️‍🗨️🛠️💥.

[İsrail’in askeri eğitim kurumlarında Deleuze & Guattari’nin ‘deteritoryalizasyon’, ‘rizom’, ‘mekânsal çoğulluk’ gibi kavramları genç subayların şehir içi operasyonlarını planlarken stratejik çerçeve olarak sunuldu.]

Bu zincirler sürekli olarak her yöne kopmaların, ayrışmaların alanıdır 🌀🚀🧬—her yerde, yalnızca kendileri için değer taşıyan ve asla kapatılmaması gereken şizler (yarıklar) vardır 🔪🌈. İşte makinenin ikinci niteliği budur: kopma-ayrışmalar, kesip-almayla karıştırılmaması gereken türden kopmalar 🤸‍♀️🔪. Kesip-almalar sürekli akışlar üzerinde gerçekleşir ve kısmi nesnelere karşılık gelir 🍶🦠. Kopma-ayrışmalar ise heterojen zincirlerle ilgilidir ve ayrılabilir segmentler, hareketli stoklar olarak, bloklar veya uçan tuğlalar gibi ilerler 🧱🛸. Her tuğlanın uzaktan gönderildiğini, kendisinin de heterojen öğelerden oluştuğunu hayal etmeliyiz: sadece farklı alfabelerden işaretler barındırmakla kalmaz, aynı zamanda figürler, bir ya da birkaç saman çöpü ve belki de bir ceset de içerebilir ☠️🌾🦄. Akıştan kesip-almak, zincirden kopmayı da içerir; üretimin kısmi nesneleri, kaydın stoklarını veya tuğlalarını varsayar—tüm sentezlerin birlikte ve etkileşim içinde var olduğu yerde 🧬🌪️. Bir akıştan kısmi kesip-alma, akışı bilgilendiren bir kodda parçalı kopmalar olmadan nasıl mümkün olurdu? 🔄💡

Biraz önce dedik ki, şizo arzu akışlarının kodlardan kurtulmuş sınırında bulunur; bunu, despotsal bir Gösteren’in tüm zincirleri ezip, doğrusal, çift anlamlı kıldığı toplumsal kodlardan anlamalıyız 🏯🔨. Bu Gösteren, tuğlaları Çin Seddi gibi hareketsiz unsurlar olarak kullanır; ama şizo onları hep ayırır, söker, her yöne taşır ve arzunun kodu olan yeni bir çokanlamlılığa kavuşur 🌪️🧱💨. Her bileşim ve her ayrışım, hareketli tuğlalarla gerçekleşir 🧱🔄. Monakow’un dediği gibi, diaschisis ve diaspasis: ya bir lezyon, onu diğer bölgelere bağlayan lifler boyunca yayılır ve saf mekanikçi bakış açısının açıklayamayacağı uzak fenomenler doğurur (ama makinesel olmayan); ya da humoral yaşamda bir bozukluk, sinir enerjisinin yön değiştirmesine ve içgüdüsel alanda kırılmış, parçalanmış yönlerin kurulmasına yol açar 🤯🧬. Tuğlalar, arzulayan makinelerin kayıt süreci açısından temel parçalardır: hem birleşen parçalar hem de çözülme ürünleridir; sadece sinir sisteminin (melodik makine, “müzik kutusu” türü, mekânsal olmayan lokalizasyon) kronogenik büyük makinesiyle ilişkili olarak bir anda mekânsal olarak konumlanırlar 🧠⏱️🎶.

Monakow ve Mourgue’un kitabını benzersiz kılan, Jacksonculuğu fersah fersah aşmasını sağlayan şey, tuğlaların teorisi, ayrışmaları ve parçalanmalarıdır; ama asıl önemli olan, böylesi bir teorinin gerektirdiği şeyi—arzu kavramını nörolojiye sokmuş olmalarıdır 🔬❤️‍🔥.

Arzulayan makinenin üçüncü kopuşu, artık ya da kalıntı kopuşudur; makinenin yanında bir özne, makineye bitişik bir parça üretir 🚶‍♂️🧩. Ve bu öznenin özgül ya da kişisel bir kimliği yoksa, organsız bedenin üzerinde dolaşıyor ama onun kayıtsızlığını bozmuyorsa, bunun nedeni yalnızca makinenin yanında bir pay olmasından değil, aynı zamanda kendisinin de bölünmüş bir pay olmasıdır; zincirden kopmalara ve makinenin gerçekleştirdiği akış kesmelerine karşılık gelen parçaları kendisine döner 🪞🌪️. Dolayısıyla geçtiği durumları tüketir ve onlardan doğar, hep o durumların sonucunda, her biri bir anda organsız bedeni dolduran parçalardan yapılmış bir pay olarak ortaya çıkar 🌈🌀.

Bu, Lacan’ın, etimolojik olmaktan çok makinavari bir oyun geliştirmesini sağlar: parere – sağlamak, separare – ayırmak, se parere – kendini doğurmak—böyle bir oyunun yoğunluklu niteliğini vurgular: parça, bütünle ilgilenmez, “kendi parçasını tek başına oynar. Burada özne, kendi bölünmesinden kendi doğumunu gerçekleştirir… Bu yüzden özne, burada kendisini ilgilendiren bir durumu, sivil diyebileceğimiz bir hali kendisine sağlayabilir. Hiçbir şey, kimsenin hayatında oraya ulaşma çabasından daha fazla hırsı harekete geçiremez. Pay olmak için, çıkarlarının büyük bir kısmını feda edebilir…” 🦋🎲

Diğer kopmalar gibi, öznel kopuş da bir eksikliği değil, tersine özneye pay olarak dönen bir parçayı, bir artık olarak dönen geliri belirtir (burada kastrasyonun edipal modeli ne kadar da kötü bir model!) 😜✂️🍌. Kopmalar, bir analiz işi değildir; kendileri sentezdir. Sentezler bölünmeleri üretir 🌀💣. Çocuğun geğirmesiyle sütün geri gelmesi örneğini ele alalım: Bu, hem akıştan bir kesip-almanın iadesidir, hem gösteren zincirinde bir kopmanın yeniden üretimidir, hem de özneye dönen bir artık-paydır 👶🥛🌀.

Arzulayan makine bir metafor değildir; o, tam da bu üç kipte kesen ve kesilendir 🛠️🔪. İlk kip, bağlayıcı senteze gönderme yapar ve libido’yu kesip-alma enerjisi olarak harekete geçirir 🚀💧. İkinci, ayrıştırıcı senteze gider ve Numen’i kopma enerjisi olarak mobilize eder ⚡🌌. Üçüncüsü ise bağlayıcı senteze ve Voluptas’ı artık-enerji olarak harekete geçirir 🌟💫. Arzunun üretim süreci işte bu üç yönüyle eşzamanlı olarak üretim üretimi, kayıt üretimi, tüketim üretimidir 🎰📀🍽️. Kesip almak, koparmak, “artık kalmak”, hepsi üretmektir ve arzunun gerçek operasyonlarını hayata geçirir 🧬🔥🎡.

[Emekli IDF komutanı Şimon Naveh, A Thousand Plateaus kitabından ilhamla, askeri harekâtların klasik sınır kavramlarını aşmak ve mekânı “yeni yollarla” katetmek için Deleuzecü terminolojiyi benimsediklerini açıkça ifade etti.]

Arzulayan makinelerde her şey aynı anda işler, ama boşluklarda ve kopmalarda, arızalarda ve aksaklıklarda, kesintilerde ve kısa devrelerde, mesafelerde ve parçalanmalarda işler; hiçbir zaman parçalarını bir bütün hâlinde toplamayan bir toplamda işler 🤯💥⚡️🔌🔩. Çünkü buradaki kopmalar üretkendir ve kendileri de birer birleştirmedir 🪓💎. Ayrışmalar, ayrışma olarak dahil edicidir 💣🍄. Tüketimler bile geçişlerdir, oluşlardır ve geri dönüşlerdir 🌀🌱🔄. Maurice Blanchot, bu sorunu tüm titizliğiyle, edebi bir makine düzeyinde ortaya koymuştur: Parçalar arasında yalnızca fark ilişkisi olan, aralarında bir bütünlük referansı olmayan, ne yitirilmiş bir köken bütününe, ne de ileride ulaşılacak bir toplamaya göndermeyen, farkların yalnızca kendi farklarıyla ilişkili olduğu fragmanlar nasıl üretilir ve düşünülür? 🧩👁️‍🗨️

Yalnızca ismiyle, çokluğu bir isim gibi kullanarak, ne çoğulun ne de Bir’in ilişkisine indirgenmeden, Bir ile çoğulun predikatif ilişkisini aşan bir çokluk kategorisi, arzulayan üretimin hesabını verebilir 🌈👾. Arzulayan üretim saf çokluktur, yani birliğe indirgenemeyen mutlak bir olumlamadır 🌌💠. Biz artık kısmi nesneler, tuğlalar ve artıklar çağındayız 🦷🧱🪨. Artık bu sahte fragmanlara inanmıyoruz; antik heykel parçaları gibi, tamamlanmak ve yapıştırılmak üzere bekleyen, birliği de hem köken hem de hedef olarak varsayan parçalara inancımız yok 🎭❌. Artık ne kökensel bir bütünlüğe ne de bir hedef bütünlüğüne inanıyoruz 🚫🌍. O sıkıcı, kenarlarını yuvarlayarak parçaları uzlaştırdığını iddia eden, evrimsel, soluk bir diyalektiğe de inanmıyoruz 🥱⚖️.

Biz ancak yan yana duran, “bitişik” bütünlere inanıyoruz. Eğer parçaların yanında bir bütünle karşılaşırsak, bu ancak o parçalardan oluşan bir bütündür; ama onları asla toplamayan, birleştirmeyen, onlara ayrıksı, yeni bir parça olarak eklenen bir bütündür 🪄🎲. “Ortaya çıkar, ama bu kez tümüne uygulanarak, sanki başlı başına ayrı üretilmiş bir parça gibi, bir esinle doğmuş gibi”—Proust, Balzac’ın eserinin birliği için böyle der; kendi eseri için de öyle 🔮✍️. Ve gerçekten, Kayıp Zamanın İzinde’nin edebi makinesinde, tüm parçaların yan yana asimetrik yanlar, kırık yönler, kapalı kutular, haberleşmeyen kaplar, bölmeler olarak üretildiği ne kadar da çarpıcıdır: burada süreklilikler bile mesafe, mesafeler bile bir olumlamadır; aynı puzzle’dan gelmeyen, birbirine zorla yerleştirilmiş, her daim yerel ve asla özgül olmayan, kenarları her daim zorla, hatta küfür gibi, iç içe geçmiş parçalar; her zaman artan ve kalanlarla dolu bir bütün 🎭🧩🔄.

Bu tam anlamıyla şizoid eserdir 🤪🌪️: Sanki suçluluk, suç itirafları sadece dalga geçmek için vardır. (Kleinci terimlerle söylersek, depresif pozisyon yalnızca daha derin bir şizoid pozisyonun üzerini örten bir kabuktur) 🫥🧠. Zira yasaların katılığı yalnızca Bir’in itirazını yüzeyde gösterir; tersine, asıl nesnesini parçalanmış evrenlerin affediciliğinde bulur: burada yasa hiçbir şeyi Bütün’e toplamaz, tam aksine uzaklıkları, dağılmaları, patlamaları ölçer ve dağıtır; masumiyetini delilikten alan bir evren kurar 🌪️🌺. Bu yüzden, Proust’ta suçluluk temasının yanında onu inkâr eden bambaşka bir tema vardır: cinslerin bölmelerinde bitkisel saflık, Charlus’un karşılaşmalarında, Albertine’in uykularında çiçeklerin hüküm sürdüğü, deliliğin masumiyetini açığa çıkaran bir tema; Charlus’un açık deliliğinde ya da Albertine’in varsayılan deliliğinde 🌸🧑‍🤝‍🧑😴.

Demek ki Proust, bütünün üretildiğini, kendisinin de parçaların yanında, onları birleştirmeden veya toplamadan üretilen bir parça olarak ortaya çıktığını söylerdi. Bütün, parçaların yanında bir bütün, ama onları birleştirmeyen bir bütün; onlara yalnızca, haberleşmeyen kaplar arasında tuhaf geçişler, öğeler arasında boylamsal birimler sunan bir parça olarak eklenir. Tıpkı bir tren yolculuğunda, gördüklerimizin hiçbir zaman toplamı ya da bakış noktalarının birliği yoktur; yalnızca, bir pencereden ötekine telaşla koşan yolcunun çizdiği boylamsal bir çizgide “araştırmak, parçalı ve karşıt fragmanları yeniden bir araya getirmek” vardır 🚄👀. Birleştirmek, tekrar bedenlemek—Joyce buna “re-embody” derdi. Organsız beden bir bütün olarak üretilir, ama kendi yerinde, üretim sürecinde, parçaların yanında; onları birleştirmez ve toplamaz 🐙💥. Onlara eklenip yaklaştığında ise, çapraz bağlantılar, transsonsuz toplamlar, çok-anlamlı ve aktarımsal yazımlar üretir; kısmi nesnelerin işlevsel kesintileri, gösteren zincirlerin ve öznenin kendi yolunu bulduğu kesintilerle bu yüzeyde sürekli kesilir 🚀💬🪢.

Bütün yalnızca parçalarla birlikte var olmaz, onlara bitişiktir, kendisi de ayrı üretilmiş ve onlara uygulanmıştır 🧬✨. Genetikçiler kendi yollarınca bunu şöyle gösterir: “Amino asitler hücrede tek tek alınır, sonra karakteristik yan zinciriyle her asidi kendi yerine yerleştiren bir kalıp gibi bir mekanizma ile uygun düzende dizilirler” 🧬🧫. Genelde, parça-bütün ilişkileri sorunu, klasik mekanizm ve vitalizm tarafından da yanlış ele alınır; ya bütün parçaların türevi, ya da parçaların çıktığı kökensel bütün, ya da diyalektik bir toplam olarak düşünülür 🤷‍♂️. Mekanizm de, vitalizm de arzulayan makinelerin doğasını ve üretimin arzuya sokulması ile arzunun mekanikte açılması gerekliliğini kavrayamamıştır 🤖❤️‍🔥.

[IDF’in şehirde ‘swarms’ (sürü gibi dağılan birlikler) stratejisi, merkeziyetsiz ve çoklu hareket üzerine kurulu; bu yaklaşım Deleuze & Guattari’nin hiyerarşisiz, çoğul ve rizomatik savaş fikriyle örtüşüyor.]

Dürtülerin evrimi yoktur, onları nesneleriyle birlikte bir bütünleşme toplamına doğru ilerleten bir gelişme yoktur, tıpkı onların türedikleri ilksel bir bütünlük olmadığı gibi 🧠🌀. Melanie Klein, kısmi nesnelerin o muazzam keşfini, patlamalar, dönmeler, titreşimler dünyasını yaptı 🌪️💥✨. Ama nasıl olur da bu nesnelerin mantığını ıskalar? Çünkü, her şeyden önce, onları fantaziler olarak düşünür ve onları bir tüketim bakış açısından değerlendirir, gerçek bir üretimden değil 👁️💭🍽️. Nedensellik (örneğin içe atım ve dışa atım), gerçekleşme (haz alma ve hayal kırıklığı), ifade (iyi ve kötü) gibi mekanizmalar atfeder ve bu da ona kısmi nesneye dair idealist bir anlayışı dayatır 🪞⚖️. Kısmi nesneyi, arzulayan makinelerin gerçek bir üretim süreciyle ilişkilendirmez 🔧🛠️. İkinci olarak, paranoid-şizoid kısmi nesnelerin, ister ilksel bir evrede, ister daha sonra depresif pozisyonda (Tam Nesne) bir bütüne gönderme yaptığı düşüncesinden kurtulamaz 🧩🔗. Ona göre kısmi nesneler, bütünsel kişilerden alınmış gibi görünür; yalnızca benlik, nesne ve dürtülere dair bir bütünleşme oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda benlik, anne ve babayla kurulan ilk nesne ilişkisi tipini oluştururlar 🧑‍🍼👨‍👩‍👧‍👦.

Ama aslında her şey tam da burada belirlenir 🚦🧠. Kısmi nesneler kendi başlarına, Ödipus’u patlatmaya yetecek kadar güçlüdür ve bilinçdışını temsil etme, bilinçdışını üçgenleştirme, tüm arzu üretimini kapma gibi Ödipus’un o salak iddiasını boşa çıkarır 💣💥👎. Buradaki mesele, “pre-ödipal” olarak adlandırılabilecek şeylerin Ödipus’a göre göreceli önemi değildir (çünkü “pre-ödipal” hâlâ evrimsel ya da yapısal olarak Ödipus’a referansla ele alınır). Mesele, arzulayan üretimin mutlak biçimde an-ödipal karakteridir 🔥🙅‍♂️. Fakat Melanie Klein, bütünsel kişiler ve tam nesneler bakış açısından, belki de Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin kapısında “Buraya yalnızca Ödipus’çu olanlar girebilir” yazdığı için, kısmi nesneleri Ödipus’un zincirini kırmak için kullanmaz; tersine, onları ya gerçekten ya da numaradan Ödipus’u sulandırmak, minyatürleştirmek, çoğaltmak, çocuk yaşlara yaymak için kullanır 👶🧩👴.

Ve en az Ödipusçu olan psikanalistin örneğini seçmemizin nedeni, arzunun üretimini Ödipus’la ölçmek için nasıl özel bir çaba sarf ettiğini göstermek istememizdir 🤹‍♀️🔭. O halde, “hareketin” bile farkında olmayan sıradan psikanalistler için daha da fazla geçerli bu! Bu, telkin değil, düpedüz terördür 🤐💣. Melanie Klein şöyle yazar: “Dick ilk kez bana geldiğinde, dadısı onu bana teslim ederken hiçbir duygusal tepki göstermedi. Ona hazırladığım oyuncakları gösterdiğimde en ufak bir ilgi bile göstermedi. Büyük bir tren aldım, onu küçük bir trenin yanına koydum ve bunlara ‘baba treni’ ve ‘Dick treni’ dedim. O da benim ‘Dick’ dediğim treni aldı, pencereye sürdü ve ‘istasyon’ dedi 🚂🚉. Ben de ona, ‘istasyon annen; Dick annenin içine giriyor’ diye açıkladım. Treni bıraktı, odanın iç kapısı ile dış kapısı arasına koştu, kendini oraya kilitledi ve ‘karanlık’ dedi, ardından hızla dışarı çıktı. Bu numarayı birkaç kez tekrarladı. Ben de ona, ‘annenin içinde karanlık var; Dick annenin karanlığında’ dedim…” Analizi ilerledikçe… Dick ayrıca lavabonun anne bedeni olduğunu keşfetti ve suyla ıslanma korkusu yaşadı.” 🧸💧😱. De ki bu Ödipus, yoksa şaplağı yersin! 😵‍💫🖐️ Şimdi psikanalist artık sormuyor: “Senin arzulayan makinelerin nedir?” diye, onun yerine bağırıyor: “Bana cevap ver, papa-mama de!” 🗣️👨‍👩‍👦‍👦 Hatta Melanie Klein bile… Böylece tüm arzulayan üretim eziliyor, ebeveyn imgelerine indirgeniyor, pre-ödipal aşamalara hizalanıyor, Ödipus’ta toplanıyor: kısmi nesnelerin mantığı böylece yok ediliyor ⛓️📉.

Şimdi Ödipus bizim için mantığın mihenk taşı haline geliyor 🏛️🔑. Başlangıçta hissettiğimiz gibi, kısmi nesneler yalnızca görünürde bütünsel kişilerden alınmış gibi duruyor; gerçekte, kişisel olmayan bir akıştan ya da bir hyle’den (özdekten) alınarak üretiliyorlar ve başka kısmi nesnelere bağlanarak bu akışla iletişim kuruyorlar 🌊🔗. Bilinçdışı kişilerden habersizdir 🦄. Kısmi nesneler ne ebeveyn figürlerinin temsilcileri, ne de aile ilişkilerinin taşıyıcılarıdır; onlar, arzulayan makinelerin parçalarıdır, Ödipus figüründe kayda geçen şeylerden önce gelen, indirgenemez üretim ilişkilerine ve sürecine gönderme yaparlar 🧩🔩.

Freud-Jung ayrımından söz edildiğinde, çoğu zaman gözden kaçan mütevazı ve pratik bir çıkış noktası vardır: Jung, transferans sırasında psikanalistin sık sık bir şeytan, tanrı ya da büyücü gibi göründüğünü, rollerinin ebeveyn imgelerini epeyce aştığını gözlemlerdi 🧙‍♂️👿👼. Her şey sonra bozuldu, ama çıkış noktası sağlamdı. Çocukların oyununda da aynısı geçerlidir 👦🏽🕵️‍♂️. Bir çocuk yalnızca papa-mama oyunu oynamaz. Büyücü, kovboy, polis- hırsız, tren ya da küçük arabalar da oynar 🚗🕵️‍♂️🤠. Tren illa baba değildir, istasyon illa anne değildir. Mesele arzulayan makinelerin cinsellik niteliği değil, bu cinselliğin ailevi niteliğidir. Kabul edilir ki, büyüdüğünde çocuk artık ailevi olmayan toplumsal ilişkiler içinde bulur kendini. Ama bu ilişkiler ancak sonra ortaya çıktığı için, iki seçenek vardır: ya cinsellik, toplumsal (ve metafiziksel) ilişkilerde yüceltilir ya da nötrleşir, analitik bir “sonradanlık” biçiminde; ya da bu ilişkiler, cinselliğin yalnızca sembolize ettiği bir “öte”nin, anagogik bir anlamın göstergesidir. Freud ile Jung’un arası tam da burada açılır. En azından, libido’nun toplumsal ya da metafizik bir alanı aracısızca yatırıma açamayacağına ikisi de inanırdı. Oysa böyle değildir 🚫💫.

Bir çocuğun oyununu ya da yerde emekleyip evi keşfetmesini göz önüne alalım… 🏠🐛👶

[Operasyonel mimarlık ve mekânsal strateji eğitimi veren İsrail askeri akademilerinde, Deleuze & Guattari’nin felsefi metinleri pratik askeri doktrine dönüştürülerek Siyonist savaşın “yaratıcı taktikleri” olarak sunuluyor.]

Bir priz bakışlarına dalıyor, vücudunu makineleştiriyor, bir bacağını bir kürek gibi kullanıyor, mutfağa, çalışma odasına giriyor, küçük arabalarla oynuyor 🚼🔌🦿🚪🍳🚗. Anne-babanın varlığı elbette sürekli, çocuk onlarsız hiçbir şeyin sahibi değil — ama mesele bu değil 🤷‍♂️👨‍👩‍👧. Mesele, çocuğun dokunduğu her şeyi ebeveynlerin temsilcisi olarak mı yaşadığı. Doğduğu andan itibaren beşik, meme, emzik, dışkı; hepsi bedeninin parçalarıyla bağlantı halinde arzulayan makinelerdir 🤱🧩💩🤖. Hem çocuğun kısmi nesneler arasında yaşadığını söyleyip hem de bu kısmi nesnelerde kavradığı şeyin, ebeveynlerin parçalara ayrılmış hali olduğunu iddia etmek çelişkili gelir bize 🚫🔄👨‍👩‍👦‍👦. Memeyi annenin bedeninden alınmış görmek tam anlamıyla doğru değildir, çünkü meme arzulayan makinenin bir parçası olarak var olur, ağızla bağlantılıdır ve kişisel olmayan, seyrek ya da yoğun bir süt akışından alınmıştır 🍼🌊. Bir arzulayan makine, bir kısmi nesne hiçbir şeyi temsil etmez: Temsilci değildir 🌀🚫. Elbette ilişkilerin taşıyıcısı ve etkenlerin dağıtıcısıdır; ama bu etkenler kişiler değildir, bu ilişkiler de kişilerarası değildir 🤖⚡🦾. Bunlar, üretim ilişkileridir, üretim ve anti-üretim etkenleridir ⚙️🔀🦠. Bradbury bunu çok güzel gösterir; çocuk odasını arzulayan üretimin ve grup fantazisinin yeri olarak tasvir ederken, yalnızca kısmi nesneler ve etkenler vardır 🌈🧸👾. Küçük çocuk sürekli ailesinin içindedir; ama aile içinde ve başından beri, psikanalizin ıskaladığı çok güçlü bir aile dışı deneyim yaşar 👨‍👩‍👦🏝️. Lindner’in tablosu 🎨✨.

Burada anne-babanın yaşamsal ve sevgi dolu önemini inkâr etmek söz konusu değil 💓🙌. Mesele, arzulayan üretimde anne-babanın yeri ve işlevinin ne olduğu, tam tersine her şeyi arzulayan makinelerin oyunundan alıp daraltılmış Ödipus koduna indirgememekle ilgili 🧠⚡🤯. Anne-babaların, diğer etkenlerle ilişkili özel etkenler olarak hangi yerleri ve işlevleri üstlendiklerini görmek gerekiyor. Çünkü Ödipus, başından beri, dört bir yanı libido tarafından doğrudan yatırılan bir toplumsal üretim alanına açılır 🌍💥. Anne-babaların arzulayan üretimin kayıt yüzeyinde ortaya çıktığı apaçık görünür. Ama asıl Ödipus’un tüm meselesi budur: Hangi güçlerin etkisiyle Ödipal üçgen kapanır? Hangi koşullarda, arzu, kendiliğinden sahip olmadığı bir yüzeye kanalize edilir? Nasıl olur da, onu her yandan aşan deneyimlerin ve makinasyonların bir tür kaydına dönüşür? 🔒🔺🗺️. Sadece bu anlamda ve ancak bu anlamda, çocuk memeyi kısmi nesne olarak anneye “rapor eder” ve annesinin yüzüne danışmayı sürdürür 🍼👩‍🍼👀. Burada “rapor etmek”, doğal üretken bir ilişkiyi değil, bir kayıt işlemini, Numen’de kaydedilmiş bir kaydı ifade eder 📜🖋️.

Çocuk, daha en küçük yaşında tüm bir arzu yaşamına, ebeveynlerle doğrudan üretim açısından ilişkili olmayan ama üretim sürecinin kaydında, çok özel kayıtlama koşulları içinde (ve bunlar sürece geri de dönebilir – geri besleme), onlara sevgiyle ya da nefretle “rapor edilen”, aile dışı ilişkiler bütününe sahiptir 🚼🔗⚡👾. Çocuk, kısmi nesneler arasında ve arzulayan üretimin aile dışı ilişkileri içinde yaşamını deneyimler, yaşamın ne olduğunu sorar, bu soru ebeveynlere “rapor edilse” ve ancak aile ilişkilerinde geçici bir yanıt bulabilse bile 🧠💬❓. “Sekiz yaşımdan beri, hatta daha öncesinden beri, kim olduğumu, ne olduğumu ve neden yaşadığımı hep sorduğumu hatırlıyorum; altı yaşındayken, Marsilya’daki Blancarde Bulvarı’ndaki (tam olarak 59 numarada) bir evde, bir kadının bana verdiği çikolatalı ekmekle atıştırmalık saatinde, bana ‘anne’ denilen bu kadınla yaşamanın, nefes almanın ne demek olduğunu sorduğumu, nefes alışımı gözlemlemek istediğimi, yaşamanın bana uygun olup olmadığını ve ne ölçüde uygun olduğunu görmek için kendimi solumak istediğimi hatırlıyorum.” 🥖🍫🏠💭🫁👁️

İşte burada esas mesele: Çocuğa bir soru yöneltilir, bu soru belki “anne” denilen kadına “rapor edilir”, ama onun için üretilmiş değildir; arzulayan makinelerin oyununda, örneğin ağız-hava makinesi ya da atıştırmalık makinesi düzeyinde üretilmiştir: Yaşamak nedir? Nefes almak nedir? Ben kimim? Organsız bedenimdeki solunum makinesi nedir? 🫁🤔🤯 Çocuk metafizik bir varlıktır. Descartes’ın cogito’su gibi, bu sorularda ebeveyn yoktur. Sorunun ebeveynlere “rapor edilmesi” (anlatılması, ifade edilmesi) ile sorunun onlara “ilişkin” olması (onlarla doğal bir ilişki) fikri birbirine karıştırılmamalıdır 📜🚷. Çocuk yaşamı Ödipus’un çerçevesine alınarak, aile ilişkileri çocukluğun evrensel aracı yapılınca, bilinçdışının üretimi ve bilinçdışını doğrudan etkileyen kolektif mekanizmalar – özellikle bastırmanın kökensel oyunu, arzulayan makineler ve organsız bedenin tüm devinimi – kaçırılır 😵‍💫🚼🤹‍♂️. Çünkü bilinçdışı öksüzdür ve kendini, doğa ve insanın özdeşliğinde üretir. Bilinçdışının kendi kendini üretimi, tam da Descartes’ın cogitosunun ebeveynsiz keşfedildiği noktada, sosyalist düşünürün üretimde insan ve doğa birliğini bulduğu noktada, döngünün ebeveynsel gerilemeden bağımsızlığını keşfettiği yerde ortaya çıkar 🧬🔁🌱.

[IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri), şehir savaşlarında Deleuze ve Guattari’nin ‘war machine’ (savaş makinesi) ve ‘smooth/striated space’ (düzgün/çizgili mekân) kavramlarını taktiksel olarak kullandı; özellikle 2002 Nablus operasyonunda şehir dokusunu yeniden tasarlama stratejileri doğrudan bu teorilere referans verdi.]

Benim
babam-annem yok 🚼🚫👨‍👩‍👦‍👦

Gördük ki, “süreç” kavramının iki anlamı nasıl birbirine karışıyor: doğadaki demonik olanın metafizik üretimi olarak süreç, ve tarihte arzulayan makinelerin toplumsal üretimi olarak süreç 🌀🌱⚡🏭. Toplumsal ilişkiler ve metafizik ilişkiler, sonradan eklenen ya da öteki bir alan oluşturmaz; bu ilişkiler, tüm psikopatolojik durumlarda tanınmalıdır ve bu ilişkilerin önemi, en aptallaşmış ve en toplumsallıktan kopmuş psikozlarda karşılaşıldığında daha da artar 🤯👻👽. Oysa bu ilişkiler zaten çocuğun yaşamında, daha bebeğin en temel davranışlarında bile, kısmi nesnelerle, üretim etkenleriyle, anti-üretim faktörleriyle, arzulayan üretimin tüm yasalarına uygun olarak dokunur 🍼👶⚙️🔗. Ta en baştan arzulayan üretimin doğasının ne olduğunu, üçgenin (ödipal üçgenin) bu sürecin kaydına nasıl, hangi koşullarda, hangi baskılarla dahil olduğunu görmezsek; kendimizi, çocuğun yaşamını ve bunun devamında yetişkinin nevrotik ve psikotik sorunlarını ve bütün cinselliği radikal biçimde çarpıtan, yaygın ve bulanık bir ödipalizmin ağlarında buluruz 🕸️🤡🔺🪤. Hatırlayalım, Lawrence’ın psikanalize verdiği tepkiyi unutmayalım. Onun çekingenliği, cinselliğin keşfinden duyulan bir korkudan değil, bambaşka bir histen kaynaklanıyordu 💡✋🛑. Ona göre psikanaliz, cinselliği burjuva süslemeli tuhaf bir kutuya tıkmaya, iğrenççe yapay bir üçgene kapatmaya başlamıştı; böylece arzunun üretimi olarak cinselliği tamamen boğuyor, sonra onu yeni bir tarzda tekrar “pis küçük bir sırra”, ailevi küçük sırlara, şahsi bir tiyatroya, doğa ve üretimin fantastik fabrikası yerine içsel bir gösteriye dönüştürüyordu 🎭🤫🧪🏭. Oysa Lawrence, cinselliğin daha fazla bir gücü ve potansiyeli olduğunu hissediyordu 💥💦. Belki de psikanaliz bu “pis küçük sırrı” biraz dezenfekte ediyordu, ama bu hiç de daha iyi değildi, Ödipus’un zavallı ve pis sırrı modern tiranlıktı 🤢🏺🔺. Psikanalizin böylesi eski bir aşağılamayı, küçük düşürmeyi ve bizi suçlu kılmayı yeniden canlandırması mümkün müydü? 🤔❓⏳ Michel Foucault, deliliğin aileyle ilişkisinin 19. yüzyıl burjuva toplumu boyunca, üyelerinin sorumluluklarının ve olası suçluluklarının aile üzerinden değerlendirildiği bir toplumsal gelişmeye dayandığını çok iyi tespit etti 📚🏛️🔒. Ve psikanaliz, deliliği “ebeveyn kompleksi”ne sardırıp Ödipus’la sonuçlanan kendini cezalandırma imgelerinde suçluluk itirafını tekrar bulduğunda, aslında yeni bir şey yapmıyor, sadece 19. yüzyıl psikiyatrisiyle başlatılan işi tamamlıyor: zihinsel patolojinin ailevi ve ahlakçı bir söylemini, deliliği “ailenin yarı gerçek yarı hayali diyalektiğine” bağlayıp, orada “babaya karşı bitmek bilmez saldırıyı”, “aile kurumunun ve onun en arkaik sembollerinin sarsılmazlığına karşı içgüdülerin kör direnişini” çözümleyerek sürdürüyordu 🏚️👨‍👦‍👦💀👹. Böylece psikanaliz, gerçek bir özgürleşme hareketine katılmak yerine, en kapsamlı burjuva baskısı işine ortak oluyor; insanlığı Avrupa’da hâlâ “papa-mama” boyunduruğu altında tutma ve bu meseleyi bir türlü aşmama işini sürdürüyor 🔗💣🚫.

[İsrail’in askeri eğitim kurumlarında Deleuze & Guattari’nin ‘deteritoryalizasyon’, ‘rizom’, ‘mekânsal çoğulluk’ gibi kavramları genç subayların şehir içi operasyonlarını planlarken stratejik çerçeve olarak sunuldu.]

8 Yorum

Filed under Eviri